Hamd hep Allah'a, ki başların üstündeki gökleri ve ayakların altındaki yeri
yarattı ve karanlıkları ve nuru yaptı. Şu halde onun bunlar üzerindeki mülk ve
saltanatı, sahipliği, yalnız var olduklarından sonraki tedbir ve olgunlaşmaları,
sonra gelen arızalar üzerinde cereyan eden, zâtı ve tabiatlarına mahkum bulunan
bağımlı ve hasta bir mülk ve sahiplik değil, daha önce yaratma ve yapma ile
bütün varlıklarına da hâkim olan bir mülk ve saltanattır.
Ve bunun için bütün
hamd ve senâ, bütün ul u lama ve teşekkür ancak ve ancak Allah'ın hakkıdır. Zât
ve sıfatı bakımından Allah'a mahsustur.
Kur'ân'da beş sûrenin başında güzel kelimesi zikredilmiştir. Birinci olarak
Fâtiha'da "Hamd âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur." İkincisi bu sûrede
"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah'a
mahsustur." Üçüncüsü Kehf sûresinde "Hamd, kuluna Kitab indiren Allah'a
mahsustur". Dördüncüsü Sebe sûresinde "Hamd, göklerde ve yerde bulunanların
hepsi kendisinin olan Allah ' a mahsustur". Beşincisi Fâtır sûresinde
"Hamd, gökleri yaratan, melekleri elçiler yapan Allah'a mahsustur"
buyurulmuştur ki hepsi Fâtiha'daki "hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a
mahsustur." hamdiyle âlemlerde ilâhî mülkiyetin çeşitleri ile açıklama ve
izahıdır.
Mâide sûresinin sonundan geçilerek burada görülüyor ki, gökler ve yer
hakkında "halk" (yaratmak), karanlıklar ve nur hakkında "ca'l" (yapmak)
denilmiştir. Tefsirciler diyorlar ki " = ca'l" de " = halk" gibi bir inşâ ve
yaratmadır. Şu kadar ki "halk", tekvînle ilgili inşâya tahsis edimiş ve bir
takdir ve tesviye mânâsını da içine alır. Yani halk (yaratma)da, yaratılanın her
yönüyle özel kaderlerini yoktan var eden ve takdir eden öncü bir kapsayıcı ilim
ve ona göre gerek maddesiz ve gerek b i r maddeden yapma ve düzen verme mânâsı
vardır. Ve bu şekilde fıtrat (tabiat) anlamı, halk (yaratma) ve hilkat
(yaratılış) anlamından bir cüzdür. Ca'l (yapma) ise bu âyette olduğu gibi
tekvînî inşâ ile "Allah, bahîre diye bir şey yapmamıştır" (Mâide, 5 / 103)
âyetinde olduğu gibi teşrîî inşâdan daha genel olduğu gibi, bundan başka
"ca'l"de bir tasyîr (değiştirme) ve tazmîn (boynuna yükleme) mânâsı, yani
mef'ûlün diğer bir şey ile zarflık veya gâiyyet (gâyelik) veya başlangıçlık veya
diğer herhangi bir se b eple münasebeti mânâsı da vardır ki, bu şey arada kâh
gizli bir kayıt olarak ve kâh ikinci bir mef'ûl şeklinde kelâmın esası olarak
düşünülür. Birincide "ca'l", gizli bir şekilde de olsa, mukayyed bir mef'ûle
teallûk eder. "Karanlıkları ve nuru var etti"; "Ve ikisinin arasına bir engel
koydu" (Furkân, 25/53); "Orada (yerde) sabit dağlar var etti" (Ra'd, 13/3);
"Bize katından bir koruyucu ver." (Nisâ', 4/75) âyetlerinde olduğu gibi.
İkincisinde ise "Geceyi dinlenme zamanı yapmıştır." (En'âm, 6/96); "Parmaklarını
kulaklarına tıkarlar" (Bakara, 2/19) âyetlerinde olduğu gibi iki mef'ûle teallûk
eder. Ve yerine göre bu ikinci şeyin bir gizli kayıt veya kelâmın esası olup
olmadığını ayırmak gerekir ki, bu mânâlar dilimizde "yapmak" ve "kılmak"
kelimeleriyle ifade olunabilir. Nitekim karanlık yaptı, aydınlık yaptı, geceyi
gündüz, gündüzü gece yaptı, karanlığı hoş olmayan, aydınlığı hoş kıldı
denilebilir.
Demek olur ki, karanlıklar (zulümât)ın ve nûrun mec'ûliyet (yapılmışlığ)i,
birinin diğeri ile ard arda gelmesi, gökler ve yerdeki şeylerin varlığı,
yaratılış gayesinde birer karşıt hadise olmaları itibariyledir. Ve bundan
zulmetin kendisinin, nur gibi, varlığa ait bir şey ve aslî yokluğun mevcut
şeyler olması ve eşya nazar-ı itibare alınmaksızın zamanın, gece ve gündüzün,
hadd-i zatında mevcut
bulunması lazım gelmez. Demek ki Mâni'cilerin dediği gibi zulumât
(karanlıklar)ın ve nûrun biri şerri yaratan, biri hayrı yaratan iki ilk
başlangıç olmaları şöyle dursun; bunlar, göklerin ve yerin yaratılışı
dolayısıyle ikinci derecede ve dolaylı olarak var edilmiş, nisbî ve izafî birer
hadiseden başka bir şey değildirler. Zulümâtın nûrdan önce getirilmesi,
yaratılmış şeylerde aslî yokluğun melekelerden önce olmasına işarettir.
"Zulümât"ın çoğul, "nûr"un tekil olarak gelmesi de, zulmetin çokluk, şirk ve
ayrışım ile ilgili bulunduğuna ve bunda tek ve tekliğin çoklukta kaybolmasına;
nûrun ise tevhid ile ilgili olduğuna ve bunda çokluğun tekde kaybolduğuna bir
tenbih gibidir. Ve bu çoğul ve önce getirme ile t ekil getirme ve geriye
bırakmada, zulümât ve nûrun, gökler ve yer karinesine ayrıca bir güzel kabul
edişi (hüsn-i tekabbülü) de vardır. Sonra karanlıklar ve nurdan maksad, gece ve
gündüzün birbirini izlemelerinde görüldüğü üzere hissedilen iki zıt hadise o
lduğu açıktır. Zira lafızların lugattaki hakikatleri budur. Bununla birlikte
nûr, ferahlığa; karanlık, kederlere sebep olmak bakımından, bunlar küfür ve
iman, cehalet ve ilim, keder ve sevinç, şer ve hayır gibi maneviyatta imandan da
uzak değildirler. Ve h atta bu mânâlarda mecâz-ı müteâref (meşhur mecaz) olmak
üzere kullanılırlar. Bundan dolayı tefsirciler bununla tefsir etmişler, Vahidî
de, zulümât ve nûrun hissedilen ve anlaşılan her ikisini içine aldığını
göstermiştir ki umûm-ı mecâz demek olur. Hakikat t e bilgi ve tevhid delili olan
nûrun yalnız objektif (âfâkî = nesnel) ve maddî bir hadise olmasında ısrar etmek
doğru değildir. Bundan subjektif ve objektif, maddî ve manevî olmanın bir
anlaşması, bir kavuşma bakışı vardır ki, biz ona idrak, görme ve vicd a n şuuru
ismini veririz. Şu halde nûrda, her halde, bir mânâ gözetilmeli , hissedilen ve
akla uygun olan toplayıcı bir genel mânâ düşünülmelidir. Hislerin çeşitliliğine
rağmen nûrûn tekil olarak gelmesi de hepsinin, şuurun nurunda ve idrakte
toplandığını a n latır.
İşte Allah öyle âlemlerin Rabbidir ki maddiyât ve mâneviyâtiyle gökleri ve
yeri yaratmış, karanlıkları ve nûru yapmıştır. Sonra bütün bu nimetlere
nankörlük edip küfredenler O yaratan Rab'larına bu yaratılmışları veya bunlardan
bazılarını denk tutuyorlar. Bir kısmı tutuyor eşyanın tabiatına tapıyor bir
kısmı tutuyor yıldızlara, güneşe tapıyor. Bir kısmı tutuyor hayır ilâhı, şer
ilâhı, Yezdan ve Ehremen diye karanlığa ve nûra tapıyor, bir kısmı tutuyor
sıcağa, ateşe tapıyor, bir kısmı tut u yor taşlara, topraklara, madenlere ve
bunlardan yaptıkları putlara tapıyor, bir kısmı tutuyor bitkilere ve hayvanlara
tapıyor, bir kısmı insanlara tapıyor. Bir kısmı tutuyor Firavun ve Nemrud gibi
azgın Tağutlara tapıyor. Bir kısmı da İsa ve anası veya Me lekler
gibi Allah'ın kullarına tapıyorlar. Ki bütün bunların yaratıcı Allah'a karşı
ne büyük bir küfür, ne kadar bir utanmazlık olduğu açıktır.
2-Acaba bunlar bu küfür ve inkârın sorumluluğunu hiç düşünmüyorlar, o yüce
yaratıcının kendilerine hiçbir şey yapamayacağını mı sanıyorlar? Ey insanlar! O
öyle bir Allah'tır ki, sizin hepinizi bir çamurdan yarattı. Allah, yeri
yarattığı zaman üzerinde hayattan hiçbir eser yoktu, o hayatsız yer
maddelerinden çamur, çamurdan da bitki, hayvan, insan yarattı ve sonra o insanın
sulbünden o çamurun bir seçim örneği olarak çıkardığı "değersiz bir su" içindeki
zerreciklerden devamlı bir sülâle olarak sizleri yarattı ve yaratmaktadır. Sizin
ilk maddeniz bir çamurdan ibarettir. Onu insan yapan Allah'tır. Burada meşhu r
tefsir budur: Allah Teâlâ insanları Âdem'den, Âdem'i de bir çamurdan
yaratmıştır. Fahreddin Râzî der ki: "Bence bunda diğer bir vecih daha vardır.
Şöyle ki, insan, meni ile hayız kanından yaratılmıştır .Bunlar ise kandan, kan
da gıdalardan doğar. Gıdalar da ya hayvansal veya bitkiseldir. Hayvansal olduğu
takdirde o hayvanın doğuş niteliğindeki durumu, insanın doğuşundaki hali
gibidir. Kala kala bitkisel gıdalar kalır. Bundan dolayı sabit ki insan,
dolayısıyla bitkisel gıdalardan, bitkisel gıdalar da şüph e yok ki çamurdan
doğmuştur. Ve o halde her insan bu şekilde başlangıçta çamurdan yaratılmıştır.
Çamurdan döl suyu, döl suyundan kalb, beyin, karaciğer ve diğerleri gibi
sıfatta, sûrette, renkte, şekilde çeşitli cihazlar ve uzuvlar doğması ve
teşekkül etme s i ise kendi kendine olabilecek bir şey değildir. Bu benzersiz
sanatı ancak hikmetli bir takdir edici ve merhametli idarecinin takdir ve
tedbiri ile mümkün olabilir." Çünkü yok, kendi kendine var olamaz. Kendiliğinden
doğma (jeneraspon spontane), sebepsiz, illetsiz hudûs (oluş) mümkün değildir ve
batıldır. Özellikle böyle bir seçme ile böyle bir insan vücudunun tesadüfen ve
cahilce bir şekilde meydana gelmesi öncelikle batıl ve mümkün değildir. Râzî'nin
bu hatırlatması hâl-i hazırda görülen ve bilinen haya t î olayları düşünmekle
yalnız Âdem Aleyhisselâm'ın değil, her insanın çeşitli devirler içinde çamurdan
ayıklanmakla yaratılmış olduğunu göstermesi ve Âdem'in yaratılışının aydınlatma
ve açıklaması itibariyle gerçekten önemi hâizdir. Ancak bu müşahede, meş h ur
tefsirde olduğu gibi ilk insanın, ilk menî'nin yaratılışını bir izah olmak üzere
düşünülmedikçe meselenin bütün inceleğiyle kavranılmış olacağı şüphelidir. Zira
insan türünün yeryüzünde ilk yaratılışına kadar çıkılmayınca, her insanın
menîden önce çamu r dan yaratılmış olduğu hakkıyla ortaya çıkamaz. Çünkü her
ferdin yaratıldığı baba menisi ve annenin hayız kanı, topraktan aldığı
gıdasından öncedir.
Bundan dolayı insanın yaratılışı "Menîden, hakir bir sudan" (Secde, 32/8)
dır. Dölde menînin, rahimde hayız kanı ve yumurtanın yaratılışı da menşeinin
bitkisel olması dolayısıyla toprağa ve suya borçlu ise de, bunların kana
benzeşmesi daha önce o döl ve rahimin hayatî tabiatına, bu da doğduğu meni ve
hayız kanına borçludur. Şu halde meseleyi her yönden ta h lil (analiz) etmiş
olmak için çamurun, insan yaratılışının başlangıcı olması ilk menî ve hayız
kanının yaratılışına kadar döndürülmek gerekir ki, bu da birinci olarak Âdem'in
yaratılışını düşünmekle mümkün olur. Bu münasebetle zamanımızın fennî teorilerin
i bir gözden geçirmek faydalı olacaktır:
Bugünkü teorilere göre gerek hayvansal ve gerek bitkisel hayatın başlangıcı
son analizde bir "sellûl"e yani bir hücreye dayanmaktadır. Bir bitki, bir
hayvan, bir insan bedeninin bütün doku uzuvları, mikroskop ile muayene
olunabilen gayet küçük yuvarlak veya uzun bir takım hücrelerin ince bir sanatla
dokunmasından meydana gelmiştir. Hayat ve canlılığın ilk örneği bu hücrededir
ki, biz bunları insanlar hakkında Âdem'in sırtından çıkarılan zerrecikler diye
düşünebi l iriz. Hücre, hücreden doğarak çoğalır. Bir hücre, hava, su ve diğer
yeryüzüne ait maddelerle gıdalanır ve onlar hücrenin içinde organizmaya
benzeşir. Bundan diğer hücreler doğar ve tümünden de bir canlı beden dokunur,
meydana gelir. Ve bu şekilde bitki tü r leri, hayvan türleri ve bu arada
insanlar birli veya ikili olarak kendi esas hücresi üzerinde bir sülale (soy)
takip ederler. Bir insanın oluşumunun başlangıcı olan ilk hücre, anasının
rahminde bir yumurta hücresiyle onu aşılayan bir menî hücresinin oluşt u
rdukları aşılanan bir hücre olmak üzere mutalaa olunur ki horoz tohumuyla
aşılanmış bir tavuk yumurtası bunun tam değilse de zahirî bir örneği gibidir.
Şimdi, her hücreye "kendi tabiatiyle kendisi yaratıyor" demek, yoktan, sebepsiz,
illetsiz bir eser tasa v vur etmek olduğu için nasıl bir çelişki ve mümkünsüz
ise, "bütün üretken hücrelerin yaratıcısı ve bunları bir beden olarak dokuyup
vücuda getiren yapıcısı da ilk hücredir" demek de ondan daha büyük bir çelişki
ve mümkünsüzlüktür. Çocuğu yaratan ve yaşata n kendisi veya anası - babasıdır
zannetmek gibi açık bir cahilliktir. Şüphe yok ki bir hücreden bir menînin
karışımından yüzlerle, binlerle, milyonlarla milyarlarla hücre yaratan ve
bunları dokuyarak vasıfları ve şekilleri, faydaları ve tabiatları, çeşitli uzuv
ve aygıttan oluşmuş mükemmel bir beden, bir hayat makinesi halinde işleten ince
sanat, bunların hepsi üzerinde hâkim olan bir üstün ilâhî kudretin en mükemmel
şahididir. Ve böyle olduğu Kur'ân'ın bir çok âyetlerinde de gösterilecektir.
Fakat bu âyett e n çıkan mesele, yalnız bundan ibaret kalmıyor. O ilk hücrenin
menşeinin ne olduğu da gösteriliyor ki,
bütün hayatı yaratananın kudreti, o bir hücreye ait olması gibi bir yanlış
anlaşılmaya da meydan kalmasın. Bugün fenciler diyorlar ki, hayat ve canlılık
böyle bir hücreye, bir tohuma dönücüdür ve Pastör deneyine göre de gerek
bitkisel ve gerek hayvansal her canlı, her organizma muhakkak kendi cinsinden
böyle bir tohum ile geçmiştir. Yani bir sülaledir. "Jenerasyon spontane" (kendi
kendine doğum) yoktur ve olamaz. İlletsiz, sebepsiz bir hadisenin olamayacağını
anlatan bu ifadeden birçokları yanlış sonuçlar çıkarmış ve yaratıcı kudreti
inkâra kadar varmışlardır. Halbuki bu noktada fennin genişce tahlil edemediği ve
bununla beraber kısa yoldan halleylediği ik i nci bir safha vardır. Zira
yeryüzünün ve yeryüzü üzerinde hayatın kadîm (ezelî) olmayıp fen ve mantık
bakımından bilindiği gibi, "hücrenin bileşik ve yaratılmış ve buna göre sonradan
olma" olduğu da kesin olarak bilinmektedir. Hatta organik kimyada ve ilm - i
ensac (dokubilim)da hücrelerin terkipleri ve şekilleri ile ilgili bir hayli
bilgi de vardır. Cansız birtakım basit maddelerden canlı bir organik hücre
meydana gelmiş bulunuyor. Gerçi fen bilimleri bu maddelerin sanatla terkibinden
bir hücre yapamıyor. F a kat hücrenin bileşik ve yaratılmış ve sonradan olma
olduğu da her şüpheden uzak olarak biliniyor. Zaten zincirleme doğum tasavvuru
da her hücrenin oluş ve sonluluğunu tasavvur etmektir. Şu halde, "hücre içinde
hücre ve daha önce yeryüzünde ilk insan veya i lk hayvan veya ilk bitki hücresi
nasıl ve nereden yapılmıştır?" sorusu vardır. Buna karşı beşer fenni: "Nasıl
yapıldığını henüz bilmiyorum, fakat şurası muhakkaktır ki her halde yeryüzünün
basit maddelerinden yapılmıştır. Bu nokta ilmen ve aklen kesindir. Zira
terkiplerinde yeryüzünde bulunabilen basit maddeler görülüyor." cevabını
vermekte ve bu noktada mesele kimyadan ve hayat bilgisinden "ayıklama kanunu"
ile ilâhî hikmet sahasına geçmektedir. Sebepsiz, kendi kendine "sonradan olma"
mânâsına "Jenerasy o n spontane" doğum veya bizzat doğum hadd-i zatında çelişki
olduğu için, akıl ve ilim bakımından zorunlu olarak imkansız ve aynı zamanda
hücrenin sonradan olma ve yaratılmış olduğu da kesin olarak bilindiğinden, bu
konuda Pastör teorisi daha çok felsefî d e mek olan "ayıklama" düşüncesine gerek
göstermeden fenni, doğrudan doğruya yaratıcının kudretine dayandırmıştır. Çünkü
ayıklamayı bahis konusu etmenin sonucu da bunu isbattan başka bir şey değildir.
Yoksa "her canlı kendi cinsine mahsus bir tohumdan olur. " Jenerasyon spontane"
yoktur" diyen Pastör bu sözü ile başlangıç hücrelerinin kıdem ve ezelîliğini
iddia etmek gibi bir çelişkiyi benimsemek istememiştir. Pastör bilirdi ki canlı
hücreler ilmî bakımdan en fazla olarak yüz derece ısıya bile tahammül edemez,
yok olur. Hatta bundan dolayıdır ki deney yerine
koyduğu şişelerindeki suları ve onlardaki organik maddeleri bu şekilde
dezenfekte etmiştir. Şu halde jeoloji ilmine göre sonradan oluşan ve bir
zamanlar binlerce derece ısı içinde bulunan yeryüzü üzerinde kadîm ve ezeli bir
canlı hücrenin varlığını nasıl kabul etmiş ve düşünmüş olabilir? Şayet ettiyse
böyle bir iddianın ne ilmî kıymeti olur? Şu halde ilkel hücre her halde sonradan
olmuş ve yeryüzü maddelerinden oluşmuştur. Fakat kendi kendine doğum ve oluş d a
batıl olduğundan bunun yaratma ve var edilmesi bizzat yaratıcı Teâlâ'nın ezelî
kudretine dayalı, ona delil ve şahittir. Bu konuda ilk hücrenin yeryüzüne diğer
gök cisimlerinden gelip gelmediğini varsaymaya kalkışmak da sözü uzatmaktan
başka bir şey deği l dir. Hasılı insan içinde insanın, hücre içinde hücrenin
doğum ve oluşumu ile hayat özünün devam etmesi gıdalanmakla ilgili, gıdalanmanın
ise yerden, çamurdan yaratılarak gelen bir tahvil ve temsil gıdası demek olduğu
açıktır. Bu şekilde yere ait maddeleri n beşerin yaratılışına, kısmen de olsa,
bir başlangıç olduğu da açık ve yaratıcının kudretini bu tahvil ve temsil
şeklindeki ayıklamadan anlayarak meseleyi kısa kesmek de mümkündür. Ancak bunun
yaratıcı sebebini gıdalanma ve temsil kudretinde farzetmek, bu kudreti de sırf o
insan veya o hücrenin daha önceki bir insan veya hücreden kalıtım yoluyla geçen
hayatla ilgili kuvvetin eseri olarak düşünmek mümkün ve hatta alışılmış
bulunduğundan bu hal içinde insanın başlangıçta çamurdan yaratılmış olması
esasına he n üz karışıklık ve benzerlikten uzak bir şekilde açığa kavuşmuş
nazariyle bakılamaz. Ve Pastör'ün görüşünü takip edenler de bu devam eden bölüm
içinde yaratıcı sebebi, ilk hücrenin sahip bulunduğu canlıya ait güçde
gözetebilirler. Fakat mesele, yer üzerinde ilk oluşan hücrede mütalaa olunur.
Hem de sebepsiz, illetsiz olma, kendi kendine doğma mümkünsüz olduğu ve hücrenin
kadîm (evveli olmayan) ve ezelî olamayıp zorunlu olarak sonradan olmuş bulunduğu
unutulmayarak mütelaa edilirse; o zaman gerek Pastörcüler v e gerek ıstıfa
(ayıklama) cılar, herkes zorunlu olarak itiraf etmek zorundadırlar ki, beşerin
ilkel maddesi, yer maddelerinden, yerin çamurundandır. Fakat beşer o çamurun
süzülmüş, ayıklanmış bir şekil ve sûretidir. "Menîden, çamurdan". (Mûminûn, 23/
1 2)
İşte Allah o yaratıcıdır ki insanları başlangıçta böyle bir çamurdan yarattı,
sonra bir ecel kaza etti, takdir ve hükmedip bizzat icra mevkiine koydu, her
dünyaya gelene ölümüne kadar bir ecel ile vakit tayin etti ki, her eceli yetenin
ölmekte olduğu açık ve hepinizin bildiği ve gördüğü bir husustur. Bundan başka
takdir ve isimlendirilmiş bir ecel, bir ecel-i müsemmâ da onun katında, onun
huzurunda vardır. Ki bu da bu dünya
hayatındaki güzel-çirkin bütün fiillerin ölümden sonra sorumluluk vakti, yani
saat ve kıyametin eceli, yahut ölümden sonra dirilmenin eceli ki, bu henüz kaza
edilmemiş, fiilî durumu gördüğümüz bir durum değil, gâibdir. Fakat takdir
edilmiş ve isimlendirilmiştir. Sonra Allah'ın huzurunda muhakkak icra ve infaz
edilecek. "Bir b ölük cennette, bir bölük ateştedir" (Şûrâ, 42/7) durumu ebedî
olarak ortaya çıkacaktır.
Yukarlarda da geçtiği üzere ecel, bir vakit veya o vaktin sonu demektir.
Mesela "Şu borç, bir sene vakitle sınırlandırılmıştır" denildiği zaman bir sene
bir eceldir. Sonra "eceli geldi" denildiği zaman da, "senenin sonu geldi" demek
olur. Ve bu âyette her iki mânâ caizdir. Bununla beraber birincide vakit,
ikincide son mânâsı daha uygundur. Şu halde insanın dünyada eceli demek, ölümüne
kadar ömrünün müddeti veya on u n sonu, ölüm ânı demektir. Öldüğü anda bu ecel
gelmiş ve yetmiş olur. Herhangi mânâ tasavvur edilirse edilsin bu ömür, bu ecel
birdir. Bir kere tahakkuk eder. Bir insan için bu ölüme kadar iki ecel
tasavvuruna imkan yoktur. Ve ölüm, her ne sebeple olursa o lsun, ecel yetmiş,
ömür bitmiş olur. Ve artık ona, "ecelsiz öldü" demek çelişkiden başka bir şey
değildir. O gün anlaşılır ki, ezelde takdir edilen ve vakti kararlaştırılan bu,
bugün tahakkuk edip fiilen kaza edilen, yerine getirilen de budur. Fakat bunun
kazasıyla, bu ecel yetmekle insanın , vücûdun her şeyi, her iş bitmiş olmaz.
Bundan sonra da diğer bir ecel, bir son gelecektir. Bu ecel de bu müddetin
sonunda ve Allah'ın huzurunda iyi ve kötü her sorumluluk son bulacak, soru ve
hesap tamam olup dünya h a yatının bütün defterleri kapanacak, ondan sonra ya
ebedî olarak sevap veya ebedî olarak azab devresi gelecektir. Ve işte burada
"takdir edilmiş ecel O'nun katındadır", bu sonuç, bu nihayettir ki, buna
kıyamet, saat, ölümden sonra Allah'ın dirilteceği gü n, toplanma günü, suâl
günü, hesap günü, ceza günü, kıyamet günü, ayırma günü denilir. "Ve şüphesiz
ahiret yurdu, işte asıl hayat odur" (Ankebût, 29/64) bu aralıktan itibaren
tecelli ve tahakkuk edecektir. Ve artık buna son yoktur. Ölüm ecelinden başka
bir ecel olan bu ecel-i müsemmâ (takdir olunan ecel), ecelin nihayet mânâsı
itibariyle ahiret bölümünün başlangıcı olan saat ve vakit mânâsı düşüncesiyle de
ölümden o saate kadar olan "berzah" müddetiyle tefsir edilir ki meâl birdir.
Doğru ve mûteber tefs i r, bu mânâlardır. Bununla birlikte bazı tefsirciler
diğer farklı görüşler de söylemişlerdir ki, bunlardan -özellikle- bazılarını
hatırlatalım:
1- Ebu Müslim demiştir ki: "Kaza olunan birinci ecel geçmişlerin, yani vefat
eden şahıslar ve geçmiş ümmetlerin ecelleridir. İkinci ecel de henüz vefat
etmemiş bulunanların ölüm ecelleridir ki bunu ancak Allah bilir". Buna göre
bahis konusu her şahıs için ancak bir ölüm eceli demek olur ki, kelimelerinin
nekre (belirsiz) getirilmelerine göre zahirin tersidir. Birinci ecel herkesin
geçen ömrünün miktarı, ikinci ecel de kalan ömrünün miktarı demek de böyledir.
Hatta bizce burada birinci eceli, şahısların eceli; ikinci eceli "Her bir ümmet
(millet) için bir ecel vardır" (Ârâf, 7)34) âyetinin delaleti üzere mil l
etlerin eceli; yani birisi ferdî ölüm eceli, diğeri millî ölüm eceli olmak üzere
düşünmek de akla gelir. Fakat rivayet edilen önceki mânâ bunu içine alır.
ikisini de içerir.
2- Bazıları da demiş ki, her insanın iki eceli vardır. Birisi tabiî eceller,
ikincisi ihtirâmî (yok etmekle ilgili) eceller. Tabiî ecel şudur: Mizac, dış
arızalardan korunmuş olsaydı ömrünün kalan müddeti felan zamana kadar varacaktı.
Yok etmekle ilgili ecelde, boğulma, yanma, zehirli böcek sokma vesâire gibi dış
etkenlerden gü ç bir sebep ile meydana gelendir. Fahreddin Râzî bunu İslâm
filozoflarının görüşü diye nakletmiştir ki, maksat tabiblerdir. Tabibler
arasında bir tabiî ömür teorisi vardır. Ve nitekim tabiblerimizin dilinde tabiî
ecele, ecel-i müsemmâ (takdir edilmiş ecel); yoketmekle ilgili ecele de, ecel-i
kazâ (kaza eceli) demek âdet olmuştur. Böyle bir telakki, ölüm öncesi hayatta
sebeplere, sağlık bilgisine, tedaviye, dışa ait korunmalara riayetin faydalarını
göstermek açısından faydalıdır. Fakat bunu iki ecel diye anl a mak doğru
değildir. Yani bir insanın, biri tabiî (doğal), biri yok etmekle ilgili olmak
üzere iki eceli yoktur. Ya doğal veya yok etmekle ilgili bir eceli vardır. Zira
fiilen vâki olacak olan ecel, bunların ancak biridir. Diğeri bir imkandan
ibarettir. İm k an şekilleri çeşitli ve hatta sonsuz olabilir. Fakat vâki olan
birdir. Hakikaten ömür, ecel de o vâki olandan ibarettir. Allah'ın takdir ve
kaza ettiği de odur. Allah'ın bildiği şaşmaz; O mümkünü mümkün, vâkî olanı vâkî
olan olarak bilir. Şu halde tabiî v e helakle ilgili ecel ayırımı; mümkün ecel,
vuku bulan ecel diye bir ayırım yapmak gibidir. Dış sebeplerin helakiyle ölenin
tabiî olarak ölmesi mümkün olduğu gibi, tabiî olarak ölenin de haricî sebeplerle
ölmesi düşünülebilir. Fakat, o her halde bunların y a lnız biriyle ölecektir.
Halbuki ecel denildiği zaman mümkünü değil, vuku bulanı anlamak gerekir. Vuku
bulan, vâki olmadan önce henüz imkan sahasındadır. Şu halde henüz ölmeyen bir
kimsenin korunma sebeplerine uyması meşru ve hatta görevdir. Fakat vuku bu l
anın, vâki olmasıyla imkan sahası kapanmış, ecel tahakkuk etmiştir. Bundan
dolayı o zaman da görev, vuku bulana teslim olmaktır. Sonra "tabiî ömür" sözü de
soyut bir teoridir. Ölüm, her ne olsa,
bir yok etme ve tahrip etme olmaktan çıkmaz. İhtiyarlama, esasen bir helak
etme eseridir, yoksa tabiatın tabiat olmak üzere gereği, devamlılıktan başka bir
şey değildir. Dışa ait tesir ile yok etme bahis konusu olmayınca, tabiî ömrün
sonsuz olması gerekirdi. Demek ki hüküm, tabiatte değil, tabiatı yaratandadır. O
h a lde tabiat sözü bir yanıltma ve şüpheye düşürmedir. Bu gibi sözlerle
insanlar kesin bir olgu olan ölümde bile şüphelere düşer dururlar. Nitekim
buyuruluyor ki: Sonra, ey kâfirler siz tutar şek ve tereddüt edersiniz ha! Yani
Allah Teâlâ'nın sizi ve sizin ilk maddenize varıncaya kadar bütün asıllarınızı
yaratan yaratıcı ve size takdir ve hükmettiği ecel gelinceye kadar hayatınızı
veren bir hayat verici kâdir olduğu, nefsinizdeki görülen eserlerle sabit ve
muhakkak. Ve böyle maddeler yaratmaya ve onlarda h a yatlar icad etmeye ve sonra
bu hayatı dilediği ecele kadar sürekli kılmaya gücü yeten yaratıcı Allah'ın, bu
yaratma ve diriltmeyi bir daha yapmaya kudreti öncelikle belli bulunduğu halde,
siz kalkar Allah'ın kudretinden şüphe eder, niteliğini kavrayıp anl a
yamadığınız şeylerden dolayı, Allah katında tayin ve takdir edilmiş olan bu
ecel-i müsemmâda, bu sorumluluk günü hakkında şüpheler, tereddütler çıkarır,
Allah'a küfürler eder, kendinizi, yahut göğe veya yere mensub yaratıkları
Allah'a denk tutarsınız öyle mi?
3- Halbuki O Allah hem göklerde, hem yerde ibadet edilen bir Allah'tır. Sizin
sırrınızı, cehrinizi, gizlinizi, açığınızı bilir. İyi kötü, gizli aşikâr her ne
kazanıyor, her neyi hak ediyorsanız onu da bilir. O takdir edilen ecel gelince
hak e ttiklerinizi tamamen verir.
4-Ey Muhammed bu kâfirlere Rablerinin âyetlerinden, yani Allah Teâlâ'nın
ilâhlık ve birliğine, kudret ve hükümlerine delalet eden tenzilî (indirmeğe ait)
veya tekvînî (yaratmaya ait) delillerinden hiçbir âyet de gelmez ki, ancak onlar
yüz çevirmiş bulunurlar, iltifat etmezler.
5-Bunun için hakkı, yani Kur'ân'ı, kendilerine gelince yalanladılar. Böyle en
büyük hakkı yalanlayanlar diğerlerine nasıl iltifat ederler? Fakat onlara, ne
ile alay etmekte bulunduklarının müthiş haberleri muhakkak gelecek.
6-Hak ile alay etmenin ne olduğunu o zaman anlayacaklardır. Görmediler mi
onlardan önce biz ne kadar karn helak ettik?
KARN, iki mânâya gelir. Birisi zamandan bir müddete yakın olan ümmet, bir
zaman ahalisi olan sosyal toplum ki "Ümmetlerin en hayırlısı benim zamanımdaki
ümmetimdir" hadis-i şerifi bu mânâyadır. Bunda sivrilmek
veya yaklaşmak mânâsı vardır. Bu yaklaşma veya fertlerin birbirine yaklaşması
veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete yaklaşması
düşünülür.
Diğeri de zaman müddetinin kendisine denir ki, asır gibi çoğunlukla yüz sene
takdir edilmiştir. Burada maksat, öncekidir. Yani biz, zaman zaman ne sivrilmiş
ümmetler, ne topluluklar helak ettik ki bu yeryüzünde size vermediğimiz güç ve
kuvveti onlara vermiştik. Yani yeryüzünde onlara öyle mekan ve vatan verdik ve o
vatanda onları öyle yerleştirdik, kararlaştırdık ve kendilerine öyle kuvvetler,
âletler, servetler vermiştik ki, ey Mekke'liler, size o kadar kuvvet, güç ve
kudret vermedik. Ve üzerlerine göğü, semanın feyzini göndermiş de göndermiştik.
Ve nehirleri öyle yapmıştık ki altlarından akıyor da akıyordu. Yani böyle cennet
gibi vatanlarda üstlerinden altlarından nimetlere gark olmuş olarak ucuzluk,
bolluk içinde, nehi r ler, bağlar, bahçeler, meyveler arasında safa ile
yaşıyorlardı. Derken biz o ümmetleri günahları sebebiyle mahvettik, yok ettik. O
kuvvetler, bu servetler kendilerini kurtaramadı, hepsi mahvoldu. Ve arkalarından
yerlerine diğer nesiller, başka topl u mlar meydan getirdik ve ortaya koyduk.
Hasılı Allah Teâlâ sizden önceki Âd ve Semûd ve diğerleri gibi kavimleri,
günahları yüzünden helak edip ecellerini yetirmeye ve yerlerine başkalarını
koyup onlarla yeryüzünü düzeltmeye ve imar etmeye kâdir olduğu gi b i, size de
böyle yapmaya kâdirdir. Bundan anlaşılıyor ki, ümmetlerin ecellerinin gelmesinde
günahların ve hataların sebep oluşu mühimdir. Ve bu ecel, sorumluluk ecelinden
bir andır. Bununla beraber böyle olması ne onun takdir edilmiş olmasına
engeldir, ne de ecelin birden fazla oluşunu gerektirir. Ancak şu sabit olur ki,
bir ümmet vazifelerinde kusur etmezse, onun pek uzun müddet devam ve bakası
mümkün olacaktır. Ve herhalde helak olan ümmetlerin helak oluş sebepleri kendi
günahları olmuştur.
7-Ey Muh ammed biz yukardan senin üzerine kâğıtta yazılı mücessem bir kitap
indirseydik de, onlar gözleriyle gördükten başka, ona elleriyle de
dokunsaydılar, o küfre alışmış olanlar mutlaka, "Bu açık bir sihirden başka bir
şey değil" derlerdi. kaydı, d o kunma hissinin, görme hissinden daha yakın ve
daha kuvvetli olduğunu ve yalnız gözün aldanabileceği yerde dokunmanın
aldanmayacağını işaret eder.
Bu âyetin iniş sebebi Abdullah b. Ebi Ümeyye olmuştur. Resulullah'a karşı
açıkça inat ederek, "Sana iman etmem, tâ ki göğe çıkasın, sonra bir kitap
indiresin ki, onda; 'Aziz olan Allah'dan Abdullah b. Ebi Ümeyye'ye' diye
yazılmış olsun ve bana, seni tasdik etmemi emretsin ve bununla beraber bunu da
yapsan tasdik edeceğimi sanmıyorum" demişti. Fakat sonra ima n etmiş ve Tâif'te
şehit olmuştur. İşte nefislerinde hakka inanmamak kararını verip hak delillere
iltifat etmeyen ve bundan dolayı Peygamber'in doğruluğuna inanmayan ve inanmak
istemeyen kâfirler, peygamberliği bir sihir, bir göz boyacılığı, bir hilekârlık
kabilinden göstermek istedikleri için Muhammed Aleyhisselâm'ın mucizelerine ve
özellikle Kur'ân'ın i'cazı karşısında ilk söz olarak: "Bu açık bir sihir"
dedikleri gibi, istedikleri şekilde, elleriyle tutulur mücessem bir kitap, bir
mektup da indirilmiş o l sa ona da aynı şekilde: "Bu açık bir sihir" derlerdi.
8-Ve hatta dediler ki, bunun üzerine (bu kitabın yahut bu kitap ile beraber
Muhammed'in üzerine) açıktan açığa bir melek indirilse ya!. Mademki melek
iniyormuş, indirilse de biz de görsek ya! Nadr b. Haris, yine Abdullah b. Ebi
Umeyye, Nevfel b. Halid, Hz. Peygamber'e "Ey Muhammed, biz sana asla inanmayız,
meğer ki bize Allah tarafından bir mektup getiresin, beraberinde de dört melek
gelip o mektubun Allah tarafından olduğunu ve senin onun Re s ulü olduğuna
şahitlik etsin" demişlerdi. Nitekim "Ona kendisiyle beraber uyarıcı olarak bir
melek indirilmeli değil miydi?" (Furkân, 25/7) de gelecektir. Halbuki dedikleri
gibi bir melek indirseydik, her iş bitirilirdi. Olacak olur, kıyametleri ko p
ardı. Sonra kendilerine göz açtırılmaz, bir an mühlet verilmezdi, derhal
mahvolurlardı. Peygamber'in haber vermek, Allah'ın azabından korkutmak için
gönderildiği azab hemen tatbik edilmiş bulunurdu ve peygamber gönderilmesinin
hikmeti, mânâsı kalmazdı. Ç ünkü meleği hakiki suretiyle görmeye güçleri yetmez,
yıldırım çarpmaktan daha müthiş bir şekilde helak olurlardı. Özellikle ki o
Kur'ân'ı getiren Cibril'dir. Ve onun bir sayha (bağırma)sı bir memleketi
mahvetmeye yeterli olmuştur. Peygamberler içinde bile pek nadir kişiler onu
gerçek sûretiyle çok az görebilmiştir. Vahy sırasında Peygamber'in nasıl bir
baskı içinde kendisinden geçtiği de bilinmektedir.
9-Bunun için biz onu (o gönderdiğimiz peygamber'i beşer değil, dedikleri
gibi) melek yapsaydık, mutlaka onu bir adam yapar, bir erkek şekline koyar da
gönderirdik. Nasıl ki Resulullah'a da Cebrail çok defa Dihyetü'l-Kelbî şekline
girerek inerdi. Bazan da Peygamber'le beraber sahabeye de gayet beyaz elbiseli
ve çok siyah saçlı bir adam şeklinde görünür dü. Üzerinde hiçbir yolculuk
alâmetleri
görünmez ve Sahabe'den hiçbiri de tanımazdı. Vahy hadislerinde "Ve bazan
melek bana bir adam gibi görünürdü" buyurulduğu malûmdur. Cebrâil'in bir Arab
şeklinde geldiği; imanı, İslâmı, ihsanı, sorarak İslâm'ı öğrettiği de meşhurdur.
Ve nasıl ki Hz. Meryem'e "doğru bir erkek" (Meryem, 19/17) şeklinde görünmüştü.
Aynı şekilde Hz. İbrahim'e ve Hz. Lût'a melekler misafir şeklinde
gelmişlerdi.
Bunda buyurulması dikkate şâyândır. Bununla meleğin, kadın şeklinde
gönderilmesi ihtimali bulunmadığı -özellikle- anlatılmıştır. Zira bu kâfirler,
melekleri kadın şeklinde hayal ediyorlardı. Bu gibi bâtıl inançlardan yasaklamak
ve çekindirmek için gönderileceği bahis konusu olan meleğin kadın şeklinde
gönderilmesi ise, o kana a tı desteklemek demek olacağından, hikmetin zıddı
fiilî bir çelişki olurdu. Melekler gerçekte onların hayalleri gibi dilber kızlar
değildir. Hatta onlara karşı kadın şeklinde görünmeleri bile muhtemel değildir.
Buna işaret edilerek buyurulmuştur ki: Peygam b er'i melek gönderecek olsaydık,
herhalde bir erkek şekline kor da gönderirdik. Ve şimdi onları yaptıkları hileyi
o zamanda biz kendilerine yapmış olurduk; onları aynı güçlüğe ve hileye
fazlasıyla düşürmüş olurduk. Şimdi Peygamber, beşer olduğundan dolayı
kendilerine benzer göstererek "Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey
değildir" (Mûminûn, 23/24) diye hile ve inkâra kalkışan kâfirler, o zaman da
meleği insan şeklinde görecekler ve ona: "Biz senin melek olduğunu ne bilelim,
sende bizim gibi bi r beşersin" diyeceklerdi. Melek olduğuna inanmayacaklar,
getirdiği delilleri dinlemeyecekler, peygamberliğini kabul ve tasdik
etmiyeceklerdi. Fazla olarak bu şüphe ve güçlük yalnız onların hileleri olmakla
kalmayacak, Allah kendilerini böyle bir karışıklık karşısında bulundurmuş
olacaktı.
10- Ey Muhammed, kasem olsun ki, senden önce bir çok peygamberlerle alay
edildi de onlarla eğlenenleri, alay sebebi saydıkları gerçek sarıp kuşatıverdi.
Alaylarının vebal baskısı altında mahvoldular.
11-Şu halde sen o kâfirlerin yalanlama ve inatlarından müteessir ve ümitsiz
olma da, onlara şöyle de: Yeryüzünde gezip dolaşın da, sonra bakın hakkı
yalanlayanların sonu nasıl ve ne imiş? Allah, onları nasıl yerlere geçirmiş
görünüz de ibret alınız.
Bu emirlerle gösteriliyor ki, önce mekanla ilgili hareket; ikinci olarak,
bunun altındaki zamanla ilgili hareket ile olayların niteliği, yeri ve
mertebelerinde olduğu gibi müşahede; üçüncü olarak, bu müşâhedede baştan sona
gelen veya sondan başa giden bir tertip akımı içinden sonun niteliğinde durmakla
onu almak ve idrak etmek; dördüncü olarak, buna kıyas ile şahidden görünmeyen
(gâib)e geçiş ve bakış, fikrin, itibarın aslî şartlarındandır.
Şimdi bu ibretin sonucunu açıklamak için buyuruluyor ki:
Ey Muhammed:
Meâl-i Şerifi
12- De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" de. O, rahmet
etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet
gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.
13- Gecede, gündüzde barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.
14- De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi
beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?" "Ben İslâm olanların ilki olmakla
emrolundum" de ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.
15- De ki: "Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından
korkarım".
16- O gün kimden azab giderilirse, kuşkusuz Allah ona rahmet etmiştir. İşte
apaçık kurtuluş budur.
17- Allah sana bir zarar dokundururs a, onu yine kendisinden başka açacak
yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundursa, kuşkusuz O, herşeyi yapabilendir.
18- O, kullarının üstünde tam hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir,
herşeyden haberdardır.
12- "De ki, yerde ve göklerdekiler kimindir? Yine de ki: Allah'ındır." Burada
birinci olarak gösteriliyor ki, ilmin hakikatının başı, illet (sebeb)in idraki;
ilmî araştırmanın başı da sebebi araştırmaktır. Ve kalbin inanması, illet ile
ma'lûl (sebep ile illetli) arasındaki nedensellik ni s betinin niteliğini
anlamaktadır. İkinci olarak gösteriliyor ki, ilmi araştırmaların iki önemli
esası vardır: Biri soru sormak, diğer cevap vermektir. Bilmek için ilk önce ne
aradığını bilmek, sorusunu tayin ve tasvir etmek lazımdır. Gerçi sorunun
tasviri, yani meseleyi ortaya koyuş, ilmin yarısıdır denir. Demek ki ilk görev
göklerdeki ve yerdeki şeylere bakıp, bunlardaki değişmeleri görmek ve hepsinin
sebebini araştırıp, "bunlar kimin?" sorusunu sormak ve buna nefsinde "Allah'ın"
cevabını almaktır. Üçüncü o larak, bu soru ve cevabın, "de ki, de ki..." diye,
gayet sade bir şekilde öğretme emri de iki gerçeği işaret eder? Birincisi
gösteriyor ki, bu soru ve o anda bu cevap da Allah Teâlâ'nın insan kalbine bir
emri ve ilhâmıdır. O, "bunu sor" ve arkasından da " şu cevabı ver" diye
emrediyor.
Bu şekilde bunlarda Allah'a delalet eden subjektif (içedönük) alametler
oluyorlar. Ve Allah'ın iç olaylarda hâkim bulunduğunu isbat ediyorlar. İkincisi,
demek ki göklere ve yere bakanlar için bu soru son derece zorunlu ve açık olduğu
gibi, buna "Allah'ın" cevabını vermek de o kadar zorunlu ve açıktır. Zira
göklerin ve yerin değişimlerini ve etkilendiklerini görmek ve bunların bir
yönetici sahibe muhtaç olduğunu hissetmek, Allah'ın varlığını duymak demektir.
Zaten "Allah" dem e k, bunların tüm sebebi, yaratıcısı, sahibi, hâkimi demektir.
O halde bu soruya karşı "lillâh" (Allah'ındır) cevabı, açık bir tahlilî
önermeden ibarettir.
İşte bu şekilde önce bütün mekânlı varlıkları içine alan gökler ve yer ile
mekan ve mekanlı hadiseler, sonra, "Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur"
âyetiyle zaman ve zamanlı olaylar gösterilerek ve Allah Teâlâ'nın hem mekan ve
mekanlılara, hem de zaman ve zamanlılara sahip ve malik olduğu beyan edilerek,
yapıcı olan Allah'ın ispatı ve ahiret meselelerinin gerçeği ve özü anlatılmıştır
ki, sûrenin başındaki "Gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve nûru var etti"
fıkraları da mekanlı ve zamanlı bu iki görüş noktasını özetlemiş ve "halk"
(yaratma) ve "ca'l" (var etme) hükümleriyle de sebeplik ( illiyet) kanunu ve
sebeplik (illiyet) mânâsına işaret edilmiş olmakla bu âyetler, o âyetin bir
gelişmesidir.
Bu cevaptan sonra sıra, bu eşya (varlıklar) dan ve bu sebeplik nisbetinden
Allah Teâlâ'nın zâtî ve manevî sıfatlarına delil ve şahit getirerek anlamaya ve
ona göre her yerde sorusunu tasvir ve cevabını tahrir ede ede Allah'ı düşünerek
zaman üzerinde başlangıç (mebde) dan son (meâd) a yürümeye gelir. Bunun için
buyuruluyor ki:
O Allah ki kendine rahmeti yazdı. Yani bütün yaratılmışlara sahip ve hâkim,
acımaya ve kızmaya eşit olarak kâdir ve her ne isterse yapmak onun karşı
konulmaz hakkı olduğu ve onun üstünde etkileyecek bir gerektirici ve hak ölçü
bulunmadığı halde, bizzat kendini lutuf ve ihsan yoluyla bütün mülküne rahmeti
benimseyip k endi mukaddes zatına - istiyerek- zorunlu kıldı, rahmeti ahlâk
edindi. Bütün bu varlıkları rahmetiyle yarattı ve bütün hadiselerin cereyanı
O'nun rahmet satırları oldu. Şu halde Allah ile yaratıkları arasındaki yaratma
ve Rab'lık nisbeti, Allah tarafından evvelen ve bizzat gelen ve beklenen hüküm
ve tesir rahmetten ibarettir. Gazap hükümleri evvelen ve bizzat Allah'ın
ahlâkının gereği değil, yaratma yönünden, yani halkın, gerek kendi aralarındaki
çoğalma nisbeti ve gerek ilâhî ahlâktan uzaklaşmaları gereğ i
olarak ikinci derecede ve tâli bir şekilde sonradan eklenir. Ve bu eklenme de
ilâhî rahmetin gereğidir. Acının yaratılması, kendiliğinden kastedilmiş değil,
tatlıya yön vermek, onun hükmünü muhafaza etmek ve gelip geçici lezzetlerden
ebedî lezzetlere geçmek içindir. Allah Teâlâ'nın rahmetinin cümlesindendir ki
insanları da başlangıçta sağlam fıtrat üzere yaratmış, akıl, seçenek ve hürriyet
vermiş, içte ve dışta alametler koymak, peygamberler göndermek, kitaplar
indirmek ile bilgi ve tevhidine hidayet eyle m iş, rahmet ve rızasının
gereklerine davet, öfke ve azabına sebep olan hallerden çekindirmiştir. Allah
Teâlâ'nın kendine rahmeti yazmış olmasından dolayıdır ki, bu rahmeti, nimeti ve
hürriyeti kötüye kullanıp, böyle Allah'tan yüz çeviren, Allah'ın fıtratını
değiştirmeye ve bozmaya kalkışan, âyetlerden ve delillerden uzaklaşan, kitapları
yalanlayan ve peygamberlerle alay eden, özetle ilâhî ahlâkın zıddına, gazabı
gerektirecek şeyleri benimseyenler hakkında ceza vermekte acele etmez, tevbe ve
sığınmayı kabul e der, yoksa sizi de çoktan o mahvolan ve yok olanların yanına
gönderirdi. Fakat yine Allah'ın rahmeti kendine yazmış olmasından dolayıdır ki
bu mühlet tanıma sonsuza dek gidemez, elbette bunun tayin edilmiş bir eceli
vardır. Ve elbette Allah, rızasının ter s i olan bu cüretleri gadap hükümleriyle
karşılayacak, rahmetinin nizamını sonsuza kadar devam ettirecektir.
Ey yalanlayıcılar, bunun için kasem olsun ki o rahmân ve rahîm olan Allah
kıyamet gününe kadar (o akibetlerini göreceğiniz) geçmişteki yalanlayıcılarla
beraber hepinizi kabirlerde ve mahşer yerinde toplayacak da rızasına doğru
gidenleri ebedî rahmetiyle sevindirirken, sizin de şirk ve günahlarınızın
cezasını verecektir. Bunda, bu toplamada ve bu kıyamet gününün geleceğinde hiç
şek ve şüphe yo k tur. Nefislerine zarar verenler, yani kendilerinin ilâhî
rahmetten sermayeleri olan aslî fıtratı, selîm aklı, özel yeteneği kötüye
kullanmakla kaybedenlerdir ki onlar bu gerçeğe inanmazlar. Ve bu şekilde kendi
kendilerine zulmetmiş olurlar. İyi bil m eli ki gün bugün, saat bu saat
değildir. Bugün tatlı görünenler yarın acı, bugün acı gelenler yarın tatlı
olabilir. Zaman denilen bir şey vardır, şimdiki zamanı gelecek takip eder.
Gecelerin gündüzleri, gündüzlerin geceleri gelir.
13-Gökler ve yer Al lah'ın olduğu gibi gece ile gündüzde sakin olan
(gecelerin karanlığı ve gündüzlerin ışığı içinde mesken tutan, gizli açık,
durgun ve hareketli) her şey de O'nundur. Ve O semî' ve alîmdir: Bütün
duyulanları tamamiyle işitir ve her şeyi tamamiyle bil ir. O'ndan
gizli kalacak ne bir söz vardır, ne de bir fiil. Şu halde öfkeden önce,
rahmeti kendine yazmış ve bundan dolayı rahmeti, öfkesini geçmiş olan Allah'tan
başlangıç olarak öfke (gadab) gelmiyor diye, sonuç olarak da gelmez, nefislerin
kötü kullanılmasının hiç sorumluluğu olmaz sanıp da nefslere zarar vermemeli,
ahirete inanmalı ve o gün için çalışmalıdır.
14- Ey Muhammed, De ki: Ben, Allah'tan başkasını mı velî tutacağım? Gökleri
ve yeri yaratan, bütün fıtratları yapan Allah'tan başkasına mı gönül verip
dostluğuna sığınacağım, mabut tanıyacağım? Halbuki o yaratan, yarattıktan başka
yedirir de, rızık verir, faydalandırır da; buna karşılık kendisi yedirilmez,
yemek ve faydalanmadan ve her türlü ihtiyaçtan uzak ve ihtiyaçsızdır.
Bö yle kendiliğinden zengin ve kendiliğinden ihsan edici olan yaratanı
bırakıp da, kendisi muhtaç olanlara, başkasından faydalanma durumunda
bulunanlara tapmak, aklen bile ne kadar çirkin ve aptallık olduğu da
açıktır.
FÂTIR = kelimesi, "fatr" kökünden ism-i fâildir ki, "fıtrat" bunun binâ-i
nev'i veya hâsıl-ı masdarıdır. Dilimizde de pek çok kullanılan bu kelimenin
mânâsını biraz açıklıyalım: İbnü Abbas'dan rivayet edilmiştir ki, "Ben, demiş,
fâtırın mânâsını iyice bilmiyordum. Nihayet bana iki ârâbî b i r kuyu hakkında
muhakemeye geldiler, birisi 'Ben başladım, ilk ben kazdım' dedi." İbnü'l-Enbârî
de şöyle açıklamıştır ki: "Fatr"ın aslı, bir şeyi başlangıcında şakketmek,
yarmaktır". Bundan anlaşılır ki, dilimizdeki "yaratmak" kelimesi daha çok
bununla ilgilidir. Ve bunun izahı şudur. Sonradan olan varlıklar, olay vücuda
gelmezden yokturlar, görünmezdirler. Göklerde ve yerde varlıklar ve sûflî
cisimler bütün maddî kâinatı bir tarafa bırakarak mutlak feza düşünüldüğü zaman
ve mesela sakin ve tenha bir y e rde göz yumulduğu veya karanlık bir yerde veya
bir gecede çevreye bakıldığı zaman hiçbir noktada bir yarık, bir delik görünmez,
hepsi karanlıkta, yoklukta, bitişik, kapanık, bitişmiş bir halde bulunur ki,
insanlara mutlak yokluk ancak bu şekilde açıklanab i lir. Nitekim "Kuşkusuz
göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık" (Enbiyâ, 21/30) âyeti gelecektir.
Ve sonra bu hâl içinde bir noktadan bir varlığın belirdiği, mesela bir ışığın,
bir yıldızın doğduğu an tasavvur edilirse bunun o noktada fezayı yarıp o rada
bir varlık, bir delik, bir pencere gibi zuhur ettiği görülür. Ve işte sonradan
olan varlıkların ilk varlık ânı, yok olan fezanın böyle bir yarılışıdır. Bu
yarılma, bu yarış "fatr" ve bu ilk yarılıştaki varlık hali bir fıtrattır.
Yaratmak ve yaratılış da budur. Şu halde fıtrat, bir öncül ilim ile
takdir etmek mânâsını da içine almış olan "halk" (yaratma) anlamının ikinci
cüz'üdür. Ve bu itibar iledir ki, yaratmak (halk) ve yaratılış (hilkat), fatr ve
fıtrat eş anlamlı olarak kullanılır. Yoktan yaratılış böyle olduğu gibi, bir
asli maddeden yaratılış da böyledir. Bir maddeden diğer bir cismin, bir varlığın
ortaya çıkması ilk önce böyle bir yarılma ile başlar. Bir yarılma ki, hem önceki
maddeyi, hem de fezayı yarmıştır. Bir varlıktan, diğer bir varlığın k o pması;
bir tohumdan bir çimenin çıkması; bir hücreden bir hücrenin doğması hep bir
yarılmadır. Bu yarılma, önceki maddeye göre bir yıkım ve bozulma, fakat ondan
çıkan yeni varlığa göre de bir ıslah yarılması ve varlıktır. İlk yarışsız
maddeyi çıkarışta is e, hiçbir bozma mânâsı yoktur. O, sırf iyi olan bir
ayırmadır. işte ilk önce mekanlıkta açık olan bu mânâ dolayısıyla, herhangi bir
şeyin madde ile gerek geçmiş olsun ve gerek olmasın bilfiil olan ilk icad ve var
etmeye "fatr" ve ilk varlığına ait durum u na "fıtrat" adı verilmiştir ki, bu
fıtratın devamı içindeki uyuma da "tabiat" ismi verilir. Bunun için fıtrat,
tabiattan öncedir. Tabiatın mânâsı, fıtrat hâlinin devamı ve tekrarı
mertebesinden başlayan bir uydusudur.
İşte "göklerin ve yerin yaratıcısı" olan Allah hem bütün fıtratları yapar
yaratır, hem de onların tayin edilmiş olan devamları ve birbiri ardısıra
kesilmeksizin sürmeleri için muhtaç oldukları doğal ihtiyaçlarını da bahşeder,
lutfeder. Ve kendisi her ihtiyaçtan uzaktır. Bu yara t ma ve ihsanına karşı
kullarından, yarattıklarından hiçbir fayda maksadı gözetmez. Ancak ikinci
durumda ebedî rahmetine ulaşmakla onları gadabından korumak için kendine,
emirlerine ve hükümlerine teslim olmayı ve uymayı ister.
Ey Muhammed, De ki: Bana, müslümanların (Allah'a nefsini teslim etmekle ihlâs
üzere uyanların) birincisi olmam emredildi. "Ve sakın Allah'a ortak koşanlardan
olma" buyuruldu. Bana bu emir ve yasak son derece kesin ve kat'îdir.
15- De ki: Eğer bu emir ve yasağa uymazsam herhalde büyük bir günün azabından
korkarım.
16- Her kim ki o gün kendisinden azab döndürülür ve defedilirse, (Âsım'dan
Ebu Bekr Şu'be rivayeti, Hamze ve Kisâî kırâeti malum sigasıyla okunduğuna göre
mânâ: " Ondan Allah azabı bertaraf ederse") işte Allah o kimseye hakikaten
rahmet etmiştir. Ve işte o açık bir kurtuluş, o açık, kat'î halâs, o aranan
büyük murad da budur.
17-Ey insan, bir de Allah sana bir durr (yani bir acı, bir
hüzün, bir korku veya bunların birine veya hepsine sebep olacak hastalık,
fakirlik veya diğerleri gibi bir sıkıntı, bir baskı) dokundurursa, onu o
Allah'tan başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundurursa, yani zararı
defeder veya lezzet, sevinç veya bunların birine ve her ikisine sebep olan sıhh
a t, zenginlik, zafer gibi bir fayda verirse, O, her şeye kâdirdir de. Şu halde
onu devam ettirmeye ve kaldırmaya da kâdirdir.
18- Kısaca o kâdir, kullarının üstünde kahredicidir. Alttan tesir etmeye
çalışır ve mağlub olması ihtimalli bir etkileyici değil; her yönden üstün, daima
galip ve kahredici bir kâdirdir. Ne zararına karşı konulabilir, ne de hayrı
engellenir; zarar, O'nun zararı; hayır, O'nun hayrıdır. Ve O fiilerinde hikmet
sahibi; kullarının hallerinden haberdar ve bilendir. Hem tek hikme t sahibi ve
haberdardır ki, O hikmet sahibi ve haberdar olmasaydı, hikmet ve hayır
nişaneleri nereden gelirdi? Şu halde böyle zararları açan, hayrı kuşatan, kâdir
(güçlü) ve kâhir (kahredici), hikmet sahibi ve haberdar olan bir Allah'ın
karşısına başkası n a sıl dost, yakîn edinilir de tek başına ve ortak olarak
tanrı tanınabilir...
Bu hakîm ve habîr fasılası (âyet sonu oluşu) ve bu hikmet ve hayır noktasında
hikmet ilminin en mühim esasını teşkil eden hakkın şahidi ve menât-ı yakîn
(kesin ilişki yeri) meselesi ile Muhammed Aleyhisselâm'a ait peygamberliği
yerleştirmek, tesbit etmek siyakında buyuruluyor ki,
Ey Muhammed:
Meâl-i Şerifi
19- De ki: "Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür?". De ki: "Allah,
benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu Kur'ân vahyolundu ki, onunla hem
sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım. Allah'la beraber
başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten şahitlik eder misiniz?" De ki: "Ben buna
şahitlik etmem". "O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve ger ç ekten ben, sizin
ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım"de.
20 - Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, Peygamber'i, kendi oğullarını
bildikleri gibi, bilirler. Kendilerine yazık edenler var ya! İşte onlar iman
etmezler.
21- Allah'a iftira ederek yala n uydurandan veya âyetlerini yalanlayandan
daha zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.
22- O gün hepsini mahşere toplayacağız. Sonra Allah'a ortak koşanlara: " Hani
nerede o Allah'a ortak saydığınız ortaklarınız?" diyeceği z.
23- Sonra, (Onlar): "Rabbimiz, Allah'a yemin ederiz ki, biz müşriklerden
değildik" demekten başka bir özür bulamayacaklar.
24- Bak, vicdanlarına karşı nasıl yalan söylediler! O uydurdukları putlar da
kendilerinden kaybolup gitti.
19-24-R ivayet ediliyor ki Mekke'liler: "Ey Muhammed, Allah senden başka bir
peygamber bulamadı mı? Biz, seni tasdik eden bir kimse görmüyoruz. Yahudilere ve
hıristiyanlara da senden sorduk, onlar da kendilerinde senin peygamberliğine
dair bir haber olmadığı fikr i nde bulunuyorlar. Şu halde bize senin
peygamberliğine şahitlik edecek bir şahit göster" demişler ve bu âyet, bu
sebeple inmiştir.
Şahitliği en büyük olan hangi şeydir, de. Allah, de. Benimle sizin aranızda o
şahit. Asıl şahitlik, hakkın huzuruna kesin ilim, şahitliği yerine getirmek de o
ilmi haber verme ve tebliğdir. Kesin ilmin ilgili yeri ve başlangıcı sözde,
zihinde, vicdanda değil; zihnin vuku bulana ve bizzat kendisine uygunluğunda,
yani hakkın kendisindedir. Hakkın kendine şahitliğidi r ki, kesinliğin
hakikatini oluşturur. Binlerle, yüzbinlerle kişi bir şey hakkında, "şu şöyledir"
diye ittifakla şahitlikte bulunsalar, eğer gerçekte o
şey öyle değilse, bunlar yalancı şahitten başka bir şey olmazlar. Çünkü
şahitlikleri, hakkın kendine şahitliğine dayanmış değildir. Halbuki "Allah,
kendisinden başka ilâh yoktur, diye şahitlik etti" (Âl-i İmrân, 3/18) âyetinde
açıklandığı üzere, hiçbir şeyin Allah'ın ilmi dışında bizzat kendisi yoktur.
Varlıkların kendilerine şahitlikleri de, Allah Teâl â 'nın kendine ve onun
hakkında onlara şahitliğine dayanmaktadır. Bütün deliller, tecrübeler,
istidlaller Allah'ın şahitliğine dönmek ve birer hak alâmet olmak itibariyledir
ki, ilim ifade ederler. Hiçbir kalb ve vicdan da kendi nefsinde Allah'ı şahit
göste r meden kendi kendine hiçbir şey hakkında şahitlik edemez, hatta kendine
bile şahitlik edemez. Yani o vicdandaki ifade vicdanın değil, vücudun bir ifade
ve şahitliği olması sebebiyledir ki kesin olur. Kesin bilginin, kendi kesinliği
de kendi vücûdunda, kend i aynîliğinde bulunur. O var olduğu yerde var, yok
olduğu yerde yoktur. Onun kendi varlığı, kendi aynîliği ise, Allah'ın
ilmindedir. Ve onun bir ifadesi, bir alâmetidir. Sübjektif ve objektif hiçbir
şey Allah'ın şahitliğine dayanmadan ve bir ilâhî şahitlik olmadan kendine
şahitlik edemez. Allah'ın şahit olmadığı şahitlik bulunamaz ve Allah şahit
gösterilmeden hiçbir şahitlik yapılamaz. Hasılı Allah'tan büyük bir şey ve
Allah'ın üstünde hiçbir bilgin ve haberdar olan düşünülemez. Ve Allah'tan büyük
şahit de t asavvur olunamaz. Allah'ın şahitliği de her şeyden önce lutfettiği
kesin ilim ile ortaya çıkar. O da bahşettiği kalbde bulunur. Ve onun şahidi önce
Allah ile kendisi olur. Peygamberlik vahyi iş bu "de ki, de ki" emirlerinin
gösterdiği üzere zorlayıcı b ir hakkı koyma, bir özel yaratılış olarak Allah
Teâlâ'nın gözle görünürcesine bir emri ve şahitliğidir. Muhammed Aleyhisselâm'a
ait peygamberlik de herşeyden önce Allah Teâlâ'nın kendi zatındaki ilmi ve
Muhammed aleyhisselâmın kalbindeki şahitliği ile sa b ittir. Muhammed
(s.a.v.)'in Allah'ın Resulü olduğunu ve bu davada doğru kişi olduğunu henüz hiç
kimse bilmez, hiç kimse şahitlik etmezse Allah şahittir. Onu Muhammedî kalbteki
şahitliğiyle isbat eden Allah, dilerse bütün içlerde ve dışlarda da kendisine
şahitlik ettiği sayısız ve hesapsız şahitler yaratarak isbat eder ve nitekim
etmiştir. İyi bilmek gerekir ki peygamberlik vahyi sadece bir ilham almak değil,
ilâhî zorlama ile bir ilâhî şahitliği almak ve aldığını kesin zorlama ile gözle
görürcesine bilm ektir. Bunun için buyuruluyor ki:
Ey Muhammed, en büyük şahitliğin, Allah'ın şahitliği olduğunu söyle ve
Allah'ı şahit getirerek de ki, "sizinle benim aramda şahit O'dur". ve bana bu
Kur'ân vahyolundu ki, bununla karşımdaki sizleri ve gaibte (ortada olmayan)
bunun eriştiği ve vasıl olduğu herkesi korkutayım,
o korkunç sonuçtan korunmak için sakındırayım. Demek ki Kur'ân'ın hükümleri,
onun indiği zamanda mevcut olanlara mahsus değildir. Onlardan sonra kıyamete
kadar, gelecek olanları da tamamen içine alır. Ancak Kur'ân'ın yetişmediği,
kulaklarına erişmediği kimseler cezalandırılmazlar.
Böyle söyle ve o müşrikleri korkutmak için şunu da ilave et: Muhakkak
Allah'ın emrinde başka ilâhlar var diye gerçekten siz mi şahitlikte
bulunuyorsunuz? Gerçekten siz mi buna şahitlik ediyorsunuz? Ben ona şahitlik
etmem, de!. Ben, ancak: "Allah tek bir ilâhtır" diye şahitlik ederim. "Allah'tan
başka ilâh yoktur diye şahitlik ederim" ve herhalde ben sizin Allah'a ortak
tuttuğunuz şeylerden uzağım, de. B u ndan anlaşılıyor ki bir kimse İslâm'a
girerken "Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, ve şahitlik ederim
ki Muhammed onun kulu ve resulüdür" şehadetinden sonra, "ve ben sizin ortak
tuttuğunuz şeylerden uzağım" âyetinin delaleti üzere a ç ıkça da diğer dinlerden
uzak olduğunu bildirmelidir. Bununla beraber "hiçbir ilâh yoktur" olumsuzluğu
esas itibariyle bu uzak olmayı içermiş bulunduğundan âlimler bu açıklık
kazandırmaya müstehab demişlerdir.
Yahudi ve hıristiyanların Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliğini inkâr
etmelerine gelince: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, oğullarını bildikleri
gibi bilirler." (Bakara, 2/146) âyetinin tefsirine bkz.
Son zamanlarda tertip ettirilmiş olan ve "Tarih-i İslâm" diye tercüme edilen
ve bastırılan eserin müellifi İtalyan Kaytano demiş ki: "Muhammed hiçbir zorluk
karşısında yılmamış, hiç ümitsizliğe düşmemiş, kanaati asla sarsılmamıştır. Onda
öyle bir kendine güvenme vardır ki, bunun sırrı anlaşılamamış ve kendisiyle
beraber gömülüp gi t miştir". Belliki bu söz gerçeği hem itiraf etme, hem de
bozmadır. Belliki bir insanın bu derece kendisine güvenmesi düşünülemeyeceğinden
buna bir sır diye isim vermiştir. Bu sır, onun kendine güveninin sırrı değil,
Hakk'a, Allah'a güveninin sırrıdır ki, o da nebîlik ve Resullüğü ve Allah'ın
emir ve şahitliği ile peygamberliğine olan kesin bilgisi ve davasındaki doğruluk
ve sadakatının delilidir. Resulullah, hiçbir zaman nefsine güvenmemiş, daima ve
daima Allah'a ve Allah'ın tebliğlerine dayanmış ve güvenmiştir. "Allah'tan
başkasını mı dost edineceğim?" (En'âm, 6/14), "Ben İslâm olanların ilki olmakla
emrolundum" (En'âm, 6/14),
"Allah, benimle sizin aranızda şahittir." (En'am, 6/19), "Ben, benim de
Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandım. hiçbir canlı yoktur ki O, onun
perçeminden tutmuş olmasın. "Gerçekten Rabbin her şeyin koruyucusudur." (Hûd,
11/57), "Ben, işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür." (Mümin,
40/44) demiştir. Rivayet edilen dualarında da geldiği üzer e: "Ey göklerin ve
yerin Rabbi olan Rabbim sona söz veririm ki, beni nefsime havale etme, zira sen
beni nefsime havale eder, kendime bırakırsan, nefsim beni şerre yaklaştırır ve
hayırdan uzaklaştırır." diye dua eden Resulullah'a nefsine güvendiğine dair y
apılan isnat iftiradan başka ne olur? Nefse güvenmek, kendini bilmemek, Allah'ı
tanımamak, kendini ve kendi isteklerini hak başlangıç, ilâh edinmekten başka bir
şey değildir. Kur'ân, baştan başa, bunun bir cahillik ve sapıklıktan ibaret
olduğunu ispat ve d aima Allah'a tevekkül ve dayanma emirleri ile doludur. Daima
Allah'a kulluğa davet eden ve kendisinin Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna şahit
getirip duran Peygamber (s.a.v)'in peygamberliğini inkâr etmek için, ona böyle
bir ilâhlık davası isnadı ne kadar a çık bir iftira, sonra buna bir sır
tasavvuruna kalkışılması ne garib bir sapıklıktır. Eğer nefse güvenmekten
maksad, doğruluğuna güveni, peygamberliğine iman ve bilgisindeki kesin gücü ise,
doğruluk ve kat'i iman da nefse dayanmak değil, hakka dayanmaktır. Doğru sanarak
ve inanarak vuku bulanın tersini söyleyen kimseye doğru denemez. Doğru olan
kimsenin de doğruluğuna emin olabilmek için nefsine, inancına değil, hakka
bağlanmış olması ve hakkı temsil etmiş bulunması lazım gelir. Bir insan için
güvensizlik, güvenememek ve güvenilememek büyük bir rezillik, şüphe ve tereddüt
müthiş bir kalb hastalığı ve büyük bir felakettir. Fakat nefse güvenmek de bir
meziyet ve fazilet değil, ondan daha kötü bir gurur ve aptallıktır. Bunu bir
meziyet gibi kabul edenler, All a h'ı bilmeyen ve kendilerini hakkın kendisi
sanan gururlu kişilerdir. Ne garip bilgisizliktir ki, ayağını bir yere dayamadan
dikilemediğini pek âlâ bilen ve dayanmak için bir desteğe göz atıp duran bu
kibirliler, nefse güvenmekten bahsederler ve bunu bir f a zilet gibi tavsiye
ederler. Halbuki nefse güvenmek çürük bir tahtaya dayanmaktır ve hiçbir şeye
itimat etmemektir ki, böyleleri, hiç kimse için güvenmeye değer olamazlar. Kendi
dışından nefes alıp vermeye muhtaç olan bir fâni kişinin kendine güveni davası
kadar gülünç ne düşünülebilir? Evet insan, güvenmeli ve güvenilir olmalıdır. Bu,
hem ihtiyaç, hem bir vazifedir. Ve bunun içindir ki insan,
ne olursa olsun, kulluktan çıkamaz. Fakat güvenip dayanılan şey ne kadar
kuvvetli ve güvene layık olursa, itimadın kıymeti de onunla uyumlu olur. Nefis,
bugün olmazsa yarın yıkılır. O, kendi kendine dayandığı zaman, birinde olmazsa,
ikincisinde aldanır ve aldatır. Akıl da hiçbir ilkeye tutunmadan, hiçbir şey
bilemez. Âlemde herhangi bir şeye dayanılsa, sonucu yine da y anıksızlıktır,
çünkü fânî (ölümlü)dir. Ölmeyecek diri, ancak Allah Teâlâ'dır. Ve bundan dolayı
itimadın fazileti, ancak Allah'a itimattadır. Ve ancak Allah'a itimat edenlerdir
ki "Kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır". (Bakara, 2/256) ve bunlar ken d
ilerini Hakk'a teslim eden ve Hak uğrunda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen
sadıklar, samimi kimselerdir. Allah'ı bilmeyen ve Rabbini kendinde görmek
isteyen güvensizler de bunu anlayamazlar, bir nefse güvenme sanırlar. Kendine
güvenme ile nefsi feda etme a r asındaki çelişki de açık olduğundan şaşarlar,
Allah'a dayanma deseler Hakk'ı itiraf etmiş olacaklarından çekinirler;
bilmiyoruz bu bir sır, bir bilmece derler, bir türlü iman edemezler. İtalyan
tarihçisi de: "Muhammed'de bir sır vardı ki, bu sır bütün var l ığıyla Hakk'a
dayanmasının, Allah'a teslim olma ve uymasının sırrıdır. Ve işte bu sır, bu
nâmûs-ı ekber (büyük sır sahibi, Cebrail), nebîlik ve peygamberliktir. Onun bir
Allah Resulü olduğunda şüphe yok. Fakat peygamber olmayanların da o Cebrâil'i
görmel e rine ve bu sırrın iç yüzünü anlayabilmelerine ihtimâl yoktur" deseydi
doğru söylemiş olacaktı. Fakat İslâm tarihinden, Muhammed Aleyhissilâm'ın
hayatından hem bu hakikati anlamış, hem de Allah'ı ve peygamberliği tasdik etmiş
olmamak için tahrif etmeden sö y leyememiştir. Peygamberlikten daha önce
haberdar olmuş bulunan kitap ehlinin Muhammed (s.a.v)in peygamberliğini
oğullarını bildikleri gibi bildiklerine; fakat kendilerine yazık etmiş, fıtrat
vergisi olan iman yeteneklerini kaybetmiş olduklarından dolayı H a kk'a iman
edemediklerine bu da bir misal teşkil etmiştir. Bunun üzerine Allah'a iftiranın
ne büyük bir zulüm olduğu ve Allah Teâlâ'nın her şeye şahit olmasına rağmen,
yalan söyleyen yalancıların neticede yalanlarını inkâr durumuna düşecek, alçak,
acıklı b ir düşüklük ve sorumluluğa tutulmuş olacaklarını beyan ile korkutmaya
devam edilip buyuruluyor ki:
"Allah'a iftira ederek yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlıyandan daha
zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler."
Meâl-i Şerifi
25- İçlerinden seni dinleyenler de vardır, fakat biz, onu anlamalarına engel
olmak için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk.
Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana
geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: "Bu, öncekilerin masallarından
başka bir şey değildir" derler.
26- Onlar, insanları Kur'ân'a iman etmekten menederler, hem de kendileri
ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değ
iller.
27- Onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: "Ne olurdu dünyaya
döndürülseydik, Rabb'imizin âyetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık"
dediklerini bir görsen!
28- Hayır, daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı da ondan, yoksa
geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar
yalancıdırlar.
29- Dediler ki:" Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek
değiliz".
30- Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! Rableri
onlara şöyle der: "Bu, bir gerçek değil midir?". Onlar da: "Rabbimize yemin
ederiz ki gerçektir" derler. Rableri de onlara: "Öyleyse inkârınız sebebiyle
azabı tadın!" der.
31- Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır.
Kıyamet günü ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak
şöyle derler: "Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!" Bakın
yüklendikleri günah ne kötüdür!
32- Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu
ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?
25- Ebu Süfyân, Velid, Nadr, Utbe, Şeybe, Ümeyye, Ebu Cehil ve arkadaşları
Resulullah'ı Kur'ân okurken dinlemişler, Nadr'a demişler ki: "Ey Kâtîle'nin
babası Muhammed ne diyor?" O da: "Kâbe'yi, Beyti yapana kasem ederim ki ne diyor
bilmem, ancak dilini oynatıyor. Ve benim geçmiş
asırlardan size söylediğim gibi öncekilerin masallarını söylüyor" demiş.
Nadr'ın şiirleri varmış, Acem diyarında Rüstem ve İsfendiyar hikayeleri gibi bir
takım hikayeler toplayıp manzum hâle getirmiş, Kureyşlilere okur, dinlerlermiş.
Ebu Sûfyân: "Ben onun söylediklerinin bazısını doğru buluyorum" demiş, Ebu Cehil
de: "Sakın bunun hiçbir şeyini ikrar etme" demiş, o da: "Öl ü m bana ondan daha
kolaydır" demiş ve bu âyet bunlar hakkında nazil olmuştur.
FIKIH, bir şeyi, bir sözü sebep ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve
hatta tatbik edecek şekilde anlamaktır.
"Ekinne" kelimesi, " = kinân" kelimesinin çoğuludur ki kat kat örtüler
demektir. Herkesin tanımadığı garip ve çirkin örtüler mânâsını ifade eder. Yani
biz de kalblerine kat kat ve görülmedik örtüler koymuşuzdur ki, dinledikleri
Kur'ân'ı fıkhî zevkle anlamalarına engeldir. Ve hatta kulaklarında bir ağırlık v
ardır, dinlediklerini iyice duymazlar bile. Burada Bakara sûresinin "Allah
onların kalblerini mühürledi" (Bakara, 2/7) âyetinin anlamı vardır. Gerçi hak
kulaklara izinleri olmadan girer. Fakat kulağın kulak olması ve onun ardında
açık bir kalb bulunma s ı ve Allah'ın izni de şarttır. Hak ne kadar açık olursa
olsun engelli kulaklara ve kalplere giremez; duymak, anlamak da yaratılışta
Allah vergisi olan bir yetenektir. Ve sonra Allah tarafından bir engel
konulmamasına bağlıdır. Allah bunlara da yaratılış b a kımından kulak ve kalb
vermemiş değildir. Fakat o kalbler öyle birikimlere sarılmış ve öyle bir hilkat
ve tabiat içinde örtülmüş kalmış ve bundan dolayı yaratılışlarında hakka
yönelmiş olan kabiliyetleri öyle kapanmış, sona ermiştir ki, bundan böyle hak d
elili dinleseler değil ya, görseler bile yine inanamazlar. Aslî fıtratı kapatan
bu örtüler, bu engeller, akılların, sihir, masal gibi yanlış usullere tutulması,
batıl inanışlara saplanması; nefislerin isteklere ve ihtiraslara bürünmesidir
ki, herhangi b i r şahısta bunlar mühürlenip tabiat (huy) haline geldi mi artık
onda hakkı anlamak ve kabul etmek kabiliyeti kalmaz, iman etme yeteneği söner.
Yaratılıştaki bu yetenek ve istidadın derecesi şahıştan şahısa değişir. Kiminde
süratli, kiminde ağır, kiminde şi d detli, kiminde hafiftir. Kiminde az, kiminde
daha çok bir zamanda söner veya gelişir. Bu değişme derecesi, bizzat ilâhî irade
ve istek eseridir. Ancak herkes derecesine göre verilmiş olan fıtrî gücün
başından, sönebileceği zamana kadar geçecek zaman zarfı n daki seçiminden, kötü
veya iyi kullanımından sorumludur. Ölümden sonra kimse bir şey kazanamayacağı
gibi, bir Ruhânî ölüm demek olan kabiliyetin sona ermesi ve alışkanlığın
yerleşmesinden sonra da böyledir. Gözler bakar, kulaklar dinler, fakat hiç yeni
b i r şey
duymaz, her ne alırsa tabiatı onu eski aldığı kararlarına benzetir. O artık
onun için yeni bir gerçek değil " eskilerin masalları" olur kalır. Ölüm Allah'ın
emir ve iradesiyle olduğu gibi, engellerin konması ve kabiliyetin sönmesi de
Allah'ın emir ve iradesiyledir. Bunun için "biz yaptık" buyurulmuştur. Bu da
kulun kabiliyeti müddeti içindeki istek ve seçimine dayanacak olan sorumluluğa
aykırı değildir. O engelleri koyan Allah olduğu halde sorumluluk neden, sorusu
akla gelmez. Yukarda "kendile r ine yazık edenler" beyanıyla bu şüpheye yer
olmadığı gösterilmiştir. Bu nokta ayakların kayacağı yerler olduğundan dikkat
etmek gerekir. Herkes bilmelidir ki, ilk önce kendisine Allah'ın rahmeti olarak
az veya çok bir ecel ile, bir yaratılış sermayesi ver i lmiştir. Bu, bir gün
olur tükenir, bu kötüye kullanılarak bitirilirse Allah bir daha vermeye mecbur
değildir. Bir gün gelir ki bütün engelleri önüne yığar ve ondan sonra bu kötüye
kullanmanın sorumluluk devri gelir. Şu halde fırsat elde iken ve onun azlığına
çokluğuna itiraz etmeyerek o rahmeti büyütmeli, ebedî rahmete ermelidir. (Bakara
Sûresine bak.) Yoksa bu âyette gösterilen kâfirler gibi yetenekleri kapanınca
taptaze en güzel nimetler önlerine konur da tadamaz, "bunlar eskimiş kokmuş
şeylerdir" diye mücadele eder.
"Esâtîr" kelimesi kökünden alınmış bir çoğul sîga (kipi)dır ki, tekili
"üstur" ve "üstüre" veya estır", "estire" veya "estara"dır. Yahut 'in çoğulu
"sütûr", "sütûr"un çoğulu" estar", "estar"ın, çoğulu da "esâtîr" dir. Bunun
kendi lafzından tekili olmayan "abâdîd" ve "şemâtît" gibi bir çoğul ismi olduğu
da söylenmiştir. Fahreddin Râzî der ki, "Çoğunluk, "yani öncekilerin yazdıkları
şeyler" diye tefsir etmişlerdir. İbnü Abbas, "esâtîru'l-evvelîn"in mânâsı:
demiştir ki, "öncek i lerin yazdıkları sözleri" demektir. Bazıları "esâtîr"ın,
türrehât yani hurafeler, batıllar, uydurma, saçma, masal demek olduğunu
söylemişlerdir. Fakat bu, tefsir değil, mânâdır. "Esâtîr", saçma sapan şeyler
demek olduğu için değil, öncekilerin masalları R ü stem ve İsfendiyar hikayeleri
gibi faydasız sözler olduğu içindir ki "esâtîru'l-evvelîn", türrehât (uydurma,
saçma sapan şeyler) ile tefsir olunmuştur... Demek ki önce "esâtîr" kelimesinin
asıl mefhûmu yazılmıştır. Bunun bir hurafe (uydurma) olup olmaması ise kelimenin
delalet ettiği mânâsı değildir. Esas itibariyle yazılmış olan bir şeyin tesbiti
ve istenilen önemli bir haber vermeyi içermesi gerekir. Şu nokta haber verilmesi
gerekli bir husustur ki, "esâtîr"in tekili olarak, zikredilen üstur, üstûre,
estır, estıre, estare kelimelerinin, Yunanca "isturya" kelimesiyle ilgili olduğu
açıktır. Frenkler de buna "istuvar = histoire" demişlerdir. Biz de bugün bunu
tarih diye tercüme
ediyoruz. Şu halde "esâtîr'in asıl mânâsı bugünkü tabirimizce "tarihler"
demektir. Anlaşılıyor ki Arapça'da üstûre, estıra gibi tekil kelimelerin
kullanılması nâdirdir. Genellikle "esâtîr" kullanılmış ve bunun için takdîrî
çoğulluk gösterilmiştir. Ve kelimenin ucme (aslı Arapça olmayan kelime)den
Arapçalaştırılmış olduğu da açıklanmıştır. Yani esâtîr, Arapça'dır. Fakat
"ustûre"nin Arapça olup olmadığı şüphelidir. Üstûre Yunanca, "doğru haber ve
haber alma" diye tarif edilen "isturya"nın aynı değilse, herhalde ikisi ortak
bir asla döner. Nitekim Farsça'da "muhkem = sağlam" demek olan "üs t uvar"
kelimesi de bu asla dahildir. Hasılı "esâtîr", Frenklerin "istuvar"
dedikleridir. Bu da bugün "tarih" diye terceme edildiğine göre
"esâtîru'l-evvelîn", eskilerin tarihi (tarih-i kadim) demek olur. Ancak bunda
tarih kelimesinin ifade ettiği vakit tay i ni mânâsı olmayarak mutlaka geçmiş
zaman, önceki zaman mânâsı vardır. Zira vakit tayini mânâsıyla tarih, İslâmî bir
kelimedir. Ve Frenklerin "istuvar" kelimesinde esasen bu mânâ yoktur. Ve demek
ki, esâtîru'l-evvelîn deyimi de kelimelerin mânâsına göre tu r rehât (saçma
sapan), hurafeler demek değildir. Bunlar esâtîr içinde bir çok efsaneler
bulunduğundan ve daha doğrusu "esâtûru'l-evvelîn" efsane halinde kaldığından
saçma sapan ve uydurmalar mânâları, esâtîru'l-evvelîn deyiminin bir gereği olmuş
ve bunun ha f ifletilmişi olarak "esâtîr, kelimesi de Araplarca uydurmalardan
kinaye olarak kullanılmıştır. Ve bunun için "Kamus"ta da "esâtîr"in "nizamsız
söz" yani "saçma" mânâsına geldiği gösterilmiştir. Nitekim zamanımızda da
tarih-i kadim (eski tarih) ve hatta ta r ih kelimelerini vâhî, boş şeyler
mânâsına kullananlar vardır. "O tarihe karışmış, bu artık tarih olmuş" denildiği
zaman, yalan olmuş, masal olmuş, sadece lâfta kalmış, yahut adı, ismi yerleşmiş,
meşhur olmuş mânâlarından her biri kastedilebilir. Bu şekild e Araplarca esas
olarak "mestûrât-ı evvelîn" demek olan "esâtîru'l-evvelîn" Türklerin masal,
Yunanlıların "misus", Frenklerin "mit" dedikleri eski kahramanlık hikayeleri,
geçmiş zaman efsaneleri, destanları olarak düşünülmüş ve uydurma, hurafeler
mânâsında kullanılmıştır. Şimdiki zamana, geçmişe bağlanmadan hiçbir şey
bilinmez, geçmişi şimdiki zamana bağlıyarak olaylar içindeki zaman cereyanını
bir devamlı satır haline koyan tarih de şüphesiz ki istüvar (tarih) olan
satırlardan ibarettir. Bu satırların tar i h olabilmesi de içinde bulunduğu
olayları geçmişten elde ettiği bilgilere ve haber almalara bağlamasıyladır. Bu
olaylar ise, yalnız dereden tepeden sözlerden ibaret olmayıp, fikirleri ve
düşünceleri, zamanın içine aldığı düşünceleri ve hayalleri de içine a lır. Çünkü
bir zamanda vuku bulan bir hayal dahi o zamanın olaylarındandır. Halbuki vuku
bulma zamanı, yazma zamanına göre geçmiş zaman olduğu gibi, esas itibariyle
yazma ve
satıra geçirme sanatı da geçmiş zamana göre sonradır. Şu halde yazılanlar,
şimdiki zamanı geçmişe bağlarken, geçmişteki yazılanları takip etmek
mecburiyetinde bulunduğu gibi, yazı sanatının ortaya çıkmasından itibaren
başlayan ilk yazılanlar da kendinden önce gelen ve yazılmamış olan geçmiş
zamanları dil ve fikir bakımından elde ettiği haberlerden ve eserlerden alarak
yazmaya mecburdur. Bunun içindir ki, geçmişlerin tarihi ilk önce en çok
ağızlarda dolaşan sözler olarak satıra geçmiş ve sonra da sadr (göğüs) dan
satıra geçerken nice nice değişmelere uğramış olur. Şu halde esâtîr, mest û rât,
istuvar, tarih, masal ve hurafeler demek olmadığı halde, bunların daha öncesi
bulunan esâtîru'l-evvelin, geçmişlerin tarihi, masal ve efsane ile eşanlamlı
gibi olmuştur.
Yunanlılar, masallar, tarihî efsaneler yazmayı bir edebî sanat saymışlar ve
bu şekilde bir çok tanrılar ve yarı tanrılar ve eski kahramanlık hikayeleri
yazmışlardır ki, Frenkler bu sanata ve bunları inceleme ilmine "Mitoloji" derler
ve bunu "istuvar fabuleuse=efsânevî tarih" ve "siyans de mit=masallar ilmi" diye
tarif de ederler ve bundan en çok "Hindû-yi Avrupâî" dedikleri Hind, Fürs,
Yunan, Latin, Cerman, Islav, Selt kavimlerinin ilk masallarını kastederler. Ve
bunları ilkel insanların hislerini, hayallerini, düşüncelerini, inançlarını,
bilgilerini anlamak için delil ve ilmin i l kel kaynakları sayanlar da Tarih,
Felsefe, Dinler bunlardan çıkmıştır derler. Ve Felsefe Tarihinde, Dinler
Tarihinde Mitolojiye önemli bir esas gözüyle bakarlar. Böyle demenin, tarih
masaldır, felsefe masaldır, ilim ve din masaldır demek olmadığı ise açık t ır.
Fakat birçokları bundan Tarihin, Felsefenin, İlmin, Dinin ve özellikle dinin bir
masal demek olduğu kuruntusuna kapılarak yeni yeni masallar uydurmakla yeni
tarihler, yeni felsefeler, yeni dinler, ilimler icad ve keşfedilebileceği
zannına kapılmışlar; hak dinin bir gerçek olduğunu, hayallerin, masalların bile
gerçeğin yansıması ve sapması demek olduğunu anlamamışlardır. Bunlar, hak ve
batılı ayırmayarak bütün dinlere "esâtîru'l-evvelîn "(geçmişlerin masalları) ve
hurafeler derler. Ve böyledir diye müca d ele ederler. Bu da kalblerinin
hurafelerle dolu olmasından ve bu engeller içinde gerçeği anlama fıtrî
kabiliyetini kaybetmiş bulunmasından doğar. İşte bu âyet bize gösteriyor ki
Kur'ân "bu ancak geçmişlerin masallarıdır" diyen kâfirler de bunlardan ve b
unların öncülerindendir. "Esâtîru'l-evvelîn" demekle de şöyle demiş oluyorlar:
"Evvela diyorlar, Kur'ân ilâhî bir vahiy, bir hak kitap değil, bunun kaynağı,
ilham kaynağı eskiden yazılmış olan satırlardan ve mektuplardan ibaret, Muhammed
bunu eski kitapla r dan alıp alıp yazdırıyor. Şu halde bu bir mucize değil,
hatta bunda yeni bir hakikat olmadıktan başka hiçbir gerçek de yoktur. Zira bu
sadece 'masallar' değil,
'geçmişlerin masalları'ndan, 'geçmişlerin masalları' gibi hakikatte mânâsı
olmayan boş satırlardan, yalan hurafelerden, masallardan ibarettir. O, bunları
yazdırıp yazdırıp söylüyor" diye bir sataşma da yapıyorlar. Furkan sûresinde
geleceği üzere "Öncekilerin masalları, onları yazdırmış, sabah akşam onlar
kendisine okunuyor" (Furkan, 25/5) diyorl a r. Kalblerinin bozukluğundan dolayı
"ahsenü'l-hadis" (sözlerin en güzeli) olan hak kelâmı ile geçmişlerin
masallarını ve hurafelerini ayıramayacak ve farkedemeyecek bir halde
bulunuyorlar ki, beşeriyeti gerçekleri bozan hurafelerden kurtarıp Allah'tan baş
k a bir şeye tapılmamasının lüzumunu öğreterek doğru yol olan gerçeğin caddesine
götüren ve bir mucize beyan eden dil ile hidayet eden Kur'ân ile Muhammed
(s.a.v.) beşeriyete ne getirmiş diyenler de bunların öğrencileridir.
26-27- Öbürleri ise hem Kur 'ândan, Peygamber'den yasaklarlar, halkı Hakk'a
imandan menederler, hem de kendileri uzak kaçarlar. böyle yapmakla ise ancak
kendilerini helak ederler de haberleri olmaz. Sen bunların, bu kâfirlerin,
yalanlayıcıların ateşe tutuldukları, tutulup da ah geri döndürülseydik de
Rabbımızın âyetlerini, olayları ve sonuçları vuku bulmadan önce haber veren
delilleri ve işaretlerini yalanlamasaydık. Biz de o müminlerden olsaydık
dedikleri zaman hallerini bir görsen..! O ne feci, ne kötü bir sonuç olacaktır.
Başlangıçta hakkı inkâr edip yalanlayanlar, yanlış yola gidenler, neticede böyle
ateşe düşer, hatalarının cezalarını görürler ve gördükleri zaman yaptıklarına
ister istemez pişman olurlar da geri dönmek ve doğru gitmek arzusunda
bulunurlar. Fakat zann e der misiniz ki bu kâfirlerin o zamanki pişmanlıkları ve
iman etme arzuları ciddi ve doğru bir iman eseridir?
28-29- Hayır, bundan önce gizledikleri kötülükleri, kışkırtıcılıkları, çirkin
amelleri karşılarına çıkar, yüzlerine vurulur da bu ondandır, ondan rahatsız
oldukları içindir. Yoksa geri çevrilmiş olsalardı yine dönecek, herhalde
yasaklandıkları yasakları yapacaklardı. Şüphe yok ki bunlar bu sözlerinde, bu
vaadlerinde yalancıdırlar. Dünyada böyle kaç defalar başları sıkışmış,
pişmanlıklar gös t ermişlerdir de ilk fırsatta yine eski yaptıklarını
yapmışlardır. Ve demişlerdir ki:
30-31- Sen bunların, bu kâfirlerin, yalanlayıcıların ateşe tutuldukları,
tutulup da ah geri döndürülseydik de Rabbımızın âyetlerini, olayları ve
sonuçları vuku bulmadan önce haber veren delilleri ve işaretlerini
yalanlamasaydık. Biz de o müminlerden olsaydık dedikleri zaman hallerini bir
görsen..! O ne feci, ne kötü bir sonuç olacaktır. Başlangıçta hakkı inkâr edip
yalanlayanlar, yanlış yola gidenler, neticede böyl e ateşe düşer, hatalarının
cezalarını görürler ve gördükleri zaman yaptıklarına ister istemez pişman
olurlar da geri dönmek ve doğru gitmek arzusunda bulunurlar. Fakat zanneder
misiniz ki bu kâfirlerin o zamanki pişmanlıkları ve iman etme arzuları ciddi v e
doğru bir iman eseridir? Hayır, bundan önce gizledikleri kötülükleri,
kışkırtıcılıkları, çirkin amelleri karşılarına çıkar, yüzlerine vurulur da bu
ondandır, ondan rahatsız oldukları içindir. Yoksa geri çevrilmiş olsalardı yine
dönecek, herhalde yas a klandıkları yasakları yapacaklardı. Şüphe yok ki bunlar
bu sözlerinde, bu vaadlerinde yalancıdırlar. Dünyada böyle kaç defalar başları
sıkışmış, pişmanlıklar göstermişlerdir de ilk fırsatta yine eski yaptıklarını
yapmışlardır. Ve demişlerdir ki: Hay a t, şu bizim içinde bulunduğumuz alçak
hayattan, dünya hayatından ibarettir. Biz öldükten sonra bir daha dirilecek,
yeniden dirilip bir daha hayata gelecek değiliz ya... Ahireti görseler de
dönseler yine böyle diyecekler ve öyle yapacaklardı.
Küfür ve is yanlar bunlara bu kadar devamlı bir huy olmuştur. Bunun için ne
dönebilirler, ne döndürülürler. Öyle diyen yalancıların, Rab'larının, yani Hak
Teâlâ'nın huzuruna sevkedilip durduruldukları zaman hallerini bir görsen !...
Neler olacak neler !... Alla h, muhakkak ezelî hitabiyle: Nasıl bu ölümden sonra
dirilme hak değil miymiş? diyecek. Evet ey Rabb'im hakmış, Rab'ımıza kasem olsun
ki hakmış (doğruymuş), diyecekler. Allah muhakkak buyuracak ki: Öyle ise şimdi
acı mı tatlı mı azabı tadınız, çü n kü siz buna inanmıyor inkâr ediyordunuz.
Ebedî zarara daldılar o kimseler ki Allah'a kavuşmayı, Allah'ın huzuruna
varacaklarını yalan saydılar. Tâ vakit ve saat kendilerine ansızın gelinceye
kadar inkâr ettiler de o zaman vay başımıza gelenlere, e y vah bu konudaki
kusurlarımıza. Ey hasretlerimiz, gel gel, tam sırasıdır, dediler. O durumdaki
bütün ağırlıklarıyla günahlarını sırtlarına yüklenmiş bulunurlar. Bakınız, ne
kötü bir yük, ne çekilmez veballer yükleniyorlar. Bu âyette, öldükten sonra di r
ilmeyi ve kıyameti inkâr edenlerin diğer bir halleri açıklanmıştır ki, birisi
hüsran, birisi de büyük günahlar, veballer çekmektir.
HÜSRAN, büyük sevabın, devamlı nimetin elden çıkmasını ve kaybolmasını
görmek. VİZR ve VEBAL de büyük azabın içinde kalmaktır. Allah Teâlâ, kudsî ruha
cevherini bu cismani âleme göndermiş ve ona şu gördüğünüz cismani aletleri ve
cesetle ilgili edevâtı vermiş, akıl ve düşünce ihsan etmiş ki, bu aletleri ve
edevatı, bu hisleri ve melekeleri kullanmakla büyük faydaları, ölü m den sonra
ortaya çıkacak hak bilgileri ve faziletli ahlâkı kazansın. Şu halde insan bu
alet ve edevatı, bu aklî ve fikrî kuvvetini şu sınırlı ve helâk edici lezzetleri
ve şu bitmeye mahkum saadetleri kazanmakta kullanırsa, ömrünün sonuna geldiği
zaman te l afisi mümkün olmayacak şekilde zararlara gark olduğunu görür. Çünkü
bütün sermayesi boşa gittiği gibi, hoşa gider sandığı ve kazanmaya koştuğu
kazancı da boşa gider, kesilir. Artık elinde ne sermayeden bir şey kalır, ne de
kârdan. Bu ise inkârı hiç mümkün olmayan açık ziyandır. Bir insan ölümü ne kadar
normal görürse görsün, hatta isterse onu hayatın acılarına karşı bir kurtarıcı
gibi karşılamak istesin, onun için bu zararı görmek ve bunun can yakan
acılarıyla gözlerini kapayıp en büyük lezzet bildiği bu â l eme ebedî bir
hüzünlü ümitsizlik içinde hasretle veda edip gitmek kaçınılmazdır. Fakat bu
zarar ve hasret, bu ebedî acı, öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr eden
ve bu dünyanın aceleci saadetini ve gelip geçici lezzetlerini, saadetin sonu
ve
olgunlu kların nihayeti sayanlara mahsustur. Öldükten sonra dirilmeye ve
kıyamete iman etmiş olan ve ahiret günü için lüzumlu ve önemli hazırlıkları elde
etmeye koşan iman ehline gelince: Bunlar, o ayrılık ânında, gurbet ayrılığından
vicdanının sevgilisi olan cân â nın semtine (Allah'ın huzuruna) doğru davet
olunmuş bir yanmış âşık Ruhuyla uçar giderler.
Saat, zamanın kısımlarından az bir bölümün ismidir ki, gece ile gündüzün
yirmi dört bölümünden bir bölümdür. Elif-lâm ile (es-sâatü) de hesap ve
sorumluluk günü olan kıyamet gününün ismidir. O gün hesabın süratine binaen,
"bir hesap saati" demektir. İkinci bir görüşe göre de kıyametin koptuğu zamanın
ismidir ki Allah'tan başka kimsenin bilmediği bir saatle ansızın bastıracağından
dolayı böyle isim verilmişt i r. Allah katında bilinen saat demek olur. Nitekim
âyette de "ansızın" buyurulmuştur. Anılan hasret ve hasret çekmenin başladığı
ölüm zamanı da, ahirete geçişin bir başlangıcı ve girişi olmak itibarıyla ölüm
de kıyamet cinsinden sayılıp o ad ile anılmıştı r.
32-Hayatı, dünya hayatından ibaret sananlar anlamalı ki dünya hayatı, yalnız
dünya hayatı olma bakımından eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Dipsiz,
sonu karanlık bir gafletten, faydasız oyuncaktan ibarettir. Bunun geçiş
anlarını, lezzet sayılan şeylerini bir lahza düşünüp de ölümü göz önüne
getirenler bunda asla tereddüd etmezler. Bunun içindir ki hayat, dünya hayatıdır
diyenlerin en büyük zevki, onu ve sonucunu unutmak için boş şeylerle eğlenmekte,
oyunlarla vakit öldürmekte bulurlar. (İbnü Âmir kırâetine göre şeklindedir) Ve
herhalde dâr-ı uhrâ, ahiret evi, son vatan, ahiret hayatı evi, eğlence ve
oyundan, küfür ve günahlardan korunan müttakîler hakkında hayırlıdır. Çünkü o
devamlı hayat, halis faydalar, ebedî lezzetlerdir. Şu ha l de, ey insanlar akıl
etmez misiniz, aklınız yok mu ki dünya hayatının ne olduğunu düşünüp de takvaya
(Allah korkusuna) sarılasınız. İbnü Kesir, Ebu Amr, Âsım'dan Ebu Bekir Şu'be,
Hamze, Kisâî, Halefû'l-Âşir kırâetlerinde okunduğuna göre: Hayat, dünya h
ayatından ibaret deyip de öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr edenlerin
hiç aklı yok mu ki bu kadar gaflete dalarlar da eğlence ve oyun arkasında
koşarlar ve bu sevda ile Allah'ı Peygamber'i, ahireti inkâr eder, küfür ve
günahlardan sakınmazlar.
Kâfirlerin yalanlama ve patırtılarına karşı Resulullah'ı teselli ve takviye
etmek için buyuruluyor ki:
Ey Muhammed:
Meâl-i Şerifi
33 - Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar aslında
seni yalanlamıyorlar, fakat, o zalimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.
34- Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız
gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler. Allah'ın sözlerini
değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden
bir kısmı gelmiştir.
35- Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa
yerin içine (inebileceğin) bir delik, ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven
ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet
üzerinde toplardı. O halde cahillerden olma!
36- Daveti ancak dinleyenler kabul ederler. Ölülere gelince, Allah onları
diriltir, sonra O'na döndürülürler.
33- Ey Muhammed, biz çok iyi biliyoruz. (Nâfi kırâetinde ) Onların söylemekte
oldukları sözler herhalde seni üzüyor, fakat üzmesin. Çünkü onlar hakikatte seni
yalanlamazlar. (Nâfi ve Kisâî kıraatlerinde if'âl bâbından okunduğuna göre,
"seni yalana nisbet etmezler, sana yalancı demezler") Ve fakat zalimler A
llah'ın âyetlerini inkâr ederler.
Rivayet ediliyor ki Ebu Cehil: "Biz seni yalanlamıyoruz, sen bizim
kanaatimize göre doğrusun. Biz ancak senin getirdiğini yalanlıyoruz" demiş. Aynı
şekilde Kureyş'ten Hâris b. Âmir: "Ey Muhammed, vallahi sen bize hiç yalan
söylemedin, fakat biz sana uyarsak yerimizden olacağız, bundan dolayı iman
etmiyoruz" demiş ve bu âyet de bunlar sebebiyle inmiştir. Muhammed (s.a.v.)'in
hayatını ve ahlâkını az çok bilen kâfirlerin inkârlarında kendi vicdanlarına
karşı tutunabildik l eri şüphenin bütün durumu şudur: "Hz. Muhammed kendi
vicdanında yalancı değildir. O, bile bile, kimseyi aldatmaya yeltenmez, nebilik
ve peygamberlik iddiasını da uydurma ve aldatma yoluyla yapmamıştır. Belki
nebilik ve peygamberliğin sıhhatini hayal etmiş ve kendi vicdanında kendinin
peygamber olduğuna inanmış, bu iman ve inanç ile bu iddiada bulunmuştur. Fakat
onun inandığı nebîlik ve peygamberlik, haber verdiği yeniden dirilmek ve kıyamet
gibi şeyler, hadd-i zatında ve gerçekte olamayacak ve inanılamayac a k
şeylerdir. Şu halde davası yalan değil, yanlıştır. O, aldatmaz, fakat aldanmış,
o peygamber değil, fakat kendini peygamber sanmıştır" derler. Son Avrupa tarihçi
veya filozoflarının çoğunlukla iddiaları da budur: "Hz. Muhammed, kendi
vicdanında, kendi ne b ilik ve peygamberliğinin doğru ve hak olduğuna emin idi.
Vefatına kadar da bu iman ve itimadı hiç sarsılmadı, bu bir tarihî gerçektir"
diyorlar. Bununla beraber peygamberliğine iman da etmiyorlar. Çünkü nebilik ve
peygamberliğin haddi zatında vuku bulan h ak bir iş olabileceğine inanmıyorlar.
Nebilik ve peygamberliğin vuku bulan bir iş olabileceği kabul edildiği takdirde,
ilim ve tarih bakımından peygamberlik ve mucizelerinin delilleri diğer
peygamberlerden daha çok açık ve zahir bulunan Muhammed Aleyhisse l âm'ın
peygamberliğini inkâr etmenin açıktan açığa bir düşmanlık etme olduğunu
biliyorlar. Bunlar böyle kendi gönüllerinde nebilik ve resulluk olamaz,
dünya hayatından başka hayat, ölümden sonra dirilme mümkün değildir gibi
kişisel bir baskı, bir ukde tutmuşlar ve kendi deyimlerince bu düğümden, bu
ukdeden Muhammed Aleyhisselâm'a ait peygamberliğin de mümkün olmadığını ve
bundan dolayı Hz. Muhammed'in Ruhî sadakatine ve faziletli ahlâkına rağmen
peygamberliğine inanmasında yanlış bulunduğunu iddiaya kalkışı y orlar. İşte
Allah Teâlâ bu âyette gösteriyor ki, bütün bu şüpheler, bu yalanlama ve inkârlar
doğrudan doğruya Hz. Peygamber'e değil, Allah'a yönelik bir yalanlama ve
inkârdır. Gerçekte mümkün olan ve makul olmayan hiçbir çelişkiyi gerektirmeyen
nebîlik ve risaleti, yaratma ve ölümden sonra tekrar diriltmeyi imkansız saymak
Allah'a ve Allah'ın kudretine inanmamaktan doğar. Bu da her tarafta açık ve
seçik olan hakkın delillerinin, Allah'ın âyetlerinin haklarını teslim etmemek,
delaletlerini inatçı bir şekild e inkâr etmek haksızlığından ileri gelir. Bu ise
nefse bir zulümdür. Böyle zulme alışan ve hakkın delillerine bütün inceliğiyle
kıymet vermeyen zalimler, bütün âlemlerin Allah'a ve Allah'ın kudretine delalet
edip duran açık deliller olduğunu inkâr ederler. Ve bu şekilde Kur'ân'ı ve
Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliğini de inkârcı bir surette reddederler."
Kur'ân ve Muhammed yok" demezler, fakat Kur'ân âyetlerinde, Muhammed
Aleyhisselâm'ın yaratılışında ortaya çıkan hakkın delillerinin Allah'a ve
Allah'ın ilim ve kudretine açık delaletini tanımazlar, "Bunlar, Allah'ın eseri
değil, Muhammed'in eseri" derler. Hasılı yalanlamaları, bizzat Muhammed
Aleyhisselâm'ın şahsına değil, Allah'ın kudretini ve kudretinin delillerini
inkâr etmek zulmüne döner ki, bu da z a limlerin âdetidir. Ve bundan dolayı bu
haksızlığın, bu cüretin cezasını verecek olan Allah, çekecek olan da
kendileridir.
34- Ey Muhammed, kasem olsun ki senden önce birçok peygamber böyle zalimler
tarafından yalanlandılar da, yalanlanma ve ezâ edilmelerine karşı sabır ve sebat
ettiler. Nihayet kendilerine yardımımız erişti. Şu halde sen de bunları örnek al
ve yardımımız gelinceye kadar sabret, böyle sabredenlere Allah'ın yardımı
erişir. Allah'ın kelimelerini, vaadlerini değiştirebilecek hiçbir kuvvet yoktur.
Allah, gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmişti: "Mutlaka
kendilerine yardım edilecektir ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim
ordumuzdur." (Saffât, 37/171-173), "Allah, elbette ben ve peygamberlerim galip
geleceğiz diye yazmıştır", (Mücadele, 58/21) buyurmuştur. Bu kelimeler, bu
vaadler her halde yerini bulacaktır. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin
haberlerinden, onların hallerinden ve mühim olaylarından hayli bilgi de
geldi.
Ki bu âyet de işte onlardan biridir.
35- Eğer o kâfirlerin, zalimlerin yüz çevirmeleri sana çok ağır geliyor,
gözünde büyüyor, sabır ve tahammül edilmez bir şey gibi görünüyorsa, sen kendi
başına, yerin derinliklerine işler bir delik veya gökte üstüne çıkacak bir
merdiven bulup da onlara t e k bir âyet, iman ettirecek bir harika getirmeye
gücün yeterse hiç durma yap. Allah dilemiş olsaydı hepsini doğruluk üzerinde
toplar, hepsine iman nasip eder, imanlı bir tek toplum yapardı. Mademki
yapmamış, demek ki dilememiştir. O dilemeyince de sen ha n gi âyeti getirsen,
hangi harikayı göstersen iman ettiremezsin. Şu halde sakın cahiller güruhundan
olma, onları imana getirmek için hemen yerlere geçip veya göklere çıkıp da bir
âyet, bir zorlayıcı mucize arayacak derecede hırslanma da sabret.
36-Çünkü davete, duyanlar, işitme gücü bulunanlar icabet eder. Ölüleri de
Allah ba's eder, diriltir. Şu halde bugün duymayanlar yarın duyabilirler, bugün
iman etmiyenler yarın edebilirler. Sonra da duyan duymayan, iman eden etmeyen
hepsi Allah'a döndürülü r ler, hayır veya şer cezalarını bulurlar.
Evet, ölü gibi duygusu olmayan, işitmek istemiyenler, Allah'ın bu kadar açık
âyetlerini hiçe saydılar ha!
Meâl-i Şerifi
37- Dediler ki: "Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" De ki:
"Şüphesiz ki Allah, bir mucize indirmeye kâdirdir, fakat çokları bilmezler".
38- Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur
ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik
bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.
39- Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve
dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola
koyar.
37-*} Ve: "ona Rabbinden bir âyet indirilse ya" dediler. İnen âyetleri
duymadılar inkâr ettiler de, Peygamber'e kendi gönüllerince bir âyet ve alâmet,
bir mucize indirilmesini hor görür bir itiraz şeklinde talep ve temenni ettiler.
Ey Muhammed sen de ki: Allah bir âyet, bir alâmet, bambaşka bir mucize indirme y
e şüphesiz kâdirdir. İndirmezse güçsüzlüğünden değil, hikmetindendir. Ve fakat
onların çoğu bilmezler. İlim, şanlarından değildir. Âyeti, delili ve alâmeti
farketmezler, ondan alınması gereken ilmi almazlar. İneni anlamadıkları gibi,
ineceği de anlamazl a r. İstediklerinin kendilerine faydalı ve peygamber
göndermesinden kastedilen hikmeti, korkutma ve teklife uygun olup olmayacağını
ve indirilmekte olan ve bunca akla uygun delilleri içeren âyetlerden istidlâl
edemeyen ve faydalanamayanların tek olaylardan hiç istidlâl edemeyeceklerini,
faydalanamayacaklarını; delil ve âyetin asıl önemi, olayları olmadan önce
anlatmasında olmak itibariyle, istenilen tek olay ve harikanın bir delil değil,
bir medlûl, bir sonuç olacağını ve bundan dolayı olayın kendisinin ha d d-i
zatında dağların başa geçmesi gibi bir musîbet ve bela olabileceğini ve
özellikle inkârcıların bütün ihtiyarî güçlerini reddederek inkârlarını zorlayıcı
bir şekilde söküp alacak ve giderecek olan bir olayın, bir kudret âyetinin
kendilerini kahredecek ve yok edecek bir fiilî musîbetten başka bir şey
olmayacağını ve bunun ise kendilerine değil, ancak başkalarına bir ibret ve âyet
olacağını bilmezler de öyle cahilce temennîlerde bulunurlar ve dediklerinin
yapılmasını Allah'ın kudretini inkâra ve hak âyet l eri yalanlamaya vesile
edinirler. "O Peygamber de ona şöyle bir mucize inse ya!" derler, dururlar.
Gerçi içlerinde bilenler ve heveslerine uyup sırf inat ve serkeşlik için böyle
diyenler de vardır. Fakat çoğu bilmezler. Peygamber
ise cahillere, azgınlara uymak için değil, bildirmek ve haber vermekle
Allah'ın azabından korkutmak ve irşad etmek için gönderilmiştir. Eğer onlar
duysalar bilselerdi vuku bulan şeyde Allah'ın kudretine delalet eden fiilî
alametler mi yoktur?
38- Ey inkâr edenler, yerde debel enen hiçbir hayvan, ve iki kanadıyla uçan
hiçbir kuş yoktur ki, sizin benzeriniz ümmetler olmasın. Bu âyetin sevki iki
şekilde düşünülür: Birisi ilmi ve ahirete imanı olmayıp, hayatı, bu dünya
hayatından ibaret sananların genellikle hayvanlardan fa z la bir meziyete sahip
olmadıklarını anlatmaktır ki "İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık"
(Ârâf, 7/179) âyetindeki gibidir. Nitekim ikinci âyet de bunu açıklar. Diğer bir
şekil de: Allah Teâlâ'nın delillerinin gücünü anlamak için, diğer h a yvanların
yaratılışlarında ve hayat tarzlarında insanların istifade edeceği pek çok sırlar
bulunduğunu hatırlatmaktır. Ki çoğunlukla tefsirciler bu şekli tercih
etmişlerdir. Yani hepsi sizin gibi başlangıçta topraktan yaratılmış, bir hayat
tarzına mazhar edilmiş, bir nizam altına alınmış; hepsi sizin gibi rızıkları,
ecelleri biçilmiş, takdir edilmiş zamana kadar yer içer, gıdasını alır; hepsi
sizin gibi birbirine çeşitli şekiller içinde bir benzeşme ve cinsiyet taşır.
Hepsi sizin gibi toplanır, birbirler i yle tanışır, yanaşır veya kaçar, koklaşır
veya döğüşür. Hepsi sizin gibi birbirinden doğar, ürer; hepsi sizin gibi bir
asıldan çıkar, çoğalır, çeşitlenir. Yaratanın kudreti, hükmü ve tesiriyle tekden
çıkan bu çeşitlenme ve ayrışma içinde hepsi sizin gibi bir hayvanî hayat yaşayan
çeşitli bölükler ve farklı sınıflardır. Yerde sürünenleri, havada uçanları ile,
her çeşit size, bir benzeme yönünü içererek, hepsi sizin denginizdir. Siz de
sınıflarınız ve çeşitli özelliklerinizle onların bir benzerisiniz; hepsi, ilâhî
takdir ve Allah'ın tedbiri dairesinde özel nizamlar ve hükmedici kanunlar altına
konulmuş korunan haller, kurala bağlı işler, görünen ve yürüyen hususlar sizin
gibi birer ümmet ve bundan dolayı size birer ibret dersidirler. Hepsi aslî
yaratılışları ve varlık nizamlarıyle ilâhî kudretin birer deliller manzumesi ve
hikmet kitabının âyetleridirler. Biz kitapta hiçbir şeyi geride bırakmadık ve
kusur işlemedik, hiçbir şeyi eksik bırakmayıp, hepsini nizamına bağladık, kitaba
yazdık. Bütün hilkat bir ki t ap ve bütün varlıklar o kitap muhtevasının
kelimelerini ve delalet ettikleri şeyleri ifade eden nakışlar (süsler) ve
yazılardır. Âlemde cereyan edecek olan bütün yaratıkların, iri ufak, yüksek ve
alçak her şeyin durumları levh-i mahfûzda tamamen ve açık b i r biçimde
yazılmış, hiçbiri ihmal edilmemiştir. "Allah'ın ilk yarattığı kalem" ve "Olacak
şeyleri kalem
yazmış bitirmiştir" . Hak ilim kalblere o kitaptan nazil olur. Ve ilk kalemin
yazdığı bu yazı, tesbit ettiği bu nizam sayesindedir ki varlıkları tetkik etmek
ve incelemekle bilgiler, ilimler, fikirler edinilir, kitaplar yazılır ve tasnif
edilir, geçmiş ve geleceğin kanunları sezilir. Hadiselerin gidişatından ezel ve
ebedin kelimeleri ve âyetleri okunur. Ve hele yerde hareket eden hayvanların,
kanat denilen iki basit yelpaze ile yerden kalkıp göğe doğru fırlayan, uçan
kuşların hareketlerinde ve kaderlerinde etken olan kudret nizamının, hareket
kanununun ve hayatın, bunların sonuçlarının inceleme ve tetkikinden bütün
bunları temsil eden insanlığın ne g ibi hayatlara aday olduğunu ve bu konuda ne
kadar ilâhî hüküm ve tekliflerin cereyanına uymak zorunda bulunduğunu ve
Allah'ın yazdığı yazıların kesinliğini ve sırf hayvanî hayat yaşamak
isteyenlerin bunlardan ve kendi tabiat ve yaratılışlarından ne kadar g aflet
ettiğini az çok anlamak mümkün olur. Bu böyle olduğu gibi Kur'ân'da da
insanlığın muhtaç olduğu deliller ve ilâhî tekliflerden hiçbir önemli şey terk
ve ihmal edilmemiş, hepsi kısaltmadan uzatmaya veya uzatmadan kısaltmaya giden
bir güzel beyan ile m uhkem ve müteşabih çeşitli şekiller, açık veya gizli
deliller ve işaretler içinde hatırlatılmış ve ihtar edilmiştir ki "ancak sizin
gibi birer ümmettirler." ihtarı da bu cümledendir. Bunlar gösterir ki Allah
Teâlâ'nın gayb kudretinde, levh-i mahfuzunda bulunmayan ve bulunamayacak olan
hiçbir âyet yoktur. O kâdir olan Allah yaratılışa, kanun koymaya ait, kavlî ve
fiilî her âyeti indirebilir. O'nu da kitabına yazmış, nizamına bağlamış hiçbir
ihmal ve kusur etmemiştir. Fakat âyetin faydalı olması, az çok b ir benzerlik
ifade ederek çeşitli şekiller içinde benzerden benzere delalet etmesinde ve
dolayısıyla bir tafsilatı özetlemesinde ve bir bütünlüğe işaret etmesindedir.
Olayları yalnız tafsilatından okumak ve her olayı tek tek düşünmek ve bilhassa
yaşamak i s tiyenler hiçbir âyet okuyamazlar. Bizzat olayların içinde boğulmuş
kalmış, kendileri başkalarına ibret olmuş olurlar. Mesela filanın başına dağ
yıkılmış, filanı yıldırım çarpmış, bunu teker teker düşünmekte hiçbir mânâ
yoktur. O, kalemin kuruduğu bir olay d ır. Onun bir ibret olabilmesi, benzer
dağların, benzer başlara yıkılıp düşebileceğini ve Allah'ın buna kâdir olduğunu
ve bundan dolayı bundan sakınmak ve korkmak lazım geldiğini anlatması
itibariyledir. Havada kuşun kanadıyla uçtuğunu görüp de ondan uçma k anunlarını
ve o kanunları yazan Allah'ın kudretini anlamaya çalışanlar içindir ki, kuşların
uçması bir âyet olur. Bütün hayvanların böyle birer âyet olduğunu anlamayan ve
benzerliklerden sonuç çıkarmaya çalışmayanlara ne kadar âyetler indirilse
boştur. İn d irilen bu kadar âyetlere aldırmayıp da,
"bir âyet indirilse ya" diyenler, âyeti anlar ve dinler olsalardı, gözleri
önünde benzerleri olan hayvanlardan gereği gibi ibret dersi alırlar ve nasıl bir
hayvanî hayat yaşadıklarını anlarlardı da, Allah Teâlâ'nın neler yaratmaya kâdir
bulunduğunu ve hayatın içinde bulundukları dünya hayatından ibaret olmadığını
takdir ederler ve öyle dünya hayatına sarılıp Allah'ın âyetlerini yalanlamaz ve
inkâr etmezlerdi. Allah'ın kudretini anlamalı ki, ne yerde sürünen hayvanlar
takdir edilmiş olan hayatlarını yaşamak için muhtaç bulundukları rızıktan mahrum
kalırlar, ne de havada uçan kuşlar Allah'ın yazdığı sınırları geçebilirler.
Hepsinin halleri ve hareketleri korunmuş, hayat serüvenleri bütün zamanlarıyla
"Ümmü'l-kitab"da ya z ılmış ve zabtedilmiştir. Debelenir koşarlar, uçar
sekerler. Sonra bütün bu ümmetler Rab'ları huzurunda toplanırlar. Ahirete
sevkedilir, âlemlerin Rabbinin büyük huzurunda toplanırlar da o zaman
birbirlerinden acılarını çıkarırlar. Nebevî hadiste geldiğ i üzere boynuzsuzlar
boynuzlulardan öclerini alırlar. hiçbir hayvan yoktur ki hakkında bu yazılmamış
bulunsun, bu sonuç başına gelmiyecek olsun.
39-Kitapta hiçbir şey eksik bırakılmadığı halde bizim âyetlerimizi
yalanlayanlar ise, sağırdırlar. Onları duymazlar, gereği gibi düşünecek ve
anlayacak şekilde işitmezler ve bundan dolayı "geçmişlerin masalları" derler. Ve
âyetlerden saymazlar da başka âyet isterler. Ve dilsizdirler. Hakkı
söyleyemezler. Ve onun için davetine icabet edemezler. Türl ü türlü karanlıklar
içindedirler. Küfür, cahillik, inat, taklit, nefsin isteği ve ihtiras
karanlıkları içinde önlerindekini görmezler, karanlıkta yuvarlanır giderler.
Evet Allah kimi dilerse onu sapıklıkta bırakır. Onda dalâlet yaratır. Kendi
yolundan s a pıtır. Sapıklık onun devamlı tabiatı olur kalır. Allah'ın
duyurmadığına kimse bir şey duyuramaz. Allah'ın söyletmediğine kimse bir şey
söyletemez. Allah'ın göstermediğine kimse bir şey gösteremez, Allah'ın
şaşırttığını kimse yola getiremez. Ağız, dil, göz, kulak verdikten sonra da
Allah dilerse o dili söyletmez, o göze göstermez, o kulağa işittirmez. Gerçi
yukarda geçtiği üzere Allah kendine rahmeti yazmış, hidayet fıtratı üzere
yapmıştır. Önce bizzat, O'ndan zorla saptırmak gelmez. Allah'ın saptırması, ku l
un sapıklığı istemeye yönelik bir kötü seçimi ile ilgilidir. Fakat yerde sürünen
hayvanlar ile havada uçan kuşların farklılığı kabilinden fıtratın derecelerinin
farklılığı, sırf onun istemesinin eseri olduğu gibi, kulun istemesinin yerine
gelmesi ve onun b asması ve mühürlemesi de sırf onun istemesinin eseridir.
Bazısında yüzlerle talebten sonra basmadığı sapıklığı, diğer bazısında bir kaç
talep ile basar. Ve her kimi dilerse onu doğru bir
yola koyar ki, üzerinde yürüyen doğruca gider, maksadına erer.
Allah'ın âyetlerini yalanlayan, doğru yolundan kaçınan ve Allah'dan başka
mabudlara tapınan müşriklere, yaratılışta zorunlu olarak tespit edilmiş bulunan
birlik âyetini tasdik ile, kendi nefislerindeki yalan çelişkilerini açıklamak ve
sonuçlarını göster mek için, ey Muhammed:
Meâl-i Şerifi
40- De ki: "Kendinizi hiç düşündünüz mü, Allah'ın azabı size gelse veya
kıyamet vakti gelse, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Eğer sözünde doğru
kimselerseniz cevap verin".
41- Hayır, yalnız o Allah'a yalvarırsınız. O da dilerse kaldırılmasını
istediğiniz belayı kaldırır ve o zaman ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.
42- Şüphesiz ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Bize
yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırdık.
43- Hiç olmazsa kendilerine baskınımız geldiği zaman olsun, yalvarmalı
değiller miydi? Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan yaptıklarını kendilerine
güzel gösterdi.
44- Kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını
açtık. Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle sevinip zevke dalınca onları
azabımızla ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına
döndüler.
45- Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a
hamdolsun.
40- Bu deyim Arap dilinde benzeri bulunmayan bir soru ve teaccüb kelimesidir
ki, derin bir hayret ortaya koymak sûretiyle "bana haber veriniz" mânâsını ifade
eder. Kâideye göre bunun tam mânâsı: "sen kendinizi gördün mü söyle" demek gibi
görünürse de, N ahiv ilminde bu şekilde fail ve mef'ûl olmayıp, kıyasa uymayan
bir terkip olduğu beyan edilir. Ve "sen seni gördün mü? "sen, sizi gördünüz mü?"
yerinde bir tekit ve tefsir mânâsında bulunduğu ve tümüyle "acaib, haydi haber
ver veya haber veriniz" meâl i nde kullanıldığı gösteriliyor. de "hemze" soru
içindir ki, teaccüp (şaşma) ve ihbar (haber verme) bunun gereğidir. Bu fiil,
gözle görmeden veya "görmeye isabet etmek, ciğere nüfuz etmek" mânâsına re'y ve
itikaddan veya iki mef'ûlüne teaddî eden ef'âl-i kulûbdan, bâbında bâkî ilim
mânâsına görüş veyahut babında bâkî olmayıp haber verme mânâsına olan ilmî görüş
olmak üzere dört iştikak (türeme) ile kullanılır. İlk üçünde kelimenin aslından
olan ikinci hemze ya tahkik veya beyne beyne teshil ile okunur ve h azfi caiz
olmaz. Ve muhatabın değişmesine göre gibi, tâ harfi (fâil zamiri) değişir ve
fâili gösterir, buna gibi, kâf 'ın bitişmesi caiz olmaz. Fakat haber verme
mânâsına ilmî görüşten olduğu zaman hemzenin tahkiki ve beyne beyne teshili, haz
f i ve elife ibdâl ile meddi de caiz olur. Nitekim çoğunluk (cümhur)
kırâetlerinde tahkîk ile, Nâfi ve Ebu Cafer'de teshil ile, Kısâî'de ıskât
ile ve Verş'de ibdâl (hemzenin elife çevrilmesi) ile okunmuştur ki, bu ibdâl
Sarf ilmi kâidesine aykırı olmakla beraber Arap kelâmında vardır. Sonra iş bu
"bana haber verin" mânâsında muhatabın değişmesine göre gibi tâ 'nın, önceki
gibi değişmesi caiz olduğu gibi, tâ müfred müzekkerdeki hâli üzere meftûh
(üstünlü) kalmakla beraber, muhatabın değiştiğine işaret iç i n sonuna gibi
çeşitli şekilde bitişik kâf 'ın katılması da caiz olur ki, bu durum, bu fiile
mahsustur. Buna göre kelimesi yerinde olarak "bana haber veriniz" demektir. Yani
zamiri, mef'ûl değil, fâilin değiştiğine delalet eden bir harftir. B asralıların
izahı budur. Fakat Kisâî bunun birinci mef'ûl makamında olduğuna kâni olmuştur.
Bu şekil ile mânâ yine "bana haber verin" olmakla beraber ile , ile arasında
esas itibariyle ince bir zevk farkı vardır. Kalbin vâki'de kendine ve kendinde
meydana gelen şeylerle ilgili vicdanından, yani bir şuûra şuurdan; ise mutlak
bir şuur vicdanından sormak ve soruşturmak demek olur. Nitekim bu âyette sorusu
bu subjektif fiil olan dua ile ilgili vicdana yönelmiş. "Allah'tan başkasına mı
dua ediyorsunuz?" buyurulmuştur. Gelecek olan âyetinde de "Allah'tan başka
bunları size geri verecek tanrı kimdir" (Enâm, 6/46) buyurulmuş, nefislere
dışlarından vâki olacak gelmelerle ilgili vicdana yöneltilmiştir ki, Kısâî
mezhebi hem Nahve ait kıyasa uygun, hem de bu ince farkı açığa çıkarmış olması
bakımından bizce daha çok dikkate şayandır.
Ey Muhammed, müşriklere de ki: Genellikle her biriniz kendinizi gördünüz,
anladınız mı? Kendinize, vicdanınıza gerçekten şuurunuz var mı? Varsa şunu bana
söyleyiniz, haber veriniz bakayım! Eğer size Allah'ın -dünyada yıkılıp gitmiş
ümmetlere gelen- azabı gelirse, veya geleceği kesin olan saat gelir, başınıza
kıyamet koparsa, Allah'tan başkasına mı dua eder ve sığınırsınız? Yani vicdanla
r ınızın derinliklerine inerek kendinizi iyice yoklayınız, tartınız bakayım,
böyle yok edici dert ve felaket karşısında bulunduğunuz veya içine düştüğünüz
acıklı ve müthiş bir zamanda nasıl bir ruh hali içinde bulunursunuz? Bütün
ümitleriniz silinir, ölmüş gibi tamamen ümitsizliğe mi düşersiniz? Yoksa henüz
canınız çıkmadıkça yine bir kurtuluş ümidi besler, derinden derine bir
kurtarıcıya sığınma hissiyle inler misiniz? Eğer inlerseniz, o zaman samimi
kalbinizden kime sığınır, kime çağırır yalvarırsınız? Al l ah'a mı, yoksa
Allah'tan başka tanrı tanıdığınız putlarınıza mı? Eğer siz doğru kimselerseniz
gerçekte Allah'tan başka ilâhlar vardır iddiasında yalancı değilseniz
söyleyiniz, öyle bir
zamanda Allah'tan başkasından ümit bekler, Allah'tan başkasına dua v e niyaz
eder misiniz?
41- Hayır, ancak Allah'a dua edersiniz, her ne umarsanız O'ndan umar ve
yalnız O'na niyaz edersiniz, O da dilerse dua ettiğiniz azabı, sıkıntıyı açar,
başınızdan defeder, ve o zaman siz Allah'a ortak tuttuğunuz şeyleri unutur,
evvelce tapındığınız diğer ilâhlarınızı o müddet içinde terkeder, hatırınıza
bile getirmezsiniz. Çünkü zararı açmaya gücü yeten tek merci ancak Allah olduğu
akılların yaratılışında ve vicdanın derinliklerinde mevcuttur. İşin ciddiliği ve
korkunun d ehşeti diğerlerini siler süpürür ve o zaman Allah'tan başkasının hiç
olduğunu vicdanlar açıktan açığa duyar, akıllar idrak eder, yeter ki akıl
kalmış, vicdan donmamış bulunsun.
42-Ey Muhammed, sen emin ol ki senden önce bir çok ümmetlere biz peygam
berler gönderdik. Böyle tanımadılar, küfrettiler de biz de onları şiddetli
fakirlik, geçim darlığı ve hastalıklar ve âfetlerle sıktık, fakirlik ve
zaruretle tuttuk baskı yaptık. Ki tazarru etsinler, düşüklüklerini anlayıp
isyanlarına tevbe etsinler, affımıza sığınsınlar, yani bu hâl içinde tevbe ve
tazarru etmeleri mümkün ve muhtemel idi.
43 Şimdi baskımız kendilerine geldiği sırada boyun eğip, sığınsalardı ya, ve
fakat sığınmadılar, gittikçe kalpleri katılaştı. Uyanma kabiliyetlerini
kaybettiler, fakirliğe ve zarurete alıştılar. Şeytan da yapıp durduklarını
alladı pulladı kendilerine hoş gösterdi. Yaptıklarını fena diye değil, iyi
yapıyoruz diye yapmaya, şerri hayır, günahı sevap saymaya başladılar. Artık
tevbe ve dönüş ihtimali kalmadı, vi c danlar dondu, akıllar tutuldu, azıttılar
da azıttılar.
44-Başlangıçta fakirlik ve ihtiyaç, mahlûkun aslî yokluğunun gereği ve
mahiyetinin lüzumlu unsurudur. Onu defeden ve yok eden de Allah'ın rahmetidir. O
rahmetin eksilmesi ile ortaya çıkan fakirlik, zaruret ve sıkıntı ise, isyanlar
ve serseri insanlara hadlerini ve kendi kendilerine bakıldığı zaman durumlarının
gereğini hissettirerek ve göstererek kurtuluş ve kulluk hissi uyandıracak bir
fiilî alâmet ve ilâhî hatırlatıcıdır. Ve bundan dolayı ihtar ettiği mânâyı
anlayanlar için bir nimettir. Fakat bunun, bu ihtar edici kuvveti ve irşad edici
delaleti devamlı değil, belli bir müddet ile sınırlanmıştır. Bunun için böyle
bir ilâhî sıkıntıya tutulanlar, onu ilk önce nimet bilmeli ve süratli bir
şekilde u yanarak nefsin baş kaldırmasını kırmalı ve kulluk aczini hemen anlayıp
tevbe ve yalvarış ile Allah'a sığınmalı ve ıslah yoluna dönmelidir. Bu
uyanıklılık ne kadar çabuk
olursa, dünya ve ahiret faydası da o kadar mühim olur. Bunu anlayıp tevbekâr
olanlar dünyada olmazsa, herhalde ahirette istifade ederler. En şiddetli olan
ilk tesir anları geçtikçe ihtarın kuvveti azalır, daha çok kuvvetlendirmeye
ihtiyaç duyulur ve gittikçe uyanma ihtimali azalır ve zor elde edilir. Nihayet o
sınırlı müddet biter, sıkıntının bütün uyarıcı kuvveti de tükenir, bir
alışkanlık ve tabiat haline gelir ve kalb öyle katılaşır ki, artık ondan sonraki
başkaldırma alabildiğine şiddetlenir. Artık baskı ve şiddetin hiçbir terbiye
edici hassası kalmaz. Bunun için terbiye edici bir hikmet ve maksatla tatbik
olunacak baskı ve şiddet, uzun ve devamlı olmamalıdır. İlâhî hikmet, baskıyı,
şiddeti ve nihayet azab etmeyi, fesadı ıslah, kötülükleri sınırlama, durdurma ve
temizlemek için tatbik eder. Fakirliğin ve zaruretin kaynağı olan kötülüklere
karşı baskıyı artırmak ise, o kötülükleri çoğaltmak demek olur. Bunun kurtulma
ihtimali varsa, zorlamada değil, kolaylaştırmadadır. "Bir şey sıkıştığı zaman
genişler" Sıkıştırma ile katılaşmış olan kalbleri yumuşatırsa, kolaylaştırma ve
genişletme yum u şatabilir Ve artık bu genişletme ve genişleme onlara ya
kurtuluşu kazandırır veya patlatır bitirir. Ve her iki takdirde kötülükler
sonsuz bırakılmış, kötülerin arkası alınmış olur. Şu halde o katı kalbliler ne
zamanki hatırlatıldıkları ibretleri unuttu l ar. Evvela derece derece
kolaylaştırmayı ifade eden peygamberlerin hatırlatmaları, ikinci olarak tevbe ve
teslimiyet telkin eden şiddet ve zaruret ihtarlarını düşünmek ve uyanık olmak
ihtimalleri kalmadı. O zaman üzerlerine her şeyin kapısını açtık. O ş i ddet ve
sıkıntıdan sonra onlara öyle bir hürriyet ve refah verdik ki, maddî manevî bütün
engelleri kaldırdık, her taraftan üzerlerine nimetler saldırdık, iyi kötü her
şey kendilerine bol bol açık bulunuyordu. Her türlü rahatlar, sıhhatler,
zaferler, başarılar, zevkler, sefalar önlerinde âmâde idi. Ne arzu etseler
bulacak ne isteseler yapabilecek bir hale geldiler. Kendilerine, kendi
iradelerinden başka yasaklayacak ve kayıtlayacak hiçbir şey görünmüyordu. Öyle
serbest bir imtihana kondular ve öyle derece d e rece yükselmeleri arttı ki
nihayet bu hürriyet ve refah ile ferahlandılar. Tuttukları yolun iyi olduğuna ve
bütün bunların kendi hakları olduğuna ve her sorumluluktan kurtulmuş olduklarına
hükmettiler. hiçbir kayıt, hiçbir kaygı duymaz oldular. Her şey k
endilerininmiş, Allah ve ahiret yokmuş gibi zevk ve sefaya daldılar, keyiflerini
çattılar. Tam böyle ferahlandıkları, "gel keyfim gel" dedikleri sırada
kendilerini birden bire bastırıp yakalayıverdik. O saat iblis gibi bütün
ümitleri kesildi. Ümitsi z lik ve tam mahrumiyet içinde donakaldılar. Bundan
böyle onlar, sonsuz bir hasret içindedirle
45- Artık o
zulmeden, şükür yerine küfreden kavmin ardı alındı, kökü kesildi. Arkalarında
hiç kimse bırakılmadı, hepsi yok edildi ve bu şekilde zulümlerine son verildi.
Böyle zalimleri bile her türlü hatırlatmayı yaptıktan ve Allah'ın her türlü
rahmet eserini gösterip her imtihandan geçirdikten sonra azab etmek ve yok etmek
ve yeryüzünü bu türlü zulüm ve şerlerden kurtarmak elbette Allah'ın kulları için
pek büyü k şükranlara layıktır. Her nimet gibi bunun da hamd ve şükrü âlemlerin
Rabb'i olan Allah'adır, O'nun hakkıdır.
Ey Muhammed, sen Allah'a hamdet de, hamd etmeyen nankörlere:
Meâl-i Şerifi
46- De ki: "Söyleyin bakalım, eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alır da
kalblerinize mühür vurursa, Allah'tan başka onları size getirecek tanrı
kimdir?". Dikkat et, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz, sonra da onlar
yüz çeviriyorlar?
47- De ki: "Söyler misiniz bana! Size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça
gelirse, zalim toplumdan başkası mı helak olur?"
48- Biz peygamberleri, ancak rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın
habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim iman edip durumunu düzeltirse,
onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.
49- Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yapmakta oldukları fenalıklar
yüzünden onlara azap dokunacaktır.
46- De ki: Şunu bana haber veriniz. Eğer Allah kulaklarınızdaki işitmek ve
gözlerinizdeki görmek gücünü alıverir, duyan kulaklarınızı sağır, gören
gözlerinizi kör ediverir, ve kalblerinizi mühürleyiverirse, yani mühürler, hayır
ve hidayeti anlamayacak bir hale koyar veya deliler gibi akılları giderir veya
hiçbir şey duyamayacak şekilde kalblerinizi öldürür, bütün şuurunuzu alıverirse,
Allah'tan başka onu size getirecek ilâh kim?. Yani işitir kulaklarınız, görür
gözleriniz, duyar kalbleriniz var; bunları görüyor, biliyorsunuz değil mi?
İnsanlığınızın en şerefli güçleri olan bu araçları size veren Allah dilerse
sağırlar, körler, yanılanlar, delirenler, uyuyanlar, bayılanlar, ölenlerde
yaptığı gibi sizden yine alabilir. Bunu da görüyor, biliyorsunuz değil mi? Allah
bunlardan birini veya hepsini alırsa, sağırların kulakları, körlerin gözleri
açıldığı, delilerin ayıldığı, uyuyanların uyandığı gibi dilediği zaman yine
verebiliyor. Bunu da görüyorsunuz değil mi? Peki ama Allah bunları alır ve
vermek istemezse size onları alıp getirecek geri verebilecek hiçbir kimse,
Allah'tan başka hiçbir kudret düşünülebilir mi? Ve hele sizin ilâh diye
tapındıklarınızdan birinin bunları iade edebilmesine imkan var mıdır? Hayır,
değil mi? O halde Allah'ın varlığını ve birliğini ve kudretini nasıl inkâr
ediyorsunuz? Ve nasıl olup da Allah'tan başka ilâh var diyorsunuz. Ve nasıl
oluyor da ö l dükten sonra dirilmenin ve kıyametin imkanına ve bunları Resulüne
tebliğ edebileceğine inanmıyorsunuz?
Ey muhatab, bak biz âyetleri nasıl tasrif ediyoruz, nasıl çeşitlendiriyoruz?
Ve nasıl şekilden şekle koyuyoruz. Bir vücutta kulaklar yapıyoruz, gözler
yapıyoruz, kalbler yapıyoruz, bunları alıyoruz veriyoruz; bir kalbe hem
kulaktan, hem gözden, hem de kendinden nişanlar veriyor, delaletler telkin
ediyoruz. Onlara hem varlıklarını duyuruyoruz, hem yokluklarını; aynı bir mânâyı
kâh kulaklara koyuyor u z, kâh gözlere sokuyoruz, kâh doğrudan doğruya kalbe
bırakıyoruz. Bir mânâ, kâh bir ses olup kulaklarda çınlıyor, kâh bir nakış olup
gözlerde parıldıyor, kâh bir acı ve tad veya sırf bir akıl olup kalbleri
oynatıyor. Bir ses, bir nakış, bir akıl, kâh geçm i şleri çekip getiriyor, kâh
geleceklere çekip götürüyor, kâh bir nimetin cazibesi ile istekleri çekip
imrendiriyor
ve kâh bir cezayı uzaklaştıran şeyle nefretler, korkular saçıyor; bir ses
nağmeden nağmeye, duraktan durağa çeşitli nitelikler içinde diziliyor, kulaklara
dökülüyor; doğru ve eğri, kırık veya kırık olmayan hareketler, sükunetler bir
ışık ile çeşitli şekiller kazanıp gözlere sokuluyor. Bütün bunlar aynı bir mânâ
ile bir şuur, bir idrak, bir nur olup kalblere iniyor, zihinde izlenim
bırakıyor, de r ken o şuur ve idrak o kalbten yine aynı mânâ ile harekete
geçiyor, çeşitli, birbirine benzer, birbirinin aynı şekiller ve nitelikler ile
nefislerden, bedenlerden birer fiil olarak çıkıyor. Önceki gibi ağızlardan ses,
ellerden yazı olarak yavaş yavaş yayılıyor ve bütün bu tasarruflar ve
değişmelerde o kulakları, gözleri, kalbleri, vücutları birleştiren aynı mânâlar
sabit ve aynı medlûller ebedî kalıp gidiyor. Fezanın derinlikleri, zamanın
uzaması içinde kalblerde duyulup hafızalarda tutulan, dillerde söylen i p
kulaklarda işitilen, ellerle sayfalara yazılıp gözlerle görülen, ağızlarla
okunan ve bu şekilde tekrar tekrar yayılıp yaşayan ve fakat bunların hiçbirine
girmiş olmayıp o derinlikleri ve uzunlukları kaldırarak bir noktada, bir vicdan
parıltısında toplay a n o ebedî mânâlar ve değişmez hakikatlardir ki tek olan
Allah Teâlâ'nın varlığını, kudret ve tasarrufunun kemalini gösteren hak
âyetlerin aslı, zât ve hak sıfatının ifadesi olan ve Allah'ın tebliği ve ifadeye
gücü yeten en belağatlı bir mütekellim (konuşa n) olduğunu da isbat eden
Kur'ân'ın, Kelâmullah (Allah kelâmın)ın kendisidirler. Bakınız Allah o âyetleri
Kur'ân'ında ne tertiplere, ne üslûblara, ne nazımlara koyuyor: Kâh yapmaya, kâh
yoketmeye, kâh iadeye yönlendiriyor. Kâh tek bir tenbih ve ihtar yapıy o r, kâh
hisleri harekete getirip teşvikler, korkutmalar saçıyor, kâh gökleri ve yeri
gezdirip ufukları dolaştırıyor, kâh kalblerin, vicdanların derinliklerine
indirip iç dünyaları gösteriyor, kâh aklî prensipler tertibiyle mantıklar içinde
görünmeden görün m eyeni anlatıyor. Kâh aynı anlayışı, aynı haberi, aynı
müşahedeyi, aynı âyeti bir bediî sanat ile şekilden şekle, sûretten sûrete,
nazımdan nazma, çeşitli ve pek çok âyetler yapıyor ve kâh çok çeşitli âyetleri
bir âyete döküp genişleri kısaltıyor. Özetle h a kikatin durumlarını nasıl bir
harf, bir kelime hâline getiriyor, o harfleri ve kelimeleri nasıl sîgâ (kip)lara
çekiyor da, o açık deliller ile kendi varlığını, birliğini, tasarruf kudretini
kulaklara, gözlere, kalblere nasıl tebliğ ediyor? Sonra da onla r bu âyetlerden
nasıl yüz çeviriyorlar?
47- Ey Muhammed de ki: Vicdanınızı iyi tartın da şunu bana iyi haber veriniz:
Eğer size Allah'ın azabı hiçbir delil ve alameti olmaksızın birdenbire veya önce
deliller ve emarelerini göstererek
açıktan açığa gelirse, zalimler güruhundan, yani küfrü iman yerine koyan
sizden başkası mı helak olacak? Hayır.
48-49-Bir de o kâfirler peygamberliğin mahiyetini ve görevlerini,
peygamberlerin gönderiliş hikmetini bilmezler de, Peygamber'den vazife ve
selahiyeti dışında şeyler isterler. Halbuki biz öteden beri gönderdiğimiz
peygamberleri başka değil, ancak birer müjdeci ve Allah'ın azabından korkutucu
olarak göndeririz. Bütün peygamberler kavimlerini sevindirecek şeyleri haber
verip müjdelemek ve zarar v erecek şeyleri haber verip korkutmak ve sakındırmak,
itaatları ve itaatların sevabını, günahları ve günahların cezasını haber vermek
ve tebliğ etmek için gönderilir. Yoksa haber verilen şeylerin meydana gelmesi ve
meydana getirilmesine onların asla karışm a hakları yoktur, o Allah'a aittir.
Peygamberin görevi acı ve tatlı doğru haberler vermektir. Şu halde kim iman edip
durumunu düzeltirse, onlara hiçbir korku yoktur.
Bu bilindikten sonra dâvayı açıklıyarak ve o kâfirlerin sorularına cevap
olarak ey Muhammed:
Meâl-i Şerifi
50- De ki: "Size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da
bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana
uyuyorum." De ki: "Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misi niz?"
51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'an'la uyar. Onlar
için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki
Allah'tan korkarlar.
52- Sırf Allah'ın rızasını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenleri
huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin
hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden
olursun.
53- Biz onlardan kimini kimi ile, "Allah aramızdan bunlara mı lutfunu layık
gördü" desinler diye, işte böyle imtihan ettik. Allah, şükredenleri daha iyi
bilen değil midir?
54- Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: Selam
olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir
kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki
O, bağışlayan, esirgeyendir".
55- Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, âyetleri işte böyle genişçe
açıklıyoruz.
50-51-Kırâet: kelimesi Âsım'dan Şu'be, Hamze, Kîsâî ve Halefü'l-Âşir'e göre
"yâ" harfi ile şeklinde okunur. kelimesi de Nâfi ve Ebu Cafer'e göre "lâm"ın
nasbı ile şeklinde okunur.
"HAZAİN" kelimesi, dilimizde "hazine" veya "hazne" denilen "hizâne"
kelimesinin çoğuludur ki, ellerin erişemiyeceği bir şekilde mal biriktirilen,
saklanılan mekânın adıdır. Yani mânâ: "Ben, Allah'ın kudret hazineleri bendedir,
bana teslim edilmiştir, ben onlarda tek başıma veya izinli olarak dilediğim gibi
tasarruf ederim, diyemem, böyle bir iddiada bulunmam" demektir. Buna göre
âyetler indirmek veya azab indirmek veya dağları altın yapmak vesaire gibi
şeyler bana ait değildir. Bana: "Sen, Allah tarafından elçiysen Allah'tan iste
de bize dünya saadetlerini bol bol versin, yoksa peygamberliğine inanmayız."
demeye hakkını z yoktur. Onlar benim elimde değil, Allah'ın elindedir.
Dilediğine mülk veren, dilediğinden mülkü alan, dilediğini üstün kılan,
dilediğini zelîl eden "biyedihi'l-hayr" (hayır elinde olan) O'dur. Ben gaybı da
bilmem. Bilgim dışında bulunan Allah'ın fiil v e bilgilerini bilirim diye iddia
da etmem. Kahinlik taslamam. Diğer bir âyette de "Eğer ben gaybı bilseydim,
elbette çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben, sadece inanan
bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim" (Ârâf, 7/188) şeklinde gelecektir. Şu
halde bana: "O kıyamet ne zaman?" veya "Azab ne zaman?" gibi gayba ait sorular
sormanızın da bir mânâsı yoktur. Ben size "bir meleğim" de demem; bir melek
olduğumu da iddia etmem. Bundan dolayı "Yahut göğe çıkmalısın" (İsrâ, 17/93) diy
e beşerde âdet olmayan göğe çıkmak gibi olağanüstü fiilleri bana teklif etmeye
veya benim
meleklerde bulunmayan yemek içmek gibi insana ait vasıflarımı peygamberliğime
engel sayıp, "Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor?"
(Furkân, 25/7) demeye de hakkınız yoktur. Ben başka bir şeye değil, ancak bana
gönderilen vahye uyarım, ona tâbi olurum. Gayba dair verdiğim haberler benim
kendimden değil, Allah'dan bana gelen vahiylerdir ve Allah'ın ilmini tebliğdir.
"Allah gaybını, dilediği peygamberden başka bir kimseye bildirmemiştir. Çünkü O,
onların önüne ve arkasına gözetleyiciler koyar." (Cinn, 72/26-27) âyetinin
delaletine göre Allah gaybına hiç kimseyi haberdar etmez ve hâkim kılmaz. Ancak
seçtiği ve emîn kıldığı Resul müstesnadır. Ona önünden ve arkasından korucular
koyar, temin eder ve o şekilde ona görmediği ve bilmediği bazı gaybları
vahyeder, haber verir; haberin içeriği o Resulün yanında hazır olmadığı,
görünmediği halde, vahy ve haber fiilî bir şekilde görünür ve hayır bulun u r.
Ve onun bizzat bilmediği gayb, bu sayede âyet ve alametiyle bildiği olur. Vasıta
ile de olsa, bilinen şey her yönüyle gayb olmaz. Bilinen, mutlak gayb değil,
haber verilen gaybdır. Bunun içindir ki, beşer ilminin hepsi bir haber, bir
önerme mahiyetinde ortaya çıkar ve beşer ilminin hakkı, haber vermesi, hakkın
zatı değil, âyet ve alametinin kalbde hazır olmasıyla bir kelâmî delalettir. Ve
bunun zamanı Hak Teâlâ'nın kendine şahitliğidir. Hissedilen ve görünenlerde bile
kulaklara, gözlere ve onlar aracılığıyla kalbe gelen eşyanın zatı değil, eşyanın
alametleridir. Ve en açık, en sarih âyet, hakkın kelâmı; en açık ilim de Hakk'ın
haber vermesidir. Vahiy de Allah kelâmı olan Hakk'ın âyetlerinin kalbe zorla
girmesidir. Peygamberlik de Allah'tan vahiy almak ve gereğince amel etmekten
ibarettir. Peygamber vahiy ile Hakk'ın âyetlerini görür ve haber verir. Elbette
duyan, duymayana karşı delildir. Ve peygamberlerle peygamber olmayanların farkı,
gözlülerle körlerin farkı gibidir. Körler göremedikleri, şeyleri ancak
görenlerin haber vermelerini dinleyerek duyma yoluyla istifade edecekleri gibi,
peygamber olmayanlar da peygamberlerden öyle istifade edebilirler. Körlere
gözlülerin delilleri ve alâmetleri olan renkleri anlatmak mümkün olmaz. Sağır ve
deli değillerse önl e rindeki uçurumu söyleyerek sakındırıp korundurmak ve duyma
âletleri ve kalb sayesinde doğru yolları anlatmak mümkün olur. Bunun için
buyuruluyor ki:
Kör ile gören eşit olur mu? Şimdi siz bir düşünmez misiniz, de! Ve bu vahy
ile o kimseleri kor kut ki, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkarlar. O halde
ki kendilerinin ondan, âlemlerin Rabbinden
başka ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri yoktur. Gerek vukuuna inanmakla
olsun ve gerek imkan ve ihtimal üzerine şek ve tereddütle olsun kalblerinde
böyle bir haşr (toplanma) korkusu, bir ahiret hissi bulunduğu halde, korunmayan
veya korunmasını bilmeyen, dolayısıyla muttakî olmayanları korkut, ki bunlar
belki korunurlar. Yani bunlar içinde bu sayede ittika edecek, korunacak olanlar
vardır. G erçi haşr ve ahireti tamamen inkâr edenler yahut ahirete inanmakla
beraber Allah'ın azabından kendilerini kesin kurtarabilecek Allah'tan başka
yakınları veya şefaatçıları bulunduğuna kat'i şekilde inanmış bulunanlar, mesela
putlarının ve diğer ilâh tanıdı k larının ve babalarının, dedelerinin,
pirlerinin ve Allah'ın izni olmadan peygamberlerinin Allah'a karşı kendilerine
sahip olup şefaat edeceğine inanmış olanlar korkutulmaları mümkün değilseler de,
Allah'dan başka dost ve şefaatçıları olmadığına inanan vey a ihtimal verenler,
korkmaları ve tesir altında kalmaları mümkün olanlardır.
52-Böyle gereğince korunmayanları korkutma emrinden sonra, muttakîlere ikram
ve müjdelemek için buyuruluyor ki: Ve şöyle muttakîleri kovma ki sabah akşam
(yani her zaman) Rablerine dua ve ibadet ederler ve ederken sırf onun (o
âlemlerin Rabbinin) cemalini, rızasını isterler. Samimi niyet ile ve ancak
Allah'a dönerek daima dua ve ibadet ederler. Onların hesaplarından hiçbir şey
sana ait değil. Senin hesabından h içbir şey de onlara ait değildir, ki muhasebe
vazifesi veya endişesiyle onları koğasın. Şu halde koğma, ki zalimlerden
olursun.
Rivayet ediliyor ki Kureyş'in ileri gelenlerinden birtakımları Hz.
Peygamber'e uğramışlar, yanında Suheyb, Cenab, Bilâl, Ammâr, Selmân ve diğer
fakir müslümanlar bulunuyormuş. "Ey Muhammed, sen kavminden vazgeçtin de bunlara
mı razı oldun? Biz bunların arkasından mı gideceğiz? Bunları yanından kovsan biz
senin meclisine gelir konuşuruz, belki de uyarız" demişler. Resulu l lah "Ben
müminleri kovmam" (Şuarâ, 26/114) buyurmuş. "O halde biz geldiğimiz zaman
bunları kaldır, gittiğimiz zaman yanında oturt" demişler. Hz. Ömer de "Ey
Allah'ın Resulü yapsan bakalım ne olacak?" demiş. Sonra onlara ısrar etmişler ve
bunun yazılma s ını istemişler, Resulullah da yazılması için bir sayfa ile Hz.
Ali'yi çağırtmış ve bu âyet " "e kadar bu sebeple nazil olmuştur. Bunun üzerine
Resulullah (s.a.v.) sayfayı atmış ve Hz. Ömer sözünden dolayı özür dilemiştir.
Selman ve Cenab (radıyallahu anh ü mâ) demişlerdir ki, "Bu âyet bizler hakkında
nazil oldu, Resulullah bizimle
beraber oturur ve biz kendisine dizimiz mübarek dizine dokununcaya kadar
yaklaşırdık ve istediği zaman yanımızdan kalkardı. Sonra Kehf sûresinde
"Nefsini, sabah akşam, rızasını istiyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut"
(Kehf, 18/28) âyeti nazil oldu ve bundan dolayı biz kalkmadan, kalkmayı terk
buyurdu ve dedi ki: "Hamdolsun Allah'a ki, ümmetimden bir kavim ile beraber
nefsime sabrettirmemi bana emretmeden beni öldürmedi, hayat sizinle, ölüm
sizinle".
53-Zira böyle bir fitne ile, yani kovmaya ve hakarete layık sanılan fakirleri
ve zayıfları iman ve ihlas ile memnun ve ikram etmek gibi bir imtihan iledir ki
onların bir kısmını diğer kısmıyla imtihan ettik. Şunları mı Allah aramızdan
lutuf ve nimetine layık gördü? desinler diye fitneye düşürdük, birbirleriyle
denedik. Nefislerine, mevki ve zenginliklerine mağrur olarak diğerlerinin ve
özellikle düşkün fakir ve zayıflar kısmını hakir görenleri, bir gün gelir Al l
ah onlarla sınar, kendilerine vermediğini onlara verir, karşılarına çıkarır,
gururlarını kırar. O zaman onlar o nimetlerin esası bir ilâhî ihsandan ibaret
olduğunu, Allah Teâlâ'nın dilediğine dilediğini vermekte olduğunu anlıyarak
kulluk aczlerini idrak e d er ve Hakk'a nefislerini teslim edip tevbekâr
olurlarsa, bu imtihanda kazanmış olurlar. Fakat kibir ve gururlarını yenecek
yerde büsbütün azıtır ve servetlerimiz veya asaletlerimiz veya zekalarımız,
ilimlerimiz, sosyâl mevkilerimizle bizler dururken Allah böyle düşkün, züğürt,
bayağı kimseleri mi bizim önümüze düşürecek veya karşımıza çıkaracak? Böyle şey
olmaz diye fazilet ehlinin faziletini inkâr etmeye ve Allah'ın takdirine
karışmaya kalkıştılar mı, bu artık onların imtihanda kaybettikleri, zamanın
değişmesinin en derin uçurumlarına yuvarlanmaya başladıkları gündür. Ve işte
Allah o gururluları, zalimleri bu sonuca getirmek için böyle bir fitne ve
imtihana düşürmüştür. Temsili gösteriyor ki bu imtihanın çeşitli şekilleri
bulunmakla beraber başı ve en ön e mlisi maddeyle gururlananların küfür ve
günahkârlığına, sakınmasızlığına karşılık fakirlere ve zayıflara Allah'a iman ve
ihlas nimetinin lutfedilmesidir. Ve bu âyet bunu açıklamakla "sakın kovma...
yoksa zalimlerden olursun" yasağının sır ve hikmetine işaret etmiştir.
Acaba Allah şükreden kullarını onlardan ve herkesten daha iyi biliyor değil
midir? Ki bu gururlu nankörler, o samimi korunanlara
Allah'ın nimet vermesini uzak görüyor ve onların kovulmalarını istiyorlar? Şu
halde sakın onları kovma!
54- "Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: 'Selam
olsun size, Rabb'ınız rahmeti kendi üzerine yazdı, sizden biri bilmeyerek bir
kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder kendini düzeltirse, muhakkak ki
O, bağışlayan, merhamet edendir." diyerek bu şekilde müjdele!
55- Böyle tâ yukarılardan beri gelen duruma uygun açıklamalarla biz âyetleri
açıklarız ve günahkârların yolunun tamamen ortaya çıkması için kırâetine göre:
"günahkârların yolunu senin açıklığa kavuşturman, kesip atman içindir" ki daha
açıklayacağız:
Meâl-i Şerifi
56- De ki: "Şüphesiz ki bana, Allah'tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmem
yasaklandı". De ki: "Sizin çarpık isteklerinize uymayacağım, (eğer uyarsam) o
zaman sapıtmış olur, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum".
57- De ki: "Ben Rabbimden apaçık bir delile dayanmaktayım, siz
ise onu yalanladınız. O çabuk gelmesini istediğiniz azab benim elimde
değildir, hüküm ancak Allah'a aittir, gerçeği O anlatır ve O, hakkı bâtıldan
ayırdedenlerin en hayırlısıdır".
58- De ki: "Sizin çabuk gelmesini istediğiniz azab benim elimde olsaydı,
benimle sizin aranızdaki durum herhalde sonuçlanmış olurdu. Allah, zulmedenleri
en iyi bilendir".
59- Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları O'ndan başkası bilmez, karada
ve denizde olanları O bilir ve bir yaprak düşmez ki, onu O bilmesin; ne toprağın
karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, o herşeyi
açıklayan Kitap'ta bulunmasın.
60- Sizi geceleyin ölü gibi uyutan, gündüzün ne yaptıklarınızı bilen, sonra
ölüm ânı gelinceye kadar gündüzleri sizi uyandırıp kaldıran O'dur. Sonunda da
dönüşünüz ancak O'nadır. Sonra bütün yaptıklarınızı size O haber verecektir.
61- O, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve size koruyucular gönderir,
sonunda sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksiklik yapmadan,
onun canını alırlar.
62- Sonra da gerçek Mevlâlarına döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak
O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.
6 3- De ki: "Bizi bu tehlikeden kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız"
diye gizli ve aşikâr O'na yalvarıp dururken, karanın ve denizin karanlıklarından
sizi kim kurtarır?
64- De ki: "Allah, sizi ondan ve bütün sıkıntılardan kurtarır, sonra da siz
yine ortak koşarsınız".
65- De ki: "O'nun üstünüzden ve ayaklarınızın altından azab göndermeye, yahut
sizi fırkalara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yeter". Bak,
âyetlerimizi nasıl inceden inceye açıklıyoruz ki, onlar iyice anlasınlar.
66- Kavmin o (Kur'ân'ı) yalan saydı, halbuki o gerçektir . De ki: " Ben sizin
vekiliniz değilim".
67- Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır, siz de onu yakında
bileceksiniz.
56-59- Nâfi, İbnü Kesir, Âsım, Ebu Ca'fer kırâetlerinde "sad" ile, geri
kalanların kırâetlerinde "dad" ile okunur ki, birisi 'dan, diğeri 'dandır. 'nın
aslı, bir işi tamamiyle ayırmak, ayırıp bitirmektir ki, "kesip atmak" diye de
söylenir. kelimesinin kökü de yasaklamak (men'etmek) t ir.. Bâtılı yasaklaması
bakımındandır ki, hüküm denilmiştir. "Kasas" ve "kıssa"dan kelîmesi, bir haberi
tebliğ etmek yerine getirmektir ki, Türkçe " ayıtmak" denilir. Bunu "ayıltmak"
masdarıyle karıştırmamalıdır. Kazâ, sözler ve fiiller veya her ikisi i le olur.
"Kass" ise sözlü olur. İz gütmek" mânâsına da gelir ve o zaman fiilî olur.
Özetle hüküm ve hakimiyette, kaza ve kadılıkta biri ilmî, biri amelî (pratik)
iki durum vardır. "Kass" daha çok bunun ilmî tarafına, "kaza" da daha çok pratik
ve icra ta r afına bakar. Ve hak ve batılı ayırmak, bunların sonuçlarıdır. Şu
halde burada hem teşriî (kanun koyma ile ilgili) ve ilmî, hem de icraî ve amelî
hüküm ve hakimiyetin ancak Allah'a mahsus ve ilâhî hükmün hem hak, hem hayır
olduğu anlatılmıştır.
De k i: Evdiğiniz şey, "Sen peygambersen gökten başımıza taş yağdır veya bize
acıklı bir azab getir." (Enfâl, 8/32) diye acele istediğiniz azab benim elimde
olsaydı, benim aramla sizin aranızda iş kesilir biterdi, bana kalsa ben onu
hemen yapardım. Fakat Allah, zalimleri ve onlara yapacağını daha iyi bilir.
Çünkü bütün gaybın anahtarları O'nun katındadıdır.
"MEFTAH", mim'in fethiyle mekân (yer), açılacak yer demektir. Mim'in kesriyle
de "miftah" âlet ismi olup anahtar demektir. Yani daha açılmamış, vücuda
gelmemiş, bizim ilmimiz ulaşmamış o kadar gayb hazineleri vardır ki bütün
bunların kapıları veya anahtarları ancak Allah'ın katında, Allah'ın elindedir.
Onları, O'ndan başka kimse bilmez. O, bütün bu gaybları bildiği gibi, hâl-i
hazırda k i bütün varlıkları da, bütün teferruat ve kısımlarına varıncaya kadar
bilir. Mesela karada ve denizde ne varsa hepsini de bilir. Ve hiçbir yaprak
düşmez ki herhalde onu bilmesin ne yerin karanlıklarına düşer bir tane, ne yaş,
ne de kuru hiçbir ş e y yoktur ki herhalde hepsi Allah'ın katında bir açık
kitapta olmasın. Görünmeyen ve görünen, düşünülen ve hissedilen, bütünler ve
kısımlar, büyük küçük, düşme ve karar bulma, hareket ve durgunluk, hayat ve
ölüm, hasılı olmuş olacak, gizli açık her şey b ü tün genişliği, bütün
inceliğiyle gayet açık ve düzgün bir kitaptadır. Yani Allah'ın ilminde veya
Levh-i mahfûzdadır. Hem müfredâtı hem nizamların
silsilesi ile Allah katında belli ve kaydedilmiştir.
Kara ve deniz olaylarından sonra düşme olaylarının yaprak ve tane ile temsil
olunması, bütün gök cisimlerinin birer yaprak ve tane gibi "durma kanunları" na
tabi bulunduğuna dair bir delaleti içerir. Ve dikkate şayandır ki bu delalet,
varlıklardan nasıl ve ne şekilde okunabilirse, Kur'ân'dan da o kadar o k
unabilmektedir. Doğrudan doğruya cisimlerin duruş ve hareketleri ifade olunmayıp
da yaprağın ve tanenin duruşunun açıklanması, hem Allah'ın bilgilerinin çokluk
ve inceliğini tasvir etmek, hem de insanlara göre durma kanunlarının yapraklar
ve tanelerde açık ve seçik bir cereyan ve cisimlerde gizli ve istidlâle dayalı
olduğuna ve yerde karanlıklara bir tane düşmesinin gök boşluğunda cisimlerin
duruş ve hareketlerini bilmeye bir anahtar teşkil edebileceğine bir işarettir.
Bu âyetin önce görünmeyenden görünen e, düşünülenden hissedilene, sonra derece
derece hissedilenden düşünülene, görünenden görünmeyene giden öyle bir ince
tertip vardır ki, bunun ne açıklaması biter, ne incelikeri tükenir.
60- O Allah, o kâdirdir ki geceleyin sizi vefat ettirir; uy utur, kendinizden
geçirir, nefislerinizi sizden alır, kabzeder, ve o halde gündüzün kazandığınız,
elinizle yaptığınız, elde ettiğiniz şeyleri, siz bilmezken, O bilir.
CERH , asıl lugatta, bilindiği üzere, bir şeye tesir icra edip zedelemektir.
Bunun gereği olarak ele geçirmek, kazanmak mânâsında da bilinmektedir. Nitekim
bedenin el, ayak, diş, dil gibi etkili ve âmil uzuvlarına "câriha" ve "cevârih"
adı verilir ki, "kâsibe" (kazanan) ve "kevâsib" (kazananlar) demektir. Ve burada
cerh, bu mânâyadı r. : "Kötülükleri kazandılar" demek olduğu gibi. İbnü Atıyye,
asıl mânâsıyla cerh (yaralamak)den olmasının ihtimal dahilinde bulunduğunu
söylemiştir. Fakat kazanmak ve çalışmak mânâsı hem bunu içerir, hem makam
karinesi (durumu) ile ortaya çıktığı gibi genellikle tefsirlerin rivayeti de
budur. Yani, siz o gün uyumazdan önce organlarınızın hareketleriyle birtakım
tesirler icra etmiş, işler yapmış, maddî veya manevî, hayır veya şer birtakım
şeyler kazanmış bulunuyorsunuz ki, bunlar sizin amellerinizdir. B e denininizin,
organlarınızın yıpranması, yaralanmış olması da bu kazanılmışlar cümlesindendir.
Siz gündüzün uyanık iken kazandığınız ve hatta kendi elinizle yaptığınız bu
işlerin bir kısmını bilmezsiniz de, bazısını bilirsiniz. Fakat gece oldu mu
Allah düşünme yeteneğinizi sizden alır, siz ölü gibi kendinizden geçersiniz,
şuur ve idrakinize sahip ve malik olamazsınız. O zaman gündüzün bildiklerinizi
ve kendi eseriniz olmak üzere en
yakın bildiklerinizi bile bilemez olursunuz. Halbuki siz böyle ölü bir halde
iken Allah onların hepsini bilir.
Sonra gündüzün yine sizi diriltir. Bedeninizde zedelenen, uzuvlarınızdan ölen
kısımlarınızı uykuda haberiniz olmadan telafî ederek yeniler ve sizden aldığı
şuur ve idraklerinizi yine sabahleyin size geri verip önceki gibi maddî ve
manevî hayatınızla sizi tekrar diriltir, uyandırır ve o zaman siz geceyi gündüzü
farkeder, kendinizi ve geçmiş kazançlarınızı hiç kaybetmemiş, arada hiçbir
durgunluk fasılası geçmemiş gibi bilir tanırsınız. Bunun, düşünüp anlayanlar içi
n manevî hayat açısından açık ve seçik öldükten sonra dirilme olduğu apaçık
olduktan başka, maddî hayat bakımından da böyledir. Her iki hayat, her gün, her
gece ve hatta her ân böyle rûhânî ve cismanî bir "öldükten sonra dirilme"
içindedir. Bunu, birçokları mecazî bir mânâ ile dirilme kabul ederlerse de ciddî
bir şekilde ilmî bir gözle bakıldığı zaman, bunun tam mânâsıyla bir "ba's"
(dirilme) olduğu ortaya çıkar. Bir yaprağın, bir tanenin, bir taşın düşmesiyle
yıldızların hareketlerindeki düşme ve genel çe k im aynı mânâda nasıl bir ve
ondan bunları çıkarmak nasıl ilmî ise, uyuyup uyanmaktan öldükten sonra
dirilmeyi anlamak ondan daha açık bir gerçektir. Gayet normal bir mesele gibi
görünen uyuyup uyanmak meselesi, gerek organların görevleri ilmi ve gerek psi k
oloji ilmi açısından son derece dikkate şayan ve öneme haizdirler. Her gün
yıpranıp ölen organ kısımlarının ve her gece duran ilmî idraklerin tekrarlanması
ve aynılarının geri verilmesi içinde, gidip gelerek aynı hayatı devam ettirme ve
aynı nefsin şahsiy e t ve birliğini ifade edip durması, ilâhî hikmet ilmi
bakımından, ruhun bizzat bir ve ebedî oluşuna delaletten önce Allah'ın
varlığına, bâkî oluşuna, birliğine, tekrar ve iade edilen ruh ve cisme ait tam
mânâsıyla öldükten sonra diriltme kudretine delalet e den şahidler ve kesin
delillerdendir ki, bununla ölümden sonra dirilmenin yalnız mümkün olması değil,
bilfiil vaki olduğu da görülüp durmaktadır. İşte Allah, insanları her gece böyle
vefat ettiriyor ve onlar uyurken maddî manevî neleri varsa hepsini bili y or ve
ertesi gün aynen iade edip diriltiyor ki, takdir edilmiş bir ecel tamamlansın,
yazılmış olan vakit, ömür tamam olsun. Bu böyle olduğu gibi, sonra o saat
gelince dönüşünüz yine O'nadır. Nihayet yine yalnız O'na dönersiniz. Ondan sonra
da O si z e bu hayatta yaptıklarınızı haber verecektir.
61- Ve O, kullarının üstünde tek güçlüdür. O, yokluğu varlık ile, varlığı,
yok etmek ve bozmakla ve her şeyi zıddıyle, aydınlığı karanlık, karanlığı
aydınlık, geceyi gündüz, gündüzü gece, sıcağı soğuk, soğuğu sıcak ile kahreder.
Ve üzerinize koruyucular gönderir.
Onlar, sizi ve amellerinizi muhafaza ve kontrol ederler. Ki bunlar: "Onların
her birini önünden ve arkasından izleyen melekler vardır, onu Allah'ın emriyle
korurlar" (Ra'd, 13/11); "(İnsan), hiçbir söz söylemez ki yanında (onu)
gözetleyen, dediklerini zabteden (bir melek) bulunmasın" (Kâf, 50/18); "Muhakkak
ki üzerinizde koruyucu (melek)lar vardır. Şerefli yazıcılar. Her yaptığınızı
bilirler" (İnfitâr, 82/10-12) âyetlerinde açıklanan m eleklerdir ki, din
lisanında "hafeza (koruyucu) melekler" denilir. Filozoflar, "çeşitli unsurları
ve zıt tabiatları karıştırıp birleştirerek bunlara bir mizac ve özel duygular
vermesi ve bu mizac ve hisler ile onları tedbirli bir nefsi, his, hareket ve d ü
şünce kuvvetini kabul etmeye yetenekli kılması Allah Teâlâ'nın kahrediciliği,
yani kudretinin her kudretin üstünde kahrediciliği ve galibiyeti cümlesindendir.
Ve hafaza (koruyucu melekler)dan maksat, o nefisler ve tedbirli ruhlar, o güçler
ve rûhî meleke l erdir" demişlerdir. Fakat bu izahın eksik olduğunda şüphe
yoktur.
Nihayet herhangi birinize ölüm geldiği, ölümün sebepleri eriştiği zaman, onu
da tarafımızdan elçilerimiz öldürür, emrimizle ruhunu alırlar. (Hamze kırâetinde
imâle ile okunur). Tefsircilerin bir kısmı, bu "Resuller"in, bu ölüm
meleklerinin, yine "koruyucu melekler"den ibaret olduğuna kâni olmuşlar ve
"hafeza"yı "ölüm meleği"nin yardımcılarından saymışlardır. Fakat çoğunluk, ölüm
elçileri olan ölüm meleği ve yardımcılarının, k oruyucu elçilerinden başka
olduğunu söylemişlerdir. Özet olarak her yönüyle ilâhî hükmün altındasınız.
Hayatınız, ölümünüz Allah'ın emri ile ve Allah'ın koruma ve kontrol ve ölüm
elçileri, görevlileri elinde cereyan eder. Ve bu elçiler kusur etmezler. N e
korumada, ne ölümde zerre kadar bir kusur etmez, vazifelerini yapar, Allah'ın
emrini geciktirmeden yerine getirirler.
62- Sonra o ölenler hep hak mevlaları (efendileri, dostları) olan Allah'a
döndürülürler. Hiçbirinde ne kendilerinin, ne diğer batıl dostların hüküm ve
tasarrufu kalmaz, hepsi ister istemez Allah'ın hükmüne teslim edilirler.
Dikkatli olunuz ki hüküm ancak Allah'ındır ve O, hesap görenlerin en
süratlisidir. Dileyince bir anda bütün kâinatın hesabını görüverir.
63-64- De ki: K imdir o ki sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtarır?
Öyle bir haldeki (Yakûb kırâetinde'nun sükunu ve şeddesiz olarak okunur) siz ona
açıktan açığa ve gizliden gizliye yalvararak şöyle dua edersiniz: (Âsım'dan Ebu
Bekr Şu'be rivâyetinde
"h avf"den okunur). Yani siz ona şiddetli bir korku içinde ümitlenip
yalvararak şöyle dua eder ve sığınırsınız. Kasem olsun ki eğer o, bizi bundan
kurtarırsa muhakkak biz şükredenlerden olacağız, dersiniz. (Âsım, Hamze, Kisâî,
Halefü'l-Âşir kırâetler i nin dışındaki kırâetlere göre okunur ki, muhatab
sigasıyla "kurtarırsan" demektir)<D> De ki: O Allah'tır ki sizi o
karanlıklardan ve her sıkıntıdan kurtarır durur, sonra siz döner O'na ortak
koşarsınız, sözünüzü yerine getirmez, şükretmezsiniz, ( N âfi', İbnü Kesir, İbnü
Âmr, İbnü Zekvân ve Yakub kırâetlerinde okunur).
65- De ki: O Allah'ın size üstünüzden ve ayaklarınızın altından bir azab
göndermeye, üstten azab, yıldırım düşmek, taş yağmak, tufan olmak gibi gök
âfetleri; ayakların altından azab da, zelzele olmak, yerin göçmesi, su ve ateş
çıkması gibi yer âfetleri hakkında açıktır. İbnü Abbas hazretleri valilerin
zulmü, terbiyesizlerin kötülüğü, demiştir ki üstten azab, alttan azab demektir.
Bazı tefsirciler de baştan veya alttan gelen h astalıklar ve musibetler ile
tefsir etmişlerdir. Âyet, hepsini ihtimali içine almaktadır. veya sizi fırkalara
ayırmaya, (ŞİYA' kelimesi, şia'nın çoğulu, şîa da birbirlerinin arkasından
giderek bir emîre veya reise taraftar olan fırka demektir) veya sizi fırka fırka
birbirinize geçirmeye, yani her biri bir başkana taraftar olmuş ve çeşitli
isteklere ayrılmış muhtelif fırkalara parçalayıp birbirinizle çarpıştırmaya, ve
bir kısmınıza, diğer bir kısmınızın (öldürme ve başka şeyler gibi) kötülük ve
şiddeti n i acı acı tattırmaya gücü yeter. Ve bunlara gücü yeten ancak odur.
"Bak, âyetlerimizi nasıl inceden inceye açıklıyoruz ki, akıllarını başlarına
alsınlar." Bu âyetlerin muhtevasında yukarda geçen bazı âyetlerin mânâları
değişik diğer bir şekil ve suret t e ifade edilmiş olduğundan burada bunun
hikmeti beyan buyurulmuştur.
66- De ki: Ben sizin üzerinize bir vekil değilim. Allah'ın kudreti bana tevdi
ve havale edilmiş değildir. Şu halde ne onun size yapacağı azabı yapabilirim, ne
de sizi ondan muhafaza edebilirim. Ben ancak bir Resulüm, bir elçi, bir
haberciyim, Allah'ın vahyettiği emirleri, haberleri ve hükümleri O'nun adına
nisbet ederek haber verir, tebliğ ederim.
67- Her haberin, her haber
verilen şeyin kararlaştırıldığı bir zaman vardır. Sizin azabınız da bu
cümledendir. Siz de başınıza geleceği yakında bilirsiniz. Böyle de!
Meâl-i Şerifi
68- Âyetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman hemen
onlardan uzaklaş ki, ondan başka söze dalsınlar. Eğer şeytan bunu sana
unutturursa hatırladıktan sonra hemen kalk, o zalimler topluluğuyla oturma.
69- Allah'tan korkanlara o zalimlerin hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat
bu bir hatırlatmadır. Gerekir ki sakınırlar.
70- Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının
aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini
helake atmamasını, kendisi için Allah'tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi
bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün va r ını feda
etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake
uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve
can yakıcı bir azab vardır.
68-69-70- HAVD, eğlence tarzında ve aşırı derecede dalmak demektir. Nisâ'
sûresinde geçen "Allah size Kitap'da indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr
edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar (bu sözü bırakıp)
başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın" (Nisâ, 4/140) âyeti de
bu n un tefsiri olduğundan, hitabın, genel hitap olduğunu, dalmanın ve yüz
çevirmenin mânâlarını açıkça göstermiştir. Şu halde bazı lüzumsuz yere söz
uzatanların kuruntuya düştükleri gibi, bundan ilâhiyât meselesinde derinleşme ve
incelemenin, istidlâl ve müna z aranın Allah'ın âyetlerine dalmaktır diye haram
olduğunu çıkarmaya kalkışmamalı, ancak delil ile uğraşırken mânâdan gaflet
edecek derecede dalgınlığa da düşmemelidir. Hasılı ey mümin, hadlerini
bilmeyerek âyetlerimize dalıp eğlenenleri, kötülemeye girişen l eri, inkâr ve
alay etmeye kalkışanları gördüğün zaman, (ki Mekke'de Kureyş müşrikleri böyle
yapıyorlardı), onlardan çekil, yanlarında oturma. (İbnü Âmir kırâetinde
tef'ilden ) şayet şeytan sana unutturursa, seni meşgul eder, bu yasaklamayı
unutmana sebep olursa, ki bu ihtimal, hitabın her mümine genel olması
dolayısıyladır. Hatırladıktan sonra o zalimler güruhuyla beraber oturma. Zalimîn
= denmesi lafa dalma (havd) mefhumunda sınırı aşma mânâsı bulunduğuna işaret
etmek ve yasaklama sebebini gen e lleştirme ile bütün zalimlerle beraber
oturmanın da yasaklandığını açıklamaktır.
Dinlerini eğlence ve oyuncak edinen ve dünya hayatı kendilerini aldatmış
olanları bırak!. Yani dünya hayatına dalıp, din işlerini keyif ve isteklerine
göre eğlence ve oyun kabilinden tutanlar veya din adına eğlence ve oyun gibi
gönül eğlendirip aldatmaktan başka faydası olmayan şeylere tutunanları veya
sorumlu oldukları hak dini dünya hayatına aldanarak, sonucu ve ahireti hesaba
katmayarak eğlence ve oyuncak yerine koy u p alay edenleri veya dini, dünyaya
ait gayeleri için eğlence edinenleri,
özetle dinleri oyuncaktan ibaret olan ve dini oyuncak sayanları terket,
bunlarla birlikte olma, ve onlara karışma.
"Bunları bırak" emri, "onlarla birlikte olmayı ve onlara karışmayı yasaklama"
ve "Bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın,
oynasınlar" (Zuhruf, 43/83) kabilinden onları bir tehdit ve korkutma (inzar)
olduğuna ve yoksa "korkutma, bir şey söyleme" demek olmadığına işaret edilerek
buy u ruluyor ki: "hiç kimsenin, kazandığı şey yüzünden kendisini helake
atmaması gerektiğini, kendisi için Allah'tan başka hiçbir dost ve hiçbir
şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat."
Meâl-i Şerifi
71- De ki: "Biz Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi
yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim?
Arkadaşları, bize gel, diye doğru yola çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın
şaşkın dolaşıp, şeytanların ayartarak uçuruma çektikleri ahmak gibi mi olalım?".
De ki: "Allah'ın gösterdiği yol, yegane doğru yoldur. Bize, bütün âlemlerin
Rabb'ine teslim olmamız emrolundu".
72- Bize: "Namazı dosdoğru kılın, Allah'a karşı gelmekten sakının" (diye
emredildi), toplanacağınız yer O'nun huzurudur.
73 - Gökleri ve yeri, yerli yerince yaratan O'dur. Bir şeye "ol" dediği gün
hemen oluverir. O'nun sözü haktır. "Sûr"a üfürüldüğü gün de mülk ancak O'nundur.
O, gizliyi ve açığı bilendir. O, hikmet sahibi, her şeyden haberdardır.
71-72-73- De ki: Biz, (ilâhlık sıfatlarının hepsine sahip ve her menfaat ve
zarara gücü yeten) Allah'dan vazgeçerek, bize, kendi kendilerine ne menfaat ve
ne zarar bile veremiyecek olan şeylere, cansız putlara, aciz yaratıklara,
yapılmış şeylere mi yalvaracağız? Ve Allah b i ze hidayet ettikten, doğru yolu
gösterdikten sonra arkamıza mı döneceğiz? "Bize gel" diye kendine çağırıp duran
arkadaşları varken, yeryüzünde şaşkın ve sersem kalarak şeytanların arzu ve
hevese çekip şaşırttığı şaşkın kişi gibi mi olacağız? Bunun nüzul sebebi, Hz.
Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman'ın iman etmeden önceki hâli olduğu hakkında bir
rivayet vardır ki, Peygamberimiz, babası ve diğer ashab kendini müslüman olmaya
davet ettikleri halde, o tersine tutmuş, babası Hz. Ebu Bekir'i puta tapıcılığa
davet etmeye kalkışmıştı deniliyor.
De ki: Rehber ancak Allah rehberidir, ancak Allah hidayetidir, ki hidayettir.
Ve bize özellikle âlemlerin Rabbine teslim olalım ve bağlanalım ve namazı
dosdoğru kılınız, ve Allah'dan layıkıyla korkunuz, diye emrolundu ve buyuruldu
ki, "nihayet hepinizin haşrolup toplanacağınız ancak O'dur". Ve O, o yaratıcıdır
ki, gökleri ve yeri hak ile (yerli yerince) yarattı. Gökler ve yer
gerçekleşmiştir, yaratılmış oldukları kesindir, yaratıcılarının ancak Allah o
lduğu muhakkaktır. Ve bütün bunların Hak'la yakından ilgileri, Hakk'a
delaletleri, Hakk'ın eseri oldukları kesindir. Şu
halde batıl, hiçbir zaman sebep ve yaratılış gayesi olmaz. Ve bu gökler ve
yerin yaratılışı, eğlence ve oyuncak, batıl, yersiz ve hikmetsiz olamaz. Hepsi
Hak'ta toplanacak ve Hak Teâlâ'nın huzurunda haşrolunacaktır. Ne zaman olacak
denilirse "O, 'ol!' diyeceği gün hemen olur" sözü, O'nun hak kelâmdır, "ol"
dediği gün, olacaktır. Ve sûra üfürüldüğü kıyamet borusu çalındığı gün mülk,
hüküm ve saltanat tamamen ve bağımsız olarak O'nun, ancak O'nundur. Çünkü sûr
üfürüldüğü gün meydana çıkacak olan gayb (gizliy)ı ve yıkılacak olan bugünkü
görülenleri bilen O'dur. Ve hikmet sahibi O, her şeyden haberdar olan O'dur.
Böyle de ve o hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olanın haber vermesiyle
şunu an:
Meâl-i Şerifi
74- İbrahim, babası Âzer'e demişti ki: "sen putları tanrı mı ediniyorsun?
Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum".
75- Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem
varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.
76- Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız
batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.
77- Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim
ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan
olurdum" dedi.
78- Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da
batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden
uzağım".
79- "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık
ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim".
80- Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: "Beni doğru yola
eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O'na ortak
koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim
ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz?"
81- "Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah'a ortak koşmaktan
korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" Eğer
bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha
layıktır?
82- İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar... İşte güven
onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
74Mâide Sûresinin 69. âyetinde de açıklandığı üzere "İbrahim ümmeti"
(millet-i İbrâhim) olan "Haniflik" ilk önce ve bizzat Sâbie'nin karşılığı
oluyordu. Sâbie ise, "ashâbı eşhâs" (şahıslara tapanlar) ve "ashâb-ı
heyâkili'n-nücûm" (yıldız heykellerine tapanlar) olarak iki kısma ayrılıyor ve
her ikisi de rûhâniyet taassubuna ve meleklere kulluk etme fikrine dönüşüyor ve
bundan bir tarafta cisimli beşeri rûhânîlikten soyutlamakla aşağılanıyor; d iğer
taraftan beşerî tağut (azgın)ların ortak koşma ve tanrılık davasına vesile
yapılıyordu. Ve İbrahim aleyhisselâm bunları kırmak için gönderilmişti. Burada
göreceğiz ki önce puta tapanların açık sapıklıkları, ikinci olarak yıldızlara
tapanların nazarî s apıklıkları açıklanarak ve beşerin melekûte ulaşması
gösterilerek Allah'ı birlemenin isbatı ile Hanifliğin esası tesbit edilmiş ve
beşerî nübüvvet anlatılmıştır. Ve nihayet metafizik unsurların, melek ve şeytan
gibi gizli kuvvetleri beşer ilâhı sayarak ta n rılıkta ortak eden ruhlara
tapanların felsefî sapıklıklarını iptal eden tevhid delilleri açıklanmıştır.
İbrahim Aleyhisselâm'ın faziletini itiraf etmeyen millet yok gibidir. Arap
müşrikleri onun evlatları ve mensubları olduklarını ikrar etmek sûretiyle
üstünlüğünü itiraf ediyorlardı. Yahudiler, hıristiyanlar ve müslümanlar da onu
büyüklemişler ve yüksek kadrini itiraf etmişlerdir. Bu büyük mevki, böyle âlemin
çoğunluğunun faziletini ve yüksek mertebesini itiraf etmesi, Hz. İbrahim Halil
aleyhisselâm k a dar hiç kimseye nasib olmamıştı. "Allahım, Muhammed (s.a.v)in
ve yakınlarının şereflerini daima yücelt, İbrahim ile yakınlarının şereflerini
yüceltiğin gibi Şüphesiz bütün hamdler ve yücelikler ancak sana mahsustur".
"Allah'ım, Muhammed (s.a.v)'e ve y a kınlarına bereketlerini artır, İbrahim ve
yakınlarına
bereketlerini artırdığın gibi. Şüphesiz bütün hamdler ve yücelikler sana
mahsustur". Bunun sebebi, "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim
sözü tutayım" (Bakara, 2/40), "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım
bekleriz" (Fâtiha, 1/5) âyetlerinin delaletince Rab ile kul arasındaki fıtrî
sözleşmedir. İbrahim aleyhisselâm bu kulluk ahdini tutmuş ve Allah Teâlâ buna
kısaca da, genişce de şahitlik etmiştir.
Kısacası iki âyettedir: Birincisi "Rabbi bir zaman İbrahim'i bir takım
kelimelerle sınamış, o da onları tamamlamıştı" (Bakara, 2/124) âyeti ki, onun
kulluk ahdini tamamladığına dair bir ilâhî şahitliktir. İkincisi de "Rabb'i ona:
'islâm ol' dedi. O da: 'Âlemlerin Ra bb'ine teslim oldum' dedi" (Bakara, 2/131)
âyetidir.
Tafsîle gelince: Hz. İbrahim, Allah'ın birliğini ispat ve ona ortak koşmayı
yıkmak için birçok yerde, birinci olarak babasıyla "Sen putları tanrı mı
ediniyorsun?" (En'âm, 6/74) ve "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir
şey kazandırmayacak olan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem, 19/42) diye. İkinci
olarak kavmiyle hemen yukarda meâli arzedilen En'âm Sûresinin 76-81 nci
âyetlerinde geçen mücadelesi ile. Üçüncü olarak zamanının hükümdarı ile "Benim
Rab'im yaşatır ve öldürür" (Bakara, 2/258) diye münazara etmiş, Dördüncü olarak
kâfirler ile "Nihayet (İbrahim) onları parça parça etti, yalnız onların büyüğünü
bıraktı" (Enbiyâ, 21/58) âyetinin delaletine göre putlarını kırarak, fiilî b i r
şekilde tartışma yapmış, sonra kavmi "Onu yakın, tanrılarınıza yardım edin"
(Enbiyâ, 21/68) demişler, ateşlere atılmış. Sonra "Muhakkak ki ben rüyamda seni
kestiğimi görüyorum" (Saffât, 37/102) diye Allah'ın emrine oğlunu adamış, hasılı
kalbini i r fana, dilini burhana, bedenini ateşe, çocuğunu kurbana, malını
misafir ve iyilik yapmaya teslim ve tahsis ederek kulluk ve sevgide
kahramanlığını ispat etmiş ve sonra "Benden sonrakiler, içinde beni iyi dille
anılanlardan eyle, beni Naîm cennetinin vâri s lerinden kıl, babamı da bağışla,
şüphesiz o sapıklardan biriydi, yaratılanların diriltilecekleri gün beni rezil
etme, o gün ne mal, ne de oğullar fayda verir" (Şuarâ, 26/84-88) diye Rabbine
yalvarmış ve niyaz eylemiş ve bundan dolayı Allah Teâlâ'nın lut u f ve ihsanı da
duasına icabet etmek suretiyle isteğinin
yerine getirilmesini ve tahkikini gerektirmiştir. Arap müşrikleri de anılanın
üstünlüğünü itiraf ettiklerinden dolayı onlara karşı "De ki: biz Allah'ı bırakıp
da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım?" (En'âm, 6/71) davetini
ispat ve açıklama sadedinde Allah Teâlâ Hz. İbrahim'in kavmiyle olan
tartışmasını ve ilâhî melekûte nâil oluşunu bir delil ve geçmişten bir örnek,
bir ibret dersi olmak üzere hatırlatmakla ve işin başında puta t apıcıların
apaçık sapıklıkların da hatırlatmak sûretiyle buyurmuştur ki:
Öyle de ve şunu hatırlat hani İbrahim babası Azer'e (veyahut Yakub kırâetinde
"râ = "nın zammiyle okunduğuna göre, İbrahim'in babasına: "Ey Âzer!") putları
bir sürü ilâh mı tutuyorsun? Muhakkak ben seni ve kavmini açık bir sapıklık
içinde görüyorum, demişti. Ruh sahibi olan beşerin gerek insan heykeli olsun ve
gerek yıldız ve melek heykeli farz edilsin, cansız putlara karşı alçalma ve
tapınma ne açık bir sapıklıktır. İbrahi m bunu babası veya babası yerinde amcası
olan Âzer'den başlayarak kavminin yüzüne vurmaktan ve onları irşad etmekten
çekinmemişti.
Bu âyette Hz. İbrahim'in babasının isminin "Âzer" olduğu anlaşılıyor. Tarih
kitaplarında ise Süryanice "Târah" olduğu meşhurdur. O halde Yakub ve İsrail
gibi, biri isim, biri lakab olmak üzere "Âzer" ve "Târah" diye iki ismi var
demektir. Râğıb "Müfredât"ında, "Âzer'in, Târah'ın Arapçalaşmışı denilmiş
olduğunu da nakletmiş ise de, bunu tefsirciler hiç dikkat nazarına
almamışlardır. Bu derece büyük bir değişme ile Arapçalaştırmada ucme (Arapça
olmayan kelime) kokusu kalmamış olacağından kelime "hatem" gibi munsarif olmak
gerekirdi. Bazıları da Âzer'in, Hârezm lugatı ve şeyh-i herim yani pek kocamış
ihtiyar demek olduğunu ve b i r de bir put ismi olduğunu dahi söylemişlerdir.
Bazıları da demiştir ki, İbrahim Aleyhisselâm'ın babası Târah'tır, Âzer de
amcasıdır. Amcaya ve dedeye de baba denilir. Nitekim Kur'ân'da Yakub'un
çocuklarından hikaye edilerek "Senin tanrın ve ataların İ b rahim, İsmail ve
İshak'ın tanrısı olan tek tanrıya kulluk edeceğiz" (Bakara, 2/133)
buyurulmuştur. Ve Hz. İsmail, Hz. Yakub'un amcası olduğu halde baba denilmiştir,
Şîa'nın tercih ettiği görüş budur. Bunlar, "Hz. İbrahim ve babası, Hz.
Peygamber'in dedele r indendir. Halbuki "Secde edenler arasında dolaşmanı da
(görüyor)" (Şuarâ, 26/219) âyetinin delaletine göre Peygamber'in ecdadında kâfir
yoktur. Âzer ise kâfirdir. Bir de bu âyetten ve bilhassa Yakub Kırâetine göre,
Hz. İbrahim Âzer'e ismini söyleyerek
v e sapıklığını yüzüne vurarak hitap ettiği gösteriliyor ki babaya iyilik ve
ihsan bir dinî görev olduğu halde İbrahim aleyhisselâm gibi bir büyük
peygamberin babasına böyle eza ve cefa edici bir seslenişi caiz görmiyeceği
açıktır. Şu halde bu iki engelley i ci karine gösterir ki Âzer, İbrahim'in
gerçek manasıyla babası değildir" diyorlar. Fakat bunlar Kur'ân'n zahirine karşı
zorlama ve taassubdur. Zira Hz. Peygamber'in nesebine asla sifah (ahmak, cahil,
müsrif) karışmamış, hepsi nikahtan gelmiş olduğunda ter e ddüt yoksa da "secde
edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" âyetinde sulbî hareketler mânâsı kesin
olmadığı gibi, Hz. İbrahim'in tutumu da "Eğer anne ve baban seni, bilmediğin bir
şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa, onlara itaat etme, dünya işlerin d e onlara
gayet iyi davran" (Lokman, 31/15) mefhumundan haric değildir. Sonra tarih
kitaplarında meşhur olan Târah isminin kaynağı nihayet yahudi ve hıristiyan
haberlerine, bu da Tevrat'a dayanmış olabilir. Bu ise Kur'ân'ın Âzer şeklindeki
haberine k arşı koyabilecek bir kuvveti hâiz değildir. Onlar Kur'ân üzerine
değil, Kur'ân onlar üzerine koruyucu ve gözcüdür.
İbnü Cerir tefsirinde açıklandığı üzere Muhammed b. İshak demiştir ki: "Âzer,
Hz. İbrahim'in babasıdır. Ve Kûfe civarında Kûsâ kasabası ahalisinden bir adam
olduğu bize zikredilen haberler cümlesindendir." Ebu Hayyân tefsirinde de,
"marangoz, müneccim (astrolog) ve mühendis olduğunu ve Nemrud'un da yıldızlara
ve geometriye merakı olduğundan, onun yanında ilgi ve alakaya mazhar olduğunu z
i kretmişlerdir. Ve Kûfe civarında Kûsâ denilen bir kasabadan idi, Mücahid böyle
demiştir. Ve Hz. İbrahim de bu kasabada doğdu, denilmiş. Bundan başka Âzer'in
Harran halkından olduğu da söylenmiştir" diye nakletmiştir. "Mu'cemü'l-Büldân"da
Kûsâ üç yerdedir. Babil toprağında, Irak civarında, Mekke'de. Irak Kûsâ'sı
ikidir: Kûsettarîk, Küserrubâ, İbrahim Aleyhisselâm'ın kabri ve doğumu
buradadır. Ve bunların ikisi de Bâbil toprağındadır. Hz. İbrahim burada ateşe
atılmıştır.
Şimdi, mevcut ve hayal edilen herhangi bir şeyin hayalini temsil eden,
yapılmış cansız putların önünde insanlığı aşağılayan puta tapıcıların açık
sapıklığı hatırlatıldıktan sonra, buna sebep olan ve heykele tapanlar denilen
yıldıza tapmaların da nazarî sapıklıklarını göstermek ve bir beş e r olan Hz.
İbrahim'in
Allah'ın lutfuyla bütün göklerin ve yerin hükümranlığına ulaşmasını ve bilgi
sahibi olmasını, bu sayede insanlığı Allah'dan başkasına esir ve mahkum olma
kaydından kurtarmakla, insanlığın yüzünü doğrudan doğruya ve yalnız Allah'a
yöneltmek için Allah'ı birlemeyi ve Hanifliği nasıl ispat ettiğini ve
anlattığını açıklamak için buyuruluyor ki:
75- Ve işte böyle açık bir gösterişle biz İbrahim'e göklerin ve yerin
melekûtunu gösteriyorduk. Yıldızları, Ay ve Güneş'i ile gökleri ve yeri gözüne
gösterdikten başka, tümüyle bütün âlemin bir mülk, bir saltanata tabi olan bir
memleket olduğunu ve bu memleketi zabt ve idare eden rablık sırlarını ve
hükümranlık saltanatını kalbine bildiriyorduk. Bütün bunlar yerde bir cismanî
beşer olan İbra h im'in ruhunda şekilleniyor ve tahakkuk ediyordu. İbrahim
görüyordu ki yer ve zamanıyla bütün bu âlemleri toplayıp İbrahim'in nefsine
indiren, maddeleri ve maneviyatıyla ona bağlayıp hepsini birden idare ve tedbir
eden rabbani kudret, hepsinin sahibi ve hâ k imi bulunan, ortak ve benzeri
olmayan bir tek kudretten ibarettir. Ve İbrahim, ona gökteki yıldızlardan daha
uzak değildir. Yıldızların gökte birer yerleri, mevkileri varsa, yerdeki
İbrahim'in, hepsinin üstünde bir şerefi vardır. Böyle bir şerefi taşıyan bir
mahlukun ve onun kavminin ve hemcinsinin, o hakiki malik gerisinde herhangi bir
mahluka kul, köle olup alçalması pek büyük bir sapıklık, pek tehlikeli bir
küfür, bir nankörlüktür. İşte İbrahim'e bu hükümranlığı gösteriyorduk ki öyle
desin, ve tam in ananlardan olsun.
76-Şu halde İbrahim ne zaman ki gece, karanlığıyla başına çöküp ortalığı
örttü, o zaman bir yıldız, gezegenlerden bir yıldız görerek bu benim Rabbim ha!
dedi. Evvela bir yıldızın, bir insanı terbiye edebileceğini uzak görerek
etrafındakilere bir tariz yaptı. Çok geçmeden o yıldız geçip batınca, ben,
batanları sevmem dedi. Bununla ilâhlık ve kullukta sevginin en mühim esas
olduğunu, fakat haraket etme ve batmanın tesir delili değil, yaratılmışlık,
etkilenme, mahkum olma, sonr a dan yaratılmışlık ve yok olma delili olduğunu ve
bundan dolayı, batanın tanrı olamayacağını ve batana sevgi göstermenin sonu boşa
çıkacak bir sapıklık olduğunu ve Rabb'ın bunda etkili ve bunu hareket ettirici
olan ve zevalden uzak bulunan bir yaratıcı kud r et olması gerektiğini anlattığı
gibi, özellikle batma ve doğmaya dikkat nazarını çekmekle yıldızların
batmalarından dolayı onların yerine putları koyanların sapıklıklarını, ve
çelişkilerini de gösterdi. Zira batmalarından dolayı asıllarının yeterli
olmadığını teslim ettikleri halde, o batanların yapılmış heykellerine saygı
göstermek ne büyük çelişkidir.
77-Bunun ardından ne zamanki Ay'ı doğarken gördü, aynı mânâ ile bu benim
rabbim ha! dedi. Bu da batınca hem rabbine olan imanını açıklayarak "bu benim
rabbim" sözlerinin benimseme olmayıp, hasmı susturma ve reddetme olduğunu
anlatmak, hem de, her an Rabb'ına olan ihtiyacını itiraf etmek suretiyle
hidayetini nasip ettiğine teşekkür etmek için dedi ki: Hiç şüphe yok Rabb'ım
bana hidayet e t mese, ben de muhakkak o sapıklar güruhundan olacaktım. Çünkü
bütün mesele, ruh ve cismin, iç ve dışın birleştiği bir ân içinde ortaya çıkan
bir duygu ve idrake dayanıyor. Bu, görüş ve gösteriş olmaz veya fâni olanı ebedî
zannetmek gibi bir isabetsizlik ol u verirse sapıklık muhakkaktır. Ve birden
bire Ay'ın parlaklık ve çekiciliğine kapılıvermek de hayli zor. Şu halde doğru
ve isabetli olan, akıl ve idraki veren Allah Teâlâ'nın bir anlık başarılı
kılması ve hidayeti olmasa, karanlıktaki insanlık Ay'a da tapa c ak, yıldıza da
tapacak, puta da tapacak.
78-Bundan sonra ne zaman ki Güneş'i doğarken gördü. Ve üzerindeki gecenin
karanlığı tamamen açılıp gündüzün sabahına erdi. Bu benim rabbım ha! Bu
hepsinden büyük, dedi. Ve daha büyük bir tariz (taşlama) yaptı. Sonra bu da
batınca, muhakkak ben, sizin Rabbime ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
79- Ben hanif, tertemiz bir Allah'ı birleyici olarak bütün varlığımla, yüzümü
bütün içeriğiyle şu gökleri ve yeri yaratan yüksek ve kudsî zata döndürdüm. Ve
ben, müşriklerden değilim, dedi. İlerdenberi müşriklere asla iştirak etmediğini
açıklayarak, tevhide kesin inancını ilan etti ve Hanifliği de ispat ve takrir
eyledi.
80-81-82- Kavmi de kendisine karşı mücadele ve hafif görmek suretiyle delil
yarışına kalkıştılar, üstün gelme fikrine düştüler. Cevap olarak İbrahim onların
sözlü ve fiilî mücadele ve tehditlerini de hafife alarak ve sevgi açısından ve
sonra korku açısından ilâh ve kul olmanın hükümlerini anlatarak tam üstünlüğünü
temin eden şu delil i l e dedi ki: "Allah beni doğru yola çıkarmışken, siz hâlâ
benimle O'nun hakkında mı tartışıyorsunuz? BenO'na ortak tanıdığınız şeylerden
korkmam, Rabbim dilemedikçe onlar bana birşey yapamaz, Rabb'imin ilmi herşeyi
kuşatmıştır, iyice bir düşünmez misin i z? Hem Allah'a eş koştuklarınızdan nasıl
korkarım ben? Siz, hakkında Allah'ın bir delil indirmediği şeyi O'na ortak
yapmaktan korkmazken! Şu halde iki taraftan hangisi güvenilmeye daha layık? Eğer
biliyorsanız söyleyin. İman edip, inançlarına hiçbir haksı z lık karıştırmamış
olanlar, işte onlar güvenlik içindedirler, doğru yolda olanlar da onlardır."
Meâl-i Şerifi
83- İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir.
Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak Rabbin hikmet sahibid ir,
bilendir.
84- Biz ona İshak'ı ve Yakub'u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu
gösterdik. Nitekim daha önce Nuh'a ve onun soyundan Davud'a, Süleyman'a,
Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara
böyle karşılı k veririz.
85- Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (hidayet ettik). Hepsi de salih
kullarımızdandı.
86- İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere
üstün kıldık.
87- Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da (üstün
kıldık). Onları seçtik ve doğru yola ilettik.
88- İşte bu, Allah'ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola
iletir. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa
giderdi.
89- İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve
peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bunlar, ona inanmayacak olurlarsa,
yerlerine, onu tanımamazlık etmiyecek bir toplum getiririz.
90- Bunlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine
uy. De ki:"Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece bütün
âlemlere bir öğüttür.
83- Ve işte şu, yani o görme ve kesin inanma ve bu hidayet ve delil, bizim
büyüklük delilimizdir. Biz bunu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Kendilerini
yıldızlardan ve hatta yıldızların suret ve heykellerinden daha düşük bir mevkide
görerek, insanlığı zelil eden kavmine karşı İbrahim'in, yıldızlardan, Ay ve
Güneş'ten, gökler ve yerden daha yükseğe geçerek doğrudan doğruya "gökleri ve
yeri yaratan" a yönelecek ve Allah'tan başkasına boyun eğmeye tenezzül etmeyecek
derecelerde yüksekliğini ispat ve üstünlüğünü temin eden bu delil, İbrahim'in
kendisinin değil, büyük şan sahibi Allah'ındır. Biz büyük şan sahibi olan
Allah kimi dilersek derecelerini y ükseltiriz. Şu halde bu, İbrahim'e mahsus
bir durum değildir. Allah'ın seçmesine mazhar olan büyük Allah dostlarının
büyüklerinde cereyan eden bir sünnettir. Ey Muhammed, hiç şüphe yok senin Rabbin
böyle bir hikmet sahibi, böyle bir bilendir.
84-88 -Bak İbrahim'e daha ne verdik. Ona İshak ile Yakub'u da ihsan ettik.
Hepsini hidayete erdirdik, doğru yolda başarılı kıldık, emîn kıldık. Daha önce
Nuh'a hidayet etmiştik. O da puta tapanlarla uğraştı ve onlara üstün geldi. Şu
halde İbrahim, kend i hidayetinden başka hem büyük dedesinin, hem de
çocuklarının hidayete ermesiyle de bahtiyar oldu. Ve neslinden Davud ve
Süleyman'a da hidayet ettik. Bu kelimesindeki zamirin bahis konusu İbrahim
olması bakımından ona râci olması, yani ilerde geleceği üzere ondört peygamberin
İbrahim Aleyhisselâm'ın neslinden olması ortaya çıkıyor. Fakat Lut Aleyhisselâm,
İbrahim'in neslinden değil, kardeşinin oğlu ve aynı şekilde Yunus
Aleyhisselâm'ın da onun neslinden olmadığı ve ibâre (metin) de zamirin yakına
dön ü şümü de asıl kaide gereği olduğu için, bir çok tefsirciler bunu zikri
yakın olan Nuh Aleyhisselâm'a göndermişlerdir. İbnü Abbas, "Gerçi bütün
peygamberlerin içinde Hz. İbrahim'e ne ana, ne baba tarafından doğum itibariyle
katılmayanlar vardır. Nitekim Lut kardeşinin oğludur. Bununla beraber hepsi
İbrahim'in nesline dayanır. Çünkü amca da babadan sayılır." demiştir ki, bu mânâ
sözün gelişine daha uygundur. Nuh'a gönderildiği takdirde bu yoruma ihtiyaç
kalmazsa da, o zaman konunun sevki İbrahim'den Nuh'a değ i ştirilmiş olacaktır.
Bununla beraber âyeti, cümlesine bağlamak da caizdir. O zaman bunlar, "onun
neslinden" kapsamında dahil olmaksızın Hz. İbrahim'e yardımcı olarak bahşedilmiş
olur. Ve gerçekte insanın kendi sulbünden gelen evladına da "nesli" d e nilmez
ve iki kardeş olan İsmail ve İshak karşılığı da bu bağlamayı gerektirir. Dikkate
şayandır ki bu âyetlerde onsekiz peygamber zikredilmiş ve bunların zikri bir
güzel sınıflandırmaya tâbi tutularak Hz. İbrahim etrafında toplanmıştır. Hz. Nuh
puta tapa n larla uğraşan ilk peygamber, İshak ve Yakub bütün İsrailoğulları
peygamberlerinin aslı, bu arada baba oğul mülk ve saltanat ile seçkin, imtihan
ve güzel sabır ile seçkin, iki kardeş, âciz bırakma kuvveti, heybet ve ezici
güç, kitap ve özel şeriat il e seçkin, zühd ve ruhaniyet ve fedekârlıkta örnek
olmuştur. İlyas, İdris Aleyhisselâm olduğu hakkında bir rivayet varsa da
İsrailoğulları peygamberlerinden olması daha tercih edilir. Harun Aleyhisselâm
soyundan olduğu nakledilmiş ve "İlyas b. Yasin b. F i rhas b. Azzar b. Harun"
denilmiştir.
Hızır olduğu da söylenmiştir. Zira İsa ve Hızır gibi İlyas'ın da henüz
hayatta olduğuna dair bazı eserler vardır. Ebu Hayyan tefsirinde der ki: "İlyas,
İsa'ya yakın olarak zikredilmiştir. Henüz ölmemiş olmakta ortaktırlar". İlyas'a
yahudiler ve hıristiyanlar "İlya" derler. Yuhanna İncili'nin baş taraflarında,
"Yahudiler Oruşilim'den Yahya'ya 'sen kimsin?' diye soru sormak üzere kahinler
ile Levîliler gönderdikleri zaman onun şahitliği budur: yani ikrar edip inkâr
etmey e rek: 'Ben Mesih değilim' diye ikrar etti ve ona: 'Öyle ise nesin, İlya
mısın?' diye sorduklarında o da: 'değilim' dedi. 'Sen o peygamber misin?'
dediklerinde: 'hayır' diye cevap verdi. 'Öyle ise Mesih yahut İlya, ya o
peygamber olmadığın halde, niçin vaft i z ediyorsun?' dediler" diye yazılmıştır
ki İlya, İlyas; o peygamber de peygamberlerin sonuncusu Muhammed
Aleyhisselâm'dır. İlya, Rafizîler tarafından "Ali" ismine de tatbik edilmiştir.
Hitabın Hz. Peygamber'e yönelmiş olması itibariyle peygamberin dede s i olan ve
İshak ve Yakub zincirinin karşılığında bulunan Hz. İsmail diğer bir sınıfın
başlangıcı olarak buraya bırakılmış ve teker teker faziletleri bakımından
Elyesa, Yunus, Lut Aleyhisselâm da onunla beraber bir sınıfta sayılmıştır.
Elyasa , Yuşa b. Nû n 'dur, diyenler olmuşsa da Elyesa' b. Ahtub b. el-Acuz'dur,
diye tashih ediliyor. (Bu kelime Hamze, Kisâî ve Halefu'l-Âşir kırâetlerinde lâm
'ın şeddesiyle şeklinde okunur).
89- İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve
peygamberlik verdiğimiz kimseler, şu halde buna şunlar küfrederlerse, yani bu
üçüne veya (kitap ve hükmü içine alması bakımından daha özet olmak üzere) Kureyş
kâfirleri hiç iman etmezlerse hiç önemleri yoktur. Şüphesiz ki biz o kitap,
hüküm ve peygamberl i ğe öyle bir kavmi vekil yapmışızdır ki, bunlar onu hiçbir
zaman inkâr etmezler. Daima iman ve şükür ile sarılır, güven ve hidayete mazhar
olurlar. Mekke kâfirlerine karşı Ensar ve Medine'lileri; arap kâfirlerine karşı
diğer kavimlerin müminleri; bütün kâf i rlere karşı bütün Âdem oğullarından
peygamber, sahabe, tâbiîn ve her mümin ve hatta melekler bu kavimdendir.
90-- İşte ey Muhammed! Bu anılan ve seçilip kendilerine kitap, hüküm ve
peygamberlik verilerek âlemlere üstün tutulmuş olan iyilik severler ve
salihlerdir ki Allah kendilerini "işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar
da onlardır." âyeti delaletince hidayete erdirmiştir. Şu halde sen ancak onların
hidayetine uy. Geçmişten
örnek olmak üzere bunların hepsinin tuttukları iman tevhidi, doğruluk, dine
bağlılık, fazilet ve cömertlik, kitap, hikmet, peygamberlik, özetle hidayet
yolunu tut, başkalarına bakma! Bu kelimesinin sonundaki sakin he zamir değil,
hâ-i sekit (sekte hâsı)dır. Yani vakıf halinde dal 'ın harekesini muhafaza eden
müc e rred bir harftir. Bunun için sâkin (harekesiz) okunur. Ve Hamze, Kisâî,
Yakub, Halefü'l- Âşir kırâetlerinde vasıl hâlinde hazfedilir, okunmaz. Ancak
İbnü Âmir kırâetinde "hüdâ" kelimesine râci zamirdir. Vasıl halinde esre ile
veya med ile okunur.
Ve işte İbrahim kıssasını anmanın hikmet ve gayesi budur. Bunlara uyup yüzünü
ancak Allah'a tut ve hiçbir şeyden korkmayarak ve başkasından hiçbir şey
beklemiyerek Allah'ın hükümlerini tebliğ et. Onlar gibi sen de, De ki: Ben, bu
iş, bu tebliğ karşılığında sizden bir ücret, bir karşılık istemem, o Kur'ân
başka bir şey değil, bütün akıl sahibi âlemlerine Allah tarafından bir
hatırlatma ve uyarıdır. Bu bir ferde, bir sınıfa veya bir kavme mahsus değildir.
Allah için herkese, muhtaç ve sorumlu oldukları şeyler i hatırlatmaktır, genel
bir rahmettir.
Meâl-i Şerifi
91- Onlar: "Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir" demekle, Allah'ı
gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak
üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli
ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz
birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab'ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) "Allah" de.
Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar.
9 2- Bu Kitap (Kur'ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler
anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz
mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab'a da iman ederler ve
onlar namazlarına da deva m lıdırlar.
93- Allah'a karşı yalan uyduran, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı
halde: "bana vahyedildi" diyen ve: "Allah'ın indirdiği gibi bir kitap
da ben indireceğim" diye iddiada bulunandan daha zalim kim olabilir? O
zalimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! Melekler onlara ellerini
uzatırlar ve:" Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah'a karşı haksız şeyler
söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir
azapla cezalandıralacaksınız" derler.
94- B ugün, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza
geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah'ın size göre
ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlarına güvendiğiniz
ortakları yanınızda görmüyoruz. Aranızda k i bütün bağlar artık kesilmiş,
güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.
91-*} Allah'ı hakkıyle takdir etmediler, celâl ve cemâl sıfatlarını layıkıyla
tanımadılar. Her şeye gücünün yettiğine, rahmân ve rahîm olduğuna iman
etmediler, nimet ve rahmetinin kadrini bilmediler, hukukuna riayet, ilâhlık
şanına hürmet etmediler, hasılı takdirsizlik ve nankörlük yaptılar. Çünkü, Allah
insanlara hiçbir şey inzal etmedi, dediler. Böyle demekle yalnız insanlık
hakkında bir takdirsizlik değil, Allah hakkın d a takdirsizlik ettiler,
insanlara Allah'ın en büyük rahmet ve nimeti olan vahyi, peygamber göndermeyi
mutlak bir şekilde inkâr etmek küstahlığında bulundular, Sâbîliğe saptılar ve
öyle bir şekilde saptılar ki hissedileni ve makûl olanı tanımayan sofestaîl e
rin ve beşeri ilâh tanımak istiyenlerin: "Allah, biz insanların işine karışmaz"
dedikleri gibi, Allah'ın beşere indirdiği hiçbir şey yokmuş veya beşerde her ne
varsa Allah'tan başkası tarafından veya beşerin kendisinden imiş gibi söz
ettiler. Şüphe yok ki bu gibi çirkin söz söylemeye cür'et etmek bir nankörlük
huyundan, bu da nankörlüğün kötülüğünü ve Allah'ın büyüklük ve kudretini takdir
edememekten ileri gelen, çirkin bir cahillik ve ahlâksızlıktır. Allah dediği
zaman ne dediğini bilmeyen, bu büyük ismin ne kadar sonsuz bir kudret ve kemal
ifade ettiğini gereği gibi düşünmeyenlerdir ki böyle cüretlerde bulunurlar.
"Allah, beşere bir şey indirmedi" sözü, bir müşrik sözü olduğu ve yukardan beri
anlaşılageldiği üzere Mekke müşriklerinin de bu fikirde bulunduğu açıktır. Fakat
bunu Medine'de yahudilerin hahambaşılarından Mâlik b. Sayf'ın söylemiş olmasıdır
ki bu âyetin inmesine sebep olmuştur. Şöyle ki:
Mâlik b. Sayf, iri ve şişman bir adammış. Resulullah'ın yanına gelmiş,
konuşurken Resulullah kendisine: "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah'a and
vererek
soruyorum, 'Allah şişman bilgine buğzeder' diye Tevrat'ta buluyorsun değil
mi? Halbuki sen şişman bilginsin, Yahudilerin yedirdiği şeylerden
şişmanlamışsın" buyurmuş. Orada bulunanlar gülmüşler, Malik b. Sayf kızmış, Hz.
Ömer'e dönüp: "Allah hiçbir beşere bir şey indirmemiştir" demiş, Muhammed
Aleyhisselâm'ın peygamberliğini inkârda mubâlâğa etmek için, öfkesinden
müşrikler gibi hepsini inkâr edivermiş. Sonra bu sözünden dolayı yahudiler
tutmuşlar kendisini b aşkanlıktan indirip yerine Kâb b. Eşref'i geçirmişler. Bu
âyetin, nüzul sebebinde meşhur olan çoğunluk görüşü budur. Bundan dolayıdır ki
sûrenin başında açıklandığı üzere bu âyet, bu sûrenin Medine'de sonradan inmiş
olan birkaç âyeti cümlesinden olduğu ri v ayet edilmiştir. Gerçekte yukardan
beri sözün geliş şekli, müşriklere karşı olduğu halde, burada yahudi de ilave
edilerek buyuruluyor ki:
Öyle diyen takdirsizlere karşı de ki: Musa'nın insanlar için bir nur olarak,
bir hidayet olarak getirdiği kitabı (yani Tevrât'ı) kim inzal etti? O nur ve
hidayet ki siz onu kırtaslar yapıyorsunuz, aydınlanıp amel edecek yerde parça
parça kağıtlara koyuyor, kuru evrak haline getiriyorsunuz, bunları meydana
çıkarıp gösteri yapıyor ve bir çoğunu gizliyorsunu z. Yani gizliyor ve
bozuyorsunuz, meydana koyduklarınızla da amel etmiyor, kalbinize koymuyorsunuz.
Fakat İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde gâib (üçüncü şahıs) kipiyle okunur ki,
"onu kağıtlar yapıyorlar, istediklerini meydana çıkarıp, bir çoğunu gizl i
yorlar" demektir. Bunda yahudilerden hitap (ikinci şahıs) ile değil, gıyab
(üçüncü şahıs) ile tâbir buyurulmuştur. Eğer öbür kırâet olmasaydı, bu âyetin de
Mekke'de ve müşrikler sebebiyle inmiş olduğuna hükmedilebilirdi. Ancak bu
şekilde Tevrat'ın inzalin i n ve yahudilerin durumlarının müşriklere karşı nasıl
bir çelişki maddesi olarak söylenilebileceği sorusu vârid olurdu. Fakat bunun da
sebebi yok değildir. Çünkü Mekke müşriklerine göre de Musa'ya Tevrat'ın inişi ve
yahudilerin durumu, herkesçe bilinmektey d i. Onun için "Eğer bize kitap
indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk." diyorlardı. Şu halde bu
iki kırâetin toplamı bize, şunu ifade eder ki, âyetin inmesinde hem yahudilerin,
hem müşriklerin sebep olmaları vardır. Her ikisi de Muhammed Al e yhisselâm'ın
peygamberliğini inkâr için "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" demişlerdir.
Fakat esas nüzul sebebi yahudinin söylemesi olmuş ve sözlerinin çelişki maddesi
önce Tevrat ve takdirsizliklerinin misali de ona karşı aldıkları vaziyet ile gös
t erilmiştir Bundan başka daha genel olmak ve Kur'ân'a da temas etmek üzere
buyuruluyor ki:
Bir de size, ne kendinizin, ne atalarınızın bilmediğiniz ilimler öğretildi.
Şu halde, bunları size indiren, öğreten hakiki öğretici kim? Ey Muhammed, o
takdirsizler buna ne derlerse desinler, sen Allah'dır, de. Sonra onları bırak,
daldıkları bâtıl içinde oynaya dursunlar.
92- Bu Kur'ân da, bizim indirdiğimiz öyle bir kitaptır ki, mübarektir. Feyzi,
cihanı tutacaktır. Önündekini tasdik edici, teyid edici ve iyiyi kötüden
ayırıcıdır. Ondaki nûr ve hidayet bunun tasdikinden geçerek artacak,
kuvvetlenecek ve gelişecektir. Biz onu bunun için (yani âlemleri hatırlatmak,
bereket ve tasdik için) ve bir de Ümmü'l-Kurâ'y (şehirlerin anasın)ı ve b ü tün
çevresindeki kimseleri uyarasın diye indirdik. Ve ahirete iman eden, sonlarını
kurtarmak isteyenlerdir ki buna iman ederler, ve bunlar namazları üzerinde
koruyucu kesilirler. Bütün şehirlerin anası, merkezi demek olan (Ümmü'l-kurâ)
Mekke'n i n bir ismidir ki cihanın merkezi, bütün yaratılmışların kıblesi demek
gibidir. Uyarma, Mekke'nin kendisine değil, halkına olacağı bilindiğinden mânâ,
mecaz veya mecaz isnadı suretiyle "Ümmü'l-kurâ halkı" demektir. da buna
karinedir. Şüphe yok ki "M e kke" denilmeyip de "Ümmü'l-kurâ" denilmesi,
Mekke'yi âlemdeki bütün şehirlerin bir mutlak merkezi gibi düşündürmek içindir.
Ve bundan dolayı de, merkez ve çevre karşılığıyla bütün yer çevresinde
bulunanların hepsi demek olur. Bununla beraber "Ümmü'l-ku r â" merkezlik mânâsı
dikkat nazarına alınmaksızın "Mekke" demek gibi düşünülürse, 'dan Mekke çevresi,
Mekke civarı, bundan da nihayet Arap Yarımadası düşünülür. Bu ihtimale göre
Kur'ân'ın nüzul hikmeti yalnızca Mekke ve Arap Yarımadası halkının uyarılmasına
mahsusmuş gibi bir kuruntu akla gelebileceğinden "Mekke ve etrafını uyarman
için" buyurulmadığı gibi, "Ümmü'l-kurâ ve etrafını uyarman için" de buyurulmayıp
atıf vâvı ile "ve Ümmü'l-kurâ ve etrafını uyarman için" buyurulmuş ve bununla
Kur'ân'ın nüzulünün, Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliğinin yalnız Arap
milletini uyarma hikmetine mahsus olmadığı ve bir âyet yukarısındaki "O Kur'ân,
âlemler için ancak bir uyarmadır" mânâsıyla, bereketlerinin kapsamının
genişliğinden gaflet etmemek gerektiğ i ve özellikle "Ey Muhammed! Biz seni
ancak bütün insanlara bir müjdeci ve
uyarıcı olarak gönderdik" (Sebe', 34/28) âyetinin kapsamı anlatılmıştır.
Fakat gariptir ki bütün bunlara karşı yahudilerden bir grup, bu "ve Ümmü'l-kurâ
ve etrafını uyarman için" âyet-i kerimesinden Hz.Muhammed (s.a.v)in yalnız
Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu delil getirmeye kalkışmışlar, yani
onun peygamberliğini itiraf etmekle beraber her millete değil, Araplara mahsus
bir peygamber olduğu iddiasında bulunmuşlar d ır. Bunlar yahudilerden "İseviyye
mezhebi" adıyla anılırlar ki, bugün aydın geçinen avrupalılardan bir kısmının
Arap olmayan müslümanlar arasında bu yahudi fırkasının mezhebini ve politikasını
yaymaya çalıştıklarını görüyoruz. Beşerde vuku bulmuş bir iş o l an
peygamberliği inkâr etmenin, Allah'ı gereği gibi takdir etmemekten doğan bir
cüret, bir nankörlük ve herhangi bir peygamberin peygamberliğini ve herhangi bir
kitabın inmesini kabul ettikten sonra bütün peygamberleri ve kitapları tasdik ve
teyid eden ve onlardan daha açık ve daha feyizli olarak indirilmiş bulunan
mübarek Kur'ân'ı ve Muhammed Aleyhisselâm'ın nebîliğini inkâr etmenin ise bundan
başka açık bir çelişki olduğu anlatılmakla peygamberlik işi tespit ve teyid
ediliyor. Ve peygamberlik meselesini n Allah'ın sıfatları meselesinin bir dalı
olduğunu, irfan ve ahlâk, sorumluluk duygusu ve âkıbet endişesi ile ilgisini
tesbit ettikten sonra, Allah'a yalan isnad eden, yalan yere peygamberlik iddia
eden veya Allah'a, Peygamber'e rekabet etmeye kalkışan ift i racılar,
yalancılar, sahtekârlar ve haddini bilmezler hakkında korkutma ve uyarma olarak
da şöyle buyuruluyor :
93-94- Ve kimdir o kimseden daha zalim ki, Allah'a yalan iftira etmiştir.
Mesela yalancı Müseyleme (Müseylemetû'l-kezzab) ve Esved Ansî gibi, "Allah beni
peygamber gönderdi" diye yalandan peygamberlik iddia etmeye veya Amr b. Luhay ve
benzerleri gibi kendi kendine din uydurmaya, hükümler koymaya kalkışmış veya
herhangi bir şekilde Allah'a karşı yalan uydurmuş, Allah'a ilgisi caiz ve la y
ık olmayan bir şey isnat etmiş, veya kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, bana
vahyedildi, demiştir. Özetle ya herhangi bir şekilde bir yalan iftira etmiş veya
özellikle vahy iddiasıyla iftira etmiştir. Diğer bir mânâ ile: "Bana vahyolundu,
ona hiçbi r şey vahyolunmadı" demiş, kendine vahiy iddia etmiş ve Peygamber'e
vahyi inkâr etmiştir. Yalanın iki büyük çeşidini toplamış, yoğa var, vara yok
diye kat kat büyük bir yalan söylemiş demek olur. Ve o kimseden ki, Allah'ın
indirdiği âyetler gibi ben de i ndireceğim, demiştir. Allah ile rekabete,
Kur'ân'ın benzerini yazmaya, Peygamber'le boy ölçüşmeye kalkışmıştı. Nitekim
Tâif'li Nadr b. Haris ve yardakları, "Eğer
istesek bunun (Kur'ân'ın) aynısını biz de söyleriz" (Enfâl, 8/31) demişler,
"Ekin ekenlere, ekmek yapanlara, pişiriş pişirenlere, lokma edenlere kasem
olsun" diye saçmalar söylemişlerdir. Ve işte şu zikrolunan misaller bu âyetin
nüzulüne sebep olmuşlardır ki, bunların bazısı Mekke'de, bazısı Medine'de vaki
olmuş bulunduğundan bu âyetin de M e kke olaylarına da işaret ederek Medine'de
indiği rivayet edilmiştir.
Ey muhatap sen bir görsen bütün bu zalimlerin gamerât-ı mevte düştükleri,
ölümün pençelerine geçip şiddetten şiddete atıldıkları, ve melekler ellerini
uzatarak, haydi bakalım canlarınızı çıkarın, yahut kendinizi kurtarın. Bugün siz
hakaret ve zillet azabıyla cezalanacaksınız, çünkü Allah'a karşı doğru olmayanı
söylüyordunuz, ve ayetlerine karşı kibirleniyordunuz. Gururunuza yediremiyor,
onlara imandan, düşünmeden kaçınıyordunuz, ve gördünüz ya ey zalimler bugün,
bize ilk defa sizi yarattığımız gibi teker teker, yalnız başınıza geldiniz, ve
size verdiğimiz şeylerin hepsini arkanızda bıraktınız. O şefaatçilerinizi de
sizinle beraber görmüyoruz. Onları ki siz, kendinizde ortakdırlar diye
sanmıştınız. Varlığınız üzerinde bunların ilâhlık hissesine sahip birtakım
ortaklar olduklarını ve Allah'a karşı size şefaat edeceklerini sanıyordunuz.
Artık aranızda ebedî kesilme vâki oldu. Nâfi', Hafs, Kisâi, Ebu Ca'fer' d en
başkasının kırâetinde nûn'un ötresiyle okunduğuna göre, artık aranız sonsuza dek
açıldı, bütün ilişkiler kesildi, tarumar oldu, ve zannettiğiniz o hayaller, o
kuruntular sizden kaybolup gitti, diye tarafımızdan hitap tebliğ edildiği zaman
görsen!.. Neler olacaktır neler!...
Bunları gözönüne getirmeli de Allah'a karşı haksızlıkta, takdirsizlikte
bulunmamalıdır.
Gerçekte:
Meâl-i Şerifi:
95- Şüphesiz ki taneleri ve çekirdekleri yaran Allah'tır. O, ölüden
diriyi
çıkarır, diriden de ölüyü çıkaran O'dur. İşte Allah budur. O halde nasıl yüz
çevirirsiniz?
96- Karanlığı yarıp tanyerini ağartan O'dur. Geceyi, dinlenmek için; Güneş'i,
Ay'ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye galip gelen
ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
97- Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin
için yaratan O'dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş bir
şekilde açıkladık.
98- Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Sonra sizin için bi r karar yeri, bir
de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi, anlayan bir toplum için apaçık beyan
ettik.
99- Gökten suyu indiren O'dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, o bitkiden
bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın
tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar (bahçeleri)
çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bunlar
meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakın! Bunlarda inanan bir
toplum için ibretler vardır.
10 0- Onlar, Allah'a cinlerden de ortak koştular. Halbuki onları yaratan
O'dur. Bilgileri olmadan O'na oğullar, kızlar uydurdular. O'nun şânı onların
uydurdukları sıfatlardan münezzeh ve yücedir.
101- Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur
da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, herşeyi bilendir.
95- Kelimesi İbnü Kesir, Ebu Amr, Yakub'dan Ravh kırâetlerinde ism-i fâil
sîgasıyla şeklinde okunur.
Allah, taneleri ve çekirdekleri yarandır. Ölüden diri çıkarır, ve diriden ölü
çıkarandır, işte Allah budur. Böyle bütün tabiatlar üzerinde hâkim olur yaratıcı
ve yoktan var edicidir.
FALK , yarmak, çatlatmaktır. HABB "habbe"nin; NEVÂ da çekirdek demek olan
"nevât" ın çoğulu yerinde cins ismidir. Habb, tane, ot tohumlarına; nevât,
çekirdek de ağaç tohumlarına delalet eder. Bununla beraber ot ve ağaç ikisi de
bitkisel olduğundan, nevâtı tanenin içindeki bitkisel maya
gibi düşünmek mânâ bakımından daha uygun olacaktır ki, bir tanenin içindeki
öz, bu maya, bir hurma veya üzüm tanesinin içindeki çekirdek gibidir. Buna nevât
kelimesinin küçültülmüşü olarak "nüveyye" de denilir ki Fransızların "nuvoyya"
deyimi bundan alınmış görünür. Bakınız bir tane, bir çekirdek bir yere düşer,
bir müddet geçi r ince Allah o tane, o çekirdek içinden bir hareket, bir basınç,
bir filizlenme meydana getirir, onu altından, üstünden yarar, çatlatır; sükûn
halini, hareket haline; bitişme halini, ayrılma haline çevirir, Üstteki
çatlaktan bir çenekli veya iki çenekliler o larak havaya yükselen ağaç,
altındaki çatlaktan toprağa geçen ve saçak denilen ağaç çıkar ve o tane, o
çekirdek, önce böyle biri yukarı yükselen, biri aşağıya inen iki çeşit tabiatta
bulunan iki ağacın bitişme sebebi olur. Parmakla eziliverecek kadar ince ve
yumuşak olan o saçaklar, sert çuvaldızların, sivri bıçakların nüfuz edemeyeceği
derecede sert olan yerleri ve bazı zaman kaskatı taşları bile çatlatır,
aralarına girer ve sonra bir bitki, bir ağaç üzerinde o kadar şaşırtıcı ve
mükemmel bir şekilde çeşitli tabiatlar kazanır ve bu çeşitli tabiatların hepsi
öyle bir ahenk ve nizam ile işler, çalışır ki acaiblik ve inceliklerinin
açıklama ve izahı tükenmez. Bir tabiattan yarılıp çıkan kabuk, ağaç, öz, damar,
kök, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, ışıkla r bu çeşitli tabiatların her
biri bütün tabiat kuvvetleri üzerinde hüküm ve tesir icra eden ve sanat ve güç
açıklayan yaratıcı kudretin aciz bırakan delillerinden olan birer âlemdirler.
Bunları daha geniş bir zevk ile seyretmek istiyenler bitkilerin anatom i sini,
dokularını, uzvî maksatlarını incelesinler ve mutalaa etsinler. Sonra çatlaktan
çatlağa, fıtrattan fıtrata geçen, sıfatları, özellikleri, renkleri, şekilleri,
tadları, tabiatları çeşitli olan bu farklı cisimlerin ortak mesaîlerinden aslî
gaye olan m eyve doğar. Bir tane veya bir çekirdek yerine kat kat kutular,
kaplar içinde yüzlercesi meydana gelir. Ve her biri olgunlaşınca yeni bir âlem
olmak için bittiği yerden kopar, topraklara katılmak üzere yere atılır. Çıkış
yeri bir ve tabiatın, yıldızların, m evsimlerin, unsurların tesirleri, şartları
eşit olduğu halde bir taneden, bir çekirdekten bu kadar çeşitli cisimler ve
tabiatların çatlayıp çıkması, tabiatların ve unsurların değil, hikmet sahibi
merhametli, güçlü ve dilediğini yapan, varlığı kendinden ol a n Allah'ın takdir
ve tedbirinin eseri olduğunda şüphe yoktur. Toprakta çekirdekten bunları bitirip
çıkaran yaratıcı kudret ne ise, yine toprakta bunlardan çekirdeği bitiren
yaratıcı kudret de odur. Gerek taneyi, çekirdeği yararak bitki ve ağaçlar
çıkarmak ve gerek bir yarılmadan tane, çekirdek yaratmak, her iki mânâsıyla
"taneyi ve çekirdeği yaran" O'dur. Şu halde doğrudan doğruya topraktan tane ve
çekirdeği yaratıp çıkaran da
O'dur. O, böyle ölüden diri çıkarır. Diriden ölüyü çıkaran da O'dur. Ve bu
mânâ hayvanlarda daha derin ve daha büyük şümûl ve güzellik ile açıktır. İşte
Allah bu yarma ve fıtratı yapan, ölüden diri ve diriden ölü çıkaran ve tabiatlar
üzerinde hakim olan mutlak güçlü, dilediğini yapandır. Şu halde ondan nasıl
çevrilir de başkasına taparsınız? Yahut O'ndan, O'nun hükmünün ve kudretinin
tesirinden nerede kurtulacaksınız? Gerek hayatta olun, gerek ölümde; gerek
hayvanlara karışın, gerek otlara; gerek yere geçin, gerek göğe çıkın; gerek
karanlıkta bulunun gerek aydınlıkta; hasılı hiçbi r halde, hiçbir noktada onun
elinden kurtulamazsınız.
96-Zira sabahı çatlatan; karanlıkları yarıp sabah yapan, aydınlığı aksettirip
tan attıran O'dur. O geceyi dinlenme yeri yapan; dinlenecek, istirahat edecek
bir sükûnet okyanusu, Güneş ve Ay'ı da hesap yapmıştır. (Âsım, Hamze, Kîsâî ve
Halefü'l-Âşir'den başka imamlar okunur). Yokluk karanlığını yarıp tan attırarak
yoğu var eden ve ufku, sabah ve güzellikle açıp vücuda, hayata uyanıklık,
hareket ve faaliyet veren ve geceleyin bunları gizliyerek heyecanlarını teskin
etmek ve yorgunlukları dinlendirmek için bir sükûn perdesi çeken yine O'dur.
Gündüzün alameti olan Güneş ve gecenin alameti olan Ay bunların yapıcısı ve
âmili değil, hesap vasıtalarıdır. Hepsi hesaplı yapılmıştır. Ve insanlar
faaliyet ve sükûnlarının hesabını vermekle mükellef bulunduklarından, Allah
Teâlâ miktarlarını ve sayılarını tayin ve tahsis ederek hesabı da yaratmış,
Güneş ve Ay'ı bu hareket ve sükûnun hesabına birer alamet yapmıştır. bütün
bunlar, bu çatlamalar, bu yapıcıl a r, bu hesaplar o aziz ve alîmin takdiridir.
Ne hesapsız, takdirsiz, gelişi güzel, keyfe göre oluvermiş bir tesadüftür, ne de
yaptığını bilmeyen kör bir tabiatın birbirini takip etmesidir. Böyle bir varlık
ve yokluk, karanlık ve aydınlık, hareket ve sük û n gibi ikisi de bir yere
gelmek ihtimali bulunmayan çeşitli ve çelişkili tabiatların her birine birer
belli ölçüyü tahsis ederek birer sınır koyup, sonsuz ihtilaflarına rağmen
hepsini bir telif ve terkib nizamı içinde kesin bir hesap ile yürütmek, elbett e
hiçbir tabiata boyun eğmeyen eşsiz bir üstünlüğün ve kudretin, gizli ve açığı
gören, bilen, sonsuz bir güçlü ilmin sahibi olan bir aziz ve bilenin açık eseri
ve güzel yapısıdır. Şu halde o yaratıcı ve var edici olan Allah yalnız kâdir
(güçlü) değil, ort a k ve benzeri yok bir üstün ve bilgindir de. Bunu hesaba
almayıp da ondan yüz çevirmek ve onun izzeti altında ve ilminde bulunan tabiat
veya hayata veya astronomiye ait güçlere bağlanıp tapmak ve sonra onun
hesabından kurtulmak nasıl mümkün olur? Halbuki:
97- O hem öyle bir Allah'tır ki, sizi yıldızlar için değil, yıldızları sizin
için, yani kara ve denizin karanlıklarında
bunlarla doğru yolu bulasınız, bunların delaletiyle hedefinizi, yönlerinizi
ve kıblenizi, maddî manevî yolunuzu doğrultasınız diye yapmıştır. Şu halde
bunlar size ilgileri bakımından üzerinizde hakim ve idareci birer mabud değil,
menfaatlerinize hizmet veren birer hidayet fanûs (cam kap)u ve rahmet
alametleridirler. Şüphe yok ki biz bilgi sahibi olanlar için bu âyetleri a
çıkladık. Birinci olarak gökteki yıldızlar gibi nokta nokta ayırt edilerek veciz
bir şekilde çoklukla zikir ve beyan edilen bu âyetler herkese hidayet olmakla
beraber öyle ilmî noktalardır ki bunlardan ilim ehli olanlar, bilmek şanından
bulunanlar istifad e ederler. İkinci olarak bunların hilkat kitabında, toprak ve
denizde, yer ve gökte, bitkilerde ve hayvanlarda, hava boşluğu ve astronomide o
kadar çok tafsilatı vardır ki, bunlardan faydalanmak da ilim ehli olanlara, ilmî
kabiliyeti bulunanlara mahsustur. Bundan dolayı müslümanlar, bu prensipleri esas
kabul ederek Botanik, Zooloji, Aritmatik, Astronomi, Meteoroloji, Gökbilim,
Matematik ilimlerini öğrenmeye çalışmalıdırlar. Hasılı bu Kur'ân âyetleri o
kadar geniş bilimleri içerirler ki bunun açıklama ve ta f sîlinde "De ki:
Rabb'imin sözlerini yazmak için deniz mürekkeb olsa, bir aynı da ona ilave
edilse Rabb'imin sözleri bitmeden, denizler tükenirdi" (Kehf, 18/109) âyetinin
hükmü geçerlidir.
98- Yine o öyle bir Allah'tır ki sizi başlangıçta bir nefisten yarattı. Bir
candan, bir Âdem'den neş'et ettirdi, üretti. (Nisâ sûresinin başına bak.) sonra
bir müstekar (karar yeri) ve müstevda (emanet yeri) var. Çeşit çeşit.
MÜSTEKARR ve MÜSTEVDA, istikrar (yerleşme) ve istîda (emanet bırakma)
mânâsına mimli masdar veya yerleşme yeri veya emanet yeri mânâsına yer ismi
olur. Yani hepiniz bir nefisten meydana gelmiş olduğunuz halde her birinizin bir
istikrar haliniz, bir istîda haliniz var. Sırt omurgasından rahime, rahimden
dünyaya, dünyadan kabre, kâh ye r leşme, kâh emanet olarak bırakılma, iki
nöbetleşen hâl içindesiniz; yahut kiminiz istikrar yeri, kiminiz istîda yeri,
bazınız erkek, bazınız dişi. Yahut kiminizin yerleşme yeriniz, kiminizin emanet
bırakma yeri var; bazınız döl sahibi, bazınız rahim sahi b i; bazınızın
karargâhı, evi, vatanı var, bazınız gurbette, yolculukta veya göçebe. (İbnü
Kesir, Ebu Amr, Yakub'dan Ravh kırâetlerinde kaf'ın esresiziyle ism-i fail
olarak okunur ki bu şekilde ism-i mef'ûldur. İstikrar lazım olduğunda ism-i
mef'ûl o lamaz. Fakat istîdâ iki mef'ûlüne ta'diye eder ki birisi
emanet bırakılan şey, diğeri de kendine emanet edilen şeydir. Ve bunun
ikisine de "müstevda" denilir ve burada birincisidir . Şu halde bu kırâete göre
mânâ: Hepiniz bir nefisten meydana getirilmiş olduğunuz halde kiminiz yerleşmiş
bulunuyor, istikrar halinde; kiminiz de henüz emanet halinde. Yani kiminiz henüz
çıkış yeri olan sulb (bel omurgasın)dan ayrılmamış orada duruyor; kiminiz rahime
tevdi edilmiş doğmak üzere bulunuyor. Diğer bir mânâ ile: Kimi n iz, rahimde
yerleşmiş; kiminiz henüz sulbde emanet bulunuyor. Yahut kiminiz bilfiil
yaratılmış; kiminiz de henüz kuvve (his=duygu) halinde. Yahut kiminiz kararını
bulmuş, erginlik ve kemaline ermiş, kiminiz de henüz velayet ve vesayet altında.
Yahut kimin i z yerleşmiş; medeni veya ikamet eden; kiminiz yolcu veya gezegen
nihayet bir kısmı ölmüş, bir kısmı dünyada. Hasılı kaynak bir, oluş çeşitli,
yapıcı ve durumlar, birbirini takib etme de ve değişim içinde hem birlik, hem
halinde değişik de değişik! Şu hald e normal bir bakış açısıyla bakıldığı zaman
ilim ve fenin en büyük kanunu olan tabiatın muntazam bir şekilde birbirini takip
etmesi kaidesi gereğince bu çeşitlenme ve değişmenin olamaması ve bu neş'etin
bulunamaması gerekirdi. Eğer bu olaylar olmasaydı da m esele tabiat itibariyle
teorik olarak düşünülseydi, bu meydana gelmelere mümkün olmayan bir çelişki
gözüyle bakılması lazım gelirdi. Halbuki âleme göre bile, tek kaynaktan çok ürün
ve birbirine uymayan şeyin meydana gelmesi olağan bir iştir. Ve olay, olay d ır.
Demek ki olayın sebebi, madde ve kaynağın tabiatı değil, yaratıcıdır. Maddeye ve
kaynağın tabiatına eklenen her hadisede yeni bir yaratma vardır. Yani maddesiz
icat etme gibi zât ve yaratıcının sıfatından başka hiçbir şarta dayanmayan bir
yolun icadı, bununla beraber bu icadı, geçmiş icada uydurarak ve bağlayarak onu
büyüten ve artıran bir takdir ve bir güzel sanat vardır. Maddeyi kendi
tabiatında devam ettirmeyip de yarmak ve ona onda bulunmayan bir çeşitlenme ve
değişim vererek tekden çok, uyandan u ymayan ve uymayandan uyan çıkararak birçok
dallar ve çeşitli şubeler meydana getirmekte de ilk maddeyi yoktan icat etme
gibi madde ve maddenin tabiatı dışından gelen açık bir yaratma ve tesir,
yaratıcının varlığına, ilim ve kudretine delalet eden bir güz e l sanat okunur
ki, bunun delalet çeşitleri tabiatın mânâsı olan istikrar ve birbirini takip
etmenin zıddı olup, onu tamamen veya kısmen değiştiren yeniliklerin,
değişimlerin varlığıdır. Her istîdâ (emanet bırakma), her yenilik, her sonradan
oluş, her ârız oluşlar, her değişim bir yaratma delili ve bunun için de her
devamlılık, her birbirini takip etme, her uygunluk, her nizâm, bir sanat
delili'dir. "Bir"in çok, değişkenin uygun olması bir çelişki olduğu halde,
"bir"den çok, uygundan değişken yapılması anca k yaratma ve meydana getirme ile
mümkün
olur. Bazıları yoktan ebediyi yaratmayı illet (sebep) ve tezâyüf-i illiyet
(sebebin daralması) kâidesine zıt zannederler. Tabiate göre bir de yoktan
yaratmak, yokluğun sebebi mânâsına tefsir edilmesine göre bu zan doğrudur. Çünkü
yokluğun sebebi, sebebin yokluğu demek olacağından, bu takdirde ne sebep kalır,
ne de sebebin baki olması. Halbuki olaylar için sebep gereklidir. Tabiat, sebep
farzedildiği zamanda da her başkalaşım ve değişim noktasının ebediliğe ve
illetin d aralması kanununa aykırı olduğu açık bir olaydır. Fakat yaratmada
sebep, yaratıcı olmak üzere düşünüldüğü zaman, ne sebebin ebediliği, ne de
sebenin daralması, hiçbiri diğerine zıt olmamış olur. Ve hatta yaratma
anlayışıdır ki, bu kanunu tesbit ve teyit e d er. Ancak sebebin daralması, sebep
olunanın sebebe dayanması ve sebepten fazla bir kudret ifade edememesi mânâsına
anlaşılmalı, sebep olunanın muhakkak sebebine uygunluğu mânâsına telâkki
edilmemelidir. Zira illetlinin illetine uygunluğu da mümkün değildi r. Bir okka,
bir okkayı çekemez. Hakiki illeti malûlünün dengi olamaz. Bir fark ve üstünlüğü
içermek gereklidir. Sebep illetlisine kendinden bir şey vermez, onda eserini
yaratır. Yoksa sebep tükenir, sebebin ebedîliği kalmaz. Ve bunun için sebep,
malûlün a s lı değil, yaratıcı ve var edicisidir. Tohum ve ağaç, baba ve evlat,
kökler ve dallar birbirinin sebep ve malûlü değil; sebep ve müsebbebi, yani oluş
yolu ve emanet edilen yeridir. Bunların emanet bırakılması ve devamlılıkları da
beka ve sebebin daralmasının, yaratıcı olan Allah'ın varlığının ve tesirinin
çeşitli delaletleridir. Kök ile dal arasında değişim ve farklılık ne kadar çok
ve devamlılık ve birbirini takip etme ne kadar az olursa, orada tabiatın hükmü o
kadar az ve yaratıcının tesiri o ölçüde ç o k görünür. Gerçi en az hareket ve
sükûn gibi iki zıt mânâya kabiliyetten uzak olan sükûn ve mutlak istikrar içinde
bulunan hiçbir madde yoktur. Ve hatta yalnız hareket bile tabiatın küllî (tümel)
kanunu olan birbirini takip etme ve yeknesaklığa aykırı, ye n ilik ve değişim
ifade eden bir zıtlık ve istida (emanet bırakma)dır. Fakat maddenin
parçalarındaki bu başkalaşma ve değişim çoğunlukla gizli olduğu için, yalnız
madde fikrine doğru inildikçe tabiatın hükmü daha açık ve madde ebedî ve devamlı
gibi anlaşılı r. Bununla beraber basit maddelerde değişme hissedildiği zaman da,
basitlikleri sebebiyle, yaratmak mânâsı daha büyük bir açıklıkla görülür. Bu
şekilde cansız maddeler ve madenler üzerindeki yaratma mânâsı bitkilere,
hayvanlara doğru geçildikçe artan bir ö lçüde artar, yaratmanın delilleri daha
çok ortaya çıkar. İnsanlığın üremesi ve insana mahsus hayata gelince, insan
ferdleri arasındaki durumların farklılığı hepsinden çok olduğu için, burada
kudret ve yaratıcının sanatı, delilleri daha çok, daha geniş ve bununla beraber
birleştirme ve açıklamanın
çokluğundan doğan tasavvur ve içeriği daha problemdir. İşte "karar yeri ve
emanet yeri", bütün bu delilleri ve âyetlerin delalet şekillerini, bütün açıklık
ve ilmî ayıklamasıyla gösteren bir kanundur. Ve hiçbir filozof, hiçbir felsefe
"ıttırat (birbirini takip etme) ve teğâyür (birbirine uymama)" korunma ve
değişme, ebedîlik ve daralma kanununu bu kadar güzel ve bu kadar genişlik ve
ayıklamasıyla özetleyememiştir. Şu halde burada önce insan cinsinin tek mânâsı n
ı içine alan Hz.Âdem'in yaratılış ve oluşunun durumu ile hiç meşgul olmadan her
ailede, her kavim ve kabilede gördüğünüz vechile bir asıldan, bir ırktan birçok
kimselerin devamlı olarak üremesi ve çoğalıp gittiklerini ifade eden üreme
kanununun işaret et t iği çeşitlenme ve değişim çokluğu kesinlikle isbat eder
ki, Allah Teâlâ yalnız menşe (kaynak)lerin yaratıcısı değil, bütün genişliğiyle
her çeşit oluşumların da yaratıcısıdır. Görülüyor ki "karar yeri ve emanet
yeri"nin analiz ve açıklaması o kadar yü k sek ve derin bir hikmet düstûrudur
ki, bununla öbür âyetlerin delalet vecihlerindeki en ince bir başlangıç,
açıklama ve izah yapılmış bulunmuyor. Şu halde bunu anlamak, diğer âyetleri de
açıklamak ve genişletmek demek olacağı ve bu da onlardan daha derin, daha ince
bir ilmî uzmanlığı gerektireceği cihetle buyuruluyor ki:
Biz bu âyetleri fıkıh ehli (anlayışlı) olan, nefsinde ince ve derin bir
anlayışı bulunan hikmet sahibi kimseler için açıkladık. Yani açıklamadan
istifade edebilmek için sadece ilim ehli olmak yeterli değil, kendini bilmiş
olmak da şarttır. Yukarılarda da geçtiği üzere "fıkh" asıl lugatta bir şeyi
sebep ve hikmetiyle anlamak, ince anlayış ile anlamak mânâsınadır ki, bunda
"nefsi bilmek" mânâsı da yer almıştır. Bununla şuna işaret edi l miştir ki,
bundan önceki âyetlerin ilmî açıklamasının şartlarından biri de, insanların
kendilerini ve nefislerinin hallerini tanımalarıdır. Normal ilim ehli olanlar
kendilerini bilmeyi hesaba katmadan herşeyi anlayıverdiklerini sanırlar. Halbuki
objektif d eliller, subjektif delillerle bilinir ve doğru karar ikisinin
uyuşmasıyle verilir. Şu halde insanî gelişme ve subjektif hayat anlaşılıp
farkedilmedikçe objektif gelişme hakkındaki ilim sağlam olmaz. İnsana has
gelişme ise, bitkisel ve hayvansal gelişmeden daha derli toplu olduğu için
kendini bilmek daha zor ve kendini unutmamak şartıyla objektif mütâlaa zor
olduğundan ve "karar yeri ve emanet yeri"nin analizi bu açıklamayı da içine
aldığından birincisinde "bilen bir kavim için" ile yetinildiği halde b u rada
"derin anlayışlı bir kavim için" buyurularak daha çok tahsis edilmiştir .Şu
halde kendini bilmiyenler için ne kadar açıklama yapılsa boştur. Nefsini
bilenler için
de gerçekte mevcut olan açıklamayı anlamak için bu âyet en büyük tetkik ve
tahlil anahtarıdır. Ve hatta böyle nefsini bilenler yine bu âyetteki düstûrun
işaret ettiği etraflıca alâmetlerin kendisidirler. Bunun için ince anlayışlılara
bu derli toplu nokta hatırlatıldıktan sonra aynı düstur içinde "taneyi ve
çekirdeği çatlatan" anlayışını açıklama ve seçim silsilesi ve gelişmeyi açığa
çıkarmak ve bu konuda unsurları bir etkin başlangıç gibi düşünenleri reddetmek
için, en mühim hayatî esaslar olan ve bir zamanlar basit ve ebedî sanılan suyun
inmesinden başlamak suretiyla bunun üzerinde tece l li eden ve insan toplumunun
hayatının devamı ve saadetinin esaslarıyla ilgilenen rahmet âyetleri ve kudret
delilleri gayet ilmî ve bununla beraber gayet hissî bir analiz ve sentez ile
herkese gösterilerek şöyle buyurulmuştur:
99- Ve yine O, öyle bir Allah'tır ki, yüksekten bir su indirdi. Şimdi kudret
ve rahmete bakın ki, biz büyük şân sahibi bir su indirdik de, bununla her şeyin
bitkisini çıkardık. Tane ve çekirdeklerin, her türlü bitkinin insanlar ve
hayvanlar gibi bitki ile gıdalanan veya m a denler ve diğerleri gibi bitkilere
gıda olarak onlara dönüşecek ve aynîleşecek olan her şeyin bitkiselliğini,
bitkisel gücünü, yetişme ve gelişme özelliğini fiile çıkardık. Ve bundan dolayı
ondan (o bitkiden veya o şeyden) taze bir yeşillik, bir çim çı k ardık. Bir
yeşillik ki, ondan birbirine binmiş taneler çıkarırız. Buğday, arpa, çavdar gibi
tahıl başakları havadan hücum edecek düşmanlara karşı harp nizamı almış,
mızraklarını uzatmış süvari bölükleri gibi ne güzel birikmiştirler. Ve hurma
ağacın d an, tomurcuğundan da, yakınlara sarkmış salkımlar olur. Ve daha türlü
üzümlerden bağlar (yani üzüm bağları), ve zeytin ve nar, birbirine hem benzeyen,
hem de benzemeyen. (Bu benzeyiş ve benzemeyiş kaydı, yukarda istikrar (yerleşme)
ve istîda ( emanet bırakma) ile ifade olunan birbirini takip etme ve zıtlaşma
düstûrunun mantık nokta-i nazarından daha açık bir ifadesidir). Şimdi bunun bir
meyve verdiği zamanki ham meyvesine bakın, bir de kemâle erişine. Arada ne büyük
bir fark vardır ve bu fa r kta ne önemli bir terbiye feyzi, ne açık bir terakkî
feyzi!.. Her halde bunda iman edecek olanlar için (Allah'ın varlığına,
birliğine, kudretine ilâhlık hikmetine delalet eden) bir çok âyetler vardır.
Suyun inmesi, bitkilerin, çimin çıkartılması, "indirdi", "çıkardık" diye
geçmiş zaman kipiyle (mazi siğasıyle) ifade edilmiş olduğu halde, "birbirine
binmiş taneler" kısmı "çıkarırız" diye gelecek zaman kipiyle ve
kelimesinin sıfatı olarak güç hâlinde gösterilmesi ve tomurcuğun, salkımların
bu minvâl üzere bunlara atfedilmesi dikkate şâyândır. Bununla Mekke'de bu âyetin
indiği sırada İslâm dininin henüz o çim, o tomurcuk misalinde olduğuna,
Kur'ân'ın gökden inen bir rahmet bulunduğuna müminlerin gelecekleri o cennetler
ve olgunlaşmış meyveler g ibi olacağına da işaret edilmiştir.
Fahreddin Râzî der ki: Burada önce hububat, sonra hurma, üzüm, zeytin, nar
dört çeşit ağaç zikredilmiş ve ekin (ziraat), ağaçlardan öne alınmıştır. Çünkü
ekin gıda, ağaçların meyveleri yemiştir. Gıda ise yemişten öncedir. Sonra hurma,
diğer yemişlerden öne alınmıştır. Zira hurma, Araba göre gıda yerindedir. Bir de
filozoflar, hurma ağacıyla hayvan arasında bir çok hususta benzerlik
bulmuşlardır ki, bu kadar benzerlik, diğer bitki türlerinde bulunmaz. Bu mânâya
işa r et olarak Peygamberimiz (s.a.v.) demiştir ki: "Halanız Nahle'ye (hurmaya)
ikram ediniz. Çünkü o Âdem'in tînetinin kalıtımından yaratıldı". Hurmanın
arkasından da üzüm zikredilmiştir. Zira üzüm, meyve türlerinin en şereflisidir.
İlk ortaya çıkan filizlerin d en son haline kadar kendisinden faydalanılır.
Filizinden ilk zamanlarda incecik yeşil iplikler çıkar ki ekşimtrak lezzetli bir
tadı vardır. Ve bundan yemek yapmak da mümkün olur. (yaprağından edilen fayda da
bilinmektedir) Sonra koruk çıkar ki, bu da gere k hastalara ve gerek sağlamlara
hoş bir yiyecektir .Bundan ince zevk, safralılara faydalı şuruplar da yapılır.
Yemeklere konacak ekşi de kaynatılır ki ekşili kaynatılmışların en
lezzetlilerindendir. Tam üzüm olunca da yemişlerin en tatlısı, en iştahlısıdır.
Yaş üzümü askıya asarak bir sene veya daha çok biriktirip saklamak da mümkün
olabilir. Ve bu gerçekten biriktirilip saklanan yemişlerin en tatlısıdır. Sonra
üzümden yenilecek dört şey yapılır: Kuru üzüm, pekmez, sirke, şarap. Bu dört
şeyin faydalarını an l atmak ise ciltlerle kitaplara dayanır. Gerçi şarabı
şeriat haram etmiştir. Bununla beraber Cenâb-ı Allah bunun hakkında "İnsanlar
için bazı faydalar vardır, ancak (içki ve kumarın) günahları faydalarından çok
büyüktür" (Bakara, 2/219) buyurmuştur. Üzüm ü n en güzel şeyi çekirdeğidir.
Doktorlar bundan bir takım tertipler yaparlar ki zayıf ve nemli mideler için çok
büyük faydaları olur. (Gerçekten zamanımız doktorları da üzüm çekirdeklerinin
çiğneyip ezerek yemek, şartıyle faydalarının çok büyük olduğunu be y an etmekte
bununla ittifak halindedirler) Hasılı üzüm "yemişlerin sultanı" denmesine değer
bir meyvedir. Aynı şekilde zeytinden de faydalanmak pek çoktur, tanesi yenir,
yağının da yemek ve diğer hususlarda ne kadar büyük faydası ve çok
kullanılır
olduğu malûmdur. Nara gelince, nar gerçekten acaip bir meyvedir. Bu önce dört
şeyden oluşmuş bir cisimdir. Kabuğu, zarları, çekirdeği, suyu. İlk üçü yani
kabuğu, zarları, çekirdeği, soğuk, kuru, yoğun, tutucudur. Hem bu sıfatlarda çok
kuvvetlidir. Suyu ise bunların zıddına olarak gayet tatlı, yumuşak ve
yumuşaklığa çok yakın bir içecektir. Ve huyu, tabiatı mutedil olanlara çok
uygundur. Zayıf mizaçlı olanları takviyesi vardır. Bir yönden gıda ve bir yönden
de ilaçtır. Şu halde nar, düşünüldüğü zaman üç kısımındaki tam yoğunluk ve
suyundaki yumuşaklık ve itidâl ile yaratıcı Teâlâ bunda iki değişik zıddı
toplamış gibidir. Yani bunda "benzeyen ve benzemeyen" mefhûmundaki uygunluk ve
zıtlık kanununun açık bir örneği vardır.
100-Hasılı herşeyin gerek başlangıcında ve gerek gelişme süresinin her
lahzasında hem ilim ehline, hem ince ve hikmetli anlayış ehline, hem bütün iman
yeteneği olanlara Allah Teâlâ'nın ilâhlık eserleri, kudret ve tek oluşunun
delilleri açık ve doludur. Böyle iken Allah'a cinleri türlü türl ü ortaklar
yaptılar. Cin genel adı altında bulunan, gözlerden gizli karanlık yaratıklara
veya gözle görünmez, tabiat ötesi kuvvetlere ve rûhânî cevherlere ilâhlıktan
veya rablıktan veya yaratıcılıktan pay vererek Allah'a denk veya daha aşağı
ortak yaptılar. Kimi meleklere, kimi şeytan cinsine, kimi hepsine çeşitli
adlarla taptılar veya zâtî kudret ve tesir isnat ettiler. Tefsircilerin beyanına
göre buradaki "cin", melekleri ve şeytanları da içine alan bir genel mânâda
kullanılmıştır. İbnü Abbas demiştir ki: "Cin kelimesi, istitar (gizlenme-
örtünme) den türemiştir. Melekler ve bütün rûhânîler de gözle görünmezler ve
sanki gözlerden gizli gibidirler. Bu yorum iledir ki İblis de cinden sayılır.
Meleklere ve rûhânîlere de cin denilmiştir". Yukarda putlar ve yıl d ızlar gibi
hissedilen ve fizikî şeylerden ortak kabul edenlerin, puta tapanların,
yıldızlara ve heykellere tapanların sapıklıkları beyan olunduktan sonra, burada
da bunların felsefî kaynağı olan ruha tapanların sapıklıkları, yani melekler,
şeytan, akıl, n e fis, madde, kuvvet, tabiat gibi gizli ve fizik ötesi sebeplere
bağlananların ve bunları "üç tanrı" ve "aracı" sayanların sapıklıkları beyan
olunmuştur. Bazı tefsircilerin açıklamasına göre bu âyet, "melekler, Allah'ın
kızlarıdır" diyenler dolayısıyla nâzi l olmuş ve meleklere "cin" denilmiştir.
Meleklere Allah'ın kızları demek de cevherî ortaklığı gerektiren doğurtma
fikriyle Sâbie mezhebindekilerin meleklere tapmalarıyla ilgilidir. İbnü
Abbas'dan bir rivayete göre de iş bu "Allah'a cinleri ortaklar yaptı lar",
Saffât sûresindeki
"Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular" (Saffât, 37/158)
âyetinin de delaleti üzere, Allah ile şeytan arasında bir soy ilgisi gerektiren
karşıt iki kardeş gibi sayarak, "Hayırların yaratıcısı Allah, şerrin yaratıcısı
şeytandır" diyen zındıklar hakkında nazil olmuştur ki, bu şekilde birinci olarak
Mecusîlerin inancına ve ikinci olarak buna benzeyenlerle ilgili olur. Zira bütün
Mecusîler, bu âlemdeki bütün tüm hayırlar nûrdan ve diğer deyimle tanrıdan,
bütün şer l er de zulmetten ve diğer deyimle Ehremen'dendir, diye bir ikiliğe
kâni olduklarından genel mânâda "Seneviyye" adını almışlardır. Ve esas
itibariyle Zerdüşt'ün "Zend" hitabına nisbetini ifade eden Farsçadaki "zendik"
ve Arapçada "zındık" ve bunun çoğulu ol a rak "zenâdıka" bütün Mecusîlerin
lakabıdır. Bütün Mecusî mezheplerinde anası ve kız kardeşi gibi mahremleri
(kendileriyle evlenilmesi dinen haram kılınanları) ile evlenmek helâl sayıldığı
gibi, yine Mecusîler içinde haram ve helal hükümlerine inanmayan "H u
rremdînîler" denilen eski bir "İbâhiyye mezhebi" ve aynı şekilde bütün
kadınlarda ve mallarda, ot, su, mer'a gibi şeylerde ortaklığı kabul eden ve
"Mezdekiyye" denilen bir "İştirâkıyye mezhebi" de bulunduğu üzere, zındık
özellikle dinsiz ve inançsız mânâsına da âdet olmuş ise de, esasen zındıklar
Zerdüşt'ün "Zendevasta" isimli eseri dolayısıyla bütün Mecusîler demektir.
Mecusîlerin, hissî bir görüş işaret eden nur ve zulmet isimleriyle ifade
ettikleri bu ikilik inançları sûrenin başında "karanlıkları ve a ydınlığı var
eden. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar" yüksek sözü
ile detaylı bir şekilde kötülendiği gibi "Yezdan" ve Ehremen veya Hürmüz ve
Ehremen diye fizik ötesi ve manevi bir görüş ifade eden şirkleri de burada cin
denilm e siyle kötülenmiş ve reddolunmuştur. Çünkü Ehremen İslâm'da İblis
denilendir. Ve İblis, "Cinlerden olan İblis Rabbinin emrinden çıkmıştı" (Kehf,
18/50) âyeti delaletince cindendir. Gerçi tefsircilerin ve "el-Milel
ve'n-Nihal"de Şehristânî'nin beyanları üzere Mecusîlerin bu konuda bir çok
ihtilafları vardır. İçlerinden biri hayır başlangıcı, biri şer başlangıcı olan
iki esasın ikisinin de aynı derecede ezelî olduğunu kabul eden ve tam mânâsıyla
Seneviyye olan Mânivviyye ve Mezdekiyye gibi mezhepler bulun d uğu gibi, bu iki
asla tam denk olmak üzere üçüncü bir asıl daha ekleyerek teslis (üçleme inanış)i
kabullenen Disaniyye ve Merkûniyye gibi mezhepler de vardır. Ve Mecusîlerin pek
çoğu ve özellikle Kiyumresiyye, Zervaniyye, Zerdüştiyye, Meshiyye gibi asıl ve
eski Mecusîler bu iki zıt aslı, varlığın vücûbu ve kudret açısından aynı
derecede tutmadıkları ve çünkü Ehremen'in ezelî olmayıp tesadüf
veya doğum veya yaratma veya mesh suretiyle sonradan olma olduğunu söylemiş
bulundukları için, Mecusîlikle Hıristiyanlık arasında bir şirk dini tutan
Maniviyye tarzında tam mânâsıyla Seneviyye değildirler. Fakat bütün bunlarla
beraber yine hepsi ve hatta hayır başlangıcı olan nur ile şer başlangıcı olan
zulmet veya Ehremen'in ikisinin de Allah Teâlâ'nın yaratma ve ica d ıyla
sonradan olma olduklarına kâni olan Zerdüştîler de dahil olduğu halde, hepsi bu
âlemi idare etmede Allah'a Ehremen'i ortak yapmakta, yani hayır Allah'tan ve şer
İblistendir, davasında birliktirler ve bu mânâ ile genel olarak Seneviyyedirler.
Şehristâ n î der ki: "Bütün Mecusîler, hayır ve şerri, fayda ve zararı, kurtuluş
ve fesadı aralarında tamamen paylaşmış yani birisi yalnız hayır başlangıcı, biri
de yalnız şer başlangıcı olan iki esası kabullendiler, birine nur ve birine
zulmet, Farsça olarak Yezdân ve Ehremen adı verdiler." Bu konuda bunların birçok
mezhepleri varsa da, Mecusî meselelerinin hepsi iki kâide üzerinde toplanır.
Birincisi nurun zulmet ile anlaşma sebebi; ikincisi de nurun zulmetten kurtuluşu
meselesidir. Anlaşmayı başlangıç, kurtuluşu s o n sayarlar. Bütün Mecusîler, bu
şekilde, iki esas ispat ederler. Bununla beraber asıl Mecûsîler, bu iki aslın
ikisinin de ezelî ve ebedî olması caiz olamayacağına, nûrun ezelî, zulmetin
sonradan olma olduğuna kânidirler. Sonra da bunun "sonradan olma" hu s usunda
ihtilâf ederler. Aslı şer olan Zulmet veya Ehremen'in sonradan oluşu, Nûr ve
Yezdan'dan mı oldu? Hayrın başlangıcı olan Nur veya Yezdan cüz'î bir şey meydana
getirmiyorsa, nasıl olur da aslı şer olan Ehremen'i meydana çıkarır? Bunu o
ortaya çıkarma m ışsa, kim çıkarabilir? Ortaya çıkarılmamış değilse terkip ve
anlaşma nasıl mümkün olur? İşte bunlar Mecusîlerin çıkmaya ait noktalarıdır".
Kiyumresîlere göre, Nur, benim bir muhalifim olsa nasıl olur, diye bir düşünmüş
ve huyu nûra uygun olmayan bu kötü f ikirden zulmet hasıl olmuş ve buna Ehremen
denilmiş. Ehremen, şer, fitne, fesat, zarar veren huylu olduğundan Nura karşı
çıkıp tabiatı ve sözü ile ona muhalefet etmiş ve bundan dolayı Nurun askeriyle
Zulmetin askeri arasında savaş olmuş, sonra melekler ar a ya girmiş, süfli âlem
Ehremen'in olmak üzere anlaşmışlar. Bu antlaşma, yedi bin sene
sürecek, sonra Ehremen âlemi boşaltıp Nura teslim edecekmiş. Zervânilere göre
de Nur, önce hepsi nurdan birtakım rûhânî şahısları keşfetmiş, fakat Zervan
adındaki en büyük şahıs bir şeyde şüpheye düşmüş ve bu şüpheden Ehremen şeytan
meydana gelmiş. Bazı Zervânîler de demişler ki, büyük Zervan, bir oğlu için 9999
sene hüzünle inlemiş, olmamış; sonra "her halde bu âlem hiçbir şey değil" diye
kendinde bir fikir oluşmuş ve bun d an dolayı o merakından Ehremen ve bu
ilminden Hürmüz ikiz olarak doğmuş. Hürmüz, çıkış kapısına daha yakın iken
Ehremen şeytan hile edip anasının karnını yarmış ve önce çıkıp dünyayı
zaptetmiş. Zerdüşt de bu iki aslın zıddı olup âlemin varlıklarının iki b a
şlangıcı olduğunu, bunların anlaşmasından bileşikler ve bu bileşiklerden çeşitli
şekiller meydana geldiğini ve bununla beraber bu iki zıddın ikisi de Allah
Teâlâ'nın yaratması ve meydana getirmesiyle oluştuğunu ve bu karışım ve
bileşimin yaratıcısının All a h Teâlâ olduğunu ve bundan dolayı Allah'ın tek
olup, zıddı, dengi ve zatında ortağı bulunmadığını söylemişse de aslı şer olan
Ehremen'in zıddıyle beraber yaratılışını ve bunların karışımını tek olan Allah
Teâlâ'ya nisbet ettiği halde Ehremen'in varlığını A llah'a nisbet etmek caiz
değildir diye ısrarı noktasında anılan susmaya mecbur olmaktan ve çelişkiden
kurtulamamış ve bir de tek olan ilk yaratıcının gerisinde, biri hayrın
yaratıcısı, biri de şerrin yaratıcısı iki zıt başlangıç kabul etmekle âlemin
idare s inde birincisi ilk yaratıcı ve mizacının sebebi olan tek Yezdan (tanrı);
ikincisi hayrın başlangıcı olan mahlûk Nur veya Hürmüz veya Melek; üçüncüsü
şerrin başlangıcı ve mahlûk olanı Zulmet veya Ehremen veya İblis olmak üzere üç
idareci tanrı farzeden üçg e n bir şirke de düşmüştür ki, bu şirk bir zıddı,
dengi ve ortağı olmayıp tek olan yaratıcı, biri de onun yaratıp meydana
getirdiği ve sentez yaptığı Melek ve Şeytan iki mahlûk başlangıcın sentez özeti
ve bu âlemdeki hayır ve şerrin, kurtuluş ve fesadın, t e mizlik ve çirkinliğin
ortak yaratıcısı bir yaratılmış tanrı olmak üzere, bir yönden ortaksız yaratıcı,
ezelî bir tanrı; bir taraftan da ikiz bir Melek ve Şeytan ortaklığından ibaret
bir sonradan olma tanrı arasında düşünülmüş çelişkili bir Senevî şirki du r
umundadır. Şu halde Zerdüşt yalnız hayır, Allah'tan ve şer İblisten demek
tarzında Senevîlik ile kalmamış, hayır Melekten, şer İblis'ten olmak üzere hayır
ve şer Melek ve İblis ortaklığından, bu ortaklık da Allah'dan demek tarzında bir
senevîliğe kani ol m uşlardır.
Bu açıklamadan anlaşılır ki İbnü Abbas hazretlerinden nakledilen nüzul
sebebinde Zenadıka hayır yaratıcısı ve şer yaratıcısı iki kardeş Senevîliği,
"Onlar , Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular" (Saffât, 37/158)
âyeti delale tince neseb deyimleri bütün Mecusî mezheplerinin
esaslarına işareti içerir. Hem hepsinin bir Senevîlilikte toplandığını
göstermiş, hem de Mecusîlik yerine Zenâdika lakabını seçerek özellikle
Zerdüştlere dikkat nazarını çekmiştir. Şu halde âyetteki Cin diğer Mecusîlere
göre yalnız Şeytana sarfedilmiş olması gerekirse de bazı Zervânîlerle
Zerdüştlere göre Ehremen'e ve Hürmüz'e yani Şeytan ve Meleğe, Cin ve Peri'ye
şâmildir. Ve bu mânâ ile âyet, nakledilen nüzul sebebinin ikisine de uygun
olduktan başka sözü n gelişinden anlaşıldığına göre, gerek Senevviyye ve gerek
teslis (üçleme) ve gerekse diğer şekillerde olsun fizik ötesi ve rûhânî
şirklerin hepsini açıkça içerir. Ve bu içeriği açıkça anlatmak içindir ki "bir
ortak olarak" değil "cinlerden ortaklar" buyurulmuştur. Bundan başka "cinlerden
ortaklar" fizikî mahiyette fail tasavvur olunan tabiat kuvvetleri gibi, gizli ve
örtülü sebeplere bağlı felsefî ve felsefe dışı şirklerin de türlerini
içerebilecektir. Zira cinnin genel anlamında yalnız görünmeyen ve ancak bir
şekile girme halinde görülebilen kuvvetler ve soyut rûhâniyet değil, gözle
görülmek şânından olmakla beraber örtülü ve gizli bir halde bulunan büyük küçük
cisimler, şahıslar ve gizli topluluklar bile dahil olacaktır.
Hasılı Allah'ı gereğince takdir etmeyen kâfirler ona cinleri türlü türlü
ortaklar tuttular, halbuki onları Allah yarattı. Yani cinler de Allah'ın
yaratığıdır. Nitekim o müşriklerin çoğu bunu esas itibariyle itiraf ederler.
İtiraf etmeyenlerin de etmesi gerekir. Şu halde ya r atılanı yaratanına ortak ve
rakib saymaya kalkışmanın ve Allah'ın izni olmaksızın cinlerin âlemde ve
insanlar üzerinde bir tesir yapabileceklerini farzetmenin ve bu şekilde
yaratanın yarattığına karşı bir âcizliğine ihtimal vermenin büyük bir aptallık,
sa p ıklık ve açık bir haksızlık olduğu aşikârdır. Bu mânâya göre kelimesinin
sonundaki zamir cine râcidir. Ve bunda cinlerin de akıl sahibi olduklarına
tenbih vardır. Bu zamirin cinne değil nun fâili olan müşriklere gönderilmesi de
ihtimal dahilindedir. Ve bu şekilde mânâ şu olur: Halbuki bu müşriklerin
kendilerini yaratan cinler değil Allah Teâlâ'dır. Bundan dolayı yaratana karşı
cinleri ortak saymaya kalkışmak ve onlarda Allah'ın izni dışında bir tesir hayal
etmek ne büyük küfürdür. Halbuki bir takıml a rı, cinleri, perileri, gizli
kuvvetleri Allah'a ortaklar saydılar. Bir takımları da Allah'a oğullar ve kızlar
uydurdular. Allah hakkında doğma ve doğurma hayal ettiler ve bu şekilde
Allah'tan doğmuş erkek ve dişi ilâhlar uydurdular ve bunları Allah'ın o ğulları
veya kızları diye ilâh cinsinden sayıp tanrı edindiler, Allah'ı bunlarla,
bunları putlarla temsil etmeye kalkıştılar. "Melekler, Allah'ın kızlarıdır"
diyen Arap müşrikleri ve Sâbieleri bu cümleden olduğu gibi, "Hürmüz ve
Ehremen Allah'ın oğullarıdır" diyen bazı mecusîler, "Üzeyr Allah'ın oğludur"
diyen bazı Yahudiler, "Mesih Allah'ın oğludur" diyen hıristiyanlar da bu
cümledendir. Yaratmada ortaya çıkma ve meydana getirmeyi kabul eden filozoflar
da bunlara benzer. Hep bunları hiçbir ilme dayalı o lmayarak ve ne dediklerini
bilmiyerek uydurdular. Allah'a ortak, oğul veya kız evlat uydurmaya kalkışanlar
"ilâh" ve "oğul" dedikleri zaman ne söylediklerini bilmeyen cahiller ve
iftiracıdırlar. "İlâh ikidir veya üçtür" diye Allah'a zatında veya sıfatında
veya fiillerinde, az veya çok, denk veya aşağı, eşit veya zıt bir ortak, bir
arkadaş veya rakib sayanlar, ne dediklerini bilmez cahiller, iftiracılar olduğu
gibi; oğul veya kız çocuk isnat edenler de aynı şekilde ne dediğini bilmeyen
ortak ve aynı cins is n at etmiş cahiller ve iftiracılardır.
Şanı yüce olan Allah kendini bunlardan tenzih eder ve O'nun yüce zatı,
bunların böyle cahilce ve iftira edercesine vasıflandırmalarından mukaddes ve
yücedir. Gerek zıtlık, gerek benzerlik ve aynı cinstenlik şekliyle olsun, her
çeşit ortaklık ve aynı şekilde aynîlik ve aynı cinstenlikle ortaklığı gerektiren
doğurmak ve doğmak gibi vasıflar haddi zatında ilâhlık vasfına uymayan, ilâh
anlayışıyla çelişkilidirler. Bunlar bir çeşit noksan, acizlik ve ihtiyaç ifade e
d en sonradan olma vasıflardır. İlâhlık gerçeği ise, her noksandan uzak ve yüce
bir kemâldir. Şu halde Allah'ın zatı ve hakikati hakkında ortaklık ve çocuk
mümkün değildir. Ve bunu anlamak için başka bir delile ihtiyaç da yoktur. Bizzat
ilâh anlayışı bu imk a nsızlığı ispata yeterlidir. Zira ilâh anlayışında en
yüksek bir yücelik ile bir yaratıcılık ve güzellik vasfı vardır.
101-Allah'ın ortak ve çocuğu nasıl olabilir ki, O, bütün göklerin ve yerin,
benzersiz yaratıcısıdır. Bütün ulvî ve sûflî âlemden hiçbiri yokken, örnek
olacak, aynîlik ifade edecek kanun, asıl , madde, şekil, nümune, örnek denecek
hiçbir şey mevcut değilken, ilk önce bunları benzersiz meydana getiren ve
yaratan, her türün ilk ferdini, ilk örneğini yaratıp yoktan vücuda getiren ve
böyle i cat etme âdeti ve zatına mahsus fiilî sıfatı olan ve bundan dolayı
misali, eşi ve benzeri bulunmak ve tasavvur edilmek ihtimali olmayan ve onun
varlığı ve icadı olmadan bir yokun vücuda gelmesi ve herhangi bir şeyin var
olarak ayakta durması mümkün olma y an yüce yaratıcıdır.
Bilinmektedir ki ibda, örneği geçememiş olan bir şeyi meydana getirmek ve
yapmaktır. Nisbî ibda' az çok bir örnek ile ilgili olabilirse de, hakikî ibda
hiçbir örnek ve asıl ile geçilmiş olamaz. Böyle hiçbir örneği geçmeden icad
olunan örneksiz güzel ve fevkalâde şeye ibda edilmiş veya bedâet (güzellik)le
sıfatlanmış mânâsına bedî' denildiği gibi, bunu meydana getiren ve ibda
âdeti olan mübdi (yapıcıy)e da bedî' denilir ki, musrih mânâsında sarih,
müsmi' mânâsında semî' gibi, müf'îl veya fâil mânâsında feîldir. Ve buna bedî'
denilmesinde, mübdi isminin ifade etmediği bir devam ve sabit olmak mânâsı
vardır. Ve her iki mânâ ile bedî denildiği zaman bir örneksizlik, benzersizlik,
güzellik ve fevkalâdelik anlamı vardır ki, bütün g ö kler ve yer böyle bedâyi
(güzellikler) ile dolu bir güzelliktir. Bununla birlikte her ne olursa olsun
icad edilmiş olan şeylere bedî denilmesi, ancak geçmiş örneği olmamak bakımından
izafî (göreli) ve nisbîdir. Bir emsalsiz şeyi meydana getiren, benzerler i ni de
getirebilir. Ve birçok emsalsiz şeyler bulunabilir. Şu halde hakiki mûcid,
bedî-i mef'ûl değil, bedii fâildir. Yani daima icad eden, hakikî mübdi (gerçek
mûcid)dir. Bu nükteden dolayı "göklerin ve yerin yaratıcısı" isim tamlamasıyla
gökler ve y e rin de örneksiz yaratılmış olmasına işaret edilmiş olmakla
beraber, baştan sona kadar denk ve benzeri bulunmak ihtimali olmayan tek ve
emsalsiz yaratıcının gökler ve yer değil, onların eşsiz yaratıcısı olan Allah
Teâlâ olduğu açıklanmış, göklerin ve yeri n izafî güzellikleri benzersiz
yapıcının varlığını ve yaratma sıfatını kendilerinde az çok temsil eden bir
misal ve uygunluk ifade eden bir delalet olarak değil, ancak malûlun yapıcı
illetine, sonradan olanın yapıcısına, sanatın sanatkârına delaleti gibi n i sbî
ve intikâlî bir iltizâmî (benimsemeli) delalet ile delil ve alamet olarak ifade
ettikleri ve Allah denildiği zaman bütün emsalsiz yaratılmışların yaratıcısı
olan tek var edicinin anlaşılması gerektiği gösterilmiştir.
Burada şunu iyi düşünmek gerekir ki, ibdâ'ın tarifinden anlaşıldığı üzere
bediî bir eser demek gelecekteki bir örneği değilse de, geçmiş bir örneği
olmayan benzersiz bir eser demektir. O, bir kanun, bir mukayese ile vücuda
gelmez. İlk örnek onunla başlar, aynîlik, çeşitlenme, kanun on d an sonra
meydana gelir. Bununla beraber, yokluğun kendi kendine var olması, zatı
itibariyle yok olanın bizatihi var olması, yani bizzat olma (tekevvün bizatihi)
mümkün değildir, bir açık çelişkidir. Yalnız maddi sebep, yani bilfiil yok olan,
bir şeyin düş ü nce halinde bulunduğu bir asıl ve kaynaktan kendi kendine fiile
çıkması veya yalnız sûrî (gösterişten ibaret) sebep, yani yok olan bir şeyin
yalnız bir örnekten yine yapıcısız kendi kendine bir şekil kazanması veya her
ikisi de yeterli değildir. Düşüncede gerek bulunsun, gerek bulunmasın, bilfiil
mevcut olmayan herhangi bir şeyin var olması, herhalde bir yapıcı sebebe, yani
onu fiilen icad edecek bir mûcide (icat ediciye) muhtaçtır. Ve ancak o zamandır
ki, bizatihi tekevvün (kendi kendine olma) çelişkisi k a lkmış olur. Bir fâilin
maddî veya sûrî sebebe bir şey ilave etmesiyledir ki yeni bir varlık tasavvuru
mümkün olabilir. Yoksa
yine kendi kendine olma çelişkisi ortaya çıkar. Şu halde gerçek mânâsıyla
yapıcı sebebi, yoğu var eden, vücûd yapan bir güç sahibi var demektir ki, gerek
az çok bir örneği ihtiva eden bir asıl ve maddeden çıkarma ve yapma suretiyle
olsun, gerek bununla beraber diğer bir örneği taklit etme şekliyle olsun,
ikisinde de bizzat mevcut olmayan bir şeyi bilfiil var yapmak ve bundan dolayı v
a rlığa yepyeni bir şey eklemek vardır. O halde maddî sebep ve görünüşten ibaret
olan sebeb (illet-i sûriyye), yapıcı sebepten ihtiyaçsız olmadığı halde, yapıcı
sebep gerçekte bunlara muhtaç değildir ve başlı başınadır. Bunun için olayların
sonradan olması n da maddî ve sûrî sebep atılabilir ve fakat yapıcı sebep
atılamaz. Ve gerçek yapıcı sebep fiilinde ne maddî sebebe, ne de görünüşten
ibaret olan sebebe, kanuna, mahkûm ve muhtaç değildir. O maddesiz veya örneksiz,
yahut hiçbiri olmaksızın da icad yapabilec e k tek fâil, tek icadçıdır. Yani tam
mânâsıyla yaratıcıdır. Fiilinde madde ve şekilde muhtaç olmayan yaratıcı fâilin
eserine kendi zatından bir madde veya şekil ve örnek verdiğini farzetmek de
çelişki olur. Demek ki hakiki yaratıcı, tam yaratma ile yaptığı ilk güzel
eserini icad ederken ne kendinden bir parça ayırıp dışarı fırlatmak gibi bir
değişim yapmış, ne de kendinden bir örnek edinip kendini taklit ve temsil etmiş
olamaz. Zira değişim, maddî illetde; benzeyiş de sûrî illetde düşünülebilir.
Halbuki yar a tmada bunlar yok, ancak fâil ve fiil vardır. Şu halde yaratıcı
fâile göre sebebin değişimi, ortaya çıkma, doğma, yok olma ve değişiklik yok,
ancak bâkî olma ve fiil vardır. İlk mahlûkun yaratılmasından sonradır ki, maddî
sebep ve sözde sebep düşünülebilir. Ve bunun için ilk yaratılmış eser olan ilk
mahlûk ile yaratıcı fâil arasında ne bir ortaya çıkma ve ayrılma düşünülebilir,
ne de zât ve sıfat bakımından fiilen bir ortaklık, bir hemcinslik, bir aynîlik
bulunabilir. Madde ve misal böyle yaratılan ilk mahl û k ile başlar. Güçler,
benzeyişler, kanunlar, türler, cinsler ona döndürülür. O, benzeyen ve benzemeyen
şeylerin aslı ve kaynağıdır. Değişim ve benzeyiş, gelişme hep ondan sonradır. Ve
ona eklenmiş olan her değişim, farklılık, yenilik, tekamül de yaratıcı f âilin
baştan bir yaratmasıdır ki, buna "ol" emri denilir, eşsiz eserlere de "Allah'ın
kelimesi" denilir. Bu şekilde gerçek fâil hiçbir dengi geçmeyen yaratma fiiline
göre yaratıcı; örneği geçen ve o örneğe benzemekle beraber bir ayrılık ve
farklılık i fade eden ve cüz'î yaratmayı içermiş olan fiiline göre de yapıcıdır.
Maddî sebebi yaratması itibariyle var eden ve sözde sebebi yaratması itibariyle
de tasvir eden (ressam)dir. Hâlik (yaratıcı) ve bâri (yaratan) isimleri de
hepsinden geneldir. Yaratma (ha l k), var etme, icat (ibdâ) ve yapma (inşâ)dan
daha geneldir. Ve unutulmamak gerekir ki bu yapmadaki çeşitli şekillere yakın
benzerlikler hakiki fâile
değil, örneği geçmiş olan ilk yaratığa benzeyiştir. Fâilin sanatı hepsinde
yaratmadır. Hatta inşâ etmedeki benzerlik de O'nun yaratmasıdır. Hasılı küllî
(tümel) veya cüz'i (tikel) bir yaratma olmadan hiçbir şey kendi kendine yoktan
vücûda gelemez. Bunun için yaratma ve yaratıcı delilleri daima varlıkların
değişik olmalarında, sonradan oluşlarında, yeniliğinde, hasılı yaratma
noktalarındadır. Varlıkların benzeyişleri içindeki farklılık ve değişim ile
cüz'î yaratılış noktaları, sırf yaratmanın ve yaratıcının varlığının delilleri,
burhan ve kudretinin alametleridir. Varlıklara basiret gözüyle bir bakılacak
olursa g örülür ki, başlangıçta yaratmaya dayanmayan hiçbir şey bulunmayacağı
gibi, sonunda da cüz'î yaratmaya dayanmayan hiçbir şey yoktur. Ve bunun içindir
ki, varlıkların parçalarından hiçbiri tasavvurî ve temessülî ilim ile tamamen
bilinemez, tam ayrıntılarıyl a tarif olunamaz. Bilinirse görmekle bilinir veya
bazı şekilleriyle düşünülür. Ve bunlardan toplamındaki mutlak yaratma derhal
anlaşılır ki, bu bakış, gökler ve yer toplamına bir bakıştır. Ve bunun için
burada doğrudan doğruya yalnız yaratmayı göstermek iç i n "göklerin ve yerin
yaratıcısı" buyurulmuş, "o ikisinde olanlar" diye içerikleri eklenmemiş, onlar
daha sonra "her şeyi yarattı" ile gösterilmiştir.
Şimdi yukarda İbrahim kıssasında zikredilen ufûl (yıldız, Ay vb. batması) ve
hudûs (sonradan olma) ve bundan önceki âyetlerde açıklanacak halk (yaratma),
ölüden diri ve diriden ölü çıkarma, ca'l (meydana getirme, yapma) ve tahsis,
inşâ (yapma), istikrar ve istidâ (emanet bırakma), inzal (indirme) ve inbat
(yerden bitirme), teşâbüh (benzeşme) ve be n zememe, ismar (meyve verme) ve
ikmal (tamamlama) kavramlarından sonra, ibdâ' (icad etme), icad eden, örneksiz
olarak icad etme kavramları da iyice tasavvur edilir ve düşünülürse, bütün
gökler ve yerin icadının bir mucidi bulunduğu ve onun bunları sırf fii l olan ve
hiçbir örneği geçmeyen icadıyla icad etmiş olduğu ve bundan dolayı o mucidin o
gökler ve yerde, yani bütün âlemde hiçbir dengi ve örneği bulunmak ve tasavvur
edilmek ihtimali olmayan eşsiz güzelliklerin mucidi, hakiki bir yaratıcı olduğu
ve doğru d an onun icadına dayanmayan hiçbir hadisenin mevcut olamayacağı kesin
şekilde sabit olur ki işte Allah o göklerin ve yerin yoktan var edicisidir. Ve
bunu sâbiîler, Zerdüşt dininde olanlar, yahudi ve hıristiyanlar da teslim ve
itiraf ederler. Böyleyken tuta r lar da bir de ona çocuk uydururlar. Ve
düşünmezler ki, doğmak da icad etmeye dayanan ve var etmeden sonra olan bir
değişmedir. İcadın mûcidi, benzeşmeden uzak olduğu halde, baba ve çocuk arasında
bir ortaklık unsuru, zât, sıfat ve fiillerde bir hemcinslik ve benzerlik
vardır.
4Ve bunun içindir ki, Allah'a çocuk isnat edenler, o çocuğa ilâhlık da isnad
eder, ilâh diye tapınırlar. Çocuk isnadı, şirk isnadını gerektirir. Halbuki yok
olanın, kendi kendine var olması imkansız olduğu gibi, kendi kendine doğması da
imkansız olduğundan babanın bir çocuk doğurması ve ona kendisinden cevherî (asla
ait) bir parça ve bir misal verip kısmen maddî ve şekil itibariyle bir sebep
olabilmesi, o babada bir değişim ve etkilenmeyi meydana getiren mucid (icad
edici) fâi l in bir fiil var etmesine dayanmaktadır ki, ilâh da o mucid fâildir.
Özetle ilâh, mûcid ve yaratıcı, benzeme ve hemcins olmaktan uzak demek olduğu
halde aynı zamanda ona çocuk, hemcinslik ve benzerlik isnat etmek bir çelişkiden
başka bir şey değildir. Ve n e dediğini bilmemektir. Şu halde göklerin ve yerin
var edicisi olan böyle bir icad etme gücüne sahip ve âlemlerin tümüne benzeme ve
hemcinslikten uzak bulunan ulu mucidin (yaratıcının) aynı ve örneği
bulunabileceğini ve onun zatında bir bölünme ve ayrılma, bir değişme, bir
eksilme veya artma ve herhangi bir ihtiyaç hasıl olabileceğini varsaymak ve
benzersiz bir fâil olan mucidin herhangi bir yaratığı meydana getirmesi için
kendini parçalayarak bir çocuk çıkarmaya muhtaç olacağı anlayışında bulunmak ne
büyük çelişki ve cahillik, ne kadar açık bir iftiradır? Doğmak ve doğurmak,
ancak ibda (var etme)dan sonra, gökler ve yer dahilinde düşünülebilir. Halbuki
göklere ve yere bile çocuk isnat etmek akla uygun değilken, onların ulu mucidine
bir hemcinslik ve denklik ifade eden oğul ve kız isnadı nasıl düşünülür ve caiz
görülür? Her halde doğum ve ortaya çıkma (sudûr) davası batıldır. İcad etmeye,
doğurtma demek gerçekten bir çelişki ve cahilliktir. O icadın mucidinin çocuğu
nasıl veya nereden olur ki? Bir hanımı, bir eşi yoktur. Halbuki çocuk için anne
lazımdır. Gerçi baba olmadığı halde yalnız bir anne ile çocuk tasavvur
olunabilir. Nitekim bir anadan türeyen -mo-nomer- birtakım canlılar vardır.
İsa'da da bu inkâra aklen hak yoktur. Fakat anasız çocuk düşünüleme z, böyle bir
düşünce çelişki olur. Zira çocuk kavramında ana zorunludur. Bunun için Allah'ın
bir çocuğa vâlid, yani baba olmasını tasavvur ederken o çocuktan önce ona anne
ve Allah'a hanım ve eş olabilecek dişi bir eş tasavvur etmek gerekir. Halbuki
her tü r lü sonradan olma ve ihtiyaç kusurlarından uzak, göklerin ve yerin
yaratıcısı olan tek celâl sahibi Allah'ın bir eşi, bir karısı olması
imkansızdır. Şu halde Allah'ın bir ana olması imkansız olduğu gibi, doğurma
yoluyla bir çocuğa baba olması da imkansızdı r. Yani ne ana olması mümkündür, ne
de baba. Ve bu imkansızlık onun noksanından, kısırlığından değil, icadın mucidi
olduğundan dolayı mutlak kemalinden ve noksansızlığındandır. O bütün gökleri ve
yeri yaratmış, her dilediği şeyi de yaratmıştır.
Gökle rin ve yerin bütün içeriğini, bu arada babaları, anaları, çocukları ve
bu arada ona baba ve ortak olduğu iddia edilenlerin hepsini ve İsa'nın
yaratılışı, onlardan ortaya çıkan yaratıkların da hepsini O yaratmıştır. Basit
maddeler de O'nun mahlûku, bileşik l er de O'nun mahlukudur. Madde de O'nun
mahlûku, sûret (şekil) de O'nun mahlukudur. Cisimler de O'nun mahluku, ruhlar da
O'nun mahlukudur. Hissedilenler de O'nun mahlûku, düşünceler de O'nun
mahlukudur. Görünen âlem de O'nun mahluku, görünmeyen âlem de O'n u n
mahlukudur. Hayır yapanlar da O'nun mahlûku, şer işleyenler de O'nun mahlukudur.
Cinler de O'nun mahluku, insanlar da O'nun mahlukudur. Hasılı kendisinden başka
bugüne kadar vücûde gelen bütün mâsivâ (Allah'dan başka her şey) O'nun icadı ve
yaratmasıdır. O ancak kendisini yaratmamıştır. Çünkü kendisi ezelî ve ebedî
olarak vâcibü'l-vücûd (varlığı zatının gereği), diri ve kayyûm (herşeyi tutup
koruyan)dır. Bir de ortak yaratmamıştır. Çünkü O'nun ortağının bulunması
imkansızdır. Yaratılanın, ezelî yaratıcı y a ortak olması da mümkün değildir;
kendisi için bir sonuçsuzluk, bir eksiklik değil, mutlak kemâldir. Varlık ve
kudret açısından böyle olduğu gibi, O, herşeyi de bilendir. Ondan hiçbir şeyin
gizlenmesine de imkân yoktur. "Her şeyi yarattı" ifadesinden sonra zamir ile "O,
onu bilendir" buyurulmayıp da "Her şeyi bilendir" diye "şey" kelimesinin nekre
(belirsiz) olarak izhar edilmesi, bu iki şeyin şümul ve faydalanmada farklı
olduklarına işaret eder. Çünkü "Her şeyi yarattı" da "şey"den Allah'ın ken d isi
aklen müstesnâdır. "Her şeyi bilendir" de ise müstesna değildir. Yani Allah, hem
kendini, hem kendinin dışındakileri, herşeyi tamamiyle ve aynıyle bilir. Onun
ilmi, şekillenme, örneğe bağlanma ve bir şekle girme suretiyle değil, aynî ve
ihata edicid i r. Ve hatta her şeyin aynı ve kendisi Allah'ın ilmindedir. Onun
için yaratma ve icad etmeye gücü yeten ancak O'dur. Halbuki O'nun dışındakiler,
O'nun gibi her şeyi bilmez. Şu halde var olma ve gücü yetme bakımından hiçbir
şey Allah'a denk olamayacağı gibi, ilim itibarıyla de öyledir. Ne göklerde ve
yerde, ne de parça ve bölümlerinde, ne cisimlerde, ne ruhlarda; ne meleklerde,
ne şeytanda, ne insanda; ne açıkta, ne kapalıda, kısaca bütün kâinatta Allah'a
ne bir denk, ne de hemcins veya ortak yoktur. Ve olma s ı ihtimali de yoktur.
Allah'a ortak tasavvuru, bilgisizlik ve çelişkiden ibaret ve mümkün olmayanı
tasavvurdan başka bir şey değildir. Çocuk tasavvuru da şirk tasavvurundan ortaya
çıkmıştır.
Ey bunları işitenler:
Meâl-i Şerifi
102- İşte Rabbiniz Allah bu! O'ndan başka ilâh yoktur; O, her şeyin
yaratanıdır. O'na kulluk edin, O her şeye vekildir.
103- Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her
şeyden haberlidir.
104- Muhakkak size Rabbinizden basiretler (k alb gözleri) geldi. Artık kim
hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben
sizin bekçiniz değilim!
105- İşte böylece âyetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki, onlar sana:
"Sen bunları bir yerlerden okuyup öğrenmişs in" desinler ve bilen bir toplum
için de onu iyice beyan edelim.
106- Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilâh yoktur. Ortak
koşanlardan da yüz çevir.
107- Allah dileseydi, ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bekçi
yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!
102- İşte odur ki, yani şu anılan sıfatın mevsûf (sıfatlanan)ı, göklerin ve
yerin icad edeni, eşden, çocuktan uzak, her şeyi yaratan, herşeyi bilen en
mukaddes ve ulu zattır ki, O da Allah'tır. Zâtı ve sıfatı bakımından ibadete
layık hak bir ilâhtır. "Allah" denince ancak onu anlamalıdır. Rabbınızdır;
sahibiniz, terbiyeciniz, veli nimetinizdir. "Rab" denince de ancak O'nu
anlamalıdır. Başka ilâh yok, ancak O vardır. Başkasının mabud olmaya, ibadet ve
kulluk edilmeye h a kkı yoktur. Bu hak, ancak O'nundur. Çünkü O, her şeyin
yaratıcısıdır. Bunu tekrar sanmamalıdır. Zira birinci "her şeyin yaratılması",
geçmişe ait, bu ise geleceğe bakmaktadır. Yani bundan önce her şeyi yaratmış
olan O olduğu gibi, bundan böyle gelecekt e de herşeyin yaratıcısı O'dur.
İlâhlık, mabudluk da yoktan varedicinin yaratıcının hakkıdır. Şu halde siz de
ancak O'nu mabud tanıyınız, O'na ibadet ve kulluk ediniz de ondan başkasına
tapmakla kendinizi düşürmeyiniz. O, bütün bu sıfat ile beraber her şey üzerine
ve herşeye karşı vekildir de. Her hususta ve her şeye karşı O'na dayanılır ve
tevekkül olunur ve her iş O'nun tasarruf ve idaresine teslim edilir. Yani bütün
yaratıklardan her birinin de Allah'ın yaratmasıyla asil olduğu bir hakkı vardır.
Ve bu şekilde bir sebepler âlemi ve insanın o sebepler ile ilgisi de vardır ki,
Allah onların hepsini hak ve adaletle yaratmıştır Ve insanın, hem yaratıcısının,
hem kendisinin ve hem onların hakkını teslim etmesi gerekir. Bununla beraber
insanın hakkı bu sebeplerden hiçbirine kesinlikle mahkum olmamasıdır. Sebeplere
hâkim olamayan ve onlara tapma mevkiinde bulunan insanlar her şeyden ve o ölçüde
Hak'tan ve yaratıcıdan uzaktır. Çünkü sebepler bir kaç şeyden ibaret değil,
sayılamayacak kadardır. Bunların he p sine boyun eğmekle ne onların hakkı
verilir, ne insanın, ne de yaratıcının. Zira hiçbir şey, hatta insan ve melekten
resul (elçi)ler de yaratıcının yerini tutacak vekil olamaz. Fakat yaratıcı
hepsinin üzerinde Rab ve malik olduğu gibi, her şeye karşı veki l dir de. O, her
şeye karşı, her şeyin hakkını müdafaa eder ve hakkı yerine getirir, işleri ve
menfaatları düzeltir ve tanzim eder. Hem kendi adına aslî velayet, hem
yaratıkları adına vekillik velayetini toplayan, her hususta emîn ve mutemed
olan bir yönetic idir. Bunun için özellikle O'na kullukla, O'nun haklarına ve
emirlerine uymakla her şeyin hakkı yerine getirilir. Ve O'na dayanmak ve teslim
olmak, O'ndan yardım istemek, ve emir almakla kendisinden başka herhangi bir
şeyin, herhangi bir sebebin hükmüne g a lebe olunup her ihtiyaç bitirilebilir.
Şu halde eğri ve çıkmaz yolları bırakıp da tevhid ve ihlâs ile doğrudan doğruya
bir Allah'a kulluk etmek yalnız bir hak ve vazife değil, aynı zamanda Allah'tan
başkasına karşı mağlub olması ihtimali olmayan bir dayan m a noktasından sonsuz
bir kuvvet ve yaratılmışı yaratana yaklaştıran çok yüksek bir şeref ve hürriyet,
ebedî bir saadet feyzi kazanmaktır. "Sadece Allah taraftarları kurtuluşa
ermişlerdir" (Mücâdele, 58/22), "Muhakkak ki, Allah tarafları üstün gel e
ceklerdir" (Mâide, 5/56) neticesine ermektir. "Ancak sana ibadet eder ve ancak
senden yardım bekleriz" (Fâtiha, 1/5) anlaşması bu, doğru yol budur. Ve bundan
dolayı hiçbir şeye değil, ancak Allah'a dayanarak yalnız Allah'a ibadet ve
kulluk ediniz, bütü n ümit ve sevginizi ve bütün korku ve haşyetinizi ona
bağlayarak ve her işinizi ona ısmarlayarak, bütün istek ve seçimlerinizi onun
emirleri ve irşadlarına bağlayarak hareket ediniz. Ona samimi ibadetle dünya ve
ahirete ait ihtiyaçlarınızın yerine getirilm e sine çalışınız. O'nun yaratması
ve emri, yardım ve izni olmadan ne insanlar, ne cinler hiçbiri bir iş göremez.
103-Gerçi O'nu bütün gözler anlayamaz ve hatta kendinden başka hiçbir göz
O'nu kavrayıp ihata edemez ve fakat O, gözlerin hepsini idrak ve ihata eder,
görür, bilir. Gözler kendini anlayamazken, onları anlayan, anlatan, gören,
gösteren, gerçeği bilen ancak O'dur. Burada dış idrak meselesine de dikkat
çekilmiştir. Bir canlının kendi dışındaki görülenleri görebilmesi ve
anlaşılanları anlaması i çin, öyle bir şaşırtıcı iş ve öyle bir şerefli durumdur
ki, akıl bunun en derin noktasını anlayamaz. Bütün hakimler ve filozoflar bunu
izah etmekten âcizdirler. Mesela gözümle karşımda bir minare görüyorum, ne gözüm
minareye kadar gitmiş ve ne minare geli p gözüme girmiştir. Bununla beraber
benim gördüğüm, yalnız o minareden yansıyan ışığın içerdiği ve küçücük gözüme
bastığı hurda minare resminden ibaret de değildir. Ben, gözümdeki minare resmini
değil, uzaktaki büyük minarenin kendisini görüyorum ve gözümü yumduğum zaman da
onu bende değil, olduğu yerde idrak ediyorum. Hatta dikkat edilirse görme aracı
kabul edilen ışık bile bana, benim gözüme kavuşması anında ışık oluyor ve o
zaman parlıyor ve görme dediğin olay da o zaman meydana geliyor. Ve o anda ben,
y e rindeki minareyi algılıyorum. Bu nasıl olabiliyor? İşte bu dış idrak işinin
sır ve mahiyeti akılların, idrak ve kavrayışının
dışındadır. Bütün fen ilimleri, felsefeler, bunu ihata edebilmekten uzak
kalmış ve filozoflar bu noktada ya şaşkınlık veya safsatadan başka bir şey
yapamamıştır. Bununla beraber bu, vaki olan bir iştir. Ve benim minareyi
gördüğüm bir gerçektir. Allah Teâlâ bunu yapmış ve yapmaktadır. Ve akılların
algılayamadığı bu gerçeğin en derin noktasını ve mahiyetini idrak ve ihata eden
de ancak O'dur. Gözler onu idrak ve ihata edemezken, O gözleri idrak ve ihata
eder ve aynı gerçek bütün idrak edilen şeylerde böyledir. Ve O lutuf sahibi ve
her şeyden haberdardır. Ve lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olan ancak odur.
İdrakin nuru gibi her l u tuf O'nundur. Her şeyi bilen, her doğru haberi veren
ancak odur. Bundan dolayı hem O'nu dürbünlerle, teleskoplarla aramaya
kalkmamalı, hem de gözler görmüyor diye, gözlerden, gönüllerden uzak,
ihtiyaçlardan, dileklerden, doğru doğru haberdar olmaz sanıp d a O'ndan
dönmemeli, eğri yollara sapmamalıdır. O lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olan
en görmeyen gözleri görür, en gizli, en duyulmaz sanılan şeylerden, gönüllerin
hiç kimselere açılamayan sırlarından ve eğilimlerinden haberdardır. O, onlara
kendiler i nden yakındır. O'na ibadet etmek ve işleri ısmarlamak için şart, O'nu
görmek değil, O'nun görmesi, lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olması ve O'na
ihlas ve tevhid ile zât ve sıfatlarına, fiilerine ve lutuflarına iman
edilmesidir.
104- Şimdi ey Hak Mabud'dan dönüp Hak resulü yalanlayanlar, muhakkak size
Rabbinizden basiretler -kalb gözüyle görülecek uyarıcılar, şahitler- geldi. Göze
göre basar (görme) ne ise, kalbe göre basiret de odur. Gözlerin görmesine sebep
olan ve görücü kuvvet denilen görm e nûruna göz (görme duyusu) denildiği gibi;
kalbin görmesine sebep olan ve dilimizde kalb gözü de denilen algılayıcı kuvvete
ve özellikle bunun zekâ, anlayış ve firaset denilen, görünür ve görünmez bir işe
dikkat ve nüfuz ile, gereği gibi idrak eder bir d e recede açık ve parlak olması
haline "basiret" denilir ki, bir ilâhî nurdur. Aynı şekilde baş gözüyle hasıl
olan ve görmek denilen tam ve kâmil anlayışa "basar" denildiği gibi, kalb
gözüyle hasıl olan tam ve kâmil idrake, gerçek ve şüphesiz bilgiye de "bas i
ret" denir. Bundan başka basiret, delil, hüccet ve burhana, şahide, dikkat ve
iman ile ibret alınacak hidayet sebeplerine de söylenir. Çünkü bunlar, idrak
gücünü kuvvetlendirir, basiret ve idrake sebep olur. Ve bu mânâca basiret,
önceki mânâları da içine a lır. Çünkü basiretin kendisi de en büyük delil, en
büyük şahid ve beyyine, en büyük ibret dayanağıdır ve onsuz hiçbir şey idrak
olunamaz. Burada da basiretler, ya birinci mânâya veyahut onu da içine alan bu
üçüncü mânâya olarak Kur'ân ve özellikle yukarda
vâsid olan açık âyetlerdir. Görülüyor ki, bu âyetler basar (görme) ve
basirete dikkat nazarını çekerek, genel bir şekilde, doğrudan doğruya hakkı
bilmeye ulaşmanın idrak ile olacağını göstermiştir. Bu âyet ile işaret olunuyor
ki, müşriklerde basiret fiili yoksa da, idrak gücü Allah tarafından bütün beşer
yaratılışına verilmiştir. Ve sonra Muhammed (s.a.v)'in kalbine vahyedilen açık
âyetler ile de bütün o idrakleri kuvvetlendirecek ve ikinci mânâ ile bizzat
basîret ve tam idraki oluşturabilecek olan ilâhî d e liller tebliğ edilmiştir.
Ve şu halde herkesin bu basiret nurlarına karşı kalb gözlerini yummayıp
kendindeki idrak gücüne bakması ve bu şekilde basîretlerden istifade ederek
bilfiil basîrete ve gerçek bilgiye erme görevini seçmesi kalmıştır. Şu halde he
r kim kalb gözüyle bakar, Rabbinden gelen bu delilleri basiret ile hakkı görmek
ister de iman ederse bu kendi lehinedir, kendi menfaatinedir. Ve her kim körlük
eder, kalb gözünü yumar, kör olursa, bu körlük ve nankörlük de kendi
aleyhinedir, kendi zararınadır. "Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat
sînelerdeki kalbler kör olur" (Hacc, 22/46) âyetinin delaleti üzere asıl körlük
göz körlüğü değil, kalb körlüğüdür ki, bundaki zararın sınırı ve sonu yoktur. Ey
kalb gözü kör olanlar! Bu takdirde ben de s izin üzerinize bir koruyucu
değilimdir. Yani Allah, verdiği idrake, gönderdiği delillere körlük eden sizin
gibi nankör kâfirlerin, müşriklerin ihtiyarî fiillerinde koruyucusu ve
himayecisi değildir, tersine karşısındadır. Yakında geleceği üzere gözlerini ve
kalblerini çevirir. Körlük ve sapıklık yaratır, kendilerini körükörüne
taşkınlıklara, karanlıklara bırakır ve bundan koruyacak ve karanlıklardan nûra
çıkaracak diğer bir dost koruyucu da mümkün değildir. Körü körüne rastgelene
sarılırsanız, onlar da si z i tutar, karanlıktan karanlığa, zarardan zarara,
sürüklerler. Kısaca her şeyin koruyucusu ve yaratıcıların en hayırlısı olan
Allah, "İman edenlerin dostu olup, onları karanlıklardan nûra çıkarır". (Bakara,
2/257) Müşriklerden uzak ve kâfirlerin düşma n ıdır. Çünkü bunlar ,Allah'ın
koruma ve himaye için verdiği ve gösterdiği basiretlere körlük etmiş, Allah'ın
muhafaza ve korumasına tenezzül etmemiş ve çekinmişlerdir. Ve bu hususta
sorumluluk kendilerine aittir. Görülüyor ki, burada ibsar (bakmak) ve âmâ ( kör
olmak) fiilleri kullara isnad edilmek ve bunlardan birini tercih ve seçmekle
koruma görevinin kula ait olduğu anlatılarak, yaratanı birleme meselesine karşı
kuruntuya düşülebilecek olan bir cebr (zorlama) sorusunun halliyle büyük bir
uyarma vardır. Ba s iret körlüğü eden kimselere kendi "ene"si, yani benliği,
bizzat muhafız olmadığı gibi, yüce yaratıcı da onlara hafîz (koruyucu) şerefli
ismiyle muamele etmez.
Ve işte bizim anladığımıza göre Allah Teâlâ'nın gönderdiği basiretlere körlük
ve hakkına nankörlük eden kâfirlere, müşriklere karşı "Kim körlük ederse ben
size bekçi değilim." buyurması bu mânâ iledir. Ve âyette "Sizin Rabbiniz"
(üçüncü sahıştan) mütekellimine (birinci şahsa) iltifat (dönüş) vardır. Burada
tefsirciler "hafîz" (koruyucu) şeref l i ismini ceza veya mükafat vermek üzere
amelleri kontrol ve muhafaza eden "rakîb" mânâsıyla tefsir ettiklerinden dolayı,
bu âyet Peygamber'in lisanı üzere varid olmuştur, diyorlar. Ve bunu: "Ey
Muhammed! De ki, sizin üzerinize koruyucu, yani amellerinizi, kontrol ve
koruyarak azarlayacak olan rakîb (kontrolcü) ben değilim, Allah'tır, ben ancak
bir elçiyim" meâlinde tefsir ediyorlar. Fakat biz bu yorumu pek de uygun
bulmuyoruz.
105- Ve işte biz böyle âyetleri türlü türlü çevirip açıklarız. Gerçek
vecihleri ve çeşitli şekilleriyle ifade eder i'cazkâr, güzel bir nizam ile
halden hale devam ettirir, şekilden şekle koyarız. Bir taraftan nurlar saçar,
gözlerden geçirir, basiretler açarız; diğer yönden bunları layık olmayan gözlere
göstermez, basiretleri b ağlar, körlük ve karanlıklar içinde bırakırız. Bu
tasrif ve tasarrufu şu sonuç ve hikmet için yaparız ki sen ders görmüşsün, çok
okumuşsun (yani bu, âyetler ve Kur'ân tahsil etmeye ve incelemeye dayanan birçok
ilimler ve bilgiler ile ilgilidirler. Bi r ümmî okuma yazma bilmeyen bunları
bilemez ve bunlar vahyile de olmaz. Demek ki sen kimsenin haberi olmadan gizlice
ders almışsın) desinler. İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerine göre müdârese
etmişsin, yani kitap ehli, okumuş birtakım kimselerle müzakere etmişsin, bu
bilgileri o şekilde ediniyorsun ve söylediklerini vahyile değil, o müzakere ile
söylüyorsun desinler. İbnü Âmir kırâetine göre okunması halinde, bunlar, yani
senin okuduğun şeyler zamanı geçmiş, bugün için hükmü kalmamış eski şeyler
desinler. Hasılı bunlardan birini söyleyerek, hem Kur'ân'ın önemini ve senin bir
ilm-i ledünnîy (Allah bilgisi ve sırları ilmin)e ermiş olmanı gizli kapaklı
itiraf, hem de vahy ve peygamberliği inkâr ile küfür ile Allah'a ortak koşmada
ısrar etsinler. Buna karşılık biz de bu âyetlerin mânâsını bilecek olanlara,
ilim şanından bulunanlara beyan edelim ve açıklıyalım:
106-107-Ey Muhammed! Sen Rabb'inden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilâh
yok, O'na bak, ve müşriklerden yüz çevir, ne derlerse desinler bakma. Allah
dileseydi onlar da müşrik olmazlardı, imanı isteklerine bırakmaz, ortak
koşmaktan korur,
zorla mümin yapardı. Mademki müşriktirler, demek ki Allah imanlarını
dilememiş ve onları şirkten ve şirkin gereklerinden korumamıştır. Biz seni
onların üzerine bekçi de tayin etmedik. Şu halde ne onları ortak koşmaktan, ne
başlarına gelecek felaketten koruyabilirsin, ne de bundan dolayı sorumlu
olursun. Ve sen onlar üzerine vekil de değilsin. Onlar tarafından vekil değilsin
ki, iyilik veya kötülü k lerine, işleri idare etmek için onlara bakasın.
Allah'ın vekili de değilsin ki, şirklerinden dolayı üzerlerine çullanıp Allah'ın
onlara yapacağı azarlama ve cezayı veya düzeltmeleri yapmak yetkisini taşıyasın.
Kısaca sen ancak Allah'ın emirlerini ve hüküm l erini tebliğ ve haber vermekle
yükümlü bir elçisin. Bunun için Rabb'ından sana ne vahyedilirse ona uy ve
Allah'a ortak koşanlara bakma.
Ey inananlar!
Meâl-i Serifi
108- Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek
sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü
gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber
verir.
108- Ey müminler, Allah'tan başkasına yalvaranlara, tapanlara sövüp de
cahillikle atılarak Allah'a sövmelerine sebep olmayın. Yani onlara taptıkları,
kendilerince hürmet ettikleri şeyleri karıştırarak mesela "kahrolsun taptığınız"
veya "dini şöyle böyle" gibi bir sövme ve küfretmekle hitap ederek söğerseniz,
vicdanlarına, hissiyatları n a basmış olursunuz. Onlar da kızarak ve
bilgisizliklerinden dolayı ayniyle karşılık verdikleri zannında bulunarak, "biz
de sizinkine" diye, sizin söylediklerinizi iade eder ve bunun ona denk
olmadığını bilmezler ve bu şekilde hak sınırını
aşarak Allah'a sövmüş olurlar. Ve siz bu küfretmeye sebep olmuş olursunuz. Şu
halde siz onların küfürlerine, şirklerine söveceğiz diye böyle küfretmeye sebep
olmayın. Küfretme ve sövme, genelde ahlâka uygun bir şey olmadığı gibi, aslı
itibariyle batılı, küfrü hakir görme k ve değersiz göstermek gibi meşrû ve güzel
sayılmış da olsa, böyle küfretmeye ve küfrün artmasına sebep olacak olan sövme
ve küfretmeye sebeb olmak sûretiyle bir küfür demektir. Bundan dolayıdır ki,
Fıkıh kitaplarında, her kim olursa olsun, dinine küfretm e k elfâz-ı küfür
(küfür lafızların)den sayılmıştır.
Hasılı, herhangi bir milletin, ne kadar batıl olursa olsun mukaddes
saydıkları şeylere sövmekten sakınmalıdır. Biz, böyle her ümmete amelini
süslemişizdir. Kimisinin iyiliğine başarı, kimisinin kötülüğüne alçaltma olmak
üzere her birine çeşitli duygular, karekterler, zevkler, telakkiler vererek
yaptıklarını hoş göstermişizdir. İşin aslı hayır olsun, şer olsun, küfür olsun,
iman olsun, taat olsun, isyan olsun, hepsi, yaptıklarını beğenerek, güzel kab u
l ederek yaparlar. Ve sevdiklerini müdafaa etmek için heyecanlara düşerler.
Hoşlanıp hoşlanmamak gibi duygular isteğe bağlı değil zorlamakladır. Gerçek ve
hayrın yolu, sırf zevk ve duygularda değil, yukarda açıklandığı üzere
basiretlerdedir. Basireti bıra k ıp da yalnız zevk, süs ve duyguların arkasından
gidenler, birçok kötü şeyleri iyi kabul ederek yapmaya mecbur olurlar. Allah,
onları yanlış telakkilerinden korumaz, tersine kendilerine iyiyi kötü, kötüyü
iyi gösterir. Hepsi yaptığını kendi lehine iyi yapı y orum diyerek yapar. Fakat
yalnız onların değer yargılarıyla ve özellikle Allah'ın rızasını gözetmeyip
yalnız süse, zevke uyan telakkileriyle ve yalnız kendi hoşlanmalarına dayanan
amelleriyle iş bitmez. Sonra dönüşleri, müracaatları, hepsinin Rabb'ı, işin
sahibi olan Allah Teâlâ'da biter. O süsün ilk neşesi geçer, nöbet sonuna,
neticelerine gelir. O ilk oluşun bir son oluşu, öldükten sonra bir dirilmesi ve
o zaman âlemlerin Rabbi'nin huzurunda bir dikilmesi vardır. O zaman âlemlerin
Rabb'i onların ön c e yaptıkları amellerinin ne olduğunu kendilerine derhal
haber verir. O günde süslü görüp beğenerek yapmayı âdet haline getirdikleri
işlerin süslü mü, süssüz mü, acı mı, tatlı mı, güzel mi, çirkin mi, ne olduğunu
sonunda anlarlar.
Şimdi müşriklerin bazı işlerini haber vermek ve Allah'ın, işlerin dönüş yeri
olduğunu açıklamak sûretiyle buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
109- Müşrikler, kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine
dair en ağır yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah
katındadır". Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini siz nerden
bileceksiniz?
110- Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman
etmedikleri gibi, gene de iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde
kör ve şaşkın bırakırız.
109-110- Müşrikler güçlerinin yettiği en kuvvetli yeminlerle Allah'a yemin de
ettiler ki, herhalde kendilerine bir âyet, istedikleri bir mucize gelse (bu
cümleden olarak Safa tepesi altın olsa) muhakkak ve muhakkak iman edeceklermiş.
Rivayet edildiğine göre bazı müminler de bunların bu yeminlerine bakarak
istedikleri âyetin inmesiyle iman edecekleri ümidine düştüler. Ey Muhammed De
ki: Âyetler ancak Allah'ın katındadır. Yani onlara gücü yetecek olan ancak
O'dur. Dilediğini açıklar, dilediğini açıklamaz, hiçbiri benim kudret ve
isteğimle değildir. Siz bilmezsiniz ki, O istedikleri âyet geldiği zaman da iman
etmezler. Ve biz onların gönüllerini ve gözlerini çeviririz. Gönülleri bir
tarafa, göz l eri başka tarafa döner, hayret ve tereddüt içinde kalırlar. İlk
defa iman etmedikleri gibi, yine hakkı anlamaz, âyeti görmezler, iman etmezler.
Ve kendilerini basiretsizlikleri ile tuğyanları içinde bırakırız, körü körüne
yuvarlanır giderler. Yani i l k önceki imansızlıkları, iman sebebi olacak
mucizeler olmadığından
değil, inat ve azgınlıklarından ve hak, doğru âyetleri görmemezlik
ettiklerinden dolayıdır. Ve bundan dolayı Allah onları küfür azgınlıklarına
bırakmaya takdir etmiştir. Allah onları bu taşkınlıktan korumayacak, müminlere
verdiği hidayeti ve iman yardımını vermeyecek, körlüklerinde bırakacak,
bastıracak, "Kim körlük ederse, ben sizin üzerinize bir bekçi değilim" sırrı
tamamen ortaya çıkacaktır.
Onun için bir âyet değil:
Meâl-i Şerifi
111- Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı
ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah'ın diledikleri hariç, yine
de inanacak değillerdi, fakat çokları bunu bilmezler.
111- Hatta biz onlara bü tün melekleri indirmiş olsak. "Bize melekler
indirilmeli değil miydi?" (Furkan, 25/21), "Bize melekleri getirmeliydin" (Hicr,
15/7) diye istedikleri mucizeyi göndersek, Ve ölüler kendilerine söylese,
"Babalarımızı diriltip getiriniz de şahit l ik etsinler" (Duhân, 44/36) diye
istedikleri mucize de yapılsa, ve üzerlerine her şeyi kefil olarak toplasaydık
da, "Allah'ı ve bütün melekleri kefil olarak getir" (İsrâ, 17/92) diye
istedikleri mucizeyi de göstersek, Allah dilemedikçe hiçbir z a man iman
etmeleri ihtimali yoktur. Ve bundan dolayı onlara âyet indirmek boşunadır. Ve
fakat pekçoğu bilmezler. Her türlü mucize gelse Allah dilemeyince hiçbir şey
yapamayacaklarını bilmezler de, sadece kendilerine güvenir, azgınlık ve
inatlarında kalm ak için öyle yalan
yere yemin ederler. Bunun için sen onlara bakma ve imanlarına ümit edip,
istedikleri mucizeyi istemeye kalkma da, "Mucizeler, Allah katındadır" (En'âm,
6/109) de, Allah'a bırak!
Meâl-i Şerifi
112- Biz böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.
Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler.
Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa
bırak.
113- Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalbleri, o yaldızlı söze kansın, ondan
hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle
yaparlar.
114- Allah, size Kitab'ı (Kur'ân'ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan
başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur'ân'ın,
gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın
şüphe edenlerden olma.
115- Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır. O'nun
sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.
116- Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan
saptırırlar. Çünkü onlar sadece "zann"a uyarlar ve saçmalarlar.
117- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan kimlerin saptığını çok iyi bilir. O, doğru
yolda olanları da çok iyi bilir.
1 12-113-Ey Muhammed! Böyle, yani her ümmete amellerini süslediğimiz gibi,
yahut sana onları düşman kıldığımız gibi her peygambere de insan ve cin
şeytanlarını düşman kıldık. Sevgi ve ülfeti veren Allah olduğu gibi, düşmanlık
ve nefreti veren, dostu d o st, düşmanı düşman yapan da Allah'tır. Ve düşmanı
bulunmak, peygamberler arasında yalnız sana özgü değil, hepsinde cereyan eden
bir kuraldır. İnsan ve cin şeytanları her peygambere düşman olagelmiştir. "İnsan
ve cin şeytanları" tamlamasının, "beyaniyye" veya "lamiyye" olması hakkında iki
görüş vardır: Beyaniyye olduğuna göre, "insandan olan şeytanlar ve cinden olan
şeytanlar" demek olur. Ve şeytanların bir kısmının insan cinsinden, bir kısmının
da cin cinsinden olduğu anlaşılır. Lamiyye olduğuna göre de "insanlara mahsus",
yani insanlara musallat, insan aldatmaya mahsus şeytanlar; "cinne mahsus",
cinnîleri aldatmaya mahsus şeytanlar demek olur. Ve bu şekilde şeytanın, ne
insan, ne cin değil, üçüncü bir cins olduğu ve fakat bir kısmını insana, bir
kısmı d a cinne musallat olmak üzere iki çeşidi bulunduğu anlaşılır. İkrime,
Dahhâk, Süddî, Kelbî gibi bazı tefsirciler izâfetin lamiyye olması ve başkalık
ifade etmesi asıl olduğundan dolayı, şeytanların insan ve cinden başka bir
cins
ve hepsinin İblis'in çocukları olduğuna kâni olmuşlardır. Fakat İbnü
Abbas'dan Ata, Mücâhid, Hasen ve Katâde beyaniyye izâfeti tercih ederek
demişlerdir ki, şeytan, insan ve cinden herhangi bir isyancı ve inatçıdır. Yani
gerek insan ve gerek cinden olsun serkeş, kibirli, fitneci, in a tçı, ele avuca
sığmaz, kaypak, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. (Bakara sûresi
14.âyetin tefsirine bkz.) Adı geçenler demişlerdir ki, cinden de şeytanlar
vardır, insanlardan da şeytanlar vardır. Ve cinden olan şeytan mümini
aldatmaktan aciz k alınca inatçı bir insana, yani bir insan şeytanına gider ve
mümini aldatmaya teşvik eder. Ve böyle insanlardan şeytanlar bulunduğuna şunu
delil göstermişlerdir: "Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebu Zer (r.a)'e: 'Cin ve insan
şeytanlarından Allah'a sığındın mı?' bu y urmuştu. Ebu Zer: 'İnsanın da
şeytanları var mıdır?' dedi. 'Evet onlar, cin şeytanlarından daha şerlidir'
buyurdu."
İşte birçok tefsirciler, bu âyette bu mânâyı tercih etmişlerdir. Çünkü âyetin
gelişi, kâfirlerin düşmanlık ve düşüklüklerine karşı Resulullah'a teselli verme
hakkındadır. Şu halde insan şeytanları, göze görünür şeytan insanlar; cin
şeytanları da göze görünmez, bakışlardan gizli şeytanlar demek olur.
Bilinmektedir ki ins, insan türü, beşer, âdemoğlu demektir. Tekilinde "insî"
denilir. Ve b una karşı olan cin de alışılmamış, gizli, rûhânî bir yaratık demek
olur ki, bunun tekiline de "cinnî" denilir Ve iki sayfa önce açıklandığı üzere
cin biri daha genel, biri daha özel olmak üzere iki mânâ ile tefsir edilmiştir
Fîruzâbâdî "Besâir" inde bu n u şöyle özetleyerek demiştir ki: Cin hakkında iki
türlü görüş vardır:
Birincisi: Cin mutlaka duyuların hepsinden gizlenmiş olan rûhânîlere denilir
ki, insan karşılığıdır. Bu şekilde melekler ve şeytanlar cinin içine dahil olur.
Şu halde melekler ile cin arasında mutlak umum ve hususluk vardır. Her melek
cindir, her cin melek değildir.
İkincisi: Cin, rûhânîlerin bir kısmına denilir. Çünkü rûhânîler üç
kısımdır:
1- Hayırlılardır ki, meleklerdir.
2- Şerlilerdir ki, şeytanlardır.
3- Hay ırlıları da şerlileri de içine alan ortadakilerdir ki, özel mânâsıyla
cin taifesidir.
Demek olur ki, burada cin, insan karşılığı zikredildiği "Kâfirler, cinleri
Allah'a ortaklar yaptılar" (En'âm, 6/100),
"Cinlerden olan İblis ise Rabb'inin emrinden çıkmıştı" (Kehf, 18/50)
âyetlerinde olduğu gibi genel mânâya sarf edilmiştir. "Cin şeytanları" izâfet-i
beyâniyyesiyle de melekler ve diğer hayırlı cinler, çıkarılmıştır. "Kamus"ta
anıldığı üzere "ins", bir insanın özellikle hissettiği hâlis dost ve a
hbablarına da denir ki, "enîs" (dost) demek gibidir. Beşer türüne insan ve ins
denilmesi de işte bu karşılıklı anlaşma mânâsı itibariyle bir insanın veya bir
kısım insanların arkadaşlıklarından kayıp ve bakışlardan gizli bulunan
yabancıları ve perde arkasında hareket edenleri de "ins" karşıtı olan "cin"
kavramına sokmak gerekecektir. Bu şekilde genel anlamıyla cin, yukarda geçtiği
üzere üç çeşit rûhânîler ile beraber beşer türünden bir kısmını da içine almış
bulunur. Ve bu beşer kısmı, diğerine göre cinnin özel mânâsı ve özel mânâsıyla
insin en yakını karşıtı demek olur. Gerçi seleften, cinnin bu mânâsı açıkça
nakledilmiş değilse de, meşhur olduğu üzere ins ve cinnin toplamına (sekaleyn)
denilmesi bu konuda açık gibidir. Çünkü bu en azından bazı cinlerin de insan
gibi ağırlığa haiz olduğuna işaret eder. Halbuki rûhânîler, gerek soyutlar ve
gerek ecsâm-ı lâtife (latif cisimler) diye tarif edilsin, her iki değerlendirme
de maddîler karşıtı olduklarından bilinen mânâsıyla ağırlık kavramından
hariçtirler .Ve b undan dolayı (insanlar ve cinler) her halde ruh ve akıl sahibi
olan ve yoğun maddeyi içeren, biri anlaşma dairesinde anlaşılan ve açık; biri de
anlaşma dairesinden gizli ve örtülü iki karşıt ağırlık demek olur. Ve özellikle
gizli topluluklar halinde ha r eket eden beşer kısmının, esas sözlük itibariyle
"cin toplumu" kavramında bulunuşu hususunda şüphe yoktur. Ancak cin anlayışını
buna tahsis etmek, alışılmış ve alışılmamış bütün beşer türünden başka gizli cin
yoktur, demek de doğru değildir. Zira "Cinler i de daha önce (vücudun
gözeneklerine) nüfuz eden güçlü bir ateşten yarattık" (Hıcr, 15/27) âyeti
gereğince cinlerin yaratılışı insanlardan öncedir. Ve bu âyette de cin,
açıklandığı üzere, genel mânâda kullanılmıştır. Ve Allah Teâlâ ilâhî hikmetiyle
her p eygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kılmış ve bu düşmanlık,
peygamberlerin gönderilişinin bir gereği, bir hikmeti , cereyan eden bir sünneti
olmuştur. Ve nitekim "Kâfirler, bunu başkalarından öğrendin desinler ve bilen
bir kavme açıklayalım diy e âyetleri genişçe izah ederiz" (En'âm, 6/105) âyeti
ile de buna işaret buyurulmuştu.
Peygamberlere düşman olan ve bir kısmı görünen, bir kısmı görünmeyen bu insan
ve cin şeytanları birbirlerine gurur için, aldatmak için söz yaldızı (içi bozuk,
dışı süslü aldatıcı sözler) vahyederler.
Yani vahyeder gibi süratli bir îmâ ve işaretle öyle yalancı, yaldızlı sözler
telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanırlar,
şeytanlıklarına hayran olurlar. (Vahyin çeşitleri ile mânâsı ve tarifi Nisâ
sûresinin sonlarında "Şüphesiz Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere
vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik" (Nisâ, 4/163) âyetinde açıklanmış idi,
oraya bak.) Yani genel mânâda vahy, biri hak vahiy, biri batıl vahiy olmak üzere
iki çeşi t tir. Ve bunun ikisini de içine alan en umûmî mânâsıyla vahiy,
"süratli bir işaret ile söz" demektir. Gerçek vahiy, hak vahiy ve ilâhî zorlama
olmakla beraber, süratli bir îmâ ve işaretle gizli şekilde verilen batıl
telkinlere de mecazî olarak vahiy denili r. Şeytanlıkla olanlar da vahiy veya
ilhamı hep bu mecazî mânâda kullanarak falan ve falandan şeytanlık icra ederler,
ilham almış derler. Ve işte şeytanların bu şeytanlığı, peygamberlere düşmanlık
ve gerçek vahiye rekabet için birbirlerine dayanmaktaki ve a ynı zamanda gurur
ile aldatıcı, yaldızlı sözler uydurup telkin etmekteki süratlerini anlatmak için
bu âyetteki îmâ, bu mecazî anlamda söylenmiş ve fakat "gurur için yaldızlı söz"
karîne-i mâni'a (engelleyici karîne)sı konularak doğru fiil gafletten ve k ö tü
anlamadan korunmuştur.
Özet olarak her peygambere düşman olan insan ve cin şeytanları öyle yaparlar.
Ve fakat Rabb'ın dilemiş olsaydı o şeytanlar bunu (bu düşmanlığı, bu süratli
telkini, bu yaldızı, bu bozgunculuğu ) yapamazlardı. Ya onlara o kudreti vermez
veya verdiği halde engel olur, yaptırmazdı. Demek ki onların bunu yapabilmeleri
ve yapmaları da Rabb'ının dilemesiyledir. Ve demek ki bunda onun bir hikmeti
vardır. Şu halde sen onları iftiralarına bırak. Bırak ki, belalarını bulsunlar.
On l ar o yaptıklarına aldanmak için ve ahirete, âkıbete inanmayanların
gönülleri ona, (o telkin ettikleri yaldızlı söze veya o gurura) meyletsin diye,
ve bu imansızlar ondan hoşlansınlar, rızalarıyla kendilerini beğensinler, o
yaldıza gönül verip hayran olsunlar diye, ve işlemekte bulundukları fenalıkları
işlesinler diye yaparlar. Ki bütün bu fenalıkların başında Allah'tan başka hakem
aramak suçu vardır. Şu halde senin onlara diyeceğin şudur:
114-115- Allah'tan başkasını mı hakem isteyeceğim? Halbuki o size bu en
mükemmel Kitab (Kur'ân)ı açıklanmış olarak (yani hiçbir şüphe ve başka şeylere
benzeyişe mahal kalmayacak şekilde fasılalı âyetleriyle hak, bâtıldan ayırd
edilerek beyan edilmiş ve açıklanmış bir
halde) indirdi, hükmünü açıkladı. Allah'ın hükmüne karşı, hükmüne müracaat
edilebilecek hiçbir hakem tasavvur olunamayacağı gibi, ilâhî hükmü anlamak ve
tebliğ etmek için de diğer âyetlerin, mucizelerin delaleti, icazı, kitabın
mucizesi kadar kuvvetli, açık ve tafsilatlı değildir. Onların sade c e bir
icazdan ibaret olan delaleti, mücmel (kapalı), belirsiz, açıklamasız ve
devamsızdır. Kitabın mucizesi ise onların hepsinin icaz delaletini içerdikten
başka açıklanmış, vazıh, mufassal ve daimdir de. Mesela "Ay'ın yarılması"
(şakk-ı kamer) mucizesind e n "Muhammed, Allah'ın Resulü'dür" hükmü ancak kısaca
ve bir an için anlaşılır. Ve bundan istifadenin gerek açıklığı ve gerek devamı
kelama dayanır. "Kıyamet yaklaştı, Ay yarıldı" (Kamer, 54/1) sûresi ise aynı
hükmü daha geniş icaz vecihleri ile açı k ça ve sarih bir biçimde ifade eder. Ve
her zaman için ifade eder. Ve herhangi bir hakimin hükmü, sözlü ve fiilî
olabilirse de asıl açık hüküm, sözlü hükümdür. Ve özellikle ilâm ve tescil
edilen sözlü hükümdür ki, bir değil, binlerce fiile sebep ve misal t e şkil
eder. Kısaca kitabın mucizesi, Allah'ın hükmüne delalet için, diğer mucizelerin
üstünde açık ve derin, yüksek bir delildir. İşte burada bu mânâ hatırlatılarak
buyuruluyor ki, Allah size diğer mucizelere muhtaç olmayacak olan böyle mufassal
bir kitap indirmiş ve bu şekilde hükmünü kesin olarak beyan ve tebliğ etmiş
olduğu halde, ben şimdi şeytanların yaldızlı sözlerine meyledeceğim de, aramızda
haklıyı haksızı ayırmak için Allah'ın hükmünü bırakıp, ona karşı Allah'tan
başkasını mı hakem seçeceğim? Hayır, asla! Rivayet edildiğine göre Kureyş
müşriklerinin bir problemleri olduğu zaman bir kâhini hakem yapıp, hükmüne uymak
âdetleri olduğu gibi Resulullah'a da:"Seninle aramızda yahudi bilginlerinden ve
istersen hıristiyan piskoposlarından bir hakem seçelim, bakalım onların
kitabında sana dair bir şey varsa bize haber versinler" diye bir teklifte
bulunmuşlardı ki, bu âyetle buna cevap verilmiştir.
Ve bizim kendilerine kitap verdiğimiz kimseler bilirler ki, muhakkak o Kitab
(yani Kur'ân) Rabb'ından hak ile indirilmiştir. Şu halde sakın şüphelenenlerden
olma, şüpheliler gibi birtakımlarının inkârlarından etkilenip de başka hakem
teklif edenlere rıza gösterme. "Allah'tan başka bir hakem mi isteyeyim?" de. Hiç
şüphesiz bu kitap sana Rabb'ından ind i rilmiş hak bir kelimedir. Ve senin
Rabb'ının kelimesi, doğru söz olmakta da tam, adaletçe de tam, son derece
tamdır. Yani Kur'ân, ihbârî (haberle ilgili), inşâi (dilek kipine ait) iki yönü
içine alan bir Allah kelâmıdır ki, birinde istenen doğruluk, bi rinde istenen de
adalettir. Kur'ân haberleri ve vaadleri yönüyle tamamen
doğrudur, gerçeğin kendisidir; yalandan, şüpheden uzaktır. Kanunları ve
hükümleri yönüyle de tamamen adalettir, doğruluğun kendisidir, zulümden, eğri
büğrülükten uzaktır. Rabbinin kelimelerini değiştirebilecek, ona karşı hakimlik,
ayırtmanlık, düzelticilik edecek hiçbir şey, hiçbir kimse yoktur. Ne kimse O'nun
kelimelerini kaldırıp yerine daha doğru ve daha adaletlisini koyabilir, ne de
aynısını. Söz, O'nun sözü; kanun, O'nun kanunu; kitap, O'nun kitabı; hüküm,
O'nun hükmüdür. Şu halde Allah'tan başka hakem isteği nasıl düşünülür ve caiz
görülebilir ki, O, daima hem işiten, hem bilendir de. Gizli, açık her sözü
işittiği, her şeyi bildiği gibi iddiacıların davalarını işitir, niyetl e rini ve
maksatlarını bilir. Ve bütün yargılanacakların görünüşlerini bildikten başka,
görünmeyen yanlarını da bilir. Öyle yargılar ve öyle hüküm verir. Artık kim
O'nun hükmünü bozabilir? Ve kim O'nun hükmünden kurtulabilir? Allah'ın hükmü
böyle. Diğerleri ne gelince:
116-117- Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna itaat edecek, uyacak,
onlardan hakem yapacak olursan, seni Allah'ın yolundan, şeriatından saptırırlar.
Çünkü onlar hükümlerinde ilme, hak delile değil, ancak zan ve vehme tâbi
olurlar. Ne inançlarında kesinlik, ne kanunlarında, ölçülerinde haklılık, ne de
hükümlerinde isabet bulunur. Ve onlar başka değil, ancak kendi mızraklarıyla
ölçer, kişisel, nefsânî ölçü ve tahminleriyle keyiflerine göre hüküm verir,
yalan söylerler. Mes e la "Allah, beşere bir şey indirmedi" derler, Allah'a
ortak ve çocuk isnat ederler, putları ve heykelleri yakınlaşma aracı sayarlar.
Haklıyı haksız, haksızı haklı, çıkarırlar, helale haram, harama helal derler.
Leşi helal sayarlar, deveyi ve benzerlerini h a ram ederler. Gerçekte yalnız
Rabb'ındır ki, en çok bilen O'dur. Yolundan sapanı bilir. Doğru yolda gidenleri
en iyi bilen de O'dur.
Şu halde, Allah'tan başka hakem ve hâkim arayanlara uymayın ve Allah yolundan
şaşmayın da:
Meâl-i Şerifi
118- Eğer Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, Allah'ın adı anılarak kesilen
hayvanlardan yiyin.
119- Size ne oluyor da Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yemiyorsunuz?
Halbuki O size, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri genişce
açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden keyiflerine uyarak insanları doğru
yoldan saptırıyorlar. Muhakkak ki, Rabbin, sınırı aşanları çok iyi bilir.
120- Günahın açığını da, gizlisini de bırakın! Günah kazananlar,
yaptıklarının cezasını çekecekler.
1 21- Üzerlerine Allah'ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünkü onu yemek
yoldan çıkmaktır. Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde
bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki, Allah'a ortak koşanlardan
olursunuz.
118-119- Üzerine yalnız Allah'ın ismi anılmış olan şeylerden yiyin. Ki Allah
bunu size mubah kılmıştır. Eğer Allah'ın âyetlerine gerçekten inanıyorsanız?
Böyle yaparsınız, bu âyetlerin hükmüne de inanır, bu yemeyi mubah bilirsiniz.
Başka ad tanımaz, Allah'ın hükmünden
başkasına uymazsınız. "Anılanlardan" buyurulması gösterir ki, yenecek şeyler
"besmele"li şeylerden olacaktır. Fakat "besmele" çekilenlerin hepsi de
yenebilecek değildir. Bu konuda açıklama vardır. Bunun için buyuruluyor ki:
Üzerine Allah'ın ismi zikredilmiş şeylerden size ne oluyor da yemeyeceksiniz?
Allah size, zorunlu olduğunuz şey hariç olmak üzere, haram kıldığı şeyleri
açıklamış, haramı helaldan ayırt edip beyan etmişken, besmele çekilmiş şeylerden
yememenize, yani yemeyi caiz görmeme n ize bir sebebiniz, deliliniz bulunma
ihtimali var mıdır ki, bunlardan yemiyeceksiniz? Bu açıklama yukarda Bakara
sûresinde "Şüphesiz ki Allah, size leşi, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan
başkası adına kesilenleri haram kıldı" (Bakara, 2/173) ve daha geniş olarak
Mâide sûresinde "Size leş... haram kılındı" (Mâide, 5/3) âyetlerinde geçmiştir.
Bu sûrede geleceği üzere "Üzerlerine Allah'ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin"
(En'âm, 6/121) âyeti ile başlayıp, biraz sonra "De ki: Bana vahyolunanl a rda,
yiyen bir kişinin yediği her hangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm
bulamıyorum. Ancak..." (En'âm, 6/145) âyeti ile tamamen özetlenmiştir ki, inişe
göre bu sûre, tertibe göre de öbürleri öncedir. Ve her biri, başkasını teyit
edici ve açıkla y acıdır.
Şu da şüphesizdir ki, birçokları bir ilme dayanmayarak sırf keyif ve
istekleriyle sapıtırlar. Allah'ın hükmünü aramayarak ve onu bildiren bir doğru
delili, fikir ve incelemesine ciddî olarak esas tutmayıp, kendi keyfini,
eğilimlerini, gönlünün istemesini veya istememesini ölçü kabul ederek harama
helal, helale haram der ve bu şekilde halkı şaşırtır, saptırırlar. Her halde
sınırı aşanları çok iyi bilen, (kimlerin hak sınırdan batıla, helalden harama
geçmiş olduklarını en çok bilen ve cezalarını verecek olan) ancak Rabbindir. Ey
Muhammed! Şu halde siz onun emrini dinleyin, Allah'ın ismi anılmış şeylerden
yeyin.
120- Ve günahın açığını da, gizlisini de terk edin. Kötü fiilin açığını da
yapmayın, gizlisini de. Günahın açığı, kötü fiilin açığı deyimi, ilk önce iki
mânâyı içine alır: Birisi açıktan açığa, alenî olarak yapılan kötü fiil; diğeri
de, isterse gizli yapılsın kötülüğü, kötü olduğu açık ve besbelli olan fiil
demektir. Buna karşılık günahın gizlisi de iki çeşit demek olur ki, b i risi
gizli yapılan kötü fiil, birisi de isterse açıktan yapılsın kötülüğü gizli, yani
fenalığı baştan açıktan açığa anlaşılmaz, sonradan meydana çıkar ve bundan
dolayı ilk önce günah olduğunun anlaşılması bir delil ve habere dayanan kötü
fiildir. Bundan b aşka bir
fiil ya zina, hırsızlık vesaire gibi uzuvlar ile yapılır veya inançsızlık,
hased, kibir gibi sırf kalb ile yapılır. Ve "günahın açığı ve gizlisi" deyimi bu
farkı da içerse, bu öncekilerin içinde dahildir. Kısaca günah, kötülük, kötü
fiil demektir. Ve bunun bir zahiri (görüneni) vardır, bir de batını
(görünmeyeni). Zahiri, ya kendisi, ya kötülüğü veya her ikisi açık ve belli
olan; batını da buna karşılık ya kendisi, ya kötülüğü veya her ikisi gizli
olanıdır. Kendisini gizli olması da ya sırf kalbe a it işlerden olmasıyla olur
veya tenhada yapılmasıyla olur. Ve bunların hepsinden sakınmak gerekir. Çünkü ne
olursa olsun günah kazananlar, kazandıkları günahlarıyla ilerde
cezalanacaklardır. Şu halde açık olanın cezası var da, gizli olanın cezası y o k
zannetmemeli, hepsinden sakınmalıdır.
Bu âyet, bütün haram olanların hükümleri hakkında bir tümel (küllî) esası
beyan etmektedir.Yani Allah'ın yasakladığı, haram kıldığı şeyler, açıktan açığa
herkesin anlayıvereceği açık fiillerden, açık kötülüklerden ibaret değildir.
Öyle gizli ve batınî fenalıklar da vardır ki, herkes için keşf ve
değerlendirmesi, anlama ve idraki zor veya imkansızdır. Ve işte Allah'ın
açıklayıp ve beyan ettiği haramların, günahların bir kısmı ve hatta çoğunluğu
böyle insanların k e ndi akılları ve takdirleriyle anlayıp idrak edemiyecekleri
gizli kötülüklerdir ki, bunlar ancak şeriatin gelmesi, haber vermesi ve Allah'ın
irşadı ile bilinebilir. Ve bu şekilde herkes için aklen açık ve malum bulunan
kötülüklerden başka, aklen gizli ve b a tın olan birçok kötülükler de dinen açık
ve malum bulunur. Ve hepsinin zararından, cezasından çekinmek, ancak şeriata
yapışmakla mümkün olur. Ve böyle şer'î açıklama ile "Helal açıktır ve haram da
açıktır." Bununla beraber bu ikisinin ortasında şüph e li görülecek gizli bazı
şeyler daha vardır ki, bunlar da gizli günaha dahildirler. Bunları anlayıp
terkedebilmek de "Seni şüpheye düşüreni, seni şüpheye düşürmeyene bırak"
hadisinin delaletince, açık, belli ve kesin şekilde bilinen şer'î bir beyan ve i
l mî bir asla ictihad ile irca edilerek ve katılarak şüpheli tarafın atılması
ile mümkün olur ki, nefse ait isteklere dayanmakla ilme dayanma farkının en çok
dikkatle gözetileceği nokta da bu noktadır.
121-Kötülük ne olursa olsun kötü, onu kazananlar i çin sonunda cezayı
gerektirici bir zarar verici olduğundan, Allah Teâlâ günahın açığını da,
gizlisini de terketmeyi emreder.
Ve bunun için gelecekte açıklanan ve beyan olunan haramların fenalığı ve
haram oluşunun hikmeti hepinizin nazarında açık olmasa bile, Allah'ın ilmine
dayanarak ve emrine uyarak günahın açığını da, gizlisini de açıkta ve gizlide
gözünüzle ve gönlünüzle terk ediniz. Ve üzerine Allah'ın ismi zikredilmedik
şeyden yemeyiniz. Bunun yenmesi, içilmesi düşünülen her şeye umûmî olması ihtim
a li yok değildir. Nitekim bir görüşünde Atâ'nın bu umûma tutunarak: "Gerek
yiyecek ve gerek içeceklerden her ne olursa olsun Allah'ın ismi anılmamış olan
her şey haramdır" dediği de nakledilmiştir. Fakat diğer fakihlerin hepsi ve
başka bir görüşünde Atâ da bundan maksadın kesme ve boğazlama meselesi olduğunda
ittifak etmişlerdir. Hakikatte gelecek olan 145. âyet de bunu gerektirmektedir.
Şu halde ism-i mevsûl ve şer'î ahd ile boğazlanması düşünülen hayvanlardan
ibaret olur. Ve üzerine Allah'ın ismi a n ılmayan, boğazlanması ve yenmesi
düşünülen ve fakat üzerine Allah'ın ismi anılarak boğazlanmamış olan, yani
besmelesi olmayan şeyler demektir. Bu da zahiri üzere üç şeye muhtemel olur:
1- Leş ki, kesilmeden ölmüştür, besmelesizdir.
2- Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilmiş olandır ki "Allah'tan başkası
için kesilen"dir.
3- Kesilmiş, fakat ne başkasının, ne de Allah'ın ismi anılmamış olandır ki,
buna "metrûkü't- tesmiye" (tesmiyesi (Allah'ın isminin anılması) terkedilmiş)
denir. Ve bunda iki hâl mümkündür: Birisi Allah'ın ismi hatıra gelmekle beraber,
anılması terkedilmiş olandır ki, buna "amden metrûku't-tesmiye" (bilerek
tesmiyesi terkedilen) denir. Biri de unutulduğundan dolayı terkedilmiş olandır
ki, buna da "unutarak tesmiyes i terkedilmiş" denilir. Ve "üzerine Allah'ın ismi
anılmayan" âyetinin mutlak zahirine göre, unutarak tesmiyesi terkedilenin de
diğerleri gibi yenmesinin haram olduğu görünür. İbnü Ömer, İbnü Sîrîn ve daha
bazılarından, Davûd-i Zahirî'den bu görüş rivaye t edilmiştir. Gerçi leş ve
Allah'tan başkası için kesilen bu yasaklamada, tesmiye bulunmamak mânâsı ile
dahil olduklarından dolayı, bunun bilerek tesmiyenin terk edilmesine şümûlü
hepsinden açık ise de, göreceğiniz vech ile unutmanın girmesine engel vardır.
Hatta İmam Şâfiî daha geniş ve açıklanmış olan 145. âyette tesmiyenin
terkedilmiş olması açıkça gösterilmediğinden dolayı onun zahirini, bunun
zahirine tercih ederek buradaki "üzerine Allah'ın ismi anılmayan" kısmını,
"Allah'tan başkası için kesilen" kısmına tahsis etmiş ve kesen müslüman ve kitap
ehli olduğu takdirde gerek isteyerek
ve gerek unutarak besmelesi terk edilenin yenmesinin helal olduğunu
söylemiştir ki, bu görüş İbnü Ebî Leylâ ve Evzâî gibi daha bazı kimselerden de
rivayet edilmiştir. Fakat avlama ve kesmeyle ilgili olarak Mâide ve Hacc
sûrelerinde varid olan "Ve üzerlerine Allah'ın adını anın" (Mâide, 5/4),
"Kurbanlıklar sıra sıra dizilip boğazlanacakları zaman, mutlaka Allah'ın adını
anın. Yan üstü düşüp canları çıkıncada onlard a n yiyin" (Hacc, 22/36) ve burada
bu "Üzerine Allah'ın ismi anılmayandan yemeyin" yasağıyla, kendisinden önceki
"Üzerine Allah'ın ismi anılandan yiyin" emrinin tam karşılaştırılmasından kesme
ve avda tesmiyenin farz oluşu çok açık belirgin olarak an l aşılmakta olduğu ve
kurtuluş mümkünken tercihe gitmek de caiz olamayacağı için, tesmiyenin farz
oluşuna ve tesmiyeyi terk etmenin haramlığına doğrudan doğruya delalet eden bu
âyetlerin mânâsını ihmal etmek elbette kabule layık görülemez. Hakikatte İmam-ı
Azam Ebu Hanife hazretleri de: "Eğer müslüman tesmiyeyi kasten terk ederse
yenmez, unutur da terk ederse yenir" demiştir ki, İmam Mâlik'ten de Mâlikî
mezhebince en seçkin rivayet budur. İbnü Atıyye bunun cumhur (çoğunluk) görüşü
olduğunu söylemiştir. Hz. A li'den, İbnü Abbas'dan, Mücahid'den, Atâ b. Ebî
Rabah'tan, Sâid b. Müseyyeb'den, İbnü Şihab ve Tavus'tan rivayet edilmiştir ki,
bu zatlar, "Üzerine tesmiye olunup da kesilenin yenmesinde sakınca yoktur"
demişlerdir. Bir de Hz. Ali, yani besmele meseles i ancak din üzerine
dayanmıştır, demiş, İbnü Abbas da: "Müslümanın Allah'ı anması kalbindedir ve
Allah'a ortak koşmada ismin faydası olmadığı gibi, dinde de unutmanın zararı
yoktur" demiştir ki, bilerek terk etmenin zararını ifade eder. Doğrusu dikkat
olun u rsa bu âyetin unutmaya değil, ancak bilerek terk etmeye yönelmiş olduğu
anlaşılır. Çünkü unutana fasık denilmiyeceği üzerinde ittifak edilmiştir . Fısk,
ancak kastetmeye nisbet olunur. Burada ise buyuruluyor ki, ve şu muhakkak ki bu,
herhalde bir fısktır, (emre uymaktan çıkmaktır). Ve hatta şimdi görüleceği üzere
bazı hallerde dinden çıkmak ve şirke düşmektir. Yani kurbanlık ve av üzerine
Allah'ın ismi anılmamak veya anılmayandan yemek her biri de bir fısk
(itaatsizlik)tır. İşte "yemeyin" yasaklaması, böyle fısk ile sebep gösterilerek
tekit buyurulmuştur ki, bu, hem tesmiyeyi terk etmekten yasaklamayı, hem de
yemekten yasaklamayı içine alır ve kastetmeyi gerektirir. Şu halde boğazlamada
besmele çekmek, hem bir şart olarak farzdır, hem de oruçta imsak f arz olduğu
halde unutup yemekle bozulmadığı gibi, unutmakla tesmiyeyi terk etmek de
boğazlamayı ifsad etmiş olmaz. Burada besmele denilmeyip de
tesmiye denilmesinin de sebebi vardır. Zira tesmiye, Allah ismini herhangi
bir sekilde anmaktır ve besmeleden daha geneldir. Mesela "Allahü ekber" (Allah
en büyük) veya "sübhanallah" veya "lâilâhe illallah" demek de bir tesmiye, bir
anmadır. Arapçadan başka lisan ile de olabilir. Besmele ise veya sadece demektir
ve özel bir tesmiyedir. Âyetlerde emredilen de mu t lak Allah'ın anılması
olduğundan farz, besmele değil, tesmiye (Allah'ın anılması)dir. Fakat bu
tesmiyenin besmele ile olması da sünnettir. Ve boğazlamada tesmiyenin sünneti
sadece demektir. "Bismillâhi Allahü ekber" demek daha faziletlidir. Yemekte t
esmiyenin sünneti de ' dir. (Bkz. Mâide sûresinin 3-5 inci âyetleri)
Özetle üzerine Allah'ın ismi zikredilmeyen şeyi yemeyiniz ve bunun açıkça
başka fenalığını ve açık bir zararını anlamasanız bile, herhalde bir fısk
(itaatsizlik) olduğunu, gizli ve manevi zararı ve bir cezası bulunduğunu
muhakkak biliniz. Ey müminler şu da muhakkak ki şeytanlar, dostlarına sizinle
mücadele etmeleri için vahyeder gibi, gizli gizli telkinlerde bulunurlar. Bu
emirlerin aksine olarak Allah'ın ismi anılanı yemeyin d e anılmayanı yeyin,
derler. "Şeyâtîn"den maksadın, gizli şeytanlar, İblis ve askerleri, yani cin
şeytanları; bunların dostlarından, maksadın da insan şeytanları ve tâbileri
olduğu açıktır. Bir de İkrime'den bir rivayette denilmiştir ki, "şeyâtîn"den
maksa t, inatçı mecusîler, dostlarından maksat da Kureyş müşrikleridir. Bunlar
arasında cahiliyye devrinde dostluk ve yazışmalar cereyan ederdi. Leşin haram
olmasının nazil olması üzerine İran mecusîleri, Kureyş müşriklerine: "Muhammed
ve ashabı, Allah'ın emrine uyduklarını sanıyorlar, sonra da kendilerinin
kestiğinin helal, Allah'ın kestiğinin haram olduğu kanaatinde bulunuyorlar" diye
yazmışlardı. İşte şeytanlar insanlara böyle telkinler ile leşleri, görünür
görünmez pislikleri yedirmeye ve Allah'ın emrinin ter s ine sevk etmeye
çalışırlar. Ve şayet siz onlara itaat edecek olursanız, muhakkak ve muhakkak
müşrik olursunuz. Bunun için boğazlanıp veya avlanarak yenecek şeyler üzerine
Allah'ın ismini anmamak veya üzerine Allah'ın ismi anılmayan şeylerden yemek sad
e ce bir fısk olarak kalmaz. Şirk veya şirke sebep de olur. Halbuki mümin,
müşrike benzer mi?
Meâl-i Şerifi
122- Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek
bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi
olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir.
122- "Kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilir." Yani yukarda "Her ümmete
amelini süslemişizdir" (En'âm, 6/108) buyurulmamış mıydı? İşte kâfirlere
amellerinin süslenmesi böyledir. Şeytanların yaldızlı telkinleri itibariyle
şeytanlar tarafından ve o telkinler esnasında yaratma yoluyla da Allah
tarafındandır. Ve bu süsleme yüzündendir ki, kâfirler yaptıklarını beğenir ve
karanlıklardan çıkamazlar.
Hem bu, yalnız Mekke'lilere mahsus da değildir:
Meâl-i Şerifi
123- Böylece, her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları yaptık ki, orada
hileler çevirsinler. Halbuki bunlar, kötülüğü başkasına değil kendilerine
yapıyorlar da farkına varmıyorlar.
124- Onl ara bir âyet geldiği zaman: "Allah'ın peygamberlerine verilenin
aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz" derler. Allah peygamberliğini kime
vereceğini daha iyi bilir. Suçlu olanlara, yaptıkları hilelerinden dolayı Allah
katından bir zillet ve şiddetli bi r azap erişecektir.
123- Böyle (yani bu süsleme şekliyle amelleri kendilerine süslenen şeytan ve
şeytan dostu, Peygamber düşmanı büyük kâfirler gibi) her karye (her köy ve kent,
her belde ve her memleket) de de ileri gelenleri o memleketin mücrimleri
(suçluları) kıldık ki, o memlekette kötülükler yapsınlar, hileler, hilekârlıklar
yapsınlar. Halbuki onlar, o hileyi başkalarına değil, ancak kendilerine
yapıyorlar, başkalarını aldatıyoruz sanıyorlar, halbuki kendilerini aldatıyorlar
da haber l eri olmuyor. Bulunduğu ve özellikle başında bulunduğu memlekette
hakka ve o memleketin halkına karşı kötülük yapan, hile ve hilekarlıkla entrika
çeviren o büyük mücrimler bilmezler ki, aldattıkları vatandaşlar başkaları
değil, yine kendileridir. Onların z a rarları, aldanmaları, kendilerinin
zararları, aldanmalarıdır. Bilmezler ki, halkın zararı, memleketin zararıdır ve
memleketin zararı, herkesten önce başında bulunanların zararıdır. Bilmezler ki,
o memleket düşünce, ilk önce düşen kendileri olacaktır. Bilm e zler ki, Hak
Teâlâ aldanmaz. Hakka kötülük yapmaya çalışanların o kötülükleri, "Kötü tuzak,
ancak sahibine dolanır" (Fâtır, 35/43) âyeti gereğince sonunda kendilerini
kuşatır, başlarına patlar. Bu âyet, Resulullah'ın yaşadığı zamanda yalnız
Mekke'nin ve Arabistan'ın değil, dünyanın her memleketinin böyle fesat ve
fenalık içinde bulunduğunu, mücrimlerin, hilekarların yüze çıkıp, ileri
gelenlerin en hilekar mücrimlerden ibaret olduğunu ve bütün bunların düşmeye ve
azaba mahkûm olduklarını açıklamakla berab e r, Mekke müşriklerinin düşmanlık,
kötülük ve bozgunculuklarına karşı teselli etmek, diğer taraftan cihanşümûl olan
peygamberlik görevinin önemini hatırlatmak ve her memleketin ileri gelenlerine,
bütün dünyanın işlerini yürütenlere büyük bir ders vermekted ir.
124-Bakınız bu büyük mücrimlerin kibirlerine, hakka karşı mücadelelerine,
hilelerine,
şuursuzluklarına ki, bir taraftan, kendilerine bir âyet gelirse muhakak iman
edeceklerine güçleri yettiği kadar yemin ettiler, diğer taraftan kendilerine bir
âyet (Resulün doğruluğuna delalet eden bir alâmet) geldiği zaman da, Allah'ın
resullerine verilenin aynısı bize verilinceye kadar biz buna asla inanmayız
dediler. Kendilerine peygamberler gibi Cibril gelip vahiy ve peygamberlik
verilmedikçe ve bu şeki l de nebîlik ve resûllüğü, peygamberlerden sadır olan
mucizeleri kendi nefislerinde görüp ve tecrübe etmedikçe, her ne delil
gösterilirse gösterilsin Peygamber'e ve peygamberliğe inanmayacaklarını
söylediler. Rivayet edildiğine göre Velid b. Muğire, "Peygam b erlik hak
olsaydı, ben ona senden layık olurdum, çünkü ben senden büyüğüm ve senden
zenginim" demişti. Ebu Cehil de: "Abdümenâf oğulları bizimle şeref konusunda
yarıştılar, nihayet tam 'feres-i rihân' yani koşuda denk iki at gibi olduğumuz
sırada: 'bizden bir Peygamber var ona vahyolunuyor' dediler, vallahi biz buna
asla razı olmayız ve ebedi olarak tâbi olmayız. Meğer ki ona geldiği gibi bize
de vahiy gelsin" demişti. Ve daha diğer birçokları da kendilerine vahiy ve
peygamberlik verilmesini istemişlerdir. "Hayır, onlardan her biri, kendisine
apaçık sahifeler verilmesini istiyor" (Müddessir, 74/52).
Sonra birtakımları da ilim ve fen adına, "Eğer nebilik ve peygamberlik mümkün
olsaydı bu kadar ilim ve fennimizle bizim o peygamber denilenlerden daha
öncelikle peygamber olmamız ve peygamberliği nefsimizde görüp, tecrübe
edebilmemiz gerekirdi. Mademki biz peygamber olamıyoruz ve peygamberliği
kendimizde deneyemiyoruz, o halde bir örneğini nefsimizde ilmî olarak görüp,
tecrübe edinceye kadar aklî, nak l î her ne delil gösterilirse gösterilsin
hiçbir kitaba inanmayız, hurafe der geçeriz" diyegelmişlerdir.
Allah risaletini yani peygamberlik görevini (İbnü Kesir ve Hafs'tan başka
kırâetlere göre risaletlerini) kime vereceğini daha iyi bilir. Mücrim (suçlu)
olanlara Allah yanında küçüklük ve yaptıkları hile sebebiyle gayet şiddetli bir
azab isabet edecektir. Kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah'ın huzurunda
düşüklük ve hakaret, hilelerinden dolayı da şiddetli azap ile karşılaşacaklar ve
azaba u ğrayacaklardır.
Kısaca:
Meâl-i Şerifi
125- Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de
saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı
yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır.
126- İşte Rabbinin doğru yolu budur. Şüphesiz biz, hatırlayıp ibret alan bir
kavim için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.
127- Onlar için Rableri katında selâmet yurdu vardır. Yaptıkları iyi
amellerden dolayı, Allah onların dostud ur.
125-126-127-Kırâet : İbnü Kesir kırâetinde "yâ"nın sükûnu ile şeddesiz ,
şeklinde, diğer kırâetlerde ise şeddeli olarak okunur; şeklindeki "meyyit" ve
"meyt" gibi, mânâ birdir. Nafi ve Âsım'dan Ebu Bekir kırâetinde ... "râ"nın
kesriyle şeklinde, diğer kırâetlerde fetha ile şeklinde okunur. Biri doğrudan
doğruya sıfat-ı müşebbehe, biri de mübâlağa olarak masdarla tavsîfdir ki, son
derece dar ve ciddî olarak darlık, tıkanmış kalmış ve açılmaz, geçilmez
tıkanıklık demektir. İ b nü Kesir kırâetinde 'ın sükûnu ile "suûd"dan şeklinde;
Âsım'dan Ebu Bekir kırâetinde "elif" ile den
şeklinde; diğerlerinde (sad ve ayın teşdidi ve elifsiz olarak) okunur ki,
öbürünün aslı bunun aslı da 'dür.
Şimdi Allah her kime hidayet diler, doğruca kendine erdirmek isterse İslâm
için gönlünü açar. Hakkı ve hak teklifleri kabul için nefsine öyle bir yetenek
verir ki, iman ve itaatle göğsü genişler, kalbi ferahlanır, neşeli olur.
Bilinmektedir ki göğüs genişliği kuvvete, teneffüs ve tahammüle delalet eder.
Göğsün açılması, geniş geniş nefes alması da kalbin ferahlanmasını gerektirir.
Ve bu şekilde göğsün ferahlanması, hem kuvvet ve tahammülden, hem de sevinme ve
ferahlanmadan kinaye olur. Burada İslâm için göğsün açılması da, nefse h a kkı
seve seve kabul etmeye hazır, engel ve zıtlıktan arınmış bir yetenek bahş
etmekten kinayedir. Nitekim Peygamber (s.a.v)'e bu göğsün açılması hakkında soru
sorulduğu zaman buyurmuştur ki, "Bir nurdur ki, Allah onu müminin kalbine atar,
o da onunla f erahlanır, açılır". Bunun üzerine Ashab: "Ey Allah'ın Resulü, onun
tanınacak bir emaresi var mıdır?" demişler, Resulullah da: "Evet, ebedilik evine
yönelme, aldanma evi (dünya evi)nden uzaklaşma ve ölüme, gelmeden önce,
hazırlanmaktır" buyurmuştur.
İşte Allah, hidayetini istediği kimsenin kalbine böyle bir nur verir, o kimse
de iman ve İslâm ile son derece sevinir ve genişler. Hakkı kabul ve hak
teklifleri yerine getirmekten canı sıkılmaz, zahmet ve ıstırap duymaz, tersine
neşe ve sevinç duyar. A llah kimi de yolundan şaşırtmak ve saptırmak dilerse,
göğsünü daraltır, sıkar, son derece tıkar bunaltır. Hem öyle normal ve kısaca
bir yokuşa değil, sanki dik yukarı göğe tırmanıyormuş gibi olur. Göğe tırmanmak
kendisine nasıl yapılması mümkün olmay a n bir yük ve zahmet ise, iman ve İslâm,
hakkı kabul ve itaat etmek de ona o derece güç gelir. İslâm ve doğruluk deyince
canı sıkılır, daralır, bunalır. "Of" der, dayanır, tıkanır, yan büker, yoldan
çıkar, içinden çıkılmaz bataklara batar gider. O artık ge n işlemeyi, doğrulukta
ve selamette değil, eğrilikte ve felakette arar. İşte Allah, iman etmeyenlerin
üzerine pisliği, o son derece nefret ve tiksinmekle karşılanması lazım gelen
küfür, azab ve ıstırabını böyle göğsün daralması ve kalb tıkanmasıyla yükl e r
ve tahsis eder. Böyle yardımsız bırakmakladır ki, Allah onları küfür pisliğinin,
küfür azabının istilası altında bırakır. Ve bu (yani islâm) göğsün
genişlemesi ile hakka itaat ve uymak Rabbinin dosdoğru, eğilmez, bükülmez
yoludur, artık tefekkür edecek, düşünüp anlayacak olanlar için bu yolun bütün
alametlerini, nişanlarını, belliklerini Kur'ân'da şüphesiz açıkladık ve beyan
ettik. Bunları düşünen, hatırda tutup hayatında tatbik ederek giden kavim, zümre
için hepsinin Rabb'ı olan Allah Teâlâ k a tında bir "dârüsselâm" (selâmet evi)
vardır. Ve Allah onların o hayatta yaptıkları amelleri sebebiyle velîsi,
veliyyü'l-emri, dostu, yardımcısıdır.
es-Selâm Allah'ın güzel isimlerinden bir isim veya "selâmet" mânâsına masdar
veya diye selam verip almanın ismidir ki, bu üç mânâdan her biriyle her korkudan
sâlim "selamet evi, selamet vatanı" demek olur. O halde:
Şimdi şunu iyi düşün:
Meâl-i Şerifi
128- (Allah), onların hepsini topladığı gün, cinlere: "Ey cin topluluğu!
İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız" der. İnsanlardan cinlerin dostu olanlar da
şöyle derler: "Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Nihayet bize tayin
ettiğin vademize ulaştık". Allah da:"Sizin durağınız cehennemdir. Orada,
Allah'ın dilemesi müstesna, ebedi olar a k kalacaksınız" der. Şüphesiz Rabbin
hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.
129- İşte biz böylece, kazandıkları günahlardan dolayı zalimlerin bir
kısmını, diğer bir kısmına dost yaparız.
130- (Allah) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve
bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" deyince
onlar: "Kendi aleyhimize şahidiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı ve
kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.
128-129- Düşün ki, bir gün gelecek Allah o insan ve cinnin hepsini bir yere
toplayacak. Ey cin topluluğu, ey cin cemaati, ey gizli şeytan cemiyetleri,
insanlardan çoğuna göz diktiniz. Çok aldatıp ve sapıttınız, pek çoklarını
azıttınız, insanlıktan çıkardınız, cin sürüsüne kattını z da yardımcılarınızı
toplumunuzu çoğaltınız ha! diyerek haşredecek. O cin toplumunun insanlardan olan
dostları da o halde diyecek ki: Ey Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık.
Cinler, insanlara şehvet yollarını ve vasıtalarını gösterdiler. Hile, tu z ak,
yalan söyleme, yalan haberler, sihir ve efsun usullerini, eğri yollardan gidip
yalan dolanla iş yapmak, fesat saçıp gizlenmek çarelerini öğrettiler. Bu şekilde
insan, cinden faydalandı, zevkler, sefalar yaptı. İnsanların bunları rızalarıyla
kabul etme l erinden ve kolaylık göstererek yardımda bulunmalarından da cin
faydalandı, murad ve maksadına erdi. Şu halde bu konuda sorumluluk yalnız cin
dostlarımızın değildir. Doğrusu biz birbirimizden istifade ettik. Ve bizim için
tayin ve tesbit ettiğin ecelimi z e yettik, bize verdiğin mühletin sonuna erdik.
Yani sûrenin başında "Belli bir süre (Allah'ın) kendi katındadır. Böyle iken siz
hala şüphe ediyorsunuz" (En'âm, 6/2) diye beyan edilen ecel-i müsemma (belli
süre), bu müddetin sonu, bu haşr ve kıyamet günü geldi çattı diye günahlarını
itiraf etmekle cin dostlarına yardım ve sorumluluklarına ortak olacaklar. Allah
da ne diyecek bilir misiniz?
muhakkak diyecek ki ve hatta ezelde demiştir ki, o ateş, cehennem ateşi,
oturacak yeriniz ikametgâhınız, yatağınızdır. Orada insan ve cin hepiniz ebedî
olarak kalacaksınız, ancak Allah'ın dilediği müddet müstesna. buyurulmayıp da,
buyurulmasından anlaşılır ki, cehennemde ebedî kalmaktan bu istisna bazı
şahıslara değil, bazı zamanlara aittir. Ve beyan olunduğuna gör e Allah'ın
dilediği bazı zamanlar kâfirler, ateşten çıkarılıp soğuğa, çok soğuğa atılacak,
sonra yine ateşe döndürüleceklerdir. Şüphesiz ki Rabb'ın, hem hikmet sahibi, hem
her şeyi bilendir. Yaptığını hikmetle sağlam yapar, insan ve cin bütün hepsinin
d e gizli açık bütün hallerini ve layık oldukları cezaları bilir. Hükmünü,
isteğini bilerek verir. İşte Allah'ın hepsini öyle diyerek haşredeceği ve cin
dostu insanın öyle, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Rabb'ının da böyle dediği
günü düşün. Ve işte biz z alimleri kazanageldikleri (kazanmayı âdet edindikleri)
kazançları sebebiyle birbirlerine böyle dost yaparız. Kazançları, âdetleri
birbirine benzeyenler, birbirlerini görmeseler bile uzaktan uzağa birbirlerine
dost olurlar, birbirlerini müdafaa ederler ve s orumluluklarına katılırlar.
İnsan ve cinden olan zalimler, haksızlar da kazançta ortaklık ve
benzerliklerinden dolayı biri diğerini mazur göstermek isterken haşir günü
günahı itiraf etmede, sorumluluk ve cezada birbirlerine iştirak ederek, hem
kendi cürüm l erini ikrar, hem dostları aleyhinde şahitlik ederler ki, ilâhî
hikmet ilminde bu bir kuraldır. Bunun için haşir gününde Allah "Ey cin toplumu,
insanlardan çoğunu yoldan çıkardınız" diye cin topluluğunu insan hesabına
azarladığı zaman cin hiçbir cevap ve r mediği halde, onların insanlardan olan
dostları, dostlukları gereğince ortaya atılarak sorumluluğu üzerlerine alarak
cinleri mazur göstermeye çalışırken birbirlerinden istifade ederek müştereken
günahkâr olduklarını itiraf edecekler ve bu şekilde, cinnin a yrı, insanın ayrı
bir topluluk değil, hepsinin bir toplum, aynı vicdan, aynı kazanç, aynı
sorumluluk taşıyan ve aynı cezayı haketmiş bulunan bir sosyal toplum olduklarını
ikrar ve isbat edeceklerdir. Ve hikmet sahibi ve her şeyi bilen âlemlerin
Rabbinin d e "Ateş duracak yerinizdir, orada ebedî olarak kalacaksınız, Allah'ın
dilediği hariç" hükümünü verirken hepsine birden şu azarlama hitabını
yapacaktır:
130-135-Hele şu halde bulunan zalimler nasıl kurtuluşa erebilirler ki:
Meâl-i Şerifi
1 36- Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a bir hisse ayırmakta ve
kendilerince: "Bu, Allah'a ait; şu da ortaklarımıza ait" demektedirler.
Ortakları için olan hisse Allah'a ulaşmamakta, fakat Allah'a ayrılan hisse
ortaklarına ulaşmaktadır. Verdikl eri hüküm ne kötüdür.
137- Yine ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi güzel gösterdi
ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah
dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, uydurduklarıyla baş başa bır
ak!
138- Zanlarınca dediler ki:"Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir.
Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtına binilmesi
yasaklanmış hayvanlar." Bir kısım hayvanları da üzerlerine Allah'ın adını
anmadan boğazlarlar. Bütün bunları Allah'a iftira ederek yaparlar. Allah onları
iftiralarıyla cezalandıracaktır.
139- Dediler ki: "Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait
olup kadınlarımıza haramdır". Eğer ölü doğarsa o zaman hepsi onda ortaktır. Bu
nitelemelerinden dolayı Allah onların cezasını verecektir. Çünkü O hikmet
sahibidir, her şeyi bilendir.
140- Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın
kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki,
ziyana uğradılar. Bunlar, doğru yoldan sapmışlardır; hidayete erecek de
değillerdir.
136- Müşrikler, diğer zulümlerinden başka bir de tuttular Allah'a yarattığı
şeylerden, hasılat ve hayvanlardan bir hisse ayırdılar. Buna karşılık bir hisse
de uydurdukları ortaklara ayırdılar da kendilerince, şu Allah'ın, şu da
ortaklarımızın, dediler. Fakat ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz, Allah
uğruna sarfedilmez. Allah'a ait olan ise ortaklarına ulaşır, onlar uğruna
sarfedilir. Bundan dolayı netice itibar i yle hiçbirinin hayrı olmaz, hepsi yok
olur gider. Bunların hükümleri ne fena hükümdür! Allah'ın yarattığına
başkalarını ortak etmek, Allah için dediklerinde de Allah'ın şeriatını değil,
kendi kanaatlarını esas edinmek ve sonra uydurup, uydukları ortakla r ını
Allah'a tercih edip sonunda Allah için hiçbir şey yapmamış olmak ve Allah'ın
yarattığı ve kendilerine nasip ettiği mâl ve menâli (varı yoğu) bu şekilde boşu
boşuna sarf ve yok etmek, hiçbir hayır kazanmamak, ne cahilce, ne zalimce, ne
talihsizce bir h ü kümdür, ne büyük zarardır!
Rivayet edildiğine göre Arap müşrikleri ekip diktikleri ekinlerden ve
yetiştirdikleri deve, sığır, koyun, keçi hayvanlarından bazı şeyleri kendi
fikirlerince
Allah için, bazı şeyleri de diğer ilâhları adına tayin eder, ayırırlar ve bir
şahsın gelirlerinden böyle iki çeşit masraf çıkardı. Allah için dediklerini
misafire ve fakirlere, diğer ilâhları için ayırdıklarını da onların masraflarına
ve huzurlarında yapılacak âyine, kesilecek kurbanlara hizmetçi ücreti ve başka
şeylere harcarlardı. Sonra bakarlar Allah için diye ayırdıkları iyi çıkar,
yetişip büyürse dönerler onu ilâhlarına tahsis ederler. Fakat ilâhları için
ayırdıkları iyi çıkarsa, onu onlar adına bırakırlar. "Allah zengindir, bunlar
fakirdir" derler. Ve bu şekilde il â hlarını Allah'a tercih ederler ve Allah
için ayırdıklarını onlara sarfederler, fakat onlar için ayırdıklarını Allah için
sarfetmezlerdi ki, işte bu âyetlerde Arap müşriklerinin akıl ve fikir kabul
etmez cahillik ve sapıklıklarına, iktisadî ve sosyal hayat l arındaki
perişanlıklarla ilgili bazı kötülükleri açıklanırken, önce bu âyet ile bu âdet
ve mezhebe işaret olunarak, bunun amelî açıdan bütün kötülüklerin esası ve aslî
sebebi olduğu gösterilmiştir .Bununla beraber âyetin ifade şekli iyice
düşünüldüğü zama n anlaşılır ki, bu yalnız Arap müşriklerinin bu âdet ve
mezhebini tasvir etmek değil, bütün müşrikliğin amelî bakımından milletleri yok
yere masraflara soktuğu ve nasıl ekonomik hastalığa düçar edip, dînî, dünyevî
perişanlıklarla akıbet zararına sürüklediğ i ni göstermektedir. Burada iman ile
şirki, önce biri inanca, biri amele ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir.
Önce inanç açısından Allah'ı birleyen bir müminin Allah'tan başka hakem ve
Allah'ın hükmünden başka hüküm tanımadığı için, bütün iş ve hareketl e rinde
yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah'tan
başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah'tan
başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve
adaletli olan Allah'ı n hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama
seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve
faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan Allah'ı birleyen bir mümin bu iman ve
inancını amel açısından da böyle tatbik e debilirse, inanç ve amel bakımından
tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve "âkıbetü'd-dâr" (dünya yurdunun sonu)
onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik
etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir
müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa
müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek
mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak ka
l amazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından
muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki
gerektireceğinden yukarda
"Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz" (En'âm, 6/121)
buyurulmuştu. Kısaca tevhidin ilk amelî neticesi her yaptığı masrafı yalnız
Allah için yaptıran amelî bir ekonomidir. Şirke gelince, inanç açısından şirk,
Allah'tan başka gizli veya açık tapacak tanrı, hükmüne uyulacak hakem tanımak
demek olduğu için, bir müşrik hareketleri n de bazan Allah'ı da hesaba katmak
his ve ihtiyacından uzak kalamamakla beraber, çoğunlukla kendisine daha yakından
etkili saydığı diğer tanrıları, ortakları adına yürür ve bunun için kazancında
Hakk'ın hükmüne aykırı emeller takibettiği gibi, harcamasında da zararlı, haksız
ve beyhûde olarak o ilâhları adına birtakım vergilere ve masraflara mahkum olur.
Ve artık onun bütçesinde iki masraf vardır: Birisi Hakk'ın varlığının zatî
varlığından dolayı, sırf kendi şahsi duygusuyla ihtiyaç hissettiği cüz'î bir hak
ve hayır masrafı; birisi de şirk hükmünün yüklediği beyhude, boş ve hayırsız
sırf tüketim olan masraftır ki, memleketleri yıkan, milletleri ezip harab eden
hayatî ve ahlâkî krizlerin, sosyal ıztırapların en önemli sebeplerinden biri
olan kriz ve ekonomik s efaletin sebebi özellikle bu masraftır. Bu, o masraftır
ki, hiçbiri Allah için olmaz, boşuna tüketimden, sayılmaktan başka bir şey ifade
etmez. Tersine Allah için ayrılan kazançları da kendine çeker, sarfına veya
güzel sarf edilmesine engel olur. Ve artık bu durumda bulunanların hiçbir
hayırları olmaz. Bütün işleri ve bütün kazançları şeytanlar uğruna boşu boşuna
telef olur gider. Ve işte "Fakat ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz, Allah'a
ait olan ise ortaklarına ulaşır" kavramı, bütün şirkin bu kötü s onucuna işaret
etmekte ve hatırlatmaktadır. Bunun için buyuruluyor ki:
137- Ve böyle iki çeşit masrafa sevk edip, Allah için ayrılanı da şirk uğruna
sarf ettirerek ekonomik felaketi artırmak ve buna sebep olan o çirkin şirk
hükümlerini süsleyip hoş göstermek sûretiyledir ki o taptıkları ve adlarına
masraflar yaptıkları ortakları, o insan ve şeytanları, müşriklerin çoğuna
evlatlarını öldürmeyi süsledi ve hoş gösterdi. Kazandıklarını çektiler,
zaruretlere düştüler, akıllarını, fikirlerini, hisle r ini kuruntularla ifsat
ettiler, haşyet-i imlâk yani züğürtlük korkusu ve birtakım bâtıl zorlamalar ile
yetişmiş evlatlarını öldürmeyi, putlara kurban etmeyi, kızlarını diri diri
mezarlara gömmeyi, çocuk düşürmeyi ve bu şekilde kendi nesillerini kendilerin e
kırdırmayı bir iktisad, bir akıl, bir namus, bir din işi gibi iyi bir şey diye
telkin ettiler. Ve bu süslemeyi o ortaklar, iki maksat için yaptılar: Müşrikleri
helak etmek için ve dinlerini karıştırıp bozmak için, ki burada kastedilen Hz.
İbrahim ve İs mail'den kendilerine miras
kalan dinleridir. Ve fakat Rabb'ın dilemiş olsaydı bu süslemeyi veya bu
öldürme işini yapamazlardı. Mademki yapıyorlar, demek ki dilememiştir. Ve demek
ki Rabb'in onların dünya ve ahirette helâk edilmelerini dilemiştir. Şu halde sen
onları uydurdukları iftiralarına bırak. Bırak ki, yok olsunlar.
138-Bunlar bu şekilde birtakım hükümler uydurarak bir de dediler ki: şunlar,
dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir, bunları bizim dilediklerimizden başka kimse
yiyemez. Bu sırf kendi zanlarıncadır. Çünkü onlardan kendilerinin dilemediği
nice kimseler yer ve diledikleri nice kimseler de yiyemez. Gerek yaratılışa ve
gerek kanun koymaya hâkim olan irade, onların değil, Allah'ındır. Onlar ise bu
hükmü verirken Allah tarafından hi ç bir delil ve hüccete dayanmış değil, yalnız
kendi kanaatlerince böyle söylemişlerdir. Şunlar da dediler, birtakım
hayvanlardır ki, sırtları haram edilmiştir: Binilmesi, yük yükletilmesi ve her
hangi bir şekilde kullanılma ve faydalanılması haramdır. Ya n i beş nesil
doğuran deve, putlara adanan deve, soyundan on döl alınan devedir. (Bak. Mâide,
5/103. âyet) Şunlar da diğer bir hayvanlardır, dediler ki, bunlar üzerlerine
Allah'ın ismini anmazlar. Putları adına keserler veya üzerinde hacca gitmez,
"lebb e yk Allahümme" demezlerdi. Hep bu hükümleri, bu taksimi Allah'a iftira
ederek uydurdular. Yapageldikleri, âdet edindikleri iftiralarıyla Allah onların
cezalarını verecektir.
139-140- Bir de dediler, şu hayvanların karınlarındakiler, kendilerince
sırtları haram edilen beş nesil doğuran develerin, putlara adanan develerin,
gebe develerin yavruları, sadece erkeklerimize helal, kadınlarımıza haramdır.
Fakat bu haram oluş, o hayvanların karınlarındaki yavruları diri olduğu
takdirdedir. Ve şayet ö l ü ise, ölü doğarsa, o zaman erkek kadın hepsi bunda
ortaktırlar. Böyle dediler ve bu şekilde kadınlara yalnız ölü hayvana iştirak
edebilmekten başka bir hak tanımıyarak zulüm ve hakaret ettiler. Allah onlara bu
vasıflandırmalarının (bu helal ve hara m vasıflarının) cezasını verecektir.
Çünkü O, hikmet sahibi ve her şeyi bilendir. Böyle haksızlıkları cezasız
bırakmaz.
Hassâf'ın "Kitabû'l-Evkâf"ında naklettiğine göre Hz. Aişe (r.anhâ) kız
evlatlarını mahrum ederek yalnızca erkek evlatlara yapılan vakıfları da bu
cahiliye (İslâm öncesi) âdetine benzetmiş ve bu âyeti okumuştur.
Kısaca, kadınları ancak ölmüş hayvana layık farzedip bu derece düşük
görmek ve mahrum etmek de evlat öldürmek gibi cezayı gerektirir ve ziyandır.
Hiç şüphe yok ki, ilimsizlikle beyinsizlik ve aptallık yüzünden evlatlarını
öldürenler ve Allah'ın kendilerine ikram ettiği helal rızkı, Allah'a iftira
ederek, haram edenler muhakkak zarardadırlar. Bunlar muhakkak doğru yoldan
sapmışlardır ve asla doğru yola gidenlerde n değildirler. Bu hâl ile kurtuluşa
ermelerine imkan yoktur.
Halbuki:
Meâl-i Şerifi
141- Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit
ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan
O'dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekat ve
sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez.
142- Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı). Kimi yük taşır, kiminin yününden
döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarına
uymayın (peşinden gitmeyin); çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
143- Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki. De ki: "(Allah), iki erkeği mi
haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan
yavruları mı? Eğer doğru iseniz bana ilimle haber verin."
144- Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: (Allah), "İki erkeği mi haram
kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı?
Yoksa, Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz? (O'nun yanında
mıydınız?). Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a
karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez"
145- De ki: " Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için
haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, veya akıtılmış kan, yahut domuz
eti - ki bu gerçekten pistir- yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvan
olursa, bunlar haramdır. Ama kim çar e siz kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz
etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir)" Çünkü Rabbin
çok bağışlayandır, merhamet edendir.
146- Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında, yahut
bağırsaklarında bulunan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun
da, yağlarını onlara haram ettik. Saldırganlıkları yüzünden onları böyle
cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.
147- Eğer seni yalanladılarsa, de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir.
Bununla beraber O'nun azabı da suçlu toplumdan geri çevrilmez."
148- Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz ortak
koşardık, ne de atalarımız ortak koşardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık."
Onlardan önce yalanlayanlar da böyle söylemişlerdi de sonunda azabımızı
tatmışlardı. De ki: "Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz,
sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz."
149- De ki: "En kesin ve üstün delil, Allah'ındır. Allah isteseydi, elbette
hepinizi doğru yola iletirdi."
150- De ki: "Haydi, Allah bunu yasak etti diye tanıklık edecek şahitlerinizi
getirin.". Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber şahitlik etme.
Âyetlerimi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyiflerine uyma. Çünkü
onlar Rablerine başkasını denk tutuyorlar.
141-142- Halbuki Allah o yüce yaratıcıdır ki, ma'rûş ve gayrı ma'rûş
cennetler, yani yapılı yapısız, çardaklı çardaksız, köşklü köşksüz bağlar,
hurmalıklar, ekinler ki her birinin yemişleri farklı, birbirine benzeyen ve
benzemeyen zeytinler, narlar meydana getirdi. Yani bütün bunları yenilmesi ve
faydalanılması için yarattı. Bu âyetin bir benzeri yukarda geçmişti. Fakat
orada, Yüce yaratıcının varlığına, gücüne ve öldükten sonra dirilmeye d e lil
olması yönünde geldiği için, sonunda icad ve icad gayesine dikkat çekmek
amacıyla "Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın"
(En'âm, 6/99) buyrulmuştu. Burada ise, onu hatırlatmakla beraber, müşriklerin
rızk konusundaki bas k ı ve iftiralarına, yasaklayıp haram kılma iddialarına
karşılık, yüce Allah'ın, yaratmasındaki ihsan ve iyiliği ortaya koyma ve
ürünlerle hayvanlardan yararlanmada helal ve mübah oluşun asıl olduğunu
belirtmek üzere gelmiş bulunduğu için buyruluyor ki: h er biri meyve verdiği
zaman meyvesinden yiyin, bunda serbestsiniz. Bununla beraber hasat günü hakkını
da verin, muhtaç olanlara da yedirin.
Gerek yerken ve gerek hakkını verirken israf da etmeyin. Çünkü Allah israf
edenleri sevmez. Öyleyse "Büsbütün eli açık da olma; sonra kınanır, pişmanlık
içinde kalırsın" (İsrâ, 17/29) hükmünce tutumlu olmak ve müşriklerin düştüğü
iktisadî sefaletten sakınmak gerekir.
Görülüyor ki burada, ürünlerin hasat günü, yani kesilip toplandıkları vakit,
yerine getirilmesi gerekli olan değişmez bir hak bulunduğuna işaret edilmekte ve
bunun verilmesi emredilmektedir. Ancak bu hakkın ölçüsü ve kimlere verilmesi
gerektiği açıklanmayıp mutlak ve kapalı bırakılmıştır. Bunun zekat, yani öşür ve
yarım öşür o l duğu hakkında rivayetler varsa da, zekat âyetleri Medine'de nazil
olmuş bulunduğuna göre, Mekke'de nazil olan bu âyetteki hakkın, ondan başka bir
vacip sadaka olduğu ve miktarının belirlenmesinde, mükellefin israftan kaçınması
kaydıyla kendi takdirine bır a kılmış olduğu; bununla beraber, sadece
hayırseverlik gereği verilecek nafile bir sadaka değil, bunda bir yükümlülük de
bulunduğu açıklanıyor ki, yine Mekke döneminde nazil olan Zâriyât sûresindeki
"Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardır" (Zâriyât, 51/19)
âyeti, aynı şekilde Meâric sûresindeki "Onların mallarında, isteyene ve
isteyemediği için mahrum kalmışa belli bir hisse vardır" (Meâric, 70/24-25)
âyeti, bunun daha genel bir açıklaması demektir ki, "sâil" (dilenci) ve
"mahrum"a (yoksula, dilenemediği için mahrum kalana) verilecek bir hak olduğunu
gösterir. Bununla beraber bu âyetteki hak, mutlak olduğu için, zekat emrinin
yerine getirilmesiyle, bu hakkın da yerine getirilmiş olacağı, yani bu emrin,
öşrü de kapsadığı açıktır.
"Cennât" üzerine atfedilmiştir. Önceki âyette ürünlerin, bundan sonra da
hayvanların genel olarak helal olduğu açıklanıyor.
HAMULE, 'nın fethasıyla, yük götüren, ağırlık çeken yüklü demektir ki,
çektiği yüke 'nın ötresiyle "humule" denilir. Bunu, dilimizde fethalı olarak
(hamule) şeklinde söyleyenler, yanlış söylerler.
FERŞ, döşek demektir ki, burada kastedilen, döşek gibi yere döşenen,
yatırılıp kesilen veya yünlerinden, kıllarından döşekler, yaygılar, sergiler,
postekiler yapılan veya yeryüzüne serilip yayılan demektir. Yani en'âm denilen
yumuşak (huylu) hayvanlardan da hamule ve ferş; yükler taşıyan ve yatırılıp
kesilen şeyler yarattı. Allah'ın size helal kılıp rızık yaptığı şeylerden yiyin
şeytanın izlerine uymayın. Uyup da, Allah'ın helal olarak belirlediği
rızıklarınızı, müşriklerin: "Şu bahiredir (binilmez, sütü sağılmaz devedir),
haramdır; şu sâibedir (puta adanmış devedir,
sağılmaz ve binilmez) haramdır" dedikleri gibi (Bkz. Mâide, 5/103) haram
kılmağa, kendi kendine helal-haram hükümler koymağa veya başkasının hakkına
tecavüz etmeğe kalkışmayın. "Şeytan, sizin için apaçık bir düşmandır."
Yukarda geçtiği üzere Arap müşrikleri, Allah'a iftira ederek, ürünler gibi
hayvanların da bazılarını; kâh erkeğini, kâh dişisini, kâh dişinin rahmindekini
haram kılıyorlardı. İslâmî hükümler nazil olmaya başlayınca Resulullah ile
mücadeleye kalkıştılar. Rivayet edildiğine göre hatipleri Mâlik b. Avf b.
Ebi'l-Ahvası'l-Cüşemi idi. "Ey Muhammed, demişti, duyduk ki sen birtakım şeyleri
hela l kılıyormuşsun." Resulullah da buyurmuştu ki: "Siz birtakım şeyleri aslı
olmadan haram kıldınız. Yüce Allah, şu sekiz eşi yenilmesi ve istifade edilmesi
için yaratmış olduğu halde, sizin dediğiniz haram kılma nereden geldi,
erkeğinden mi dişisinden mi?" B u sual üzerine Mâlik b. Avf. erkeğinden diye
sebep gösterse, erkeğin hep haram olması gerekecek; dişisiden diye sebep
gösterse, bütün dişilerin haram olması gerekecek; rahimi sebep gösterse, ikisi
de öyle olacak; haramlığı beşinci veya yedinci yahut herhan g i bir nesile
tahsis etse, bu neden, ne için? Hayret içinde kalıp susmuş. "Niye
konuşmuyorsun?" buyrulmuş. Mâlik: "Hayır, sen söyle ben dinleyeyim" demişti.
İşte "Hamule ve Ferş" olarak yaratılan ve yenilmesi helal kılınan hayvanlar
açıklanarak buyruluyor k i: Yani, aşağıda olduğu gibi sekiz eş yarattı ki:
143-144-145- ZEVC: Cinsinden bir diğeri ile beraber bulunan demektir ki,
bunlardan her biri, diğerine göre zevc, yani eş, kendi kendine fert diye
adlandırılır. Ve bundan dolayı zevc ikisinin değil, ikiden birinin diğerine göre
ismidir. İkisine birden "zevcân, zevceyn" denilir. Şu halde zevc, tam anlamıyla
bizim "çift" dediğimiz değil, "eş" yani bir çiftin her bir tekidir. Mesela
"sekiz çift" dediğimiz zaman "onaltı eş" anlaşılır. "Semâniyete ezv â c" ise,
âyette açıklandığı üzere ikisi koyun, ikisi keçi, ikisi deve, ikisi sığır
cinsinden olmak üzere, erkek ve dişi dört çift, fakat sekiz eştir. Bu âyetlerde
görülüyor ki "en'âm" (hayvanlar) denilen bu sekiz eşin helal oluşunu ispat ve
anlatmak için b u rada pek güzel bir "tahric ve tenkîh-i menât" usulü
gösterilmiştir. Önce sekiz eş, diye bir sayma, ikinci olarak koyun, keçi, deve
ve sığır olmak üzere dört cins, bunların birbirlerine benzerliklerine göre
ikişer ikişer gruplandırma; üçüncü olarak, her gr u p ve çiftten haram sayılması
muhtemel olan erkeklik, dişilik veya rahimde bulunmak üzere özelliklerini
ayrıntılı bir şekilde belirleme; dördüncü olarak, bunların hiçbiri ile haram
olmanın bir ilgisi ve temayülünün varlık veya
yokluğunun karşılıklı lüzumu, devamlılığı ve yansıması olmadığını açık bir
şekilde göstererek, hiçbirinde yaratılış bakımından haram olma sebebinin
bulunmadığını ve bundan dolayı ne erkeğinin, ne dişisinin haram olmadıklarını
ispat etmiştir ki, işte usûl ilminde açıklandığı üzere, b i r müctehidin fıkhî
kıyas ile ictihad edip dini hükümler tesbit etmesinin esası da böyle "tahric ve
tenkih-ı menât"tır. Bu ilmi metod, bu âyetlerde, böyle en güzel bir şekilde
gösterildikten sonra, helal ve haram meselelerinde yalnız bu aklî metodun, yani
k ıyasın yeterli olmayacağını ve kıyasın ilmî ve fıkhî olmak için menâtın, yani
illetin, sabit bir asıla, değişmez bir kurala dayanması gerektiğini, bu sabit
aslın da başka bir ölçü ile değil, ancak vahiy ile sabit olabileceğini anlatmak
için fasl-ı hitab o l mak üzere şöyle buyruluyor: Ey Muhammed, de ki: "Bana
vahyedilmiş olanda yiyecek olan kimseye haram kılınmış bir yiyecek bulmuyorum
ancak, leş olması, yani tezkiyesiz olarak, Türkçesi bısmıl olmayarak
(besmelesiz) ölmüş bulunması ki, kendi kendine ölmüş, boğulmuş, taşla veya
odunla vurularak öldürülmüş, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış, canavar
parçalayarak ölmüş hayvanların hepsini içine alır. (Bkz: Mâide, 5/3) Yahut,
dökülmüş kan olması ki, ciğer, dalak ve kesimden sonra damarlarda kalmış olan
kan kalıntısı bunun dışındadır. Yahut domuz eti olması çünkü domuz eti
pisliktir, yani mutlaka necistir, pistir. Bu gerekçeden anlaşılır ki, ne kadar
pis şeyler varsa hepsi öncelikle haramdır ve haram oldukları açıktır. Nitekim
"Onlara çirkin şeyleri haram kılar" (A'râf, 7/157) âyetiyle bu genel bir nassa
bağlanmıştır. Ve bu şekilde "çünkü o pisliktir" ifadesi leş ve dökülmüş kanın
haramlığına da delalet yoluyla sebep olmaktadır. Mâide sûresinde geçtiği üzere
şarap da "rics" (pislik) olduğu için, b u na diğer alkollü içkiler de dahildir.
Yukarda geçen "Günahın açığını da gizlisini de bırakın" (En'âm 6/120) âyetinin
mânâsı da gösterir ki "rics" de, zahir ve batın, yani açık ve gizli olmaktan
daha geneldir. Şu halde yalnız dış görünüşüyle pis olanlar değil, bâtınen
(mânen, görünmez) pis olanlar da haramdır. Yahut bir fısk olması, yani onunla
Allah'tan başkasına haykırılmış olması müstesnadır ki, bunlar haramdırlar.
Allah'tan başkasına haykırılmış olmak demek, Allah'tan başkasının ismi anılarak
kesi l enler demektir. Bununla beraber kaydı, "Kesilirken üzerine Allah'ın adı
anılmayan hayvanları yemeyin. Çünkü onu yemek, yoldan çıkmaktır." (En'âm, 6/121)
buyruğu gereğince bilerek Besmele'yi terketmenin; aynı şekilde Mâide sûresinin
3. âyetindeki "Putlar üzerine boğazlanan
hayvanlar ve fal oklarıyla şans aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır
(insanı yoldan çıkaran kötü şeylerdir)" buyruğu gereğince putlar üzerine kesilen
hayvanlar ile kumar kısmetlerinin de "Allah'tan başkası adına kesilenler"
kabilinden olduğuna işarettir. Sonra her kim çaresiz bulunur, helal bir yiyecek
bulamaz da aşırı açlık hâlinde zorunlu olarak bunlardan yemek mecburiyetinde
kalırsa bağî ve mütecaviz olmadığı, yani diğer bir zor durumda kalmış kimsenin
elin d ekini almadığı ve yemekte zaruret miktarını aşmadığı takdirde Şüphesiz
Rabbin bağışlayandır, merhamet edendir; bundan sorumlu tutmaz. (Bakara, 2/173 ve
Mâide, 5/3 âyetlerine bkz.) Demek ki, çaresiz için yemek hususunda haram olan
hiçbir şey yoktur; anc a k "saldırganlık" ve "aşırılık" sınırlaması vardır. Şu
halde zor durumda bulunmayanlar için saldırganlık ve aşırılık öncelikle
haramdır. Şu halde, önceki dört şeyde özetlenen haramlar, zor durumda kalanın
dışındakilere mahsus olduğu halde, başkasının hakkı n a tecavüz ederek malını
yemek ve bir de zarurette zarurete göre, genişlikte genişliğe göre sınırı aşıp
israf etmek, genel olarak herkese haramdır. İnsanın yiyeceğine, malına, hukukuna
tecavüz, böyle herkese genel olarak haram olunca, kendine tecavüzün dah a çok
öncelikle ve kuvvetle haram olduğu da ister istemez anlaşılır. Aynı şekilde
bütün bu açıklamalarda insana açık ve gizli olarak zarar veren herhangi bir
şeyin de haram olduğu ve genellikle haram olma sebebinin pislik, kötülük,
saldırganlık ve aşırılık, bu dörtten birine, bunların da insana maddî veya
manevî, açık veya gizli zarar anlayışına, bunun da ilâhî hükme dayandığı ve
bunların ayrıntılarını bundan önceki âyetlerde gösterildiği üzere "tahrîk-i
menat" veya "tenkîh-ı menat" veya "tahkîk-i menat" il e bu asıllara döndürerek
anlamak gerektiği de anlaşılır ki, bunlar, gerek diğer âyetlerde, gerek
peygamberimizin sünnetinde etraflıca açıklanmıştır. Yırtıcı canavarların,
kuşların, pis böceklerin ve zehirlilerin haramlığı da hep bu sebep ve asıllarla
ilgil i dir. İşte bu şekilde burada Resulullah'a olunan vahiyde, haram kılınan
yiyeceklerin bu istisnalarla sayılıp açıklanan şeylerle sınırlı bulunduğu
bildirilmiştir. Demek ki Mekke'de bu âyetin inmesine kadar, yiyeceklere ait
olarak, bunlardan başka haram bulu n madığı muhakkaktır. Acaba sonradan oldu mu
olmadı mı? Gerçi bu âyet, diğer hususlarda olduğu gibi, yiyecek hususunda da
daha sonra diğer haram kılmaların vahyolunmasına aykırı ve engel değildir.
Nitekim Mâide sûresindeki açıklamalar iniş bakımından bundan sonradır. Bununla
beraber birçok müfessir, bu âyetin muhkem âyetlerden olduğunu nakledip
açıklamaktadır. Şu halde bu konuda Kitab ve Sünnette bundan sonra gelen
açıklamalar, bu âyetin dışında bir şeyi haram
kılmamış, yani bundaki sınırlamayı neshetmemiş; aksine bunu açıklayıp teker
teker saymıştır. Nitekim Bakara sûresi Medine'de nazil olduğu halde onda da
"Allah size sadece... haram kıldı." (Bakara, 2/173) diye yine "kasr" ile
gelmiştir. Bunun için, bazılarının dediği gibi, buradan istisna münkatıdir, b u
ise kasr ifade etmez, demesi de geçerli olmaz. Çünkü ittifakla "kasr" edatıdır.
Şu halde mat'ûmât (yenecek şeyler) tabirinin meşrubatı (içecekleri) da kapsadığı
kabul edilirse, "rics" kavramı içinde şarap ve diğer sarhoşluk veren şeylerin de
haramlığına, daha Mekke'de iken işaret buyrulmuş demektir. Bununla beraber bu
sûrede bu âyetin Medenî olan birkaç âyet arasında bulunduğu hakkında da bir
rivayet vardır. Bu durumda âyetin, muhkem âyetlerden olduğu daha iyi anlaşılır.
Yani hükmünde hiçbir nesh olm a dığı muhakkaktır. Ancak böyle olması "pislik,
kötülük, saldırganlık ve aşırılık" sebeplerinin bazı şeylerde gerçekleşmesi
gizli olabileceği için, leş, akıtılmış kan, domuz eti, "Allah'tan başkası adına
kesilenler" ve herkesçe bilinen pisliklerden başka şeyleri kapsayıp kapsamadığı
bakımından yoruma gerek duyulan bazı yönlerinin bulunmasına da engel
değildir.
146-Hz. Peygambere vahyedilen böyle. Daha önce Yahudi olanlara da her
tırnaklıyı haram kıldık. Zufur, tırnak demektir. Fakat Arapçada çeşitli
hayvanların tırnaklarına ayrı ayrı isimler verilmiş olduğu için zufur
kelimesinin kullanılması, tamamen lisanımızdakinin aynı değildir. Mesela at ve
katır gibi tek tırnaklıya "hâfir"; sığır davar ve ceylan gibi çatal tırnaklıya
"zılf"; deveninkine "h u ff"; canavarların pençesine ve yırtıcı kuşların
çengellerine "mıhleb" ve diğerlerine "zufur" denilir. Bunların hepsine de gerçek
olarak "zufur" denilir mi, denilmez mi? Bu konu ihtilaflıdır. Kamus'ta der ki:
"Mıhleb yırtıcı canavarların pençesine ve yırtı c ı kuşun çengeline denir ki,
kaynak veya çıynak tabir olunur." Bir görüşe göre mıhleb, avcı olan kuşun; zufur
ise avcı olmayanın çıynağına denilir. Demek ki, bu görüşe göre, mesela çaylağın
çengeline bu sebeple, zufur denmez; ama meşhur görüşe göre zufur mıhleb'den daha
geneldir. Şu halde serçe, tavuk ittifakla "zî-zufur" (zufurlu); atmaca, şahin
ittifakla "zî-mihleb" (mihlebli), ihtilafla "zî-zufur" (zufurlu) da dahildir.
Sonra hâfire, zılfa zufur veya zî-zufur denilmesinin mecaz olduğu da tefsirlerde
açı k lanıyor. Ancak mecâz olmakla beraber, böyle isimlendirildiği de inkâr
edilmiş değildir. Ve işte bu mânâda zufur, bizim tırnak tabirimize uygundur.
Daha sonra dilimizde tırnak, böyle hepsinden genel olduğu ve tek tırnaklı, çatal
tırnaklı da denildiği halde, mutlak sûrette "tırnaklı hayvan" sözünden örfte
kedi köpek vb. yırtıcı hayvanlar akla gelir. Fahruddin Râzî bu âyette de bu
mânâsının anlaşıldığını söylemiş ve "zî-zufur"u mıhlebli yırtıcı hayvanlar ve
kuşlar ve avcı hayvanlar ile tefsir etmiştir. İbnü Abbas, Mücahid, İbnü Cübeyr,
Katâde ve Süddî'den ise bunun aksine deve ve deve kuşu, ördek, kaz vb. gibi
parmakları açık olmayan hayvanlar diye nakledilmiştir ki, Zeccâc'ın tercihi de
budur. İbnü Zeyd, bundan maksadın, bilhassa deve olduğunu; Dahhâk ise dev e kuşu
ve yaban eşeği olduğunu söylemiştir. Gerçi bu tahsisler âyetin geneline göre
zayıf ise de, bunları da kapsadığını açıklamış olması bakımından özel bir önemi
vardır. Kelbî, "kuşlardan her mıhlebli, hayvanlardan her hâfirli, yırtıcılardan
her azı dişl i" demiştir. Kutebî "burada zufur, hâfir yerindedir. Buna
hayvanlardan her hâfiri bulunan dahil olur. Hâfire istiâre yoluyla zufur adı
verilmiştir" demiş; Sa'leb, "avlanmayan zufurlu, avlanan mıhleblidir" demiş;
Nakkaş da: "Bu değişmez değil, çünkü aslan z ufurludur" demiş. Zemahşerî de:
"deve, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar gibi parmaklı olanlar" diye tefsir etmiştir
ki, birçok tefsircinin tercihi de budur. Ve bunda beygir gibi tek tırnaklılar
dahil değildir. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre tabirinin d e veyi kapsaması
çoğunluğun görüşüdür. Fakat, isterse mecaz olsun hâfir'e de zufur denildiği
inkâr edilmiş değildir. Bundan dolayı bizim anladığımıza göre sığır ve koyun
dahil olmamak üzere gerek beygir gibi tek tırnaklı olsun, gerek parmak veya
parmak b e lirtileri bulunsun, tırnağı bulunan hayvanların genelini kapsamış
olmalıdır. Çünkü burada zufurlu, sığır ve koyun ile karışık gibi zikredilmiştir.
Yahudiler, geviş getirmekle beraber çatal tırnağı bulunan hayvanların helal ve
bu iki özellik bulunmayan ha y vanların haram olduğunu söylemekte olduklarına
göre sığır, koyun, keçi ve benzeri gibi hem geviş getiren, hem çatal tırnaklı
olanlardan başkası kendilerine haram olmuş oluyor. Bu şekilde deve geviş getirse
de çatal tırnaklı olmadığından; domuz çatal tırn a klı ise de geviş
getirmediğinden; beygir, eşek, katır vesairede ikisi de bulunmadığından haram
oluyorlar. Genel olarak kuşlar ve balıklarda dahi bu iki özellik bulunmadığından
onların da haram olması gerekiyor. Halbuki balık haram kılınmamış olduğu için,
yahudilerin kendi ifadeleri, kendilerine haram kılınanların tarifi konusunda
doğru değil demektir. Şu halde Kur'ân'da balıkları kapsamamak ve sığır ve koyun
karşılığı olmak üzere buyurulması, hem bu yönü hatırlatma, hem de yahudiler
hakkındaki haram kı l manın kapsamının çokluğunu ve baskının şiddetini açıklamış
olma bakımından, domuz ve yırtıcı hayvanlarla birlikte tek tırnaklıların,
devenin ve bütün kuşların da kendilerine haram kılındığını
göstermektedir. O halde mânâ şudur: Yahudilere sığır ve koyun dahil olmamak
üzere diğer tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. sığır ve davardan da her
ikisinin iç yağlarını, don yağlarını onlara haram ettik. Ancak her ikisinin
sırtlarının veya bağırsaklarının taşımış olduğu yağlar yahut bir kemiğe k
arışmış olan yağlar -ki kuyruk yağı böyledir- bu üçü haram kılınmadı. Şu halde
onlara haram kılınan sığır ve davar iç yağları, gömlek yağı denilen don yağıyla
böbreklerin taşıdığı yağlar demek olur. Yahudilere olan bu yasağı
saldırganlıkları sebebi y le onlara ceza olarak yaptık, yoksa aslında bunların
hepsi kendilerine haram değildi. Bir zamanlar bıldırcın etleriyle
beslenmişlerdi. Sonra saldırganlık ve zulümleri; peygamberleri öldürme, faiz
alma, hak yolundan engelleme, haram yeme, helalı haram, ha r amı helal sayma
gibi saldırganlıklarından dolayı, sonradan kendileri birçok temiz rızıklardan
mahrum edildiler. "Yahudileri yaptıkları zulümden, çok kimseyi Allah yolundan
çevirmelerinden dolayı, kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara
ya s akladık." (Nisâ, 4/160. âyete bkz.) Ve muhakkak ki biz doğru söyleriz.
Haber vermede de, iyi ve sakındırıcı şeyleri vaad etmede de doğru söyleriz. Şu
halde böyle saldırganlığa ceza olarak "yasak" haberi ve uyarısının da
doğruluğunda şüphe yoktur. Alla h 'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını
helal sayanlar, sonunda baskı ve mahrumiyetle (yoksunlukla) cezalanırlar.
147- Bunun için ey Muhammed. Seni yalanlarlarsa -özellikle yahudiler- "Hayır,
bize haram kılınanlar böyle değildi veya bu yasaklama, saldırganlığımızın cezası
olarak değil, ta aslından böyleydi. Bu haram kılma ve ceza vahyi, bu haber ve
tehdit yalandır" diyecek olursa "İsrailoğullarına bütün yiyecekler helaldi..."
(Âl-i İmran, 3/93 âyetine bkz.) De ki Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir.
Zorlamayı ve baskıyı sevmez; her günaha karşı sorgulayıp cezalandırmaz, tevbeyi
kabul eder, rahmeti öfkesinden geniş ve öncedir. Bununla beraber günahkârlar
topluluğundan O'nun şiddetli baskısı ve azabı geri çevrilemez, uzaklaştırılamaz.
Gene l likle günahkârlara ne kadar zaman tanınırsa tanınsın, günahta devam
ettikleri halde sonunda o geniş rahmetten yoksun ve bir azaba mahkum olurlar ki,
bu red ve inkâr edilemez. Şu halde saldırganlığa ceza olarak yasağın
genelleştirilip şiddetlendirilmesi in k âr olunamayacağı gibi, o geniş rahmet
ile başlangıçta kazandıkları genişlik ve serbestliğe güvenip aldanarak hakkı
yalanlamak sûretiyle büyük suç işleyen günahkârlar da, başlangıçta
cezalandırılmasalar bile, sonunda ilâhî baskı ve azab
ile, genişlikleri darlığa, seçme serbestlikleri de zorlamaya dönüşerek
şiddetli azabı tatmaya mecbur olurlar. Ve bundan kurtulmaya imkan
bulamazlar.
Sözün kısası, Yüce Allah'ın rahmeti çok geniş olmakla beraber, günahkârlara
er veya geç azabı da kesindir. Şu halde Allah'ın iradesini ilgilendiren şeylerin
bazılarının ceza ve azab olduğu da muhakkaktır. İlâhî takdirde insan için
serbestlik de var, zorlama da vardır. Yukardan beri anlaşılageldiği ve özellikle
âyetiyle özetlendiği üzere, ilâhî, buyruklar, emir ve yasak, h elal ve haram,
sevap ve ceza mecburiyette değil serbestlikte vardır. Tâat, bu buyruklara
serbestçe uymak; günah ise bu buyruklara yine serbestçe karşı gelmektir. Böyle
serbest davranışları ve kulun dilemesini yaratmayı takdir, İlâhî iradeyi, kulun
iradesi n e bağlamak ve tertib demek olduğundan, bunlar da kaza ve kaderdir,
sırf zorlama değildir. Gerçi Allah dilemeyince kimse bir şey yapamaz. Ancak,
suçun takdir edilmesi ve ilâhî iradeye yakınlığı Allah'ın rızası değil, suçlunun
rızası bakımındandır. Nitekim "Ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları
işlemeğe devam etsinler.." (En'âm, 6/113) buyrulmuştur. Rahîm olan Allah, günaha
razı olmadığı için ona ceza ve azab takdir ettiği şeyleri de günah olarak takdir
eylemiş. Bunları seçebilmek için insanlara anla m a ve sezme yeteneği,
peygamber, kitab, akıl ve hikmet de vermiştir. Buna karşı günahkârın arzu ettiği
suç ve günaha izin vermesi de, günaha rızasından değil, kulun rızasını yerine
getirme ve dilediğini gerçekleştirerek sorumluluğunu ortaya koymak içindir. Ve
bu isteğin yerine getirilmesi, kulun rızası olduğu için, başlangıçta bir rahmet
ve fakat, o günah, Allah'ın hoşlanmadığı ve katında cezayı gerektiren bir iş
olduğu için de sonuç itibariyle bir azabtır. Ve bundan dolayıdır ki, Allah'ın
suçlulara zaman t anıması ve dileklerini yerine getirmesi, sonuç olarak onlara
acil cezadan daha büyük ve önlenmesi imkansız bir azab ve cezaya terk ve rıza
demek olduğundan "İşte kâfirlere yaptıkları, öyle süslü gösterilmiştir" (En'âm,
6/122), "Rabbin dileseydi o n u yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları
şeylerle başbaşa bırak." (En'âm, 6/112), "Allah isteseydi ortak koşmazlardı."
(En'âm, 6/107) buyurulmuştur. Madem ki Allah'ın dilediği şeyler arasında rahmete
karşılık ceza ve azab da muhakkaktır, o halde Yüc e Allah'ın her irade ve
yaratmasının, her yönden rızasını gerektirdiği ve sakıncasının bulunmadığı
söylenemez. Allah'ın rızasının delilini iradesi hakkında değil, emir ve
yasağında aramalıdır. Şu halde "Eğer Rabbin dileseydi onu yapamazlardı."
buyurulduğundan dolayı "Allah istemeseydi filan günah yapılamazdı; mesela yalan
söylenemezdi; o halde günahta,
yalan söylemekte sakınca yoktur, Allah buna razıdır" şeklinde bir yaklaşımla
Allahın açıklamalarını yalanlamaya kalkışmak, bile bile ateşe atılmaktır.
148-Böyle iken bu inkâr, mümkün olmayan ilâhî tebliğlere karşı o şirki
alışkanlık edinmiş olan müşrikler, "Allah dilemiş olsaydı ne biz ne de
atalarımız müşrik olmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık" diyecekler. "Diyecekler"
buyrulmasından anlaşılıyor ki bunlar, bunu, bu âyetlerin inmesi sırasında daha
söylememişler, fakat bundan sonra muhakkak söyleyecekler ve bu onların gelecekte
bir küfürleri olacaktır. Şu halde bu âyet, öncekiler gibi onların geçmişteki
olaylarını değil, gelecekteki sözlerini, suçlarını, olmadan önce haber verme ve
cevabını göstermedir. Gerçekten müşrikler daha sonra bunu söylemişler ve bu
haberin doğruluğu da gerçekleşmiştir. Nitekim Nahl sûresinde "Allah'a ortak
koşanlar, 'Allah isteseydi ne biz, ne de atalarımız, O'ndan b a şka hiçbir şeye
tapmazdık ve O'nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık' dediler." (Nahl, 16/35) âyeti
mâzi siğasıyla bu gerçekleşmeyi açıklamıştır ki, bunlar, Kur'ân'ın, Allah
katından gerçek bir vahy olduğunu apaçık göstermektedir. Yani müşrikler bu doğru
deli l lere karşı şirk ve haram kılmadan vaz geçmemek ve seni yalanlamak için
tutunacak hiçbir şey bulamayacak ve ancak şirk ve haram kılmama kötülüğünü inkâr
ve Allah tarafından tasvibini iddia ederek diyeceklerdir ki: "Allah, bizim
müşrik olmamızı ve bahsedile n ürün ve hayvanlardan hiçbir şeyi haram
kılmamamızı dilemiş olsaydı biz bunları yapamazdık; ya bize seçme hürriyeti
vermez, hepimizi imana mecbur kılar veya bize yardım eder, imanı tercih ettirir
ve daha ne yapar yapar şirk ve haram kılmaya engel olurdu d a ne biz, ne de
atalarımız müşrikliği ve o haram kılmayı istesek de istemesek de yapamazdık.
Fakat biz bunları atalarımızdan beri yaptık. Demek ki şimdiye kadar bizim
hakkımızda Allah, geçmişimiz için bunun zıddını dilememiş, bizim dilediğimiz bu
müşrikliğ i ve haram kılmayı dilemiştir." İşte bu şartlı önermenin anlamı ve
mantıkî sonucu budur. Ve bu kadarla bu söz doğrudur. Ve "Rabbin dileseydi onu
yapamazlardı." ilâhî sözünün mânâsıdır. Bundan doğru bir sonuç almak gerekince,
"artık ne yapalım cezamıza r a zıyız" demek gerekir. Fakat sözün gelişinden
anlaşıldığına göre, onlar bunu itiraza bahane ederek "Madem ki geçmişimiz için
Allah başka dilememiş, böyle dilemiş ve biz böyle yapmışızdır; demek ki bunlar
bizim rızamız gibi Allah'ın da rızasına uygundur. Ve yalnız bir uydurmamız
değil, Allah'tandır. Çünkü Allah razı olup dilemesiydi biz nasıl iftira eder,
yalan söyleyebilirdik; o halde geleceğimiz için de bunda bir sakınca yoktur.
Şu halde şirk ve haram kılmanın yasak ve suç olduğuna inanmayız, önce yaptık
yine yaparız; eğer bunda bir kötülük var da Allah razı değilse, bundan böyle
bizi zorla ve fiilen önlesin, yoksa biz kendi isteğimizle vaz geçmeyiz" gibi
bâtıl bir sonuç çıkarmak isteyecekler ve böyle derken, her yaratmayı dilemenin,
mutlak rızayı ve sakınc a sız olduğunu ve kaderin zorlamayı gerektirmeyeceğini;
olayların hepsinin ve mümkün olan her insan fiilinin onun lehine ve çıkarına
olmadığını ve mesela Allah'ın iradesiyle ateşin insanı yakabildiğini ve
zehirlerin öldürübileceğini; aynı şekilde Allah, bi r yalancının yalan
söylemesine ve bir iftiracının iftira etmesine müsaade etmiş olmakla, yalanın
gerçek olmayacağını ve bunun gibi, yaratma ve ilâhî irade ile, müşrikin şirke ve
haram kılmaya imkan bulmasından şirk ve haramın da aslen sabit olması gerekmey e
ceğini ve dün sakıncası görülmeyen bir şeyin veya fiilin, yarın sakıncalı
görülebileceğini; geçmişte fiilen gerçekleşen olaylara bakarak, İlâhî irade ve
kaderin hükmü bir dereceye kadar bilinmiş olsa bile, geleceği ilgilendiren ilâhî
takdirin ve kaderin h ü kmünün, insanlar için gizli ve bilinmeyen olduğunu;
bununla beraber bu şirk ve haram kılma yüzünden evlatlarını öldürmek ziyanına
düşünlerin geçmişleri hakkında da bunların kötülüğünü inkâr etmelerinin yalan
olacağını; aynı şekilde yine geçmişte peygamber l eri ve Hakk'ın delillerini
inkâr edenlerin nice cezalar gördüklerini ve sonra ilâhî iradeyi tek delil kabul
ederek, şirki red ile imanı ve helalin tasdikini yalnız ona bağlamak, tevhidin
hakikatini ve Yüce Allah'ın tek yaratıcı ve hâkim olduğunu, şirk ve haram
kılmaya hiçbir delil ve kanıt bulunmayacağını dolaylı yoldan itiraf demek olduğu
halde, tevhidden şirki, helal kılmadan haram kılmayı, iradeden zorlamayı anlama
ve isbata kalkışmanın nasıl bir çelişki olduğunu düşünmeyecekler ve anlamak
istemeyecekl erdir.
İşte ey Muhammed, böyle -bu yalanlama gibi- yani öyle diyecek olan ve öyle
söyleyerek ortak koşmanın ve ürün ve hayvanları haram kılmanın Allah tarafından
yasaklanmış ve azab ve cezayı gerektiren suç olduğunu inkâr edecek olan Kureyş
müşriklerinin fiilerinden zorunlu yaptırım ile engellenmemiş ve haber verilen
ceza ve azabı henüz tatmamış olduklarından dolayı, bâtıl zanlarına göre,
varsayımlar ile doğrudan yanlış ve bâtıl sonuçlar çıkararak seni yalanlamaları
gibi- dir ki bunlardan öncekile r -yani geçmiş peygamberlerin ümmetleri- ceza ve
azabımızı tadıncaya kadar yalanlama işini yaptılar da, sonunda o inkâr ettikleri
azabımızı tattılar. Şu halde, o müşriklerin geleceği geçmişe kıyas ederken
geçmişte ceza olmadı zannetmeleri
de yalandır. Ey Muhammed, sen öyle diyecek olan müşriklere şöyle de
yanınızdan bir ilim; delil göstermeğe değer bildiğiniz bir şey var mı ki, bize
onu çıkarasınız? Yoksa bu dolaylı yoldan çıkardığınız sonuç ilim değil,
cehalettir. Bu söylediğiniz kazıyye-i şartıyye (şartlı önerme) den çıkarmak
istediğiniz sonuç çıkmaz. Bununla, şirk ve haram kılmada isabetinizi ispat
değil, nihayet gerçekte müşrik olduğunuzu, ürün ve hayvanları haram kılmış
bulunduğunuzu ikrar ve yalancılığınızı ispat etmiş oluyorsunuz. Bu sözde ilm e
değil zan ve kuruntuya uyuyorsunuz. Atalarınızdan beri bu yalan ve iftiraya
imkan bulabildiğinizden, yalancılığınızın emri vaki olmasından, yalanın da
gerçekte doğru olması gerektiğini ve İlâhî iradeye uygun bulunduğunu
varsayıyorsunuz. Ve siz başka bir şey yapmıyor, ancak kendi gönlünüze göre
varsayımlarda bulunuyor, yalan söylüyorsunuz. Hakkı ve doğruyu nefsin gerçeğe
uygunluğunda değil, gerçeğin nefse uygunluğunda arıyor ve apaçık olan ilmî ve
gerçek deliliyle ve ölçüsüyle ölçmüyor, sadece kişise l eğilimlerinizle ölçüyor,
nasıl arzu ve tahmin ederseniz hak öyle olur varsayıyorsunuz da, istememeniz,
görmemeniz, anlamamanız, inkâr veya değiştirmenizle gerçek değişir sanıp
kendinizi aldatıyorsunuz. Hatta kendi eyleminizi ve öznelliğinizi bile tam anl a
mıyla değerlendirmiyor, serbestçe yaptığınız işlerle İlâhî iradenin, sizin
iradenizi takip ettiğini ve bu yüzden birçok hatalar ile üzüntüler, zararlar
çektiğinizi düşünmeyip kuru inkâr ile sorumluluktan kurtulacağınızı
sanıyorsunuz.
149-Ey Muhammed, şu halde, en kesin ve üstün delil Allah'ındır, de. Yani
madem ki siz ilme ve gerçek delillere önem vermeyip hayatınızın istediği
varsayımlarda bulunuyor ve delil olmaya değer bir bilginiz olmadan, eyleminizin
yalanınızın cezasını inkâr ediyorsunuz, o halde aleyhinizde "O'nun azabı, suçlu
toplumdan geri çevrilmez" (En'âm, 6/147) hükmünü uygulamak için suçluluğunuz,
iftiracılığınız, yalancılığınız davasını en güzel şekilde ispat edecek, son
derece açık, sağlam ve değişmez, bozulması ve geçersiz kılınm a sı mümkün
olmayan delil, Allah'ındır. Çünkü Allah, dışta ve içte bu kadar deliller, geçmiş
ve şimdiki toplumlarda birçok ibret örnekleri ortaya koymuş ve geniş rahmetiyle
size göz, kulak, akıl, anlayış ve dilediğini seçme yeteneği vermiş, Kitap ve
Peygamb e r göndermiş "Doğrusu size Rabbinizden basîretler (gönül gözleri,
gerçekleri anlama yetenekleri) geldi. Artık kim gerçeği görürse yararı
kendisine, kim de gerçeğe kör olursa zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize
bekçi değilim" (En'âm, 6/104) buyurmuş,
davranışlarınızın kötülüğünü ve onları rıza veya razı etmeyle hoşlanarak
zevkinizle, kazanmanızla ve bu durumda sorumluluğu, lezzeti ve üzüntüyü size ait
olmak üzere yarattığını ve bunun sonunda bir haşr ve ceza gününün geleceğini ve
zalimlerin kurtulaşa eremeyeceğini anlatıp, bu helal ve haram hükümlerini
açıklamak ve sonunda sözünü bildirmek ve sizin bunlara karşı tutunmak
isteyeceğiniz bu istidlâlinizin (herhangi bir delile dayanarak sonuç
çıkarmasının) boş ve geçersiz olduğunu bildirmiştir. Bir d e İlâhî delilin
etkisini ve güzelliğini anlamalı ki, siz bunun karşısında tutunacak, söyleyecek
bir şey bulamıyorsunuz da, Allah'a karşı yalnız Onun iradesiyle lehinize delil
gösterip sonuca varmak istiyorsunuz; bu ise tamamen sizin aleyhinize bir delildi
r. Bu bakımdan en kesin ve üstün delil (hucceti bâlığa) Allah'ındır. Çünkü
"Allah dileseydi biz bu şirk ve haram kılmayı yapamazdık" demek, Allah'ın
iradesine karşı gelebilecek hiçbir irade olmadığını itiraf etmektir. Bu ise
Allah'ın ortağı olmadığını ve A l lahtan başka ibadet edilecek bir varlık, bir
yaratıcı ve mutlak hâkim bulunamayacağını ve bütün şirk davalarının geçersiz
olduğunu itiraf etmektir. O halde siz bu istidlâl ile şirk ve haram kılmanın
doğruluğunu ispata kalkışmakta çelişki içindesiniz. Kend i davanızı bozup
geçersiz kılıyor ve tevhîdi ispat etmiş bulunuyorsunuz; sonra da dönüp bununla
şirki ispat ve tevhidi bozduğunuzu zannedip, peygamberi yalanlamaya
kalkışıyorsunuz. Şu halde bu ilâhî irade delili sizin lehinizde değil, tamamen
aleyhinizde e n kesin ve üstün olan İlâhî bir kanıttır. Aynı şekilde şunu
unutmamak gerekir ki siz, Allah'ın iradesinin ayrıntısını, geçmiş ve gelecekteki
tecellilerini ve alakalarını tamamen bilemezsiniz, onu ancak O bilir. "Gaybın
(görünmez bilginin) anahtarları O'n u n yanındadır." (En'âm, 6/59) ve siz, O'nun
iradesinden değil, kendi iradenizden sorumlusunuzdur. Ve Allah'ın geniş
rahmetiyle bazı fiillerinizde size irade verdiği ve sizin hakkınızda kendi
iradesinin bir kısmını sizin iradenize, istek ve kazancınıza b a ğlı ve ilgili
kıldığı ve "Ama kim mecbur kalırsa, başkasına saldırmadan ve sınırı aşmadan
(bunlardan) yemesinde bir günah yoktur" (Bakara, 2/173) buyruğunca, mükellefiyet
ve sorumluluğunuzun bu kısma ait olduğu da muhakkaktır. Allah dilemeden sizin hi
ç bir şey yapamayacağınız nasıl apaçık ise, Allah'ın bazı şeyleri de sizin
dilemeniz üzerine ve sizin rızanız ve isteğinizle yaptığı ve bu şekilde de
birçok şeyler yarattığı daha açıktır ki, işte sizin sorumluluğunuz bu noktada,
geniş rahmeti ve suçluların c ezalandırılması bu noktadadır. İman ve ibadet de
bu türdendir. O halde sizin sorumluluğu inkâr etmek için kendi iradenizi bırakıp
da Allah'ın, ayrıntısını bilmediğiniz iradesiyle istidlal
etmeniz veya Allah'ın sizin iradenize bağladığı iradesini aksine değiştirmeye
kalkışıp iradenizi Allah'ın iradesine bağlamanız ve şu halde O dilemeseydi biz
müşrik olmazdık; o halde O dilemeyince iman etmeyiz demeniz, Allah'ın tamamen
aleyhinizde açık ve kesin bir delilidir. Çünkü Allah'ın iradesini tutanak
ediniyorsunuz, hem de Allah'ın dilemediğini diliyorsunuz. Niçin müşrikliği,
yalancılığı beğenip tercih ediyorsunuz da, imanda, doğrulukta zorlama
istiyorsunuz. Sonra da şirkinizin, iftiranızın cezasını işittiğiniz zaman, Allah
imanımızı dilemedi ki, iman edelim, diyerek itiraza kalkışıyorsunuz. Ne
biliyorsunuz ki, siz iman etmek dilerseniz Allah dilemeyecekti? Niye
bilmiyorsunuz ki, Allah size dileyin dedi de siz dilemediniz? Madem ki irade
Allah'ındır, elbette Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz, bu muhakkaktır. O
h alde siz dileseniz de dilemeseniz de şirk, batıl ve müşriklerin kurtuluşa
ermeyeceği, günahkârların ve yalancıların ceza göreceği de muhakkaktır. Evet
Allah herkese genel olarak doğru yolu dilemiş olsaydı müşrik olsun, olmasın
hepinizi doğru yola ilet i r, imanda başarıya ulaştırırdı. Fakat siz de
biliyorsunuz ki, hepinizi doğruya iletmemiştir; kiminiz doğru yolda, kiminiz
sapıklıktadır. Ayrıntıların belirlenmesinde ihtilaf etseniz bile, şunda ittifak
edersiniz ki, karşı çıkan çıkmayan (muhalif-muvafık), inanan ve inkâr eden
hepiniz doğru yolda değilsinizdir. Demek ki Allah hepinizin genel hidayetini,
topluca doğru yola ulaşmasını dilememiş, hidayet isteyene hidayet, sapıklık
isteyene de sapıklık dilemiştir. Şu halde ilâhî irade de bir kısmınızın, yani
doğru yolda olmayanların kurtuluşa ermeyeceği ceza ve azab göreceği belli ve
muhakkaktır. O halde ceza ve azabı inkâr edenler doğru yolda değildirler. Ve
bunların ceza ve azab göreceklerini red ve inkâr etmek de mümkün değildir. İşte
bu hususta ilâhî irade i l e istidlalden alınacak doğru sonuç budur. Yoksa
müşriklerin, suçluların ve yalancıların gerçekte var olmalarından, yani Allah'ın
bunları yaratması ve kendi dilekleri olan suçluluklarını irade etmiş olmasından
o suçun, o yalanın, o şirk ve haram kılmanın d a Allah'a ve Allah'ın emrine,
rızasına isnad edilmesi gerekmez. Allah katında suçlunun suçluluğu muhakkak,
suçu ve suçunun cezası da muhakkak; yalancının yalancılığı muhakkak ve ilâhî
iradeye uygundur, rızasına uygun değildir. Fakat söylediği yalanın anl a mı
pratikte gerçekleşmez. Allah'ın ne iradesine, ne de rızasına uygun değildir.
Çünkü yalanla ilâhî irade ilgili olsaydı yalan olmaz gerçek olurdu. İşte şirk ve
haram kılma, ürün ve hayvanlar da böyledir. Müşrik var, suçu da var, cezası da
vardır. Bunlarl a ilâhî iradenin ilgisi vardır, fakat müşriğin iddia ettiği,
Allahın ortakları olması ve haram yalandır. Bunlarla ilâhî iradenin ve ilâhî
rızanın ilgisi yoktur. Ceza da bundandır.
150-Ey Muhammed! Allah'ın açık ve kesin deliline karşı hiç delilleri olmayan
ve tutunmak isteyecekleri ilâhî irade dahi aleyhlerinde bulunan o müşriklere
Haydi bu iddia ettiğiniz haram kılmayı Allah'ın yaptığına tanıklık eden
şahitlerinizi getirin de. Yani bu ürün ve hayvanlar atalarımızdan beri Allah'ın
iradesiyle haram d ır diye müşrik halkı aldatan şeytanlarını ve kodamanlarını da
hazır etmelerini söyle ki delilin tebliği tamam olsun. Bunun üzerine eğer gelip
"Evet bu ürün ve hayvanları Allah haram kıldı, biz buna Allah için şahidiz" diye
tanıklık ederlerse sen onl a rla beraber tanıklık etme. Bizim âyetlerimizi
yalanlayanların ve ahirete iman etmeyenlerin ve kendilerinin Rabbi olan yüce
Allah'a başkasını denk tutanların hiçbirisinin keyiflerine uyma. Yani öyle
tanıklık edecek olanlar bütün bu haldedir, hak deli l leri yalanlarlar. Yalanda
sakınca görmezler, Allah'a bile ortak koşar, haktan saparlar ve böylelerinin
yapacağı tanıklık, sırf gönüllerinin keyfinden, yalancı şahitlikten başka bir
şey olmaz. Görülüyor ki bu, fasılasıyla bu âyet, sûrenin birinci âyetine bir
terci (döndürme) olmuştur. Şu halde "Bu böyledir; çünkü Rabbin, halkı habersiz
iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir." (En'âm, 6/131) gerçeği ve "De ki:
Ey kavmim! Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum.
Yakın d a (dünya) yurdu (nu)n sonunun kime ait olacağını bileceksiniz. Muhakkak
ki zulmedenler, asla kurtuluşa eremezler." (En'âm, 6/135) iyi ve sakındırıcı
şeylerin vaad edilmesi tamamen pekiştirme ve sağlamlaştırma ve inkârcıların
geçmişte, gelecekte her çeş i t haksızlıkları ispat ve her türlü tutamakları
iptal olunduğu bu noktada, baştan buraya kadar özet bir bakışı geriye döndürme
daha ihtar edilerek tevhid ve peygamberliğin doğruluğu ve açıklığı en güzel bir
şekilde vurgulandıktan sonra, dosdoğru yol olan A l lah'ın dininin esasını
oluşturan emirler ve yasaklar, bilhassa kapsadıkları haramlık açısından
özetlenerek buyruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
151- De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi
ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı
öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da,
gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın.
Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti.
152- Ye timin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar
(malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz).
Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını
teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah'a
verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah bunları size
emretmiştir.
153- İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak
başka yollara uymayın. (Azabından) korunmanız için Allah size böyle tavsiye
etmiştir.
151- Geliniz de size Rabbinizin asıl haram kıldıklarını okuyayım. İbnü Abbas
Hazretleri demiştir ki: Bu âyetler diğer mukaddes kitapların hiçbirinden
neshedilip yürürlükten kaldırılmamış muhkem ayetlerdir. Bunlar, âdemoğullarının
hepsine haramdır. Ve "Kitabın anası olan muhkem (açık anlamlı) âyetlerdir" (Âl-i
İmran, 3/7) Bunlarla amel eden cennete girer, etmeyen cehennem. Kâ'bü'l-Ahbar da
demiştir ki: Bu âyetler Tevrat'ın başlangıcıdır. Bu şekilde büt ü n şeriatler
bunlar üzerinde toplanmış, bunların Musa Aleyhisselâm'a indirilen "kelimât-ı
aşere" (on emir) olduğu da söylenmiştir. Bunu Bükaî isimli eserinde şöyle
açıklar: Yani bu âyetler yüce Allah'ın Musa aleyhisselâma yazdığı "elvahı
cevher" de ilk yazdığı on âyeti kapsamaktadır ki şunlardır: Şirkten, yalan yere
yemin etmekten, ana babaya karşı gelmekten, öldürmekten, zinadan, hırsızlıktan,
yalan ve iftiradan, başkasının elindekine göz dikmekten nehiy (yasaklama);
cumartesiye saygı ile emir'dir. Gö r ülüyor ki, bu (sayılanlar) dokuzdur. Bütün
bunların birincisi de sûrenin başından beri açıklanagelen tek Allah inancıdır
ki, bu şirk'in yasaklanması içinde olmakla beraber, üçüncü âyetle bilhassa
açıklanıp özetlenmiştir. Şu halde bunlar önce ve sonra bir e sasta yer almış
olan ve hak dinin esaslarını meydana getiren ve yüzyıllar boyu gelen toplumların
değişmesiyle değişmeyen on hükümdür. Şöyle ki: O'na hiçbir şeyi ortak
koşmayınız. İman açısından Allah'a herhangi bir şeyi, hiçbir şekilde ortak iddia
etm e yiniz, amel açısından Allah'a isyan ve itaatsızlık olan hususta başkasına
itaat etmeyiniz. Ve anne babanıza ihsan, yani baba ve ananıza iyilik ve güzellik
ediniz. Burada haramların yani yasakların açıklanacağı söylenmiş iken böyle bir
emrin, yasakla m alar arasında ne münasebetle getirilmiş olduğu sorusu akla
gelebilir. Fakat, önce haramları aşağıda olduğu gibi okuyayım denilip de
birtakım yasaklar ve emirler anlatıldığı zaman, işte o haramlar bu açıklamalar
içindeki yasaklardır demek olur. Ve maksadın yalnız haramları değil, onlarla
sıkı ilgisi bulunan emirleri de açıklamak olduğu anlaşılır. İkinci olarak,
bununla şu da gösterilmiş olur ki, haram yalnız açıkça yasaklamadan değil, bazen
emirden de anlaşılır. Bundan dolayı usul ilminde şu kaide tesbit ed i lmiştir
ki: Bir şeye emir, zıddının haram kılınmasını gerektirir, eğer haram kılmamak
emirden kastedileni ortadan kaldıracaksa; değilse kerahetini gerekli kılar. İşte
gerek bu ve gerek gelecek olan emirleri de hep böyledir. Şu halde "ana babanıza
ihsan ediniz" emri, "onları asla incitmeyiniz" nehyini de gerekli kılar. Yani
ana babayı incitmek o kadar haramdır ki, akıl ve
hayale getirilecek şey değildir. Onlar hakkında ancak ihsan vazifesi
düşünülmelidir ve ancak o yapılmalıdır. Üçüncü olarak, bu ifade şekli şuna da
işaret eder ki, ana babaya ihsan bu kadar yüksek bir görev olmakla beraber,
Allah'a ortak koşmayı gerekli kılmamalıdır. Yani ana baba, evlatlarının Allah'a
isyan etmesiyle memnun olacaklar ise, onları bu şekilde memnun etmeğe çalışmak,
Allah' a şirk anlamına geleceğinden, yasaklanmıştır ve haramdır. Nitekim Lokman
sûresindeki "Eğer onlar seni, hakkında bir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak
koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin." (Lokman,
31/15) âyeti ve ben z erleri ile bu açıklanmıştır.
Yoksulluktan dolayı çocuklarınızı da öldürmeyiniz. Bu da haramdır. Ana babaya
ihsan evladın görevi olduğu gibi, evladın hayat hakkına tecavüz etmemek, korumak
da ana babanın görevidir. İsrâ sûresinde "Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla
öldürmeyiniz" (İsrâ, 17/31) buyrulmuştur ki, buradaki bir delaleti izahtır.
Çünkü "fiilen yoksulum, besleyemeyeceğim" diye çocuğu öldürmek haram olunca,
fakir değilken, fakir olmak korkusu ile öldürmenin haram olacağı öncelikle an l
aşılır. Ve işte bunların her biri bir âyette hükme bağlanmıştır. "Bilgisizlik
yüzünden beyinsizce, çocuklarını öldürenler muhakkak ki, ziyana uğradılar..."
(En'âm, 6/140) buyruğundan da anlaşıldığı üzere Arap müşrikleri, kız çocuklarını
diri diri kabir l ere gömüyorlardı ki, buna (kızını diri diri gömmek) tabir
olunur. Ve bunu bazısı cahiliye gayretiyle, bazısı da yoksulluk nedeniyle veya
korkusuyla yapıyorlardı ve gerçekte asıl sebep bu korkuydu. Bu düşünceyle idi
ki, şeytan onlara çocuk öldürmeyi hoş g ö steriyordu. Gerçekte evlada karşı
meydana gelen bu cinayete çoğunlukla etken olan en önemli sebep, beslemek
endişesidir. Bunun karşısında diğer sebepler sözünü etmeyecek kadar hükümsüzdür,
azdır. Şu halde bilhassa bu sebebin reddiyle diğer zayıf sebepler ve vehimlerin
reddedilmiş olacağında şüphe yoktur. Sonra bu yasak, Arap müşriklerinin kız
evladı hakkında âdetlerini, bilhassa amaç edinmekle birlikte, hükmünün onlarla
sınırlanmış olmadığı ve çocuk düşürmek cinayetlerini de kapsadığı açıktır.
Kısacası, gerek yoksul olunuz ve gerek zengin, gerek zayıf olunuz gerek
kuvvetli, evlada bakmakla yoksul kalmaktan korkup, onları herhangi bir şekilde
öldürmeyiniz. Sizi ve onları rızıklandıran, besleyen ve besleyecek olan biziz.
Yani siz değilsiniz. O halde r ızık elde etmeğe gücünüz yetmemesi
nedeniyle açlığa veya ölüme mahkum olduğunuza hükmedip de öldürme cinayetini
işlemeye kalkışmayınız. Ve kötülüklere yaklaşmayınız. Gerek açığı olsun, gerek
gizlisi. Yani zina ve livâta (homoseksüellik) gibi her çeşit fuhuş, gerek rezil
müşriklerin yaptıkları gibi açık genelevlerde olsun ve gerek seçkin denilenlerin
yaptıkları gibi dost tutarak gizli bir şekilde olsun, hepsi haram olduktan başka
bunların başlangıcı, sebebleri ve yolları da haramdır. Açık veya gizli fuhşu
yapmak şöyle dursun, onlara yaklaşmayınız bile. "Zinaya yaklaşmayın, çünkü o,
açık bir kötülüktür..." (İsrâ, 17/32) buyruğunca, "Fahişe"den anlaşılan zinadır;
fakat "fevâhiş" diye çoğul getirilmesi, zina türünden olan her çeşit kötü işi,
yani di l imizdeki ifadesiyle her nevi fuhşiyyatı (her tür kötülüğü) kapsadığını
ifade eder. Bundan dolayı bazı müfessirler bunu, genel olarak (günah, suç) ile
tefsir edip "Günahın açığını da gizlisini de bırakın" (En'âm, 6/120) buyruğuna
döndürmüş ise de, g e rek âyetin ifade şekli ve gerek rivayet açısından bu mânâ
burada pek açık değildir. Özellikle bunun çocuk öldürme ile mutlaka birisini
öldürme yasakları arasında söylenmesi gösteriyor ki, bunda da bir öldürme
mânâsı, vardır. Yani fuhşiyyat özünde bir büy ü k suç ve cinayet olmakla
birlikte, bir de evlat öldürme hükmündedir. Çünkü zina sonucu doğan çocuk,
tehlikelerle ve ölümle karşı karşıyadır, ölü hükmündedir. Nitekim Resulullah azl
hakkında bile "Bu gizli bir öldürme (diri diri gömmek)dir" buyurmuştur. Şu halde
fuhşiyyatın gizli açık ne kadar katillikleri kapsadığını anlamalı.
Allah'ın haram kıldığı, yani İslâm ile olsun andlaşma ile olsun, kanını
korunmuş ve muhterem, katlini haram kıldığı herhangi bir kimseyi de
öldürmeyiniz. Ancak sabit bir hak ile olursa başka. Müslüman bir kimse aleyhine
bu hak peygamberimizin: "Müslüman bir kimsenin kanı helal olmaz. Ancak şu üç
sebepten birisi ile olur: İmandan sonra küfür, evlendikten sonra zina ve haksız
yere bir kimseyi öldürmek" hadisiyle açıkla n dığı üzere üç sebeple sabit olur.
Maide sûresinde ise gayri müslimi de kapsamak üzere: "Kim, bir cana kıymamış
yahut yeryüzünde bozgunculuk yapmamış birisini öldürürse" (Mâide, 5/32) diye
de
özetlenmiş ve "Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk
yapmağa çalışanların cezası ya öldürülmeleri, ya asılmaları..." (Maide, 5/33)
buyrulmuştur. Bu bozgunculuğun müslümandan ortaya çıkması durumunda hak sebebi
dörde ulaşmış olur. Kısaca diğer şeylerde helal asıl, haram ayrı bir delil ile
sabi t olursa da nüfus bunun aksinedir. İnsan öldürmede asıl olan haram
olmaktır. Helal olması ayrı bir delil ile sabit olur.te bu emri ve yasağı, bu
beş buyruğu Rabbiniz size tavsiye etti, lütuf ve rahmetiyle kesin bir şekilde
emredip ahid verdi. (Nisâ sûr e sindeki 11. âyetine bkz.) Ki akıl edesiniz. Yani
bu yasaklanan haramların kötülüğüne bu tavsiyelerin faydası, aklı olanlar için
apaçık ortada olduğundan siz akıllarınızı kullanmakla nefislerinizi bağlayıp bu
haramlardan menedesiniz.
152- Ve yetim malına yaklaşmayınız. Hiçbir şekilde saldırmayınız; bu da
haramdır. Ancak kuvvetlerine erinceye, rüşdüne ulaşıncaya kadar -koruma, artırma
ve zamanında teslim gibi- en güzel şekilde yaklaşma -mümkün olan en güzel
velâyet ve vesayet- müstesnâ. O zaman "Eğer onlarda bir olgunluk görürseniz,
hemen mallarını kendilerine verin." (Nisâ, 4/6. âyete bkz.) Ölçüyü ve teraziyi
denk ve tam tutunuz. Hem eksik veya fazla ölçü kullanmayınız, hem de ölçer ve
tartarken eksik veya fazla yapmayınız, ağdırma y ınız ki, eksiği fazlası
haramdır. Şu halde yetim malı olmasa bile başkasının hakkına tecavüz de
haramdır. Şu kadar ki biz bir kimseye gücünden başkasını teklif etmeyiz. O halde
adalet ve eşitlik aslında zor bir şey ise de, buna da gücünüz kadar uymakla
yükümlüsünüz, gücünüzün yetişmediği affedilmiştir. Ve söz söylediğiniz zaman
âdil olunuz. Yani gerek hüküm vermede, gerek şahitlikte ve gerekse herhangi bir
hususta bir söz söylediğiniz zaman hakkını, doğrusunu söyleyiniz. Adalet ve
hakka aykırı söyleme y iniz ki, bu da haramdır. Lehinde veya aleyhinde
söyleyeceğiniz kimse isterse akrabanızdan olsun. Yine doğru söyleyiniz, taraf
tutmayınız. Ve Allah'ın ahidlerini yerine getiriniz; gerek Allah'ın size teklif
etmiş olduğu ahidleri, emirleri, yasakları ve gerek sizin Allah'a veya Allah
adına başkalarına verdiğiniz ahidleri, nezirleri, yeminleri, akidleri, geçerli
olan her çeşit taahhütleri tamamen yerine getiriniz- Ahdi bozmak da haramdır.
Görülüyor ki, bu emirden anlaşılan vücûb ve zıddının haramlığı, iman ve amel
hududunun kapsadığı her çeşit emirleri ve yasakları ile bütün ahidleri içine
almaktadır. Şu halde "günahın açığını da
gizlisini de bırakın" emri ve buraya kadar geçen ibadetler, helal ve haram
vs. hükümleri hep burada dahildir. İşte bunları, bu teklifleri Rabbiniz size
tavsiye -ve te'kîden emir- etti ki öğüt alıp düşünesiniz. Bunları iyice
hatırınızda tutasınız ve içindeki derin kapsamı düşünesiniz ve gereğini yerine
getiresiniz.
153- Ve işte bu, yani yukarıdan beri açıklanagelen tek Allah inancı ile şu
iki âyette Allah'ın tavsiye ettiği bu emirler ve yasaklar, bu on hüküm benim
dosdoğru yolumdur. Doğrudan doğruya tuttuğum yolum; caddem, dinimin esası ve
açık ve geniş yolumdur. Bunun için siz de buna, bu benim yoluma uyunu z ve türlü
türlü yollara gitmeyiniz. Çeşitli dinler, mezhepler, bid'at ve sapıklık olan
çeşit çeşit yollar arkasında dolaşmayınız ki Sizi parça parça edip Allah
yolundan dağıtmasın. Dârimî'nin Müsned'inde de kaydedildiği üzere İbnü Mes'ud
Hazretleri demiştir ki: "Resulullah bize bir düz çizgi çizdi, 'bu rüşd yoludur'
dedi. Sonra bunun sağından ve solundan birçok çizgiler daha çizdi 'bunlar da
birtakım yollardır ki, her birinde bir şeytan vardır, ona çağırır.' dedi. Sonra
da bu âyetleri okudu". Kısac a Allah'a gidilir sanılan birçok yollar vardır.
Nitekim "Allah'a yol, yaratıkların nefisleri kadardır, yani o kadar çoktur"
denilmiş. Fakat bütün bunların içinde gerçekten Allah yolu, Allah'a ulaştıran ve
Allah'ın koyduğu, Allah ve elçileri tarafından d a vet olunan hak yol, doğru yol
bir tanesidir ki, taraftarlarını toplayan, birleştiren, dağıtmayan, aldatmayan
tevhid yoludur. Herhangi bir hususta hak birdir, bâtıl çoktur. Gerçi her bir
olanın hak olması gerekmezse de, hak mutlaka birdir. Çeşitli yer ve z a manlarda
hakkın hükmü farklılık gösterebilir. Dün hak olanın her zaman için hak olması
gerekmez. Batıdaki bir kimse için hak olanın, doğudaki için de hak olması
gerekmez. Ve bu şekilde hak çok olur gibi zannedilebilirse de her birinde hakkın
hükmü birdir, çok olmaz. Şirk, kökünden bâtıldır. Sonra hiçbir zaman farklılık
ve değişiklik göstermeyen ve ilâhî dinlerin, semavî kitapların hiçbirinde nesh
edilmiş olmayıp hepsinde emir ve tavsiye edilmiş olan birtakım asıl hükümler
vardır ki, bütün dinler bu noktad a ittifak eder. İşte yukarda açıklanan on
hüküm de bu çeşittendir. Bu âyetle açıklanıyor ki, bu emirler ve yasakların
ilgisi yalnız muhataplara mahsus değil, Hz. Peygamberi de kapsar. Ve Resulullah
bunları sürekli olarak yerine getirmiştir. Yüce Allah'ın ö t eden beri emri ve
tavsiye ettiği bu prensipler, Peygamberin doğrudan doğruya tuttuğu yoldur. Ve
Peygamberin tuttuğu yol Allah yoludur. Ve Allah yolunu
bulmak isteyenler, Peygambere uyup, bunları tutmalıdır. Ve bunun esası
"Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayınız" buyruğunca tek Allah inancında
birleşmektir. Bu birleşme de Peygambere uymakla gerçekleşir. Çünkü "Allah'a
verdiğiniz sözü tutun" emri, ancak bu şekilde uygulanır. Bu hükümleri yerine
getirmeyen ve bunlardaki haramlardan kaçınmayan; yani Allah' a ortak koşan veya
ana babaya kötülük eden veya evladını öldüren veya fuhuş ve kötülük yapan veya
haksız yere insan öldüren veya yetim malına el uzatan veya ölçüyü, teraziyi denk
ve tam tutmayan, başkasının hakkına tecavüz eden veya söz söylediği zaman ada l
et ve haktan ayrılan veya Allah'ın ahidlerini yerine getirmeyen veya Peygamber
yoluna uymayıp, türlü türlü yollara saparak tevhidden ayrılan kimseler ayrılığa
düşer , perişan olurlar. İşte bunu, Peygamber yoluna uymak ve diğer farklı
yollara uymamak hu s usunu Allah size tavsiye etti ki korunasınız. Kötülüklerden
sakınıp ayrılık ve aykırılıktan kurtularak tevhid dairesinde İlâhî korumada
bulunasınız. Çünkü ittifak (birlik), ilâhî bir kuvvettir. Birlik olanlar, ayrı
olanlara daima üstün gelirler. Fa k at bâtılda ve kötülükte birliğin hükmü de
çabuk kaybolmaktır. Gerçek kuvvet, hakta birleşmektir. Bu da Peygambere uymak ve
bu esaslara tutunup, daima birlik yönünü tutmakla olur.
Evet bunları böyle öteden beri tavsiye ettik:
Meâl-i Şerifi
15 4- Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve
doğru yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa'ya Kitab'ı verdik ki, Rablerinin
huzuruna varacaklarına inansınlar.
154-Evet onları önde ve sonda tavsiye ettik. Sonra da
Musa'ya kitabı -Tevratı- tamamen yaptığı ihsan üzerine -yani o tavsiye olunan
hükümleri güzel bir şekilde tebliğ ve tatbik etmesi üzerine- yahut gerek Musa ve
gerek ona uyarak güzel ahlâk edinen, yaptığını güzel yapan ve bu şekilde o
tavsiyeleri de güzelce uyg u layan herhangi bir kimseye nimeti tamamlamak ve her
şeyi açıklamak, yani Allah'ın ahidlerini yerine getirmek için dinde muhtaç
oldukları her şeyi, ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rehber ve bir rahmet
olmak için verdik ki onlar -Musa'nın topl u mu olan o İsrailoğulları-
Rablerinin, yani yüce Allah'ın huzuruna varacaklarına iman ederler. Öldükten
sonra dirilmeye inanıp mükafat ve cezayı tasdik ederler. Bu böyle iken,
yahudiler saldırganlıklarının cezasını nasıl yalanlarlar?
Tevrat böyle olduğu gibi şimdi:
Meâl-i Şerifi
155- İşte bu (Kur'ân) da mübarek bir Kitap'tır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve
Allah'tan korkun ki, size rahmet edilsin.
156- (Onu size indirdik ki:) "Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa
(yahudi ve hıristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik
(o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk)" demeyesiniz.
157- Yahut: "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda
olurduk", demeyesiniz. İşte size de Rabbinizden açık delil, hidayet ve rahmet
geldi. Allah'ın âyetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim
olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en
kötüsüyle cezalandıracağız.
155-156- İşte bu da, bu Kur'ân da büyük bir Kitaptır. Bir Kitap ki, onu biz
indirdik. Bir Kitap ki, mübarek, feyz ve bereketine sınır yoktur. Şu halde buna
uyun ve karşı gelmekten sakının ki rahmetimize erebilesiniz. Biz bunu indirdik
ki Kitab ancak bizden önceki iki toplu m a -yahudi ve hıristiyanlara- indirildi.
Ve şüphesiz biz onların öğretiminden kesinlikle habersizdik; o kitabın anlattığı
bilgi ve hükümlerden habersiz bulunuyorduk, demeyesiniz, kıyamette böyle özür
beyan etmeyesiniz. Yani yukarda tavsiye edilen genel h ükümleri bildiren Kitabın
şu topluma veya bu topluma indirilmiş olması, o Kitabın sadece onlara ait
olmasını ve hükümlerle yalnız onların yükümlü olmasını gerektirmez. Gerçi
Kitabın inmesinden hiç haberi olmamak bir özür oluşturursa da, yahudilerin
Tevrat ' ında ve hıristiyanların İncil'inde olduğu gibi, bir defa iniş gerçeği
duyulup yaygınlaştıktan sonra "Biz O kitabın dilini bilmiyoruz, okuyup
anlayamayız ve konuları da her zaman bilmiyoruz" diye özür ileri sürmek de caiz
olmaz. Bir Kitabın inişi duyuldukt a n sonra, her toplumun onu öğrenmesi ve
genel hükümlerini bellemesi mümkündür. En azından o toplum içinde bazıları, onun
dilini ve anlaşılması için gereken şartlarını, imkan ölçüsünde öğrenip,
diğerlerine de sözlü veya yazılı olarak tebliğ edebilirler. Ara p müşrikleri
arasında da söz konusu hükümleri kapsayan semavî Kitaplardan bir veya iki
Kitabın, daha önce iki topluma inmiş bulunduğu ve bu şekilde yahudi ve
hıristiyanların Ehl-i Kitab oldukları biliniyordu; bununla beraber onlar,
bunların genel hükümle r inden habersiz bulunuyordu. Bu habersizlik, onlar için
aslında müşriklikte ısrar açısından bir özür olmamakla birlikte, okuyup
yazmaları, mektep- medreseleri olmayan ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir toplum
olduklarından dolayı, Arab müşriklerinin çoğunluğu n a nisbetle, bu
habersizlikte bir özür şüphesi bulunabilirdi. İşte herkese feyz ve bereket ve
rahmetin genelleştirilmesi için indirilen Kur'ân'ın Arapça olarak
indirilmesi,
Kıyamet gününde, o haşr ve neşr, o ceza ve azab gününde, bu gibi özür ve
bahanelere imkan bırakmamak ve kitabın hükümlerinin sadece indirildiği topluma
has olmadığını, onun inmesi işitildikten sonra onu okuma ve okutmasıyla,
öğretimiyle uğraşmayıp, hükümlerinden habersizliğin bir özür sayılmayacağını
kesin bir şekilde anlatmak gibi bir h ikmeti de taşımaktadır.
157-Bu mübarek Kitap indirildi ki, yarın ahirette öyle özür beyan etmeyesiniz
veyahut Bize Kitap indirilmiş olsaydı muhakkak biz onlardan daha çok doğru yolda
olurduk. Daha iyi anlar, daha iyi uygular, daha doğru giderdik demeyesiniz.
Gerçi Kitabın hükümleri geneldir ama, ne yapalım ki, kendi dilimizde
olmadığından biz onlar kadar olamadık, yoksa bu halimizde bile birçok hususlarda
zekamızı, üstünlüklerimizi göstermiş olan bizlere, bir de kendi dilimizde bir
kitap verilmiş olsaydı, neler yapmaz, ne başarılar göstermezdik! Ne çare ki
Allah vermedi, diye özür ve övünmeye kalkışmayasınız. Artık muhakkak ki size
Rabbinizden, benzersiz bir beyyine (açık delil) ve büyük bir hidayet rehberi ve
rahmet geldi. Bunun üzerine Al l ah'ın âyetlerini yalanlayan ve insanları
onlardan çeviren; hem doğru yoldan sapmış, hem de başkalarını saptıran
kimselerden daha zalim, daha haksız kim olabilir? Halkı, âyetlerimizden
çevirenleri, bu çevirmeyi, sapıtmayı âdet edindiklerinden dolayı aza b ın
kötüsüyle cezalandıracağız.
Bunlar, böyle sapıtmayı alışkanlık edinenler:
Meâl-i Şerifi
158- (İnanmak için) ille meleklerin gelmesini,
yahut Rabbinin gelmesini, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi
bekliyorlar? Ama Rabbinin (azab) işaretlerinin geldiği gün, daha önce iman
etmemiş, yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda
sağlamaz. De ki: "Bekleyin; biz de beklemekteyiz."
158- Onlar başka bir şeye değil, ancak kendilerine o meleklerin, "Melekler de
ellerini uzatmış: 'Haydi canlarınızı çıkarın!' (der)" (En'am, 6/93) buyruğunca,
ellerini uzatıp canlarınızı çıkarın bakalım diyecek olan ölüm veya azab
meleklerinin gelmesine yahut Rabbinin gelmesine, kıyamet kopup "Melekler sıra
sıra dizi l i olduğu halde Rabbin geldiği zaman, ki cehennem de o gün
getirilmiştir. İşte o gün insan anlar, ama artık anlamanın kendisine ne faydası
var?" (Fecr, 89/22-23) buyruğunca, haklarında en son ilâhî hükmün ortaya
çıkmasına, veya Rabbinin bazı âyetlerin i n gelmesine "Üzerimize gökten taş
yağdır" (Enfâl, 8/32), "Yahut zannettiğin gibi üzerimize gökten parçalar
düşürmelisin" (İsrâ, 17/92) dedikleri şekilde başlarına taş yağması veya göğün
parçalanıp üzerlerine düşmesi veya kıyamet alametlerinin orta y a çıkması gibi
fiilen yok olmaya delalet eden ve kendilerini inanmaya mecbur edecek olan
birtakım alametlerin gelmesine bakarlar, bunlardan birisi olmayınca iman
etmezler. Fakat O gün ki, Rabbinin bazı âyetleri gelecektir. Ondan önce iman
etmiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye o günkü imanı
fayda vermeyecektir. Can çekişme halinde olduğu gibi o gün artık teklifin zamanı
geçmiş, sorumluluk zamanı başlamış, iman ile kazanılması mümkün hiçbir hayır
kalmamış olur. "Hışmımızı gör d ükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda
sağlamadı" (Mümin, 40/85) buyruğu üzere cezanın açıkça görüldüğü böyle yeis
(ümitsizlik) zamanında iman kabul edilmez ve hiçbir fayda vermez. İmanın kabul
olunması hazır ve gözle görülende değil, gayb ve gel e cekle ilgili olmasında,
âşikâre değil delilli olmasında ve gelecek için bir hayır kazanmağa imkan
bulunacak kadar önce bulunmasındadır. Olacak olmaya başladıktan sonra inanmakta
fayda yoktur. Olacağa, olmadan önce inanmalı ki, zararından kurtulmak için iş e
yarayacak hazırlıkta bulunulabilsin. Mesela "Bir gün gelecek ki, inkârcıların,
yalancıların, kötülerin, suçlu günahkârların cezası verilecek; bir gün gelecek
ki, alım satım
olmayacak, dostluk, şefaat yapılmayacak, kimse kimseden bir iyilik
görmeyecek" denildiği zaman, "Öyle şey mi olur, hele bakalım, o gün gelsin de
çaresine bakarız" deyip de inanmayan, inanıp da öyle bir güne yarar bir iyilik
kazanmayan kimseler, o günün geldiğini görüp, içine düştükleri zaman, ister
istemez inanırlarsa da, o gün bu iman d an kendileri için hiçbir fayda olmaz, iş
işten geçmiş bulunur. Kısaca, Yüce Allah'ın iki türlü "âyetleri" vardır. Bir
kısmı gelecekteki olayları yokluklarında, yani gerçekleşmeden önce haber verip
bildiren âyetler ve delillerdir ki, sonunda faydası olacak iman, bu âyetleri
onaylayıp inanmaktır. Ahiret bununla kazanılır. Peygamber, Kitap, ilim bu
âyetlerdendir; mümin ve kâfir farkı bu âyetlere göredir. Yüce Allah'ın diğer
bazı âyetleri de vardır ki, bunlar olayların fiilen gerçekleşmeye başladıklarını
ve il â hî kudretin halen tecellisini gösterirler ve önceki âyetlerin tercümesi
ve tasdikçisi doğrulayıcısı olurlar. Bunlar gelince hükmünü zorunlu olarak
yerine getirir, inanmama ihtimali kalmaz, fakat inanmanın faydası olmaz. Bundan
kurtulursa önce haberi olup d a inanan ve ona göre korunabilenler kurtulurlar.
Şimdi, önceki âyetler türünden olan Kur'ân'ın bu âyeti ve bu bölümü bu şekilde
gösteriyor ki, bu ikinci kısım âyetler de bir gün olup gelecektir. Ve bu gün bu
âyetleri yalanlayan ve halkı doğru yoldan saptı r anlar o gün o inanmadıkları
olayları görüp inanacaklar, fakat onlara olmadan önce iman etmeyen veya imanında
bir hayır kazanmayanlara o gün imanları hiçbir fayda sağlamayacaktır. Şu halde
imanlarından kesin olarak yararlanabilecek olanlar o günden önce im a n etmiş ve
imanında hayır kazanmış olan, yani iman ile ameli salihi toplamış bulunanlardır.
Bununla beraber, önce iman etmiş, fakat bir hayır kazanmamış olanlar, aynı
şekilde sonraki imanın da olsun bir hayır kazanmaya imkan bulmuş olanların
imanlarının f a ydasız kalmayacağı da anlaşılıyor, Çünkü cümlesi cümlesine
atfedilmiştir. Bu şekilde nefyi, imanın öne geçmesi veya imanda hayır kazanmak,
bu ikisine tekrar ile müteallık olarak nefse sıfat olduğundan o gün, ne imanın
öne geçmesi, ne de imanda h a yır kazanmak, hiçbirisi bulunmayan kimseye imanın
faydası olmayacağını ifade eder. Şu halde hem imanın öne geçmesi (önceden iman
edilmesi), hem imanda hayır kazanmak, ikisi veyahut en az birisi bulunan o gün,
Mu'tezile'nin dediği gibi imanı fayda etmez d e nemeyecektir. Aksine, mefhum-ı
muhalifinden (zıt anlamından), bunların birisinin bile faydadan uzak olamayacağı
anlaşılır. Zıt mânâ ile istidlâl (delil göstererek sonuç çıkarma) caiz
olmadığına göre, bunlardan birinin faydası bu âyet ile ispat olunamazsa d a bu
âyet ile inkâr da edilemez. Bununla beraber diğer âyetlerde ve hadislerde
bunlardan birinde de faydadan uzak olmayacağını
gösteren delaletler yok değildir.
Burada şu noktayı da hatırlatmağa değer buluyoruz: Görülüyor ki âyette
cümlesinde kaydı var, buna atfedilen cümlesinde bu kayıt yoktur. Usûl ilminde ve
Arapça kitaplarında da açıklandığı üzere, matufun aleyhin kaydını ma'tufta da
gözönüne almak zorunlu değildir. "Âlim olan Zeyd ve Amr bana geldi." denildiği
zaman Amr'ın da âlim olm a sı gerekmez. Böyle olduğu halde Keşşâf ve diğer
birtakım tefsirciler bunu; "Yani, önce iman etmemiş veya etmişse de o imanda bir
hayır kazanmamış bulunan kimseye o günkü imanı yarar sağlamaz" diye tefsir
etmişlerdir ki, bunun özeti, âyeti "daha önc e iman etmemiş veya imanında daha
önce hiçbir hayır kazanmamış..." mânâsında düşünmektir. Bunda ise hayır kazanmak
kısmında bile imanın o günden önce olması şart koşulmuş, fakat hayrın
kazanılması da o günden önce olmakla şart koşulmamış demek olur. Şu hal d e
imansız hayır, faydalı olamazsa da, eskiden imanı olan, o gün bile imkan bulur
bir hayır kazanabilirse faydasını görmesi düşünülebilir. Gerçekte Akaid
âlimleri, yeis halinde iman kabul edilmezse de, yeis halindeki tevbe kabul olur
demeleri de buna uygun d ur. Ancak buna karşı o gün hayır kazanmak mümkünse,
imana niçin faydalı olmasın; değilse, iman gibi hayır kazanmanın da o günden
önce olması gerekmez mi, sorusu sorulur. Ve bu düşünce iledir ki, hem imanın,
hem hayır kazanmanın o günden önce olması ger e ği akla gelir. Bu şekilde ise
âyet "daha önce iman etmemiş, veya daha önceki imanında önceden hiçbir hayır
işlememiş...." anlamında demek olur. Mânâ bu olduğu takdirde gelecekte birinci
kısmın hiç hükmü yok demektir. Çünkü o zaman yalnız geçmiş imanın d a hiçbir
fayda olmayacak demek olur. Nitekim Mutezile böyle anlamışlardır. Halbuki mânâ
bu olsaydı "imanında hiçbir hayır kazanmamış olan bir kimseye imanı fayda
vermez" denilmesi yeterli olurdu. Şu halde biz "kazanmak" kısmında "önceden"
kaydını, gözönüne almayı, karine olarak görmüyoruz ve zahire göre kayıtsız
olarak mülâhaza etmek gerektiğini söylüyoruz. Ve öyle anlıyoruz ki, bu bazı
âyetlerin gelmesi hayır kazanmayı genelde imkansız kılmayacaktır. Mesela ölüm
hastalığında olduğu gibi olay tama m lanmadan iman edip, hayır kazanmanın mümkün
olduğu kısa bir zaman da bulunabilecektir. Ve o halde bir kâfir, o gün
alametlerin ortaya çıkması üzerine
iman eder ve o iman ile bir hayır kazanmağa imkan da bulabilirse, yeis
(ümitsizlik) ve ceza tamamen gerçekleşmemiş olduğundan, bu imanın da fayda
verebilmesi düşünülür. Yani imanın kabul edilebilmesi ve faydalı olabilmesi
için, mutlaka o imandan sonra bir hayır kazanmağa imkan bulunmalıdır. Kıyamet
alametleri gibi yeis belirtilerinin ortaya çıkmasından önce, u ygun durumda
imanın kabulü için, sadece imanı kazanmak yeterli olabilecektir; fakat o
alâmetlerin çıkmasından itibaren iman için fiilen hayır kazanmış olmak da
şarttır. Çünkü vakit daralmıştır. Çünkü olay tamam olunca ceza ve yeis tamam
olacak, hayra imkâ n kalmayacak ve artık imanın da bir faydası olmayacaktır.
Sözün kısası, âyetteki birinci kısmında iman o günden önce olmakla
kayıtlanmıştır. Ancak hayır kazanmış olsun olmasın imanı sâbık (önceden var)
demektir. İkinci kısımda ise imanı, hayır kazanm a kla kayıtlıdır. Fakat gerek
iman ve gerek kazanmak "önceden" olmakla kayıtlı değildir. İmanı sâbıkla hayır
kazanmaya ihtimal olduğu gibi, o günkü iman ile mümkün olduğu taktirde, hayır
kazanmaya da ihtimali vardır. Ve tekrar, bu iki karşılıklı husus ara s ındadır.
Ve işte o gün bunların hiçbirisine sahip olmamış kimsenin imanı asla yarar
sağlamayacaktır. Hayır kazanmaya yakın sabık (önceden var olan) iman, kesin
olarak makbul ve faydalı; sabık olan mücerred iman veya hayır kazanmaya yakın
lâhık (sonradan o l an) imandan her biri de faydadan uzak olmayacaktır.
"Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür". (Zilzâl, 99/7) Şu halde
iman ve hayır kazanmak önceden olmalı; bununla beraber herhangi bir acı verici
olayın alâmetleri başlamış da olsa, tamam olmadan tam ümitsizliğe düşmemeli, o
zaman olsun hemen iman edip hayır kazanmaya acele etmelidir. Mesela kıyamet
alâmetleri ortaya çıkmaya başlamış da olsa, henüz kopup bitmemişse, iman ile
salih amelden vazgeçmemelidir. Fakat, önceden imanı olmayanları n ve hayır
kazanmaya alışmamış bulunanları, o gün bu imkandan da yararlanabilecekleri çok
şüphelidir. Hele inkâr ve yalanlamayı, sapıklığı ve hak yoldan saptırmayı
alışkanlık etmiş olanlar, olay tamam olup hiçbir şey yapmak imkanı kalmayıncaya
kadar iman v e hayra yanaşmaz, bunu da atlatacağız sanırlar. Ondan sonra iman
edecek olsalar da, imanlarının bir faydası olma ihtimali kalmaz. Şimdi onlar
bugün gelmeyecek zanneder ve geleceğini haber verip bildiren Allah'ın âyetlerini
yalanlarlar da olayın alâmetlerin d en başka hiçbir şeye değer vermezler ama,
mutlaka o gün gelecek ve o âyetler (alâmetler)de ortaya çıkacaktır. Ey
Peygamber! "Gözleyiniz, biz hiç şüphesiz gözlüyoruz" de. Yani siz müşrikler o üç
şeyden dilediğinizi
gözleyiniz ki, ne beklediğinizi göresiniz. Biz müminler, sizin o kötü
sonunuzu görmek için onları tam bir inançla gözlüyoruz, diye onları korkut ve
müminleri müjdele. Gerçekte "Bedr" den itibaren bu korkutma ve müjdenin
gerçekleşmesi görülmeğe başlamıştır.
Şüphesiz:
Meâl-i Şerifi
159- Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla
hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara
yaptıklarını haber verecektir.
160- Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük
getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa
uğratılmazlar.
159- Muhakkak ki dinlerini parçalayıp ayıranlar, dinin bazı hükümlerini
tanıyıp, bazısını tanımayarak parçalayan veya dinlerini gerçek tevhidde
toplamayıp, çeşitli emeller, mabudlar, metbûlar (kendisine uyulan) ve türlü
türlü yollarla çatallandıran veya din, insanın iç dünyasına ve ruhuna aittir,
dışına ve cismine karışmaz din insanın filan işine hakim ise de filan işine
karışmaz; din başka, millet başkadır, deme k gibi bir tavırla dinlerini birçok
işlerinden ayıranlar. Hamze ve Kisâî kırâetlerinde okunduğuna göre, bu
şekillerden biriyle hak dinlerinden ayrılmaya kalkışanlar; gücünü birlik
için
değil, ayrılık için harcayanlar ve grup grup olanlar, yani her biri ayrı bir
başkana ve başka bir duygu ve isteğe taraftarlık ederek grup grup olup ayrılığa
düşenler ki, müşrikler baştan başa böyle oldukları gibi yahudi ve hıristiyanlar
da böyle olmuşlar ve ne yazık ki, müslümanlar da her düşüş dönemlerinde bu
durumlara d üşmüşlerdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuştu ki: "Yahudiler
yetmiş bir gruba ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar
yetmiş iki gruba ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Ümmetim de yetmiş
üç gruba ayrılacaktır, birin d en başka hepsi cehennemdedir." "O bir tane
kurtulan grup kimlerdir ya Resulallah" sorusuna karşı da: "Onlar benim ve
ashabımın üzerinde gittiğimiz yolda gidenlerdir" buyurmuştu. Bundan da anlaşılır
ki yahudilerden bir, hıristiyanlardan bir, müslümanlarda n bir olmak üzere üç
kurtulmuş grup (fırka-ı nâciye) yoktur. Her zaman için bir kurtulmuş grup vardır
ki, o da peygamberin ve ashabının yürüdükleri hak yol ve sıratı müstakim
(dosdoğru yol) olan tevhid yolunda yürüyenlerdir. Diğerlerine gelince: Sen onla
r dan hiçbir şeyde ilgili değilsin. Dinlerini ayıranlar ve grup grup olanların
ayrılıklarından, durumlarından ve felaketlerinden ne sorumlusun, ne de
haklarında Allah'tan bir şey sorup istemeğe yetkilisin; ne onların sana
tutunmağa ve gittikleri yolu sana i s nad etmeğe hakları vardır, ne de senin
onlara şefaat etmeye yetkin. Onlara yapılacak iş, uygulanacak emir, yalnız
Allah'a aittir. Ne yapacağını ancak O bilir. Sonra zamanı gelince O, onlara ne
yaptıklarını haber verecektir. O zaman
160- Allah'a bi r hasene (iyilik) ile gelmiş olana onun on misli iyilik
vardır. Bazı tefsirciler bu on misli takdirinin belli bir sayı ile sınırlama
anlamında olmayıp "Sen bana bir iyilik yaparsan, ben on katını yaparım"
denildiği gibi, genel olarak katlanmadan kinâye ol d uğunu söylemiş ve bu
konuda: "Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu her başağında yüz dane
olmak üzere yedi başak veren bir danenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat
kat verir." (Bakara, 2/261) âyetini delil göstermişlerdir. Diğer tefsirciler e
göre ise, aşere (on), açıklamanın en azıdır ki, en az bire on muhakkaktır, demek
olur ve açık olan da budur. Hangisi olursa olsun, demekki sevap, bir hak
kazanmaktan ibaret değil, bir üstünlüktür. İlâhî lutuf bir iyiliğe fazlasıyla
kat kat ecir ve sevap verecektir. Şu halde, iyilik ne güzel şeydir ve İlâhî
rahmet ne kadar geniştir. Demek ki herkes yaptığı iyiliğin mutlaka
birkaç mislini ve en az on katını alacaktır. Yeter ki yaptığı iyilik olsun. O
halde bir diğerinin daha fazla olmasından dolayı lutuf ve ilâhî ihsanı
kıskanmaya ve niçin falana bin verdi de, bana on verdi diye itiraza kalkışmaya
hak yoktur. Kötülük ile gelmiş olan da ancak o kötülüğün misliyle (dengiyle)
cezalanır. Yani affolunmayıp cezalandığı zaman, fazla değil, yaptığı kötülüğün t
am dengi bir kötülükle ceza görür, aynı adaletle muamele edilir. Ve hiçbirine
zulmedilmez. Ne iyilik sahiplerine, yaptıkları iyilikten eksik ecir ve sevap
verilir, ne de kötülük sahiplerine, kötülüklerinden fazla ceza verilir. Buna
karşı küfür (inkâr) dünya gibi geçici bir kötülük değil mi? O halde sürekli azab
cezası bunun nasıl bir dengi olur? Bu ceza, suçtan fazla olmayacak mı? denemez.
Çünkü küfür, Allah'ın emrini red ve inkârdır. Hakkı bir an bile inkâr etmek
ebedî yalandır. Kâfirin her küfrü ve k ü frünün her ânı ebedi bir kötülüktür.
Başka bir deyimle, Hakk'ın herhangi bir emrine karşı inkâr, Yüce Allah'ın
rahmetinden ebedî bir kesilmedir. Elbette bu ebedî kötülüğün, ebedî kesilmenin
cezası da ebedî azaptır. İlâhî rahmete ulaşmak için, sınırlı bir z aman zarfında
verilen bir fırsatı, bir sebebi toptan reddetmek, o rahmetten ebedî olarak
yoksunluk demek olduğu ne kadar açıktır.
O dinlerini parça parça edenlere:
Meâl-i Şerifi
161- De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen
İbrahim'in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.
162- De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi
Allah içindir.
163- Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların
ilkiyim.
164- De ki: A llah herşeyin Rabbi iken, ben O'ndan başka Rab mi arayayım?
Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç
kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O,
ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.
165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek
için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası
çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.
161- Şöyle de: Muhakkak ki beni Rabbim bir sırat-ı müstakîme; doğru ve düz
bir caddeye istikametin kendisi olan, dosdoğru bir dine yani hanif hali, bir
Allah'a yönelmiş olan İbrahim milletine hidâyet etti. Ve İbrahim, müşriklerden
değildi. Onun milletine mensup olduğunu idd i a eden Mekkeliler ve yahudiler ile
hıristiyanlar gibi dini ayıranlardan değildi.
162-KIYEMEN: Kıyam mânâsına ve mübalağa şekliyle masdarla nitelemedir.
Fethası, şedde ve kesresiyle kırâetleri de vardır ki, pek doğru ve sabit
demektir. Bu sağlam dinin amelî özelliğini özetle açıklamak için şöyle de:
Muhakkak benim namazım ve ibadetlerim, yahut kurbanlarım ve hayatım ve ölümüm
âlemlerin Rabbi olan Allah'ındır.
Hepsi Allah içindir.
163- O'nun hiç ortağı yoktur. Yani her ibadet, her iş bu inanç, bu niyet ve
ihlas ile yapılmalıdır. Ve bana ancak bu, bu tevhid ve ihlas emredildi. Ben ise
müslümanların ilkiyim, yani Allah'ın emrine teslim olanların birincisiyim, en
önündeyim. Bu cümle Hz. Peygamberin, kendisine emredilen İlâhî emirlere sü r
atle uyup yerine getirmesini ve o emirlerin kendine mahsus olmayıp, herkese
bunların emredildiğini ve bütün müslüman olanların ona uyması gerektiğini
açıklamaktadır.
164-İnkârcıların Hz. Peygambere: "Ey Muhammed! Gel bizim dinimize dön, dünya
ve ahiret ne istersen biz kefil oluruz" ve müminlere: "Geliniz, bizim yolumuza
gidiniz, günahlarınız bizim boynumuza olsun" demelerine karşı de ki: Allah her
şeyin Rabbi iken ben O'ndan başka bir Rab mi isteyeceğim? Halbuki herkes hiçbir
şey kazanmaz ki, s o rumluluğu kendi üzerine olmasın hem vebal (günah) yüklenen
hiçbir kimse diğerinin vebalini (günahını) çekmez. Yani ne günah yapmakta, ne de
cezasını çekmekte vekalet (vekillik) cereyan etmez. Herkes yaptığı günahı kendi
yapar ve cezasını kendi çeker. Ş u halde birinin diğerine "Sen şunu şöyle yap da
günahı, cezası yalnız benim boynuma olsun" demesi yalandır. Günah yapan
yaptığının cezasını çeker; öyle deyip yalan söyleyen, günaha teşvik eden de, bu
yalanının, bu teşvik ve aldatmasının, bu kötü taahhüdünü n cezasını çeker.
Başkasının günahını yüklenmeyi üzerine alan bu yalancı müteahhid, kendi
taahhüdünün cezasını çekmekle diğerini kurtaramaz. Şurası açıktır ki, böyle
demek, günahın failinden başka kimseye zararı olmaz demek değildir. Ancak her
fiil, fâilin e (yapıcısına) nisbet olunur ve her günahın, ilgili olanlara ilgisi
oranında alâkası bulunur, demektir. Sonra, siz ne kadar ihtilâf ederseniz
ediniz, sonunda hepinizin dönüş makamı Rabbinizdir. Hepinizin Rabbinize bir
dönüşü, bir dönümü olacaktır. O za m an O size ihtilâf etmekte olduğunuz şeyleri
haber verecektir. O vakit, sonucu görecek, akı karayı seçecek, acıyı tatlıyı
tadacaksınız. Şu halde bugün dünyada herhangi bir işi yapacağınız zaman, başka
düşünceleri, farklı dinleri, mezhepleri, arzuları bırakınız da, yaptığınız,
yapacağınız işin, bağlanacağınız din ve mezhebin, Allah katında ne olduğunu
düşünerek ve bu son sorumluluğu hesab ederek, samimi bir niyet ve ihlâs ile
hareket ediniz.
165-Ve O, O Allahtır ki, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı. Bu yeryüzünde nice
ümmetler gelmiş geçmiş, Peygamberlerin sonuncusunun gönderildiği siz insanlar,
siz Muhammed ümmeti, hepsinin halefi olmuş, yerlerine konulmuş bulunuyorsunuz.
Allah'ın bundan böyle yeryüzünde, sahiplik edecek, yönetecek
ve hükümleri uygul ayacak olan görevlileri, sorumluları sizsiniz. Yüce Allah
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 2/30), İlâhî buyruğunun Âdem'e
takdir ettiği ve meleklere bile nasib etmediği bu yüksek makam ve şerefe, bundan
böyle topyekün sizi tayin edip bu ağır sorumluluk ve emaneti size verdi. Ve
bazınızı diğerinin üzerinde dereceler ile yükseltti. Bir kısmınızı akıl, ilim,
şeref, makam, mal ve rızık gibi birtakım özelliklerde birçok derecelerle
diğerlerinin üzerine çıkardı ki size verdiği şeylerde hepi n izi imtihan etsin,
imtihan muamelesi yapsın, verileni yerinde güzelce kullanmakla şükredip etmeyeni
ayırsın. En güzel amel yapanları seçsin de, gelecekte vereceğini ona göre
kazancınızla versin. Bu âlem, böyle bir imtihan âlemi ve yarışmadır ve bugünkü
du r um, dünkü imtihanın bir sonucudur. Yarınki durum da bu imtihanın bir sonucu
olacaktır. Ve bu şekilde Muhammed ümmeti, yalnız kendi fertleri ve sınıfları
arasında değil, topyekün halef olduğu geçmiş ümmetler ile de bir imtihana
tabidir ve onlardan ibret a l ıp yarışmayı kazanmak ihtiyacındadır. Ve
derecelerinin farklı olması da bu imtihan ve müsabakanın gereklerindendir. Bunun
sonucunda nice yükseklerdekiler düşebilir .Ve nice aşağıdakiler çıkabilir. Bunun
için üst derecede bulunanların tehlikeleri daha çok, sorumlulukları daha
ağırdır. O halde dünyada mevki ve mertebe yüksekliğine mağrur olmamalı, hakkıyla
çalışmalıdır. Çünkü yüksekten düşmenin acısı daha büyük, küçükten büyümenin
zevki daha yüksektir. Ey Muhammed şüphe yok ki Rabbinin cezası çabuktur. Ve r
diği nimet sermayesinin hakkını yerine getirmeyen ve şükrünü yapmayan
inkârcılara ve başkaldıranlara, ne kadar yüksek mevkide olurlarsa olsunlar,
Rabbin dilediği zaman bir anda belalarını verir. Zaten her gelecek olan
yakındır. Bununla beraber şüphe yok k i, O muhakkak gafûr (bağışlayan), rahîm
(merhamet eden) dir. Görevine çabalayan, imtihanda başarılı olmaya çalışan şükür
ve tâat sahiplerinin kusurlarını bağışlar, ayıplarını örter ve sonunda
kendilerini çeşitli rahmet ve saadetle umduklarına kavuşturur. Şimdi bir bu
sûrenin Mekke'de nazil olduğu zaman, bir de ondan sonra İslâm Tarihinin
safhaları düşünülürse, bu âyetin geleceğe yönelik ne kadar mucizeleri ihtiva
ettiği ve daha etmekte bulunduğu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya
çıkar. Demek k i Hz. Muhammed (s.a.v)in peygamber olarak gönderilmesiyle insan
hayatına bütün geçmiş ümmetleri de geçecek yeni bir tarih açılmıştır.
"En'âm" sûresi burada bitti. Şimdi bu âyetin içine aldığı halife kılma ve
imtihanın, geçmişten beri oluş şeklini canlandırıp açıklayacak olan "A'raf"
sûresini dinleyelim:
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder