Bu sûrenin diğerlerinde bulunmayan onsekiz farzı içine aldığı açıklanıyor.
Ebu Hayyan'ın kaydettiği üzere, Arapların ilk filozofu meşhur el- Kindi'ye
öğrencileri: "Ey filozof, bize şu Kur'ân'ın bir dengini yapıver" demişler. O da:
"Peki, hepsinin değil ama, bir kısmının benzerini yapayım" demiş
. Ve bir çok
günler çekilip kapanmış, sonra çıkmış: "Vallahi demiş buna ne bizim kudretimiz
yetecek, ne de başka birinin. Mushaf'ı açtım, Mâide suresi çıktı, baktım vefa
(sözde durma)yı söylemiş, dönekliğ i yasaklamış, bir genel tahlil yapmış, sonra
bir istisna istisna eylemiş, sonra da kudret ve hikmetinden haber vermiş ve
bütün bunları iki satıra sığdırmış, bunu ise hiç kimse ciltlerle yazı yazmadan
ifade edemez."
UKUD: Akdin çoğuludur. Akd, belgeye bağlanmış anlaşma demektir ki, bir şeyi
diğerine sağlam şekilde bağlayan bağ ve düğüme, mesela ip düğümüne
benzetilmiştir. Yani anlaşma asıl lugatta sıkı bağlamak ve düğümlemek, sağlam
bağ ve düğüm demek olup, bundan nakledilerek bir kimsenin bir şeyi beni m semesi
veya başkasını susmaya mecbur ederek kendini veya diğerini bağlamasına veya
karşılıklı bağlanmalarına akid adı verilmiştir ki, itikad da bundandır. Şu halde
her akid icab ve kabule dayanmayıp, bazıları yalnız razı olmakla da anlaşma
yapılmış olur k i, adaklar ve gelecekle ilgili yeminler bu türdendir
AHİD de asıl lugatta bir şeyi halden hale saklayıp gözetlemektir. Böyle
gözlenmesi istenen, gerekli görülen belgelere de ahid (anlaşma) ismi verilir. Bu
ölçü ile ahid ve akid anlamdaş demek iseler de, akid kelimesi, "misâk" gibi
daha
çok ihkâm (sağlamlaştırma) ifade eder.
VEFA ve İFA ise ahid ve akdin gereğini yerine getirmek, icabını tamamen icra
eylemektir. Burada çoğulu muhallâ bi'l-lâm (lâm harfiyle süslenmiş yani harfi
tarifli) olan , "el-ukud", istiğrak ifade eder ki, gerek Allah Teâlâ'nın
kullarına gerekli kıldığı ve anlaşma yaptığı teklifleri ve dine ait hükümleri
gerek kulların kendiliklerinden Allah'a karşı bağlandıkları adakları ve
yeminleri, gerekse insanların kendi aralarında sahih olarak anlaştıkları
emanetler, muameleler ve diğerleriyle ilgili her çeşit akidleri içine alır.
Hatta harb ehli, zimmet ehli, Haricîler ve diğer insanlar ile yapılan anlaşmalar
da dahildir. Şu halde bundan şu kural ortaya çıkar ki, "akidler de aslolan sıh h
attir, meğer ki bozulmasına bir delil gelmiş olsun". Bunun için herhangi bir
akidde söz, sıhhat davacısının,delil fesad davacısınındır. Meğerki o akidde
fesadın batıl olmasından başka bir mânâ ifade etmemiş olsun. Çünkü batıl olma
iddiası, akdin yokluğunu iddia ve varlığını inkâr demektir. Bunda ise delil,
vücut ve sıhhat iddiacısına yönelir. Çünkü emri yerine getirmek, sahih olarak
mevcut olan akde yöneliktir. Akid, sabit ve aktedilmiş değilse yerine
getirilecek bir şey yoktur. Ebu Bekir Râzî bu fıkhî mân â ile "Ahkâm-ı Kur'ân"da
der ki: 'Akidleri yerine getirin', ukud (akidler) isminin ulaşmış olduğu bütün
akidlerin yerine getirilmesini gerektirir. Şu halde herhangi bir akdin caiz
olması veya fasit olmasında veya her hangi bir adağın sıhhat ve lüzumunda a
nlaşamadığımız zaman ilâhî sözü ile delil getirmek sahih olur". Fakat akidler
her çeşit dini sorumluluklardan daha genel olduğu ve halbuki dini teklifler
içinde mendublar ve müstehapların da varlığı bilindiği için, bu "îfâ ediniz"
emrinin de vücub ve n e dben daha genel bir mânâya yüklenilmesi gerekeceğinin de
unutulmaması lazım gelir. Nitekim bunu Ebu's-Suud açıkça göstermiştir. Netice
olarak dinin özünün, Allah ve kullarla sağlam birtakım anlaşmalar ve mukaveleler
yapmak ve sahih olarak aktedilen anlaşm a lar ve akidleri ifa etmek suretiyle
hükmünü yerine getirmek demek olduğu bu sûrenin başında genel bir esas olarak
özetlenip buyurulmuştur ki:
Ey iman etmiş olan müminler, bağlandığınız bütün akid (anlaşma)leri ifa
ediniz. Yani ilk önce iman bir akiddir. Ve siz bu akid ile Allah'a karşı bir
takım sözleşmeler ve akidler yaptınız, bağlandınız. Sonra kendiliğinizden veya
kendi aranızda veya bütün insanlar arasında birtakım akidler daha yapar
bağlanırsınız. İşte bütün bu akidleri ifa ediniz. Dinin kökü, imanın hükmü,
Allah'ın emri kısaca budur. Şimdi sûrenin ismiyle
uyuşmuş olmak üzere önce geçim vasıtalarından başlıyarak bunun biraz
açıklamasına gelelim:
Size çeşitli hayvanlar helal kılındı. Bunlardan faydalanır ve helal helal
yiyebilirsiniz. Ancak haram olması okunan veya aşağıda geleceği üzere okunacak
olanlar müstesna. Ki bu cümleden olarak gelecektir.
Daha önce bilhassa şu dikkat çekicidir ki siz ihramlı iken avlanmayı helal
kılamayacağınız, ihram halinde avlanmayı ve av eti yemeyi caiz göremeyeceğiniz
halde çeşitli hayvanlar, bazı müstesna ile helal kılındı. Yani ey müminler, siz
hayvan öldürmek caiz olmayan ihram halinde avdan ve av eti yemekten
yasaklanmışsınız. Fakat bu halde bile bir akdin meyvesi olmak üzere et yemekten
mahru m bırakılmadınız. Siz ihramlı iken, av olmamak şartıyla ihramda
bulunmayanların kestikleri hayvanlardan yiyebilirsiniz ki, bu helal ve haram
olma birer ilâhî akiddir. Ve böyle başkasının kestiği hayvanın etini
yiyebilmeniz, herhalde kendi aranızda yapacağı n ız alış-veriş ve hibe gibi bir
akdin meyvesidir. Şu halde bununla akidlerin faydalarını ve İslâm dininde
geçiminizin nasıl genişletildiğini takdir edin ve bu helal ve haramı ifa eyleyin
de helali haram, haramı helal yapmayınız. İlerde âyetinde açıkça g örülecektir
ki, ihram halinde haram olan av, deniz avı değil kara avıdır. Buradaki av da
kara hayvanları, demek olan behime-i en'âmdan istisna yerinde bulunmak
bakımından buna bir işareti içerir. "Behime", esasen aklı olmayan herhangi bir
hayvan demektir k i "İbham" (kapalı bırakma) mânâsından alınmıştır. Sonra bu
isim kara ve denizde yaşayan dört ayaklı hayvanlarda daha çok kullanılarak
onlara tahsis edilmiştir. Burada helal kılınan ise mutlak behâim (hayvanlar)
değil, kara ve denizde yaşayan dört ayaklı h ayvanlardır.
"EN'AM" da (ne'am) ın çoğulu olup, En'am sûresinde: "Hayvanlardan da kimi yük
taşır, kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin"
(En'âm, 6/142), "Sekiz çift (hayvan), koyundan iki, keçiden iki". (En'âm, 6/143)
"Ve deveden iki, sığırdan iki" (En'âm, 6/144) diye açıklandığı üzere ehli
hayvanlardan deve, sığır, davar, yani koyun ve keçiye söylenir ki, yumuşaklık
mânâsına olan "nu'ûmet"den alınmıştır. Pençeliler şöyle dursun beygir, katır,
eşek gibi "hafir" d enilen tek tırnaklı hayvanlar bile "en'âm"da dahil
değildirler. Nitekim Nahl sûresinde "Hayvanları da yarattı.
Onlarda sizin için ısınmanızı sağlayan şeyler ve daha bir çok yararlar
vardır. Ve onlardan kimini de yersiniz" (Nalh, 16/5), "Binmeniz ve süs için
atları, katırları ve eşekleri ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler
yaratmaktadır". (Nalh, 16/8) buyurulmuştur. Şu halde "behimetü'l-en'âm" terkib-i
izâfi (isim tamlama)si ya "çam ağacı" gibi izafet-i beyaniyye olup "en'âm
denilen kelimeler" deme k tir ki, bu şekilde diğer bir âyetteki "Size okunup
açıklananlar dışındaki hayvanlar sizin için helal kılınmıştır". (Hacc, 22/30)
gibi doğrudan doğruya en'âmın helal oluşu nasla bildirilmiş ve bunlara benzeyen
ceylan, geyik ve diğerleri gibi av hayvanları en'âma katılarak helal kılınmış
olur. Veya "behime" den maksad en'âmın dışından olarak izafet-i lâmiye-i
teşbihiyye ile "en'âm gibi olan behâim" demektir ki, bu şekilde de geviş
getirmek ve köpek dişleri olmamak bakımından en'âme benzeyen geyik ve diğer v
ahşi hayvanların helal olduğu ve helal olma sebebine işaret edilmiş olur.
En'âmın helal olması ise daha önce diğer nass (dinî metin) ile açıklanmış olduğu
gibi, buradan da müşebbehün bih (benzetilen) bir asıl olmak üzere yine
bi'l-işâre (işaretle) anlaşı l ır. Ve bundan "avı helal saymaksızın" hâl kısmı
ile avın istisnası (hariç tutulması) bir istisnâ-i muttasıl (bitişik istisna)
yerinde bulunacağı "behîme" kaydı da te'kide değil, te'sise sarfedilmiş olup
fazla bir menfaat ifade edeceğinden bazı tefsirci l er bu şekli tercih
etmişlerdir. Fakat bunda ihram durumuna bakarak kelâmı, sırf haram kılmaya
yöneltmek vardır. Ki, "akidleri ifa edin" sözünün akışına pek de uygun değildir.
Zira vahşi hayvanlardan faydalanmak ava dayandığı için, bunu müteakip ihram h
alinde avın yasaklanması açıklanırken ihram haline göre bu helal olmanın hiç
hükmü kalmamış ve o halde kelamın gelişi büsbütün haram bulmaya yönelmiş ve şu
halde bu yasaklama halinde en'amın helal olmasından faydalanma ve anlaşmaların
semerelerinden isifa d e etme hususu nasla bildirilmemiş ve bu İslâm nimeti ile
başa kakma mânâsı gösterilmemiş olacaktır. Gerek bu ince beyan zevki ve gerekse
en'amın aslında helal oluşunun bilinmesi sebebiyle tefsircilerin çoğu da birinci
izafet-i beyaniyye şeklini tercih e t mişlerdir. Ki bunda "behime" lafzı helal
olma sebebini araştırmamakla beraber, buna işaret etme nüktesinden de uzak
değildir. Vahşi hayvanların bunun hükmüne girmesine vasıta olur. Ve her iki
takdirde behime-i en'am (kara hayvanları), deniz hayvanlarını içine almaz.
Şimdi bu ilâhî nimetlere karşı acaba bu helal ve haram olma niçin böyle
oluyor? Niçin hayvanlar, ihramlı ve ihramsız bütün hallerde mübah kılınır da,
avlanmak bazan mübah, bazan haram oluyor? Hayvanların hepsi can değil midir?
Nasıl oluyor da ilâhî hükümde bu hayvanların, isterse bazıları insanlara
helal olabiliyor, gibi birtakım düşüncelere de gerek yoktur. Helal ve haramın
hükümlerini sebeplerini aramaktan çok Allah'a kullukla yerine getirmelidir. Zira
şüphe yoktur ki Allah neyi irade e derse onu hükmeder. Hükmünde serbesttir. Yani
esas itibarıyla bütün hükümler onun istek ve iradesine tabidir. İlâhî irade
üzerinde tesir icra etmesi düşünülen hiçbir sebep, hiçbir kuvvet yoktur. Gerçi
birçok defalar geçtiği üzere Allah Teâlâ hikmet sahi b i olduğundan Allah'ın
tekliflerinin dayanağı da kulların iyilikleri ve menfaatleridir. Ve şu halde bu
helal ve haram da birçok yüksek hikmetleri içermektedir. Fakat bütün bu
hikmetler, ilâhî iradenin meyveleri ve sıralanmış hükümlerinden başka bir şey
değ i ldirler. Asıl hükmün sebebi, o hikmetler, o iyilikler değil, Allah'ın
iradesidir. Mesela insan, hayvanlara tercih edilmiş ve en'am (hayvanlar) insana
mahsus hayatın iyiliğine diğerlerinden daha elverişli yaratılmış ve bu gibi
fıtri hikmet ve iyiliklerden d olayı en'am helal kılınmış denebileceği
farzedilsin. Fakat buna karşı acaba bu hilkat, bu nizam niye böyle olmuş? Bunda
ne zaruret varmış, sorusu derhal ortaya çıkar. Bunun ise tek cevabı Allah'ın
böyle istemiş ve böyle hükmetmiş olmasıdır. Şu halde esas itibariyle bunların
hiç birinde özel zaruret yoktur, hepsi mümkün olan şeylerdendir. Bütün
gerekliliğin, zaruretin ve güzelliğin kaynağı Allah'tır. Hüküm, hikmet, hukuk,
şeriat hep bu iradenin ortaya çıkmasıdır. Ve bunun için tekliflerin güzel ve
çirkin o l uşu da her şeyden önce yaratan ve yaratılan, Allahlık ve kulluk
ölçüsüyle Allah'ın iradesine dayanmaktadır. İlim ve hukuk hikmeti ne kadar
derinleştirilirse derinleştirilsin, esasında hukuk konusundan dışarı çıkamaz.
2-Asıl hikmet eşyanın tabiatı değil, onların yaratıcısı ve "her şeyi
kuşatıcı" olan Allah'ındır. Din açısından bu helal ve haram da sırf onun
iradesinin eseridir. Bunun için: Ey iman edenler ne Allah'ın şeâirine, yani
iradesini gösteren merasim ve dini sorumluluklarına, ibadet ve taatlarına nişane
olanı işaret edici alâmetlerine, mesela hacc için ihram , mikatlar, cemreler,
Safa ve Merve, Meş'ar-i haram, Arefe ve rükun, tavaf ve sa'y, kurban, traş olma
ve ıhlal gibi menasik denilen şiarlara ve ne bu alâmetlerden sayılan haram aya,
yani savaş haram olan receb, zilkade, zilhicce, muharrem dört aydan birine
(Bakara Sûresi 2/194. âyetine bkz.) ve ne hedye, yani Kabe'ye hediye edilen
kurbanlıklara, ne de kılâdelere, yani kurbanlık nişanesi olmak üzere
kurbanlıklara herhangi bir şeyden ta k ılan gerdanlıklara ve özellikle bunların
takıldığı gerdanlıklı kurbanlıklara, ve Kabe'ye doğru gelenlere, Rabblarından
hem bir fadl (dünyaya ait bir ticaret)
ve hem hoşnutluk ümit ederek ziyaret kastedenlere hürmetsizlik etmeyin. Yani
bütün alametlere hürmet edin, hürmeti terketmeyin. Bu cümleden olarak haram aya
savaş ve nesi' (haram ayı tehir etmek) sûretiyle riayetsizlikte bulunmayın,
hediye kurbanlık ve gerdanlıkların hürmetini ihlal etmeyin, diğerlerinin sevk
ettiklerine hücum etmeyin. Kendinizi n kurbanlık götürüp, ona bir nişane
takmanız da ihramlının yapacağı işlerdendir. Öyle ise bozmayın, derhal
elbisenizi çıkarıp ihrama girmekle ve bundan sonra bunların etlerini sadaka
olarak vermekle bu hürmeti koruyun. Hem ziyaret, hem ticaret kastıyla Kab e 'ye
gelenleri yasaklamayın, hacıların yolunu kesmeyin. Kabe'ye dışardan gelenler de
Mekke'ye ihramsız girmesin. Avlanacaksanız ihramdan ve Harem'den çıkıp, hılle
(harem dışına) girdiğiniz zaman avlanın. O zaman Harem dışında avlanmaya izin
var. Fakat har e m avı, ne ihramlı, ne ihramsız hiç bir halde caiz değildir.
Bir zamanlar sizi Mescid-i Haram'dan yasaklamaları sebebiyle bir kavme olan
buğz (kızgınlık) sizi kendilerine taarruz ve tecavüzünüzle günaha sokmasın,
şeârie hürmetsizlik etmek cürmüne düşürmesin. İbnü Kesir ve Ebu Amr
kırâetlerinde "hemze"nin esreriyle okunduğuna göre: Bir toplum sizi Mescid-i
Haram'dan men ederlerse, onlara buğz ve kininiz şeâire hürmetsizlik ederek
kendilerine tecavüz etmeniz suretiyle sizi günaha sokmasın. iyi l ik ve takva
üzerinde yardımlaşın da, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, ve
Allah'tan korkun, bu emirlere karşı gelmekten çekinin. Çünkü Allah'ın azabı çok
şiddetlidir, dayanılır şey değildir.
Rivayet edildiğine göre bu âyetin başlıca iniş sebebi Benu Dubey'a b.
Sa'lebe'den Hutam b. Hindi Bekri olayı olmuştur .Bu Hutam Medine'ye gelmiş,
atlarını Medine dışında bir yere bırakmış, yalnızca Peygamberimizin huzuruna
varmış, bir kavmin davetçisi olduğunu ve arkadaşlarıyla beraber gelip müs l üman
olacaklarını vaad etmiş. Çıktığı zaman Resulullah: "Bu adam bir günahkar yüzüyle
girdi ve bir hain kafasıyla çıktı" buyurmuş. Sonra Medine'den çıkmış, Medine
halkının yayılmakta olan develerine rastgelmiş sürmüş götürmüş ve şu recez
bahriyle söylenmiş şiiri söyleyerek gitmiş:
(1)
Haber alınınca takip edilmiş, yetişilememiş, ertesi sene yani kaza Umresi
senesi Bekir b. Vail hacıları yanında Yemâme'den çıkmış, hacca gelmiş ve
beraberinde hayli ticaret malı varmış. Sürüp götürdüğü develerden bir çoğunu
gerdanlıklarla süsleyip Kabe'ye hediye olarak sevk etmiş. Müslümanlar karşıdan
bunların geldiklerini işitince karşılayıp vurmak için Resulullah'tan izin
istemişler, bu âyet inmiş, izin verilmemiştir.
Kaza Umresi zilk ade ayında vaki olduğundan "eş-Şehra'l-Haram" önceden ve
bizzat buna işaret demektir. Diğer taraftan İbnü Zeyd'in rivayetine göre
Mekke'nin fethi senesi müşrikler de Kabe'yi ziyarete geliyorlar ve Umre'ye
giriyorlardı. Müslümanlar, "ey Allah'ın Resulü bu n lar müşrik, biz de bunları
bırakmayalım baskın edelim" demişler. "Kabe'ye doğru gelenlere engel olmayın"
âyeti nazil olmuş, Hudeybiye'yi hatırlatan kısmı da buna daha çok yatkındır.
Bu rivayetlerde gösterilen nüzul sebebine göre yalnız müslüman hacıların
değil, müşriklerin bile Kabe'yi ziyaretten yasaklanmamalarını emreder ve
hoşnutluk isteği kendi mezheplerine göre "kendi kanaatlarınca" demektir. O halde
Berae sûresinde: "Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allah'ın
mescidlerini onar a mazlar" (Tevbe, 9/17), "Müşrikler pisliktir, artık bu
yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe, 9/28) âyetleriyle
hicri dokuzuncu seneden sonra müşrikler Mescid-i Haram'a yaklaşmaktan
yasaklandıkları zaman bu umûm neshedilmiş, yal n ız müslüman hacılara mahsus
kalmıştır.
Aynı şekilde hükmü de Bakara sûresinde açıklandığı üzere "Onları nerede
yakalarsanız öldürün" (Bakara, 2/191) gibi genelleştirme
âyetleriyle neshedilmiştir. Âlimlerin çoğunluğunun görüşü de budur. Fakat
bazı âlimler haram ayda hücum harbinin yasaklanmasının baki olduğuna ve taarruzu
yasaklayan hükmünün kaldırılmadığı görüşüne sahip oldukları gibi, esasen de
müslümanlardan başkasına şamil olmadığına ve çünkü sevap arzusu ve ilâhî rıza
mânâsıyla müm i nlerin şiarında açık bulunduğuna, dolayısıyla müşriklerin
yasaklanmasını emreden Berâe âyetlerinin bununla ilgisi olamayacağı görüşüne
sahip olmuşlardır. Bunun için Hasen (r.a.), "Mâide sûresinde neshedilmiş âyet
yoktur" demiş. Ebu Meysere'nin, "Bu sûred e onsekiz farz vardır ve bunda
neshedilmiş âyet yoktur" dediği de nakledilmiş ve bu konuda yukarda anılan:
"Mâide sûresi, nüzul bakımından Kur'anın sonlarındadır, helalini helal, haramını
haram kabul edin." hadis-i şerifi ile de delil getirilmiştir ki, bunlar sûrenin
tamamının Veda haccı senesinde inmiş olduğu rivayetine taraftar olmuşlar
demektir. Bununla beraber Mâide sûresinin iki âyetinin dışında neshedilmiş âyet
bulunmadığı hakkında da bütün tefsircilerin ittifakı vardır. Hz. Ebu Bekir'in
hacc ile g örevlendirildiği hicri dokuzuncu seneye kadar Arap müşriklerinin
hacdan yasaklanmadıkları bilinmektedir. Zikredilen Berâe âyetlerinin inişi
üzerine bu seneden sonra yasakladıklarında ve hicrî onuncu senesinde
Resulullah'ın bizzat başkanlık yaptığı Veda ha c cında kâfirlerden hiç birinin
yaklaştırılmadığında da ihtilaf yoktur. Fakat mesele bundan önce kâfirlerin
yasaklanmaması, yasaklanmaya dair bir emir varid olmamasından mıdır? Yoksa
yasaklanmamaları bu âyet ile emredilmiş olmamasından, yani kâfirleri de i ç ine
almış bulunduğundan mıdır? İşte ihtilaf bu noktadadır. Ve bilinmektedir ki
nesih, nassın kalanındakinin kesinliğine zarar vermeyeceğinden, her iki şekilde
kısmının önce ve sonra müslüman hacıların hacdan yasaklanmaları hükmündeki hükmü
kat'i ve muh k emdir. Berâe âyeti de müşrikler aleyhinde muhkemdir. Ve bugün
ihtilafın semeresi, ancak "haram ay" meselesinde açıkça olabilecektir. Zira bazı
âlimlerin dediği gibi burada nesih yoksa müslümanlar "haram ay" denilebilen dört
ayın hiçbirinde saldırıcı olara k harp ilan etmeye izinli değillerdir.
Çoğunluğun dediği gibi nesih varsa, lüzumuna göre, gerek savunma ve gerek
saldırı savaşı edebilmek için bu dört ay da diğer aylar gibidir. Daha önce
mevcut olan "haram aylar" kaydı bugün kaldırılmıştır. Biz de çoğunlu k ile
beraber bu kanaatteyiz.
Sonra bu âyetin hacc aylarında asayişin korunmasına her zamandan çok ve özel
bir şekilde dikkatli davranılması gerektiğine çok ciddi olarak işaret ettiğinde
de şüphe yoktur.
"Siz ihramlı olduğunuz zaman avlanmayı helal saymanız hariç" istisnasına dair
olan bu açıklamadan sonra, "haram oldukları size okunacak olanlar müstesna"
istisnasının açıklanmasına gelelim:
3- "Çeşitli hayvanlar size helal kılındı", fakat size şunlar haram
edildi.
1. Meyt e, (leş yani, kesilmeden ölen, daha doğrusu tezkiyesiz ölen.) Meyte,
canlı karşılığı ölü demek değil, hiç bir haricî tesir olmadan ölen demek de
değil, mezbuh (kesilmiş) karşılığı ölü, "kesilmeden ruhu ayrılan" tam şer'i
mânâsıyla söylenecek olursa k arşılığı ölüdür ki, aşağıda gelecek olan "ancak
tezkiye ettikleriniz" ifadesi bu karşılığı gösterecektir.
2- Dem, yani kan ki, maksad akıtılmış kan olduğu diğer bir yerde, bu cümleden
olarak En'am sûresi 145. nci âyette açıklanmıştır. Meyte (leş) meyte, kan da kan
olduğu için bizzat kendileri pis ve haramdırlar. Fakat kanın böyle haram oluşu
şunu anlatır ki, leşin haram olmasında, akabilecek kanın tamamen içinde kalmış
olmasının da az çok bir hissesi vardır. Ve leşin mânâsına bu dahildir. Bazı m ü
şrikler leşi yerler ve "Kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğünü
niçin yemiyorsunuz?" derlermiş. Aynı şekilde kanı barsaklara doldururlar ve
kızartır misafirlerine yedirirlermiş.
3- Domuz eti, ki, En'am sûresinde "Muhakkak o pistir" (En'am, 6/145)
buyurulduğu üzere domuzun kendisi aynen pistir. Domuz eti de, domuz eti olduğu
için bizzat haramdır. Domuz kendisi genel mânâda haram olduğu halde, burada
denilmeyip de (domuz eti) denilmesi aşağıdaki tezkiye istisnasına bunun için bir
i lgisi olamayacağını iyice anlatmak içindir.
4- Kesilirken üstüne Allah'tan başkasının ismi çekilen" ve mesela
"bi'smi'l-lâti ve'l-uzzâ" (Lât ve Uzzâ'nın ismiyle) denilen ki, beraberinde
"Bismillah" gerek denilsin ve gerek denilmesin. Bu da Allah'dan başkası adına
kesildiği için haramdır. Hayvanı yaratan, insanın emrine veren ve buna onu
kesmek hak ve kudretini lütfeden Allah olduğu halde, o hayvanı Allah'tan
başkasının adına kesmek büyük bir zulüm, bir şirktir. Böyle kesilen bir
hayvan
da manevî ve h ukukî durumuyla murdar ve haramdır.
Bu dört, esastır. Bundan sonrakiler, dinen bunların şumülüne dahildir. Onun
için bir çok âyetlerde yalnız bunların zikredilmesiyle yetinilmiştir. Fakat
cahiliye devrinde bir takım kimseler leşi yemedikleri halde, leşi "bir harici
tesiri olmaksızın kendi kendine ölen" diye kabul ederler ve gerçekte leş
kabilinden olan, gelecekte görüleceği üzere ölüleri yerlerdi ki, müslümanlar
dışında böyle kimseler hala vardır. Şu halde burada dini bakımdan leşin
kısımlarından bazı l arı şu şekilde açıklanıyor:
5 - Boğulan, yani gerek takıldığı iple ve gerek kemend ile ve gerek el ile ve
gerek ağaç ve taş arasına sıkışarak, özetle herhangi bir şekilde nefesi
tıkanarak boğulup ölen.
6- Vurulmuş, yani yakından veya uzaktan her hangi bir darbe ile vurulup ölmüş
olan.
7- Tereddi eden, yani yüksekten aşağı veya bir kuyuya, bir suya düşüp
ölen.
8- Tosuşan, yani süsülmüş ve süsmüş olan. At veya diğer bir hayvan tekmesiyle
ölen de bu mânâda olmakla beraber, daha önce mevkûze (vurulmuş) de dahildir.
9- Canavarın yediği, yırtıcı bir hayvan tarafından telef edilen. Belki bundan
maksat hayvanın boğazına giden değil, artığı ve hatta yırttığıdır.
SEBU', nâb denilen sivri dişleri bulunan arslan, kaplan, kurt, köpek ve
diğerleri gibi âdet olarak saldıran, kapan, yırtan, öldüren her hangi bir
yırtıcı hayvan demektir ki, pençe denilir. Pençesi bulunan yırtıcı kuşlar da
aynı mânâda dahildir. Dilimizde canavar (cânver) ismi üç mânâda kullanılmıştır.
Biri, canlı mânâsına, genelde hayvan demektir ki, bu kullanış şimdi kalmamış
denecek kadar azdır. İkincisi özellikle domuza veya kurda söylenmesidir ki, kara
canavar, boz canavar diye ayrılır. Üçüncüsü cana saldıran yırtıcı hayvan
demektir, örfümüzde canavarın asıl mânâsı b udur. "Sebu" da bu demektir.
Cahiliye devrinde leşi yemeyenler içinde de münhanika" (boğulup ölen) dan buraya
kadar sayılan beş ölüyü yiyenler bulunuyordu. Nitekim bugün hıristiyanlar domuz
etini yedikleri, gibi, darbe ile vurularak ölen (mevkuzey)i de ye r ler ve
özellikle domuzu tepesinden ağır bir demirle vurarak yerler. Güya bunları,
dahili bir sebeple ölmeyip , bir insan veya hayvan fiil ve tesiriyle ölmüş
olduklarından leş gibi değil, kesilmiş gibi telakki ederler. Halbuki bunların
beşi de
kesmek sureti yle kanları akıtılmamış olduğundan tamamen leştirler ve
haramdırlar.
Ancak tezkiye ettikleriniz müstesnadır. Yani henüz canları çıkmadan yetişip
kesmek suretiyle hayatlarına son verdikleriniz haram değildir. Şu halde
debelenirlerken, henüz gözünü kırpar veya kuyruğunu oynatır veya bacağını
depretirken bile yetişip kesilebilenler helal olur. Bazı tefsirciler bu
istisnasının istisna-i munkatı olduğuna, yani yukarda zikredilen hiçbirini haram
olmaktan çıkarmış olmayıp, hepsine karşılık olarak helal olanı ayrıca göstermiş
bulunduğunu söylemişlerdir. Gerçekte bütün kelimeler şer'î mânâ ile düşünüldüğü
takdirde bu istisnanın neticesi, leş ve haram olanlarla kesilmiş ve helal
olanların karşıtını ifade etmekten başka bir şey değildir. Diğer bazı tefsirci l
er ise bu istisnanın en sondaki "canavarın yediği" kısmına tahsis edilmiş bir
istisna-i muttasıl olduğunu söylemişlerdir. Zira lafız bakımından en yakın olan
budur. Bir de bunun lugat anlamıyla, şer'î anlamı arasında bir fark yoktur
.Halbuki kendinden ö n ceki natıha (süsülmüş), yukardan aşağıya düşmüş,
vurulmuş, boğulmuş, lugat anlamlarından başka ölüm mânâsını da içine almış
olarak leş kısımlarından birer şer'î isimdirler. Şu halde onlara nazaran istisna
ancak munkatı istisna olabilir. Bir istisna ise he m muttasıl, hem munkati'
olamayacağı ve muttasıl mümkün iken munkatıya gidilemeyeceği için, bu da
muttasıl olarak yalnız sonuncuya bağlı olabilir. Ancak bunların mevt (ölüm)
mânâsını içine almaları, asıl anlamlarına nazaran değil, istisnayı düşündükten
so n ra, haram olma hükmüne göre olduğu ve şer'î mânâları da bununla ortaya
çıktığı düşünülürse istisnasının, kendisinden önceki dan "münhanika"
(boğulmuş)ya kadar beşinden bir muttasıl istisna olduğu anlaşılır. Mesela
"münhanika" (boğulmuş)nın mânâsı, lü g at mânâsı bakımından ölmüş ve ölmemiş
olanı içine aldığından, henüz ölmeden kesilebilenler haram olmaktan çıkarılmış,
ölmüş olanlar da haram kısmında kalmış olur. Hakikatte Hz. Ali, İbnü Abbas,
Hasen, Katade, bunun "münhanika" (boğulmuş)dan, "canavarın y e diği" ne kadar
hepsinin istisna olduğunu söylemişler. Tefsircilerin çoğu da bunu tercih
etmişlerdir. Bununla beraber bu üç bağlama şeklinin hiçbirinde şer'î hükme göre
bir ihtilaf yoktur. Daha yukarıdaki dörde gelince: Bu istisnanın onlara hiç
bitişmesi v e onlardan bir şeyi haram olmaktan çıkarması ihtimali yoktur. Çünkü
kesilmiş olanın bir daha kesilmesi mümkün olmadığından bir kerre ün e
bitişmediği kesinlikle bilinmektedir. Bunu atlayıp da daha üstündekilere
bağlanamayacağı da dil kuralları ile bi l inmektedir. Bundan başka yukarda
hatırlattığımız üzere domuzun kesilmesi mümkün ise de,
etin kesilmesi düşünülemez. Aynı şekilde kan ve leş de böyledir. Bunun için
hiç kimse bu istisnanın "münhanika"dan daha yukarısına bağlanma ihtimalini
söylememişlerdir. Ancak tümümün münkatı' olduğunu söyleyenler bulunmuştur. Şu
halde, o dört içinden tezkiye (kesmek)ile helal sayılması düşünülen hiçbir şey
akla gelmez. Gelelim tezkiyeye:
TEZKİYE, sülâsî (üç harfli) sinden (tef'il) dir ki zekat yapmak demektir.
Burada "zekatına yetişmek" diye tefsir olunmuştur "Asâ" vezninde "zekâ" ve
"necât" vezninde "zekât", kesmek yani boğazlamak mânâsınadır. Bu maddenin
aslının , lugatte bir tamamlanmak mânâsıyla ilgili olduğu açıklanıyor. Nitekim
ateşin parlamasına denil i r ki, tamamı parlama demektir. Aynı şekilde anlayışa
"zeka" denilir ki, tamamı anlama demektir. Sonra yaşın kemaline "zeka" denilir
ki, gençliğin sonuna gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da,
kanını akıtarak ve vücudunun normal sıcaklığını teskin ederek hayatına tamamen
son vermek demek olduğundan zeka ve zekat denilmiştir. İşte kelimenin lügat
bakımından mânâsı ve esası budur. Ve bundan şer'î mânâya nakledilerek zekat bir
şer'î isim olmuştur ki, lugatta mânâsı olan kesmekten bir y ö nden daha özel ve
bir yönden daha geneldir. Önce daha özeldir: Çünkü gerek bu âyet ve gerek diğer
naslara göre şer'î zekatta zekatın yeri ve kesilecek kısım, alet, diyanet,
besmele gibi bazı özel şartlar gereklidir. Şu halde her kesilen temiz değildir.
İ k inci olarak, şer'î zekatta da kesmek asıl olmakla beraber av hayvanlarında
olduğu gibi kesmeye güç yetmediği zaman yalnız yaralama ve kan akıtma ile veya
kesilmesi âdet olmayan balıkda herhangi bir haricî sebep ile ölümün ortaya
çıkması şer'an zekat olma y a yeterlidir. Halbuki bunlara ne dinen, ne lugat
bakımından boğazlama denilmez. Bu şekilde şer'î zekat, isteğe bağlı zekat ve
zorunlu zekat adıyla iki kısımdır. İsteğe bağlı zekat mümkün olan yerde zorunlu
zekat yeterli olmaz. Bunları biraz açıklıyalım:
Önce boğazlanacak olan hayvanda kesilme yeri "Lebbe" denilen boyun dibinden,
yani gerdandan çene altına kadardır. Resulullah "Gerdanda ve boğazda"
buyurmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife demiştir ki:" Boğazın altı, ortası, üstü,
hepsinde boğazlamada bir mahzur yoktur".
İkinci olarak kesilmesi vacip olan şey denilen dört şeydir ki, yani nefes
borusu olan gırtlak, yani yenip içilen şeylerin geçtiği yemek borusu, bir de şah
damarları denilen iki damar ki, nefes borusu ile yemek borusu bunların
ar asındadır. Bunların dördü de güzelce kesildi mi zekat (kesme) tamamıyla ve
sünneti üzere yapılmış olur. Bu dörtten eksik kesilirse Hanefi mezhebi imamları
evdacın çoğu kesilirse yenir, bunların herhangi taraftan olursa olsun üçü
kesilirse yenir" demişler. Bununla beraber Ebu Yusuf şunu açıklamıştır ki:
"Nefes borusu, yemek borusu ve iki damarın biri kesilmedikçe yenmez". İmam Malik
ve Leys ise: "Evdac ve nefes borusu kesilmelidir, birisi bırakılırsa olmaz"
demişlerdir. Sevrî de: "Evdac kesilirse, nefes bo r usu kesilmese bile mahzur
yoktur" demiş, İmam Şafii hazretleri de: "Zekat (kesmen)ın yetecek en alt
derecesi nefes borusu ile yemek borusunu kesmektir, iki damar da kesilmelidir.
Bununla beraber, bunlar kesilmez de nefes borusu ile yemek borusu kesilirse c
aiz olur" demiştir.
Üçüncü olarak: Âlet, evdac (nefes ve yemek boruları ile iki şah damarın)ı
yarıp kanı fışkırtabilecek keskince herhangi bir alette mahzur yoktur, zekat
(kesme) doğrudur. Yerinde duran dip ve tırnak ile yarmak caiz değildir. Çıkmış
tırnak veya kemik veya boynuz veya diş ile yarmak mekruhtur. Aynı şekilde kör
bıçakla da mekruhtur. Peygamberimiz buyurmuştur: "Allah Teâlâ her şeye ihsanı
yazmıştır. Şu halde öldürülmeyi haketmiş birini öldürdüğünüz zaman, öldürmeyi
bile güzel yapınız. H a yvan kestiğiniz zaman da boğazlamayı güzel yapınız, her
biriniz bıçağını bilesin ve keseceği hayvanı rahatça yatırsın."
Dördüncü, diyanet, yani kesenin Müslüman veya kitap ehli olması. Müslüman ise
ihramda bulunmaması.
Beşinci, besmele çekilmesi.
Altıncı, zorunlu zekat (kesim) olan av meseleleri bundan sonra da gelecektir.
İşte şer'î kesim budur. Şu halde (zal) harfi ile olan bu maddeyi, (zay) ile olan
ve esasen "temizlik ve üreme" mânâsına gelen (zeka), (zekat) tezkiye maddesiyle
karıştırmamalıdır. Böyle bir yanlış ile "temizlediğiniz ve tezkiye ettiğiniz
müstesnadır" gibi bir mânâ vermeye kalkışmamalıdır. Tezkiye ile pis hayvan
temizlenmez, temiz hayvan pis ölmekten kurtarılır. Bu açıklama ve izahtan
maksadımız, zamanımızda b ir doktorun müslümanlara domuz eti yedirmek için
yazdığı bir risalede düşmüş olduğu sapıklığı hatırlatmaktır. Bilinmektedir ki,
domuz etinde zararlı bir mikrop (trişin) bulunduğu son zamanlarda fen
bilgileriyle anlaşılmıştır. Bu zat da, önce Kur'ân'da do m uz etinin haram
kılınmasını, domuz olduğu için aynen değil,
ancak bu mikroptan dolayı olduğuna kendince bir karar vermiş, sonra domuz
etinde malum olan bu mikrobun ilmen ve kimya ile yok edilebildiğini okumuş ve
bunun domuzu temizlemek demek olduğuna da hükmetmiş, bunun üzerine (zâl) ile
(zây)ı; ile ı; ile yi ayırmayarak istisnasını ele almış bunun temizlemek demek
olduğunu ve domuz etine kadar hepsini içine aldığını, tahlil ve kimyevî
tasfiyenin de bir temizleme olması hasebiyle domuz eti n i temizliyeceğini,
dolayısıyla domuz etinin kesmekle helal olmadığı halde, kimyevî tasfiye ile
helal olabileceğini, diğerlerinde de aynı hükmün cereyan edeceğini iddia
etmiştir. Halbuki burada ve maddelerinin farkını bir kenara koyarak bile böyle b
i r düşünce tarzına imkan yoktur. Zira bu düşünceye göre domuz ölüsünün yenmesi
caiz olacak da, mesela boğulmak üzere bulunan bir koyunu ölmeden kesip yemek
caiz olmayacak. Bu şekilde temizlemek mânâsıyla kesmeyi de içine alır, denecek
olursa, o zaman d o muzun da kesilip yenmesi caiz görülmüş olacak ve domuz eti
haram değildir, denilmiş olacaktır .Ve eğer bunun domuzla ilgisi olmadığı itiraf
edilecek ise, aynı kelimenin kavramı olduğu iddia edilen mikrop tasfiyesinin
domuzla ilgisinden bahsetmek büyük çe l işki oluşturacaktır. Sonra unutmamak
gerekir ki, Kur'ân'ın haram kıldığı domuz etinin sade mikrobu değil, kendisidir.
Buna karşı domuzun yalnız bu mikroptan dolayı pis ve haram olduğunu ve bunda
maddî veya manevî daha başka sebep ve hikmetler bulunamayacağını iddia etmek ise
baştan bir tehakküm ve bir haksızlıktır. Daha sonra etin içindeki mikropları
kimya yoluyla yok edip öldürmek, etin kendisinde tasfiye denebilecek bir kimyevî
tahlil yapmak da değildir. Şu halde buna bir temizleme demek de yanlıştır. Eğer
maksat, tam anlamıyla bir tahlil veya kimyevî etki ise herhangi bir et, sun'î
veya tabiî bir şekilde kimya ile tam bir tahlil ve değiştirmeye tabi tutulduğu
zaman o artık et ismini kaybeder, diğer bir niteliğe dönüşür ve başka bir isim
alır; dinen onu n helal ve haramlığı da yeni aldığı isim ve niteliğe göre ayrıca
düşünülür ve takdir edilir. Nitekim pis olan bir şey yanıp kül olduğu zaman
temiz olur. Domuz kemiklerinden elde edilecek olan kömür veya fosforun
diğerlerinden farkı olmaz, fakat bunlar başk a meselelerdir.
Bu açıklamadan sonra konumuza dönelim:
10 - Dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlananlar. Bu kısım, "Kesilirken
üstüne Allah'tan başkasının ismi çekilenler." üzerine atfolunmuştur, bu da
haramdır. Demek ki her kesme, şer'î kesme değildir.
NUSUB, " mansub" (dikilmiş) mânâsına tekil, veya "nisab"ın veya "nusbe" nin
çoğuludur, bunun çoğulu da "ensab" gelir. Bazı tefsirciler bunu "asnâm" (putlar)
diye tefsir etmişlerdir. Fakat diğerleri "asnâm" ile "ensab"ın farkını
göstermişlerdir. Şöyle ki "asnâm", resimli ve nakışlı taşlar, putlardır. "Nusub"
ise dikili taşlardır ki, resimli veya nakışlı olması şart değildir, vesen (put)
gibidir. Nitekim Adiy b. Hâtim boynunda haç ile geldiği zaman Peygamberimiz : "
Boynundan şu putu at" b uyurmuş, haç'a vesen demişti. Demek ki "Nusub" resimli
ve nakışlı olması şart olmayarak evsan (putlar) kabilinden hürmet için konulmuş
ve dikilmiş taşlardır ki, zamanımızda "âkide" derler. Bunlar tek parça bir
taştan, ibaret olabilecği gibi, birçok taşların birleşmesinden de olabilir ve
sadece bir yığın halinde de bulunabilir. "Nusub"ın tekil ve çoğul olması
düşüncesi de bundandır. "Ensab" da birçok nusublar demektir.
Kısaca cahiliye devrinde Kabe'nin etrafında böyle dikilmiş veya konulmuş
birtakım taşlar vardı ki, bunlara hürmet ve tazim ederler ve üzerlerinde kurban
keserlerdi. Hatta bunlara bile kurban keserlerdi. Mekke'de olduğu gibi diğer
Arap beldelerinde de böyle saygı ve hürmet edilen putlar vardı ki "Sa'd"
dedikleri taş da bunlardan biri idi. İşte Mücahid, Katade ve diğerlerinin
dedikleri gibi nusub (dikili taşlar) bu taşlardır. Mücahid'in açıklamasına göre
cahiliye insanları bunların üzerinde kurban keserler ve isterlerse bunları daha
hoşlarına giden diğer taşlarla da değiştirirledi. İbnü Abb a s hazretlerinden de
: " Bunlar üzerinde kurban keserler ve bunlar üzerinde ihramdan çıkarlardı" diye
nakledilmiştir. İbnü Cerir demiştir ki:" Bunlar asnâm (putlar) değildirler,
sanem resimli olur. Bunlar ise üçyüz altmış kadar dikilmiş taşlardı. "Derler k
i, üçyüzü Huzâa'da idi. Kurbanları kestikleri zaman, bunların Kabe'ye gelen
taraflarına kanları serperler ve etleri yarıp bu taşların üstlerine korlardı.
Müslümanlar: Ey Allah'ın Resulü, cahiliye halkı Kabe'ye kan ile saygı
gösterirlerdi. Bu ise bize daha çok layık değil mi? demişler. Peygamberimiz
"hayır" dememişti. Bunun üzerine "Onların ne etleri, ne de kanları Allah'a
ulaşmaz. Fakat sizin takvanız ona ulaşır". (Hacc, 22/37) âyeti inmiştir."
İşte bütün bunları haram etmiştir. Bunlar ya açıktan açığa dir veya o
kabildendir, o mânâdadır. Bu şekilde iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Birisi,
"lâm" mânâsına olarak "putlar için boğazlanan" demektir. Fakat bunun,
cümlesinden olduğu açıklamaya muhtaç değildir. Diğeri, "Putlara karşı, yani on a
bir hürmeti içererek
üzerinde veya dibinde ve yanında her ne adına olursa olsun kesilen" demektir
ki, bu şekilde boğazlanırken dikili taşların veya putların veya diğer bir adın
anılıp anılmamasından daha genel olur. Ve hatta dikili taşlar (putlar)a hürmet
fikri beslemek üzere yalnız Allah'ın ismi anılsa bile yine haram olur. Bu ise
mânâsında olmakla beraber açık değildir. Dolayısıyla delil olarak gösterilmesi,
leşe nazaran boğulmuş hayvan ve diğerleri gibi mühim bir faydayı içermektedir.
Özetle her h a lde dikili taşlar (putlar) üzerinde ve üstünde kesilene mahsus
değildir. Ve bununla yalnız kesilenin haram olması değil, bir kesme tarzının
haram oluşu da açıklanmıştır. İşte bütün bu mânâlarla haram olduğundan dolayıdır
ki, bir âmirin veya büyüklerde n birinin gelişinden dolayı kurban kesmek
haramdır. Fakat Allah için misafire ikram veya fakirlere sadaka olarak dağıtmak
üzere kesmek caizdir.
11- Ezlam, yani zarlarla kısmet istemeniz veya almanız. Cahiliye Arapları bir
yolculuğa, bir harbe, bir ticarete, bir nikaha, kısaca mühim bir işe teşebbüs
edecekleri zaman üç zar ile bir kısmet çekerlermiş. Zarın birinde ," Rabbim
emretti", yahut "yap" diye emir, diğerinde, "Rabbim yasakladı", yahut "yapma"
diye yasak yazılı; biri de boş olurmuş. Torbaya e lini sokar, birini çeker, emir
çıkarsa yaparlar, yasak çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çalkalarlarmış.
İşte burada böyle falcılık yasaklanmıştır. Cumhur (çoğunluğun görüşü budur. Bu
şekilde "istiksam", rızık ve diğer ihtiyaçlarla ilgili hayır ve ş e r, kısmeti
bilme sevdası demek olur. Kaffal tefsirinde der ki: "Bu istiksâm (kısmet isteme)
, cahiliye devrinin bir buluşu idi ve yenecek şeyler hakkında yaptıklarına da
uygun idi. Çünkü dikili taşlara kesmek Kabe'nin yanında yapıldığı gibi, orada
bulundu k ları zaman bunu da orada yaparlardı." Mücahid, burada "ezlâm"
(zarlar)'ın Fars ve Rumlar'ın kumar oynadıkları küp şeklinde olan tavla zarları
ile Arab'ın ok gibi olan zarlarından daha genel olduğunu söylemiştir. Bununla
beraber Arab'da küçük çakıl taşları n dan zarlar olduğu da nakledilmiştir.
Diyorlar ki, asıl Arab'ın zarları üç çeşit idi: Birisi, zikrolunduğu üzere üç
zar ki herkes kendisi edinebilirdi. İkincisi, yedi zar ki Kabe'nin içinde
"Hubel" denilen putun yanında dururdu. Birinde yazılı ki, diyet işlerinde bu
yediyi çekerler, kime çıkarsa diyet ona lazım gelirdi. Birinde (evet), diğerinde
(hayır) yazılı. Çekerler, çıkan ile amel ederlerdi. Birinde (sizden), birinde
(bitişik),birinde (sizden başkası) yazılı, bir insanın kendilerinden o l up
olmadığını tanımak için çekerler. Çıkana uyarlardı. Birinde de yazılı idi. Su
için çıktıklarında da bunu çekerlerdi. Bu yedi zar kahinlerin ve hakimlerin
yanında da Hubel'in yanında gibi bulunurdu. Üçüncüsü
de on zar ki Bakara sûresinde "Sana şarap ve kumardan soruyorlar" (Bakara,
2/219) âyetinde açıklanan kumar ve piyango zarları idi. Bazı tefsirciler burada
"zarlarla kısmet isteme"den maksadın yine bu meysir (kumar) olduğunu
söylemişlerdir. Hakikatte bunun yenecek şeylerle münasebeti açıktır. Ç ü nkü
"Dikili taşlar üzerine boğazlananlar"ın bir taksim şekli demektir. Bu şekilde
"istiksam" kısmet almak demek olur. Bununla beraber fal ve kısmet aramak da
rızık ve yemek meseleleriyle ilgilidir. Netice olarak bir mânâya göre falcılık,
bir mânâya göre de kumarcılık yasaklanmıştır. Kumar ayrıca yasaklanmış
olduğundan çoğunluk burada öbür mânâyı tercih etmişlerdir. Ve her iki şekilde
"kur'a"nın da her şeyde caiz olamayacağı anlaşılmıştır.
Bütün bunlar fasıklıktır bu sayılan haramlara el uzatmak, Allah'a itaattan ve
Allah yolundan çıkmaktır. Şu halde müslümanlar bunlara asla el uzatmamalıdırlar.
Sofralarını, kursaklarını, şahıslarını, toplumlarını bu gibi kötülüklerden
temizlemelidirler.
Bugün, şu şimdiki zamanda, şu son yıllar zarfında veya özellikle şu âyetin
indiği şu günde, şu demde. Ki bu âyet hicrî onuncu yılda, Veda Haccı'nda Arefe
günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat'da "Adba"
adındaki kıymetli devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmuştu. Devenin kolları
v ahyin şiddeti ile, üzerinden basan saadet yükünün ağırlığına dayanamayıp
çöküvermişti.
Bugün kâfirler sizin dininizden artık ümitlerini kestiler. Bu dini bozmak ve
sizi kendilerine çevirmekten veya bu dine karşı size üstün gelmekten ümitlerini
kestiler. Şu halde siz o kâfirlerden korkmayın, korkup da yemenizde, içmenizde
ve diğer fiil ve hareketlerinizde onlara göz yummayı hatırınıza getirmeyin,
onlardan endişe etmeyin de ancak benden korkun, benden korkun da emirlerimi,
yasaklarımı tamamen i c ra edin ve anlaşmalarınızı güzelce yerine getirin, bugün
sizin dininizi kemaline erdirdim, size bütün iman, akaid ve ahlâk kurallarını
koydum ve en mükemmel teşrî usulü ve ictihat kanunlarını öğrettim, bundan sonra
bu ahkâmın, bu helal ve haramın nesho l unma (kaldırılma)sı ihtimali kalmadı, ve
size nimetimi tamamladım. Tevfik ve hidayetle tam saadete eriştirdim, galip ve
muzaffer kıldım. Mekke'yi fethetmeyi ve cahiliyye nişanelerini yıkmayı,
müşrikleri Kabe'ye yaklaşmaktan ve çıplak tavaf etmekten yas a klayarak, sizi
bugün tam emniyet ve üstünlükle haccı eda etmeyi ve hükümlerini yerine
getirdiğiniz şu mesut makama ulaşmayı nasip ettim.
Mücahedelerinizin meyvelerini toplattırarak, özetle sizi kuvvetli bir güce ve
hakim bir devlete mazhar kılıp tam mânâsıyla "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak
senden yardım dileriz" (Fatiha, 1/4) diyebilen tek sosyal toplum haline
getirerek bulunduğunuz şu mukaddes makamda, "Allahım, ben senin emir ve
fermanına her zaman uyarım, her zaman itaat ederim. Senin or t ağın yoktur.
Davetine sadakatle icabet ederim. Şüphesiz hamd de, nimet de, mülk de, sana
mahsustur. Emir ve davetine uyarım" diye Allah'ın kelimesini yücelten, şükrünü
ilan eden, alınları ak, gönülleri pak, seçkin ve yüce bir Muhammed ümmeti kıldım
da "size olan nimetimi tamamlayayım" (Bakara, 2/150) vaadimi yerine getirdim, ve
size din olmak üzere İslâm'ı beğendim, ona razı oldum ki, Allah katında
beğenilen din başkası değil, ancak odur. İşte sayılan haramlar, bu en mükemmel
din ve bu tam nimet v e bu İslâm cümlesindendir. Şu halde müslümanlar bundan
böyle başka tebliğleri beklemeyerek ve bu haramların kaldırılabileceğini hatıra
getirmiyerek bu din gereğince akitlerini yerine getirmeye özen göstermeye ve
ilâhî minetler ile nimetlenmiş olmaya devam etmelidir.
Eser sahipleri (râviler) demişlerdir ki, bugünden sonra Hz. Peygamber
(s.a.v.) nihayet seksenbir veya sekseniki gün kadar yaşadı ve bundan sonra dini
hükümlerde ne bir fazla, ne bir nesh, ne bir tebdil (değiştirme) vaki olmadı.
Bununla Hz. Peygamber'e peygamberlik görevinin sonu ve böylece vefatının
yaklaştığı haber verilmiş oluyordu. Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)
bu âyeti okuduğu zaman ashab-ı kiram gerçekten sevinmiş ve pek büyük sevinçler
göstermişler ve fakat Hz. Ebu Bek i r ağlamıştı. Sorulduğunda: "Bu âyet
Resûlullah'ın vefatının yaklaştığını gösteriyor" demiş ve bundan tebliğ
vazifesinin sona erdiğini anlamıştı. Ve yine rivayet edildiğine göre aynı mânâyı
Hz. Ömer de anlamıştı. Bakara sûresinde açıklandığı üzere en çok t ercih edilen
rivayete göre "Bir günden korkunuz ki, o gün hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz"
(Bakara, 2/281) âyeti de bundan sonra ertesi gün Kurban Bayramının birinci günü
inmiş ve seksenbir gün sonra Peygamberimizin vefatı vuku bulmuştu. Rivayet edil
i r ki, Hz. Ömer'in halifeliği zamanında bir gün yahudilerden birisi: "Ey
müminlerin emiri, siz kitabınızda okuyorsunuz, bir âyet var; eğer bu, bizim
yahudi toplumuna inmiş olsaydı, o gün biz bayram yapardık" demiş. "Hangi âyet?"
diye sormuş olduğunu söy l emiş. Hz. Ömer (r.a.) de: " Biz o günü ve o gün bunun
Hz. Peygamber (s.a.v)'e nazil olduğu yeri tanırız. Cuma günü Arefe'de
bulunuyordu" buyurmuş
ve o günün bayramımız olduğuna işaret etmiştir. İbnü Abbas'dan da bayram günü
ve cuma günü, iki bayramın birleştiği bir günde indi" diye nakledilmiştir.
den buraya kadar gelen aziz hitapları haram olan yiyeceklerin beyanı
sırasında bir mu'tarıza cümlesi siyakında toplanmıştır ki, bunun hikmeti de bu
haramların bir zarar ve baskı değil, bir kâmil din ve tam bir nimet cümlesinden
olduğunu ve Allah katında hoşnut olunan İslâm dininin sağlam hükümlerinden
bulunduğunu ve müslümanların bu çirkinliklere asla tenezzül etmemeleri
gerektiğini özellikle anlatmak suretiyle haramı tekit ve ondan çekinmeyi
anlatmak t ır. Şu halde bunu takip eden bu mu'tarıza cümlesine değil,
öncesindeki haramlara bağlıdır. Fakat bu mu'tarıza cümlesinin tekit durumuyla
yukarda işaret ettiğimiz üzere bu bağlantıya şöyle bir ifade siyakı verilmiş
oluyor:
Şimdi müminler bugün bu dini olgunluğa erdiklerinden ve böyle pisliklerden
kurtulup temiz ve saf tam bir nimete erdiklerinden dolayı Allah'a teslim olmak
ve bağlanmakla hamd ve şükür etsinler, bayram yapsınlar ve sakın Allah'a
itaatten çıkıp da harama el sürmesinler ve bu haramları n helal olabileceğini
hatırlarına getirmesinler, ancak her kim bir mahmesada yani karın kasığa geçmiş
ölümden ve ölümün başlamasından korkulur bir açlık halinde sıkışık durumda olur
da, bir günaha meyletmeyerek, yani zaruret miktarını geçmiyerek veya diğer bir
çaresiz durumda olanın elinden almayarak bunlardan yerse Allah gafurdur,
rahîmdir, cezalandırmaz. Zaruretler, haram olan şeyleri mubah kılar. Fakat
muztar olmak, başkasının hakkını iptal etmez. Nitekim bu mânâ Bakara sûresinde
"başkasına s a ldırmadan ve sınırı aşmadan" (Bakara, 2/173) diye ifade olunmuş
idi.
Haram edilen şeylerin bu şekilde açıklanmasından hemen sonra bunların zıddı
olan helallerin açıklanması siyakında buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
4- Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: "Size iyi ve
temiz şeyler helal kılındı." Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek
yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine
Allah'ın adını anın (besmele çekin), Allah'tan korkun. Muhakkak A llah, hesabı
çabuk görendir.
5- Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap
verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara
helâldir. Ve müminlerden iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap
verilenlerden namuslu hür kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın,
namuslu bir şekilde mehirlerini ödediğiniz takdirde, size helâldir. Her kim
imanı inkâr ederse, ameli boşa gitmiş olur ve o, ahirette zarara
uğrayanlardandır.
4- Ey Muha mmed, ümmetin sana şunu sorarlar veya soruyorlar:
Kendilerine neler helâl kılındı? İkrime ve Muhammed b.
Ka'b'den nakledildiğine göre Cebrail aleyhisselam: "Biz köpek bulunan eve
girmeyiz" demiş olduğundan dolayı Hz. Peygamber köpeklerin öldürülmesini
emretmiş ve Ebu Rafi'i bununla görevlendirmiş. O da Medine'deki köpekleri hep
öldürüp Avali'ye (şehrin dışındaki yüksek kısımlara) kadar varmış. Bunun üzerine
Asım b. Adiy ve Sa'd b. Hayseme ve Uveym b. Sa'd gelmişler: "Bize ne helâl
kılındı ey Allah'ın Resulu?" demişler. Resullullah susmuş, sonra bu âyet nazil
olmuştur. Hakim Ebu Abdullah "Sahih"inde senediyle rivayet ettiği üzere Ebu Râfî
demiştir ki: "Resulullah bana köpeklerin öldürülmesini emretti. İnsanlar
geldiler: 'Ey Allah'ın Resulü, öldürülm e sini emrettiğin bu ümmetten bize ne
helal kılındı?' dediler, Allah Teâlâ âyetlerini indirdi." Bundan başka Saîd b.
Cübeyr demiştir ki, "Adiy b. Hatim ve Zeydülhayl : 'Ey Allah'ın Resulü, biz
köpeklerle ve doğanlarla av avlarız, Âli Dır'in ve Âli Ebi Ha v riyye'nin
köpekleri yaban sığırlarını, yaban eşeklerini ve geyikleri alırlar. Bazısını
kesmeye yetişiriz, bazısı da öldürülür kesmeye yetişemeyiz. Halbuki Allah Teâlâ
leşi haram kılmıştır. Şu halde bize bunlardan neler helal oluyor?' demişlerdi.
Bu âyet b u sebeple indi." Buna göre bu soru istisnasına ait, ve cevap da
tezkiye (kesme) nin şer'î mânâsını açıklama ve izah sadedinde gelmiş demek olur
ki, söz gelimine çok uygundur. Önceki rivayet, bu âyetlerin inişinin, haram
kılma âyetinden önce olduğuna; ik i nci rivayet de sonra olduğuna delalet
etmektedir. Bundan sonraki "bugün size helal kılındı", "bugün dininizi ikmal
ettim" den başka bir gün olmadığına göre de, bu âyetlerin inişleri başka başka
olduğunu kabul etmek zor olacaktır. denilen günlerin birbirinden başka günler
olmadığı açık ve belli bulunduğundan, bunlar yalnız Arefe gününü değil, Mâide
sûresinin bütün nüzul zamanını kaplayan Muhammed (a.s.)'ın son senesini tek
zaman olarak ifade etmekte ve bu şekilde gerek haramın açıklanması ve gerek
helalin açıklaması âyetlerinin nüzul tarihi açısından ya hakikaten veya hükmen
bitişik ve yakın bulunduklarını anlatmaktadır. "Böyle soruyorlar" diye sorunun
vaki oluşunu hikaye değil, " sorarlar" diye olmuş ve mümkünü içine alacak
şekilde daha genel b ir soru tasavvur edilmesi gerekir. O halde her türlü
şüpheyi kaldırmak ve defetmek için:
Ey Muhammed, şöyle söyle: size iyi ve güzel şeyler helal kılındı. Kötü ve
çirkin şeyler değil, nitekim "Onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram
kılar" (A'raf, 7/157) buyurulmuştur. Şu halde İslâm midesine, İslâm sofrasına
pis şeyler değil, hoş şeyler
konmalıdır. Daha önce de işaret edildiği üzere "tayyib" lugatta "müstelezz"
yani hoşlanılan temiz ve hoş şey demektir. Haram olma şüphesi bulunmayan - izin
verilen- helale de buna benzeterek "tayyib" denilir. Zira zararı olmamak
mânâsında birleşirler. İbnü Cerir, Taberi gibi bazı tefsirciler burada
"tayyibat", "helaller" diye tefsir etmişlerse de "helaller helal kılındı" demek
tutuk bir ifade olacağından tefsircilerin çoğu ve müctehidler bunun "lezzet ve
iştah duyulan temiz ve hoş şeyler" mânâsına yorumlanmasının vacib olduğunu
göstermişlerdir. Şu halde mânâ, "Hoşa giden ve iştah hissedilen her temiz şey
size helal kılındı" demektir. Fakat bundan he r kesin her hoşuna giden şeyin
helal olduğunu da sanmamalıdır. Muhakkaktır ki, kötü alışkanlık ile huy ve
ahlâkı bozulmuş kimselerin zevk ve takdirine itibar yoktur. İbret, selim
tabiatadır. Ve "tayyibat" ancak selim tabiatlı kişilerin tiksinmeyip
hoşlandıkları şeylerdir. Yoksa çöl halkı ve zorluklar içinde yaşayanlar her
çeşit hayvanı hoşlanıp yiyebilirler. Gerçi "Yerde olanların hepsini sizin için
yarattı" âyeti delaletince mubah olmak esastır. Ve bu umûma göre insandan başka
her hayvandan, her bitkid e n ve her şeyden yemek suretiyle de faydalanmanın
mubah olması lazım gelirdi. Fakat "Onlara temiz şeyleri helal, murdar olanları
haram kılar." (A'raf, 7/157) delaleti üzere bu umûmdan habâis (çirkin ve kötü
şeyler) çıkarılarak helal, tayyibata tahsis e dilmiş ve dolayısıyla aslî mubah
olmayı kayda bağlamak için, bu büyük bir esas ve genel bir kanun olmuştur ki;
helal ve haramın tayininde özel delil bulunmadıkça buna müracat olunur. Ve
çirkin şeyleri ayırt etmeyenlerin zevkine itibar olunmaz. Cahiliye Ar a pları,
yukarda açıklandığı üzere leşi veya leş kabilinden bir hayli şeyleri yedikleri
halde, tayibattan olan en'am (hayvanlar) dan bazılarını, En'am sûresinde
açıklanacağı üzere deve), sâibe (puta adanan deve), vasîle (erkek ve dişi olarak
ikiz doğan yavr u lar), ham (on kere döl alınan deve) adlarıyla kendilerine
haram ederler yemezlerdi. Bunların temiz olduğuna hükmettikeri halde bazı
vehimlerinden dolayı yemezlerdi. Buna karşı temiz olan her şeyin helal olduğu
açıklanmış ve bu hüküm: "De ki: 'Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel
rızıkları kim haram etti?' (Araf, 7/32) âyetiyle de tekit edilmiştir ki,
sebepler ve nüzul hikmeti yanında bu âdetin kat'i şekilde kalkması da vardır.
Şüphe yok ki, bu "tayyibat"da kara ve deniz hayvanlarından başka, kuşların ve
hatta bütün bitkilerin de hoşları dahildir. Ve sonra helal olan her hayvanın
bütün kısımlarının da helal olması gerekmeyeceğini ve kesilmiş olan hayvanların
kısımları meyanında bulunan habâis (çirkin şeyler)in de haram olduğuna işaret
etmekt edir.
Özetle selim tabiatın ve sağlam fıtratın hoşlandığı bütün tayyibat (hoş ve
güzel şeyler) helal kılındı "Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek
yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin..."
CEVÂRİH, "cariha"nın çoğuludur ki, esas olarak "cerh"den alınmış olup, tesir
mânâsı düşüncesiyle "kasibe" (kazanan) mânâsına isim olmuştur. Şu halde cevarih,
kevasib demektir. Bunun için el, ayak ve ağız gibi yaralama ve kazanma aleti
olan organa cevarih denildiği gibi, av tutan yırtıcı hayvanlara ve kuşlara da
kavasib ve cevarih denilir ki, burada maksat budur. "Mükellibîn", "mükellib"in
çoğuludur. Mükellib, teklib eden yani yırtıcı hayvanları ava dadandırıp
alıştıran, avcılık talim edip öğreten demektir ki; bir köpek, sahibi tarafı n
dan kışkırtıldığı yere gider, çağırılınca gelir, avı tutunca habseder yemez,
sahibi almak isteyince kaçmaz, zorlayınca dinler ve bunu en az üç kere yapıp
âdet edinirse öğrenmiş sayılır. Ahmed b. Hanbel ikiyi, Hasenü'l-Basri biri
yeterli görmüştür. Bu öğr e time teklib denilmesi tağlib yoluyladır. Zira
çoğunlukla öğretilen köpeklerdir. Bununla beraber her yırtıcı hayvana da köpek
(kelb) denir. Nitekim Ebu Leheb'in oğlu Utbe, Şam seferine giderken Resulullah:
"Allah'ım buna kelblerinden bir kelbi musallat et" diye dua etmiş, Utbe'yi de
yolda arslan yemiş idi. Bunun için bu eğitimin bilinen köpeğe mahsus olduğu
sanılmamalıdır. Şu halde mânâ şudur: Bir de kelb ve diğer yırtıcılar meyanından
ava alıştırarak Allah'ın size öğrettiği anlayışlardan eğitim yaptıra r ak
öğrettiğiniz eğitilmiş avcı hayvanlar helal kılındı. Şu halde bunlardan bu
şekilde faydalanır, besler, alır satarsınız. Fakat yemeye gelince kendilerini
değil. Size imsak ettikleri, tutuverdikleri avlardan yiyiniz. Dikkat edilmesi
gerekir ki, değil, dir. Tuttuklarının hepsini değil; bir kısmını, güzel
kısımlarını yiyiniz. Sonra mutlaka "yakaladıkları" değil, "size tutuverdikleri"
dir. Yani kendilerine değil, size tutuverdiklerini yiyiniz. Şu halde bir köpek
eğitilmiş olursa ve avcı tarafınd a n sevkedilir de bir avı tutar, yaralar,
öldürür de avcı ona ölmüş olduğu halde yetişirse helaldir. Eğitilmiş yırtıcının
yaralaması, boğazlama yerine geçen bir kesmedir. O, onun bir aletidir. Diğer
parçalayıcılar ve aynı şekilde ok, mızrak, tüfek de böyle d ir. Muhakkak
diriyken yetişilip boğazlanması şart değildir Zira o zaman eğitilmiş ile
eğitilmemişin farkı yoktur. Fakat cevarih (yaralayıcılar) kavramı gereğince
yaralama gereklidir. Yaralamadan boğar veya çarpar da öldürürse bazıları, "size
yakaladıkla r ından", zahirî olarak
mutlaktır, diyerek yine yenir demişse de, doğrusu bunun boğulmuş veya
vurularak öldürülmüş olandan farkı yoktur, aynı mânâya dahildir, yenmez. Sonra
eğitilmiş köpek, yaralamış ve öldürmüş olmakla beraber, biraz da yemiş bulunursa
bu da yenmez. Çünkü o onu kendisine tutmuş demektir. "Size tuttukları" değildir.
Bununla beraber Selman-ı Farisi'den, Sa'd b. Ebi Vakkas'dan, İbnü Ömer'den, Ebu
Hüreyre'den yenir diye rivayet de edilmiştir. Malik ve Evzâi yenir demişlerdir.
Ancak bu mesel e de köpek ile kuş ayrılmıştır. Ve kuşun yemiş olmasının helal
olmasına engel olmayacağı gösterilmiştir ki, Hanefî mezhebi bunu
kabullenmiştir.
Bu şekilde bunların tuttuklarından yiyin, ve üstüne Allah'ın ismini anın.
Yani köpeği ve kuşu salarken "besmele çekin" ve her halde Allah hesabı süratli
olduğundan emirlerine karşı gelmekten sakının.
5- "Bugün sizin dininizi ikmal ettim, size olan nimetimi tamamladım" diye
tekit ve belgelendiği gibi yine aynı mânâ ile helallerin vurgulanması ve ondan
sonra genellenmesi dolayısıyla buyuruluyor ki: Bugün size bütün tayyibat, her
çeşit hoş nimetler helal kılındı. Bir de kitap ehlinin yiyeceği, yani gerek bu
tayyibattan kestikleri ve avladıkları ve gerek ekmek ve diğerleri gibi
yiyecekleri size he l al, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Yani yedirir
ve satabilirsiniz. "Taam"dan maksadın ne olduğu hakkında üç görüş vardır:
Birincisi, kurbanlık demektir. İkincisi, ekmek ve meyve gibi kesilmeye muhtaç
olmayandır ki, Zeydiyye imamlarından nakl e dilen budur. Üçüncüsü, kurbanlıklar
ve diğer her çeşit yiyeceği içine alır. Çoğunluk birinci görüşü tercih
etmişlerdir. Çünkü kurbanlıktan başkasının yiyecek olmasında sahibine tahsisi
yoktur. Kurbanlık ise kesicinin fiiliyle yiyecek olabilir. Ve bunun iç i n kitap
ehline bağlanmasının bir mânâsı vardır.
Ahkâm-ı Kur'ân'da Ebu Bekir er-Râzî der ki: "İbnü Abbas'tan, Ebu'd-Derdâ'dan,
Hasen ve Mücahid, İbrahim, Katâde ve Süddi'den rivayet edilmiştir ki den maksad
kurbanlıklardır. Gerçekte görünen de bunu gerektirir. Gerçi yiyecek lafzını
genel mânâda kullansak, gerek kurbanlıklarını ve gerek diğer yiyeceklerini içine
alır. Fakat daha açık olan özellikle kurbanlıklar kastedilmektedir. Çünkü ekmek,
zeytin yağı ve diğer yiyeceklerin hükmü, onu imal edenle r in özellikleriyle
ayrılık arzetmez. Bunlarda
mecusî veya kitabî (semavî bir kitaba inanan kişi)nin farkı olmadığında
kimsenin şüphesi yoktur. Haramlarda söylendiği üzere kesilmeden ölenlerin de
gerek müslüman ve gerek kitabî ve gerek mecusî ve diğer her kim tarafından
öldürülmüş olursa olsun haram olduğunda müslümanların ihtilafı yoktur. Şu halde
diye özellikle kitap ehlinin yiyeceğinin mübah sayılmasındaki maksadı, bilhassa
dinlerin değişmesi ile hükmü değişen kurbanlıklara yorumlamak vacib olur. Ya n i
açıklamanın faydası, özellikle kurbanlıklar itibarıyla ortadadır. Belli ki kitap
verilenler, kitabı olmayanlardan ihtirazdır (yani onları hükmün dışında
bırakmaktır). Halbuki yiyecek hususunda kitap ehli ile diğerlerinin farkı ancak
kurbanlıklar ve a v meselelerindedir. Kitap ehlinin leşine, domuz etine ve
şarabına varıncaya kadar her yiyeceği helal olmadığı, haram edilenlerden
bulunduğu gibi, kitabî olmayanların her yiyeceğinin haram olmadığı da
bilinmektedir. Şu halde kitap ehlini seçerek diğerlerin d en ayıran bu özel
mubahlığın faydası ancak kurbanlıklarda açıktır. Demek ki yiyecek güzel ve temiz
şeylerden olmak şartıyla genel mânâsı üzere bırakılsa da, bakış açısı ve beyanın
hedefi, özellikle kitap ehlinin kestikleri ve avladıklarının helal olduğunu
göstermek ve bu şekilde kesmek için diyanet, yani müslüman veya kitap ehli olmak
şart olduğunu anlatmaktır. Bununla beraber "kendilerine kitap verilenlerin
kurbanlığı" denilmiş olsaydı, o zaman diğer yiyeceklerin haram olması, şüphesi
ortaya çıkacak ve karşılıklı yiyecek yedirmenin caiz olacağı anlaşılamayacaktır.
Bunun için yine "yiyecek" kelimesini, güzel ve hoş, temiz şeylerden olmalı
şartıyla kurbanlıklar ve diğerlerinden daha genel olmak üzere, asıl mânâsıyla
düşünmek ve ancak kitap ehlinin diğerl e rinden farkının, kurbanlıklar
itibarıyla olduğunu da mâsîkaleh (sözün kendisi için getirildiği şey) olarak
anlamak, yani kurbanlıkların helal olmasını ibarenin delaletiyle, diğerlerinin
helal oluşunu da işaretin delaletiyle almak gerekecektir. Ve bundan d o layıdır
ki, Ebu Bekir Razî kurbanlıklar hakkında "azher: daha açık " deyimini
kullanmıştır. Şunu da unutmamak gerekir ki "Allah'tan başkası için kesilen"
mutlak şekilde haram idi. Kitap ehli ise görünüşte tevhid (Allah'ı bir kabul
ettiklerini) iddia ettiklerinden dolayı görünüş durumlarına bakarak
kurbanlıklarında Allah'tan başkasının adını ilan etmezler demektir. Şu halde bir
yahudi veya hıristiyanın kestiğini acaba ne ad ile kesti diye araştırmaya
kalkışmayarak ve dış görünüşleriyle yetinerek yemek caizdir. Fakat bir
hıristiyanın, mesela bir koyunu keserken veya ava köpeğini salarken "Mesih'in
adına" dediğini bizzat duyan bir müslümanın da o koyundan
veya avdan yemesi caiz olmaz. Çünkü bunun "Allah'dan başkası için kesilen"
olduğu şüphesiz bir şekilde malumu olmuştur. Kitap ehlinin dış görünüşüyle
yetinmek caiz olunca, müslümanlık iddiasında bulunan herhangi bir kimsenin de
dış görünüşüyle yetinmenin caiz olacağında ve dolayısıyla gerek ehl-i sünnet
olsun ve gerek olmasın İslâma ait mezheplerden hep s inin kurbanlığının helal
olduğunda şüphe yoktur. Meğer ki -Allah korusun- dinden dönmüş olsun. Çünkü
mürted (dinden dönen), kitap ehline da katılsa kestiği asla yenmez.
Yiyecek çeşidinden olan bu temiz ve hoş şeylerden başka müminlerden muhsane
olanlar, yani hür ve namuslu müslüman kadınlar ve kızlar, bunlardan başka kitap
ehlinden olan muhsaneler, yani hür ve namuslu kadınlar ve kızlar da ihsan ederek
yani namuslu bir şekilde nikahınız altına alarak ne metres tutmakla açıktan ne
de dos t tutmak suretiyle gizlice zina etmiyerek ücretleri olan mehirlerini
kendilerine verdiğiniz takdirde sizin için helaldirler.
Görülüyor ki, yiyecek hususunda iki taraftan izin verilmiş, müslümanlara hem
kitap ehlinin yiyeceklerini yemek, hem de kitap ehline müslüman yemeğini
yedirmek suretiyle karşılıklı alış veriş helal kılınmış, fakat nikah hususunda
bu helal olma bir tarafa tahsis edilmiş, yalnız müslümanların kitap ehlinden
namus dairesinde nikah ile kadın almaları helal kılınmış ve bununla daha ö n ce
Bakara sûresinde geçen "İman etmedikçe müşrik kadınları nikahlamayın" (Bakara,
2/221) yasaklaması, kitap ehli kadınlar hakkında kaldırılmış ve karşılıklı
olarak müslüman kadınlarının kitap ehliyle evlenmelerine asla izin verilmemiş,
bu cihet aslı ve geçmişteki haramlığı üzerine bâkî kılınmıştır.
İlk önce "O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı " (Bakara, 2/29)
âyetinde açıklandığı üzere, insana ait nefis ve ırz meselelerinde mubah olmak
değil, haram olmak esastır. İkinci olarak bu aslî ve ezelî haramlık "Allah'a
ortak koşan erkekler de inanıncaya kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendirmeyin"
(Bakara, 2/221) yasaklaması ile tekit edilmiş ve açıklanmıştır. Üçüncü olarak
Nisa sûresinde "Allah, müminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir." (Nisa,
4/141) ile bu haramlık ve yasaklama daha genel şekilde açıklanmıştır da.
Dördüncü olarak bütün helallerin özetlenip açıklandığı bu âyette, yiyecek her
iki taraftan incelenerek nikah için de bu beyan sergisi açılmış olduğu halde, k
i tap ehlinden kadın almanın müslümanlara helal oluşu açıklanmış ve
tersinden
sükut edilmiştir ki, bunda zaruret beyanı denilen bir kasr (tahsis) vardır .
Ve bu şekilde müslüman kadınlarının kitap ehli ile evlendirilmesinin asla bahis
konusu olamayacağı hatırlatılmış, aslî ve geçmişteki haramlığı üçüncü defa
olarak anlatılmış ve belgelenmiştir. Çok açık olan ve asr-ı saadetten beri
ümmetin ittifakı ile de bilinen bu meseleyi hatırlatmamıza sebep zamanımızda
İslâmî delilleri bilmeyen bazı cahillerin Kur'ân'd a buna dair bir nass (dini
delil) bulunup bulunmadığını sormaları olmuştur. Halbuki bu gibi, haramlık asıl
olan meselelerde, izin verilmemiş olması yeterli bir delildir. Şu halde bu
gibiler hakkında yasaklama var mı diye değil, izin var mı diye sormak lazı m
gelir.
Burada gerek yiyecek ve gerek nikah bölümlerindeki kitap verilenler, kitap
ehli olan yahudi ve hıristiyanlardır. Hz. Ali (r.a.) Arap hıristiyanlarından
Beni Tağlib hakkında: "Bunlar hıristiyanlıktan, şarap içmekten başka bir şey
anlamamışlar. Ve şu halde hıristiyan hükmüne dahil değildirler" demiş. İmam
Şafiî de bunu tercih etmiş ise de çoğunluk ve Hanefî imamları, kitabın zahirine
göre bütün Arap hıristiyanlarının kestiklerinde de bir mahzur yoktur,
demişlerdir. Ancak İbnü Abbas nikah bölüm ü nde kitap ehlinden maksadın harbî
(düşman ülkesinde) olmayanlar olduğunu ve dolayısıyla harbî olan yahudi ve
hıristiyan kadınlarını nikah etmenin caiz olmadığını söylemiştir. Fakat bunda da
âlimlerin çoğunluğu âyetin mutlak olmak üzere harbî ve zimmî düşman
ülkesindekileri de, İslâm devleti tebasındaki yahudi ve hıristiyanları da içine
aldığını ve bu bakımdan harbî olan kitap ehlinden kadın almanın haram değil, bir
zaruret bulunmadıkça nihayet mekruh olduğunu söylemişlerdir.
Kitap ehlinden başkasına gelince: Bunlardan mecusiler hakkında Resullullah:
"Mecusilere kitap ehli muamelesi yapınız, fakat kadınlarını nikah etmemek ve
kestiklerini yememek şartıyla" buyurmuştur.
Bununla beraber dünyada kitap ehline yiyecek ve kadın yönüyle verilen bu
özelliklerden dolayı ahiret açısından da böyle sanılmasın. Çünkü, her kim bu
imana yani en mükemmel dine ve İslâm şeriatına küfrederse bütün ameli tutulur,
Ve ahirette zarar edenlerden olur. Şu halde bunların yiyeceklerini yerken veya
kadınlarını alırk e n imanı bozmaktan, dinden dönme tehlikesine düşmekten son
derece çekinmelidir. Ve bundan dolayıdır ki, düşman ülkesinde yaşayan bir kadını
almak mekruhtur. "Sizin hoşunuza gitse, de inanan bir cariye,
Allah'a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır." (Bakara, 2/221).
İlâhî anlaşma ve akidlerden helal ve haram hükümlerinin açıklanması sırasında
dinin kemale erdirilmesi ve nimetin tamamlanması ile Allah'ın ahdinin (vaadinin)
yerine getirilmiş olduğu anlatıldıktan ve bu cümleden olmak üzere dünya
hayatının maksatlarından olan sofranın güzel ve temiz şeyleri, Nisâ sûresinin
"Size helal olan kadınlardan alın" (Nisâ, 4/3) kavramını açıklayarak temiz ve
güzel şeyleri aile ile birleştirerek müslüman toplumuna sunulduktan ve nihayet
bundan böyle anlaşma y ı yerine getirme hükmünün tamamen kulluk görevine
yöneldiği, bunun da iman akdi ile İslâm'a ait hükümleri yerine getirmeye bağlı
olduğu işaret edildikten ve bu dünyanın bir de ahireti bulunduğu
hatırlatıldıktan sonra "İyi kadınlar, iyi erkeklere" (Nur, 24/26) âyetinin
delaleti üzere ahirete ait nimetleri kemale erdirmek için, bu en mükemmel dinin
imandan sonra kulluk anahtarı olan temizlik emrinden başlamakla kulluk akdini
belgelemek için buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
6 - Ey iman edenler! Nama z kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve
dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da
ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut
yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara
dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Bunun için
de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak
istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimet ini
tamamlamak istiyor.
7- Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik, itaat ettik" dediğinizde
sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun,
çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.
6- Bu âyete, teyemmüm âye ti denilmiştir ki, Buhari ve Müslim'de Hz. Aişe'den
rivayet edildiği üzere, adı geçenin gerdanlığının düştüğü seferde geceleyin
susuz bir yerde kalınıp abdest almak mümkün olmadığından dolayı nazil olmuş ve
bu gibi durumlarda abdest yerine teyemmümü emret m iştir. Gerçi bu âyet, ilk
önce abdestin farzlarını tesbit etmekte ve böylece aynı zamanda bir "abdest
âyeti" olduğu muhakkak bulunmakta ise de, abdest başlangıçta bu âyet ile meşru
kılınmış olmayıp, ta Mekke'de namazla beraber farz kılınmış ve hatta İsl â m'da
hiçbir zaman abdestsiz namaz kılınmamış olduğu bilindiğinden, bununla abdestin
farz oluşu doğrudan doğruya değil, taharet (temizlik) hükümlerini çıkarmada esas
alınmak üzere, takrir yoluyla tesbit edilmiş ve bunun ismi abdestten çok
teyemmüme dayandırılmıştı. Sahabeden Alkame b. el-Feğra (r.a.) demiştir ki: "Bu
âyeti ininceye kadar Resullullah su dökmüş (küçük abdestini yapmış) olursa,
abdest almadıkça ne konuşur, ne de selam alırdı. Biz söyleriz, o söylemez, biz
selam veririz, o vermez ve almazdı." Yani Ebu Hayyan'ın da naklettiği üzere
Resullulllah, bu âyetten önce abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, söz bile
söylemezdi. Şu halde bunun inişi abdestin her işi için değil, namaz için
farzolduğunu açıklamakla Resulullah'a bir ruhsat ifade etmişti r. Anılan sefer,
ifk (iftira) kıssasının ortaya çıktığı Benî Mustalik Gazvesi olduğuna, bunun da
hicrî altıncı
sene şaban ayında Hudeybiye seferinden önce vuku bulunduğuna göre bu âyet,
Mâide sûresinin ilk inen âyetlerinden ve hatta bu sûrenin Hudeybiye'den sonra
inmiş olduğu söylendiğine göre inişinin başlangıcı olan ilk âyeti demek olur.
Fakat unutmamak gerekir ki, Nisâ sûresinde "Ey iman edenler, siz sarhoş
olduğunuz halde namaza yaklaşmayın" (Nisa", 4/43) âyetinde de geçmişti.
KIRÂET: İbnü Kesir, Ebu Amr, Asım'dan Ebu Bekir Şu'be, Hamze, Ebu Cafer,
Halefü'l-Âşir kırâetlerinde ( = lâm) cer ile esre şeklinde; geri kalanlarda yani
Nâfi, İbnü Âmir, Âsım'dan Hafs, Kisai, Yakub kırâetlerinde nasb ile üstün
şeklinde okunur. Nasb (üstün), aya k larını, yüz ve el gibi "yıkayın" emrine
bağlanmasında, cerr (esre) de "meshedin" hükmüne bağlanmasında açıktır. Ve bu
iki kırâetin birbirine uyumu açısından bir mezheb ihtilafı ortaya çıkmıştır.
Zira birine göre ayaklar yıkanacak, diğerine göre de mesh ile yetinilebilecek
görünüyor. Bunun en güzel en doğru çözüm şekli, çıplak ayakların yıkanması,
meşhur sünnet ile sabit olduğu üzere abdestle giyilmiş mest ve fotin üzerine de
meshedilmesidir. Ehl-i sünnetin çoğunluğunun mezhebi budur. "Kaffâl Tefsiri"nde,
sahabeden yalnız İbnü Abbas ve Enes b. Malik, tabiinden İkrime ve Şa'bi ve Ebu
Cafer Muhammed b. Aliyyi'l-Bâkır'dan, "ayaklarda abdestin farzı, mesh" olduğu
nakledilmiştir ki, Şia'dan İmamiyye'nin mezhebi budur. Bütün fakihlerin
çoğunluğu ve tefsirciler i se, "ayaklarda abdestin farzı, yıkamak" olduğunu
beyan etmişlerdir. Zahiriye'nin başkanı olan Davud-ı İsfahanî de: "Her ikisinin
cem'i (toplanması) vacib" olduğunu söylemiştir ki, bu da Zeydiye imamlarından
Nasır Lilhakk'ın görüşüdür. Hasenü'l-Basrî ile M uhammed b. Cerir et-Taberi de
mükellefin, meshetme ile yıkama arasında serbest olduğunu söylemişlerdir.
Bunların tartışması fıkıh kitaplarında genişçe yapılmıştır. Burada ancak şu
kadar söyleye-lim ki, çıplak ayaklara meshetmeyi caiz görmek âyetin sonun d a
"sizi temizlemek istiyor" diye açıklanan temizlik hikmetine kesin olarak aykırı
bulunduğu ve hele yıkanmamış kirli ayaklarla camilere girmenin, temizlik şöyle
dursun, normal temizlik ile bile uyuşmasının mümkün olmadığı ortadadır. Nitekim
ayaklarını güzelce yıkamamış ve ökçelerinde biraz kuruluk kalmış olanlar
hakkında Resulullah "Vay şu ökçelerin ateşten haline" buyurmuş
ve tekrar yıkanmasını emretmiştir. Bir de maksat mesh olsaydı gibi sadece
demek yeterli olur. "Topuklara kadar" kaydına hiç de gerek kalmazdı. Bu da
farzın esasının yıkamak olduğuna ve meshin buna dayanması lazım geldiğine işaret
eder. Kısaca ayaklar hakkında yıkamak emri muhkem, mesh emri mücmeldir ve yüksek
sünnet ile açıklanmıştır. tıpkı Nisâ sûresindeki gibi de okunmuş tur. (Nisâ,
4/43 âyetine bkz.)
Ey iman edenler! Malum ya, imandan sonra ilk vazife namazdır. Siz namaza
kalktığınız, yani namaza kalkmak istediğiniz zaman yüzlerinizi ve dirseklere
kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz, iki topuğa kadar
ayaklarınızı da. Yani ayaklarınızı da yıkayınız, yahut mesli ise meshediniz. Bu
temizlikler yapılmadan namaz, namaz olmaz. "Allah, taharetsiz hiçbir namazı
kabul etmez". Buna "tuhûr: temizlik" ve "vudu: abdest" denilir ve işte abdestin
fa r zı bunlardır. Ve görülüyor ki, bu da dört şeyden, ibarettir: Üç yıkama, bir
mesh. İmam Şafii, bunların tertibi de dahil olmak ve bir de niyetsiz ibadet
olamayacağı düşüncesiyle niyet de hesaba katılmak üzere altı; Ahmed b. Hanbel
hazretleri de yüzde ağız v e burun içlerinin de dahil olduğu düşüncesiyle
mazmaza (ağıza su verme) ve istinşak (buruna su vermey)i de katıp sekiz
saymıştır. Hanefilerde ise niyet, tertip, ağız ve buruna su vermek sünnettir. Ve
abdestin daha birtakım sünnetleri ve edebleri vardır ki, bunları tamamlayıcıdır.
Hepsinin başında besmele vardır. Âyetin zahirine bakınca, her namaza kalkarken
ayrıca bir abdest almak gerekir gibi görünür. Bunun için Zâhirîler, her namaz
için ayrıca bir abdestin farz olduğunu söylemişlerdir. Çoğunlukla Peygamb e
rimizin ve Raşid Halifelerin böyle yaptıkları da muhakkaktır. Fakat bunlar farz
değil, sünnettirler. Çünkü Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz, beş vakit namazı
bir abdest ile kılmış, Hz. Ömer de: "Ey Allah'ın Resulü, bundan önce yapmadığın
bir şey yaptın" demiş, cevabında "Bilerek yaptım ey Ömer" buyurulmuş olduğu da
rivayet olarak sabittir ki, bu isteyerek yapma ile cevaz (izin) gösterilmiştir.
Sonra âyetin tamamiyle zahirine bakılacak olursa, abdestin ancak namaza
kalkıldığı zaman alınabilmesi gerekecek ve dolayısıyle otururken abdest alıp da,
namaza kalkmak da yeterli olmayacaktır. Bunu ise Zâhiriyye de söylememiştir.
Demek olur ki,
bu noktada âyetin zahiri kastedilmediği ittifakla sabit olduğundan gerek
halin delaleti ve gerek teyemmüm fıkralarında hades (küçük veya büyük
abdessizlik)in açıklanması karineleriyle âyetin mutlak oluşu ya hitabın abdesti
olmayanlara tahsis edilmesi veya yani "abdestiniz olmadığı halde namaza
kalktığınız zaman" mânâsıyla kayıtlanarak tefsir edilmesi gerekir. Ve o halde a
b destin vücubunun sebebi, mutlak namazı irade etmek değil, abdestsizlik
şartıyla namazı irade etme demek olur ki, çoğunluğun görüşü de budur. Sonra
dikkate şayandır ki, "başlarınızı meshediniz" değil, "ba" ile buyurulmuştur. Bu
ise "başınızla meshedini z" demek gibidir. Nasıl ki "mendile sildim" demekle
"mendil ile sildim" demek arasında fark vardır. Burada meshin başa yapılacağı ve
başın mesh aleti olamayacağı açık olduğu halde, ( = ba)'nın getirilmesi bir alet
mânâsına işaret, bu ise örf bakımından bi r elden ibaret olmakla, bu ifade
şeklinden ve bir de "nasıye" hadisinden Hanefi imamları, "Elinizi ölçü tutarak
elinizle başınıza meshediniz" mânâsı anlaşıldığını göstermişler ve meshin farzı,
"cüz'î bir harekette tam bir el mikdarı, diğer deyimle nasıye m i kdarı, diğer
deyişle dörtte biri" olduğunu ve tamamını meshin sünnet olduğunu beyan
etmişlerdir. Fakat İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel tamamına meshin farz olduğunu,
İmam Şafiî de bir parmak dokunmanın yeterli bulunduğunu söylemiştir.
YIKAMANIN MAHİYETİ: Suyu âzânın üzerinden tamamen akıtmaktır. Oğmak şart
değildir. Şu halde su damlamadıkça yıkama denmez. Abdest, hadesten taharet yani
itibarî ve görülmeyen bir kirlilikten temizlik olduğu için bununla necaset
(maddî pislik)ten temizlenmek için olan yıka m ayı birbirine karıştırmamalıdır.
Necasetten temizlenmede, pislik iyice kayboluncaya kadar yıkamak ve gereğine
göre oğmak veya silmek gerekli ise de abdestte bu gibi temizliğe engel olan kir
ve pislikler daha önce kaldırılmış olacağından görünmeyen hadesi k aldırmak için
bir defa yıkamak yeterli olabilir, farzı bu kadardır. Çünkü emir, tekrarı
gerektirmez, fakat iki defa daha iyi olur. Ve üç defa tekrar sünnettir, oğmak da
sünnettir. Ancak İmam Malik, oğmak farzdır demiştir.
MESH: Esasen bir şeye dokunmak ve örfte el sürmektir. Dînen de farzı,
dokunmaktır. Şu halde başa meshetmek, taze, kullanılmamış bir yaşlığın istenen
mikdara isabet etmesi demektir. Bundan tekrar sünnet değildir. Fakat hafifçe bir
saç düzeltmesi olabilir.
İşte namazın şartlarından biri böyle abdesttir. fakat bunun yeterli
olması,
cünüp olmadığı takdirdedir. Ve eğer cünüp iseniz, yani rüyada veya uyanıkken
fışkırarak meninin inzal (inme)i ve inzal olmasa (inmese) bile iltikai hitaneyn
(erkek ve kadının sünnette kesilen yerleri, yani tenasül uzuvlarının birleşmesi)
olmuş ise iyice temizleniniz kendinizi baştan tırnağa tamamen yıkayıp
temizleyiniz, guslediniz ki Nisâ sûresinde "gusledinceye kadar" (Nisa', 4/43)
diye "iğtisal" (gusletme) ile tabir edilmişti. Burada teke l lüf (zahmet verici,
zorlayıcı) sigasiyle "tetahhür" denilmiş ve gusletmede mübalağa edilmesinin
gereği gösterilmiştir. Bunun için zorluğa varmamak üzere mümkün olan her taraf
yıkanmalı ve hatta ağız burun içleri bile yıkanmalıdır. Abdestte sünnet olan
ağzı çalkalama ve buruna su çekme gusülde farzdır.
Fakat bu gusül ve o abdest mazeret bulunmadığı takdirdedir. ve eğer hasta
olur, veya seferde bulunur, veya herhangi biriniz helâdan gelir, veya kadına
dokunursunuz da bir su bulamazsanız, yani ya gerekli araştırmadan sonra
gerçekten bulamaz veya hastalık veya sefer aramaya engel veya kullanmaya engel
olduğundan dolayı arama veya kullanmaya güç ve çare bulamazsanız, o zaman abdest
veya gusül yerine hoş ve temiz bir toprakla teyemmüm ediniz. N iyet ediniz de o
topraktan yüzlerinize ve kollarınıza meshediniz. Hastalık ve yolculuk kayıtları,
suyu bulmaya veya kullanmaya engel olan özürleri; heladan gelmek veya kadına
dokunmak da abdesti veya guslü gerektiren sebepleri; suyu bulamamak da bunların
yerine teyemmümün sıhhatinin şartını göstermektedir. Açıktır ki, heladan gelmek,
bedenden bir necasetin çıkmasından kinayedir ki, dilimizde abdest bozmak
denilir. Hanefilerce durum böyledir. Fakat İmam Şafiî sebileyn (idrar ve dışkı
yolların) dan çıkma s ı demiş, İmam Malik de iki yol (idrar ve dışkı
yolların)dan çıkması alışılmış olan pislikten demiştir.
(Nisâ 4/43. âyetinde teyemmümün, saîdin mânâları ve daha bazı izahlar geçmiş
olduğundan oraya bakınız.) Burada fazla olarak kaydı zikredilmiş ve bu şekilde
teyemmümde yalnız kasd ve niyet ile mesh yeterli olmayıp temiz toprağa dokunmak
da gerektiği işaret edilmiştir. 'in ibtida veya teb'îz olması ihtimali vardır.
İbtida olduğuna göre elin temiz toprağa dokunması yeterlidir. Teb'îz olduğuna
gör e de muhakkak elden yüze ve kollara da biraz bir şey sürülmesi lazım gelir.
Birincisi Hanefi mezhebinin, ikincisi de Şafiî mezhebinin görüşüdür. Taşa,
mermere ve madene teyemmüm caiz olup olmayacağı hakkındaki ihtilafın kaynağı
budur. İbtida olması ruhsat, teb'îz olması ihtiyattır.
Şimdi sakın "bu külfetler, zahmetler nedir?" demeyiniz. Bu taharet (temizlik)
veya teyemmüm emirleriyle Allah'ın isteği size bir baskı yapmak sıkıntı ve
zahmete koşmak değil, fakat o sizi tathir etmek, maddî manevî, görünür görünmez
pisliklerden ve günahlardan temizlemek ve size nimetini tamamlamak ister ki
şükredesiniz, dışınız ve içiniz temizlenip nimetin zevkini tadasınız, nimet
vereni ve nimet verenin hakkını göresiniz. Şu halde dinde güçlük çıkarma yoktur.
D ine ait teklifleri külfet ve zahmet değil, bir nimet tanımalıdır. Abdestin,
guslün, teyemmümün hikmeti, maddî paklık ve manevî temizliktir. Güzel ve temiz
şeyler, temiz kişiler için olduğundan temizlik, nimet ve saadetin tamamlanmasına
sebeptir. Bu da şük r etmeye sebeptir. Şükür de: "Andolsun şükrederseniz elbette
size nimetimi artırırım". (İbrahim, 14/7) âyeti gereğince nimet ve saadetin
artmasına sebeptir. Bu şekilde tamamın üstünde nimet ve saadet sonsuz bir artma
ile cereyan edip gidecek demektir. Yuk a rda "size nimetimi tamamladım"
buyurulduğu halde, ondan sonra burada "size olan nimetini tamamlamak için"
buyurulması, daha doğrusu inişte önceliği bulunan bu âyetin, bu vechile tertipte
geriye bırakılmayı gösterir ki, orada nimeti tamamlamak, izafî v e dünyaya ait
bir tamamlamadır. Burada daha tamamlanması vaad olunan nimet de ebedî ve sonsuz
olan ahirete ait nimettir. Bu sebeple bunda "Kıyamet günü ecirleriniz size
eksiksiz olarak verilecektir" (Al-i İmran, 3/185), "O günden sakının ki, o gün
he p iniz Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastaman verilecek
ve onlara hiç haksızlık edilmiyecektir" (Bakara, 2/281) kavramlarına işaret
vardır. Nihayet burada şu da anlaşılıyor ki, nimet ve saadetin en büyüğü şükran
(teşekkür etme, iyilik b ilme) dir. Ve en mesut kimseler teşekkür hissi ile dolu
olanlardır. Ve Allah'ın rızasına erme zevki bunun içindedir. (Fatiha sûresinde
ye bkz.)
7-Özetle, nimetin artması şükür ile, şükür de nimeti unutmamakla ayakta
duracağından bu temizlikleri yapınız ve Allah'ın size olan nimetini ve özellikle
İslâm nimetini unutmayınız, zikir ve fikrinizden çıkarmayınız, daima anmakla
şükrediniz ki, namaz bu şükür cümlesindendir. Ve o mîsakı anıp îfa ediniz ki,
Allah onunla sizi "işittik ve itaat ettik" d e diğiniz zaman belgelemiş,
sağlamlaştırmıştı. Burada Bakara sûresinin sonundaki: "İşittik, itaat ettik!
Rabbimiz, bizi bağışlamanı dileriz! Dönüş sanadır" (Bakara, 2/285) iman ve
belgelemelerine bir işaret bulunduğu açıktır. Bu mîsaktan maksat, Akabe
ge cesinde ve Beyatu'r-Rıdvan'da vaki olan mîsak (anlaşma) olduğu ve
Peygamberimiz ile olan bu mîsakın Allah'a isnad edilmesi "Muhakkak ki sana beyat
edenler, söz verenler, gerçekte Allah'a beyat etmektedirler." (Feth, 48/10)
âyetinin delaletine dayanmış b ulunduğu da söylenmiş ise de, bunun âlemin
yaratılması ve Âdem'in hilkati konularının içinde olup, Fatiha'da "Ancak sana
ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz" (Fatiha, 1/4) diye aktedilen ve
sonra ağır ağır bütün müslümanların Peygamber'e kolay ve zor, sevinç ve keder,
bütün durumlarda işitmek ve itaat etmek esası üzere iman, ittiba ve
bey'atlarıyla belgelenen ve dolayısıyla bütün anlaşmaları içine alan ezelî ahd
olması daha açık ve daha tercih olunandır. Mücahid, bu mîsakdan maksad, A'raf
sûres i nin 172. âyetinde açıklanan "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? "Evet"
dediler" (A'raf, 7/172) anlaşması olduğunu; Süddî de, Allah Teâlâ'nın tevhid ve
şeriatler hakkında tayin etmiş olduğu aklî ve şer'î deliller olduğunu söylemiş
ve ilm-i kelâmcıların çoğunluğu bunu tercih etmişlerdir ki, bunların hepsi aynı
yoruma dönüşürler. Çünkü asıl mîsak birdir. Fazlalaşan bunun çeşitli şekilde
belgelenmesidir. Bu hatırlatmanın özeti, "sözleşmeleri yerine getirin" gereğinin
kabulü geçmiş olduğunu hatırlatmakla y e rine getirilmesini belgelemektir. Şu
halde mânâ şöyle demek olur:
Yaratılışınızın bütün geçmiş safhalarında ve mutlak acizliğinizin hüküm
sürdüğü varlığınıza ait devrelerinizde, fıtrat olarak bağlanmış olduğunuz ve
sonra ihtiyaçlarınızın sıkıştırdığı, emellerinizin kaynaştığı şuurlu
demlerinizde akıl ve fikrinizle samimi kalbinizden kopan yalvarmalarınızla
"işittik ve itaat ettik" diye kuvvetli sözleşmelerle belgelediğiniz o kulluk
sözünü, semerelerini vermeye, nimetlerine ermeye başladığınız genişlik
günlerinde ve başarılı olduğunuz sırada unutuvermeyiniz de, o İslâm nimetini ve
iman hidayetini teşekkür zevkiyle anıp, akitlerinizi tamamen yerine getirin, ve
Allah'dan korkunuz da, bunları unutup nankörlük etmeyiniz, kalbinizi bozmayınız,
Çünkü "Allah sinelerinizde gizlenen en gizli şeyleri bilir." Şu halde yalnız
cisim ve görünüşle ilgili temizlik ile değil, hem cismanî, hem rühanî, hem
zahirî, hem batınî tam bir temizlik ile temiz ve pak olarak olgun bir kullukla
Allah'ın huzuruna geliniz ve n imetin tamamına erip şükrediniz.
Meâl-i Şerifi
8- Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik
yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin.
Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır.
9- Allah, iman edenlere ve salih amel işleyenlere şöyle vaad etmiştir: Onlar
için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.
10- İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar,
cehennemliktirler.
8-9-10-Tevhid dininin ahlâkî gayesini, sosyal ve siyasî hikmetini özetleyen
bu âyetin benzeri Nisâ sûresinde geçmiş idi. Fakat orada "Adaleti tam yerine
getirerek, Allah için şahidler olun" (Nisâ, 4/135), burada ise "Allah için hakkı
ayakta tutanlar olun." buyurulmuştur. Gerçi iki mânânın birbirini gerektirmiş
olduğunda şüphe yoktur. Elbette adaletle ayakta duran, Allah için ayakta ; Allah
için ayakta olan da adaletle şahitlik eden olur. Şu halde ifade sırf kelâmda bir
sanat g österme ve çeşitlenmeden ibaret sanılabilir. Fakat dikkat edilirse
anlaşılır ki, orada asıl maksad, Tu'me olayında olduğu gibi sevgi ve iltimas
yerlerinde adalet ve hakkâniyeti gözetmek, kendisi ve sevdiği yakınları
aleyhinde bile olsa hakkı (doğruyu) iti r af ve adaleti yerine getirmek idi.
Burada ise maksad, düşmanlık ve nefret yerlerinde adalet ve hakkaniyeti
gözetmek, düşmanın lehinde bile hak ve adaleti tutmak ve tatbik etmektir.
Yani orada dahilî siyaset, burada ise haricî siyaset görüşü üstündür. İkinci
olarak, orada sözün gelişi kullara adalet ile Allah'a ihtisas ve kulluğu
temindir. Burada ise Allah'a ihtisas ve kulluk ile kullara adaleti temindir. Her
iki bakış açısıyla da birincide adaletle ayakta durmakla, burada Allah için
ayakta durmakla başlama n ın uygun olduğu açıktır. Şu halde:
Ey müminler, yalnız abdest alıp namaz kılmakla kalmayınız ve ancak o zaman
Allah huzurunda kıyam edilir zannetmeyiniz, daima Allah için ayakta olunuz,
yapmanız gereken her işe Allah için sarılıp Allah için hükümler icra ve işleri
idare ediniz, hep adalet ve hakkaniyet şahitleri olarak hakkı yerine getiriniz.
Her fiiliniz ve sözünüz Allah için olsun. Her yönden adalet ve hak şahidi
olunuz, adaleti yerine getirmede numune-i imtisal (örnek insan) olunuz. Ve b ir
kavme şiddetli kininiz veya onların size kini ve düşmanlığı sizi adaletsizliğe
sevketmesin. Şu halde haklarında doğru şahitlik ve adilane hükmetmeye veya
işkenceye, iftiraya, harbe girmeyenleri öldürmeye, sözünden dönme vesaire gibi
helal olmayan şeyle r i yapmakla zulüm ve düşmanlık yapmaya, günaha sokmaya
sebep olmasın. Adalet yapınız ki, o takvaya daha yakındır. Allah'ın korumasına
girmek için en yakın vasıtadır. Artık haricî siyasette düşman olan kâfirler
hakkında adalet bu derece önemli vacip olun c a, dahilî siyasette ve müslümanlar
hakkında adaleti yerine getirmenin ne büyük bir fariza (görev) olduğunu ve Nisa
sûresi âyetine ne kadar önem vermek lazım geldiğini kıyas ediniz. Evet, adalet
böyle yüksek ve takvaya en yakın bir görevdir. Fakat takvanı n aynısı da
değildir. Bunun için adalet yapınız, ve Allah'dan korkunuz. En yüksek gaye
budur. Bütün kurtuluş, bütün iş bundadır. Allah'dan korkmayan adalet de yapamaz.
Şu halde emirlerine ve hükümlerine karşı gelmekten sakınıp, Allah'ın korumasına
girini z. Çünkü "Allah yaptıklarınızdan haberdardır" iyi veya kötü, hiçbir işten
gaflet etmez ve hiçbirisini hükümsüz bırakmaz.
O her işten haberdar olan Allah, iman edip, temizlik, namaz, adalet ve takva
gibi güzel ameller yapan ve akidlerini yerine getiren kimselere şöyle vaad
etti:
1- Onlara hem bağışlama, hem de büyük mükafat vardır.
2- İnkar eden ve âyetlerimizi -ki, işte bu adalet ve takva emirleri ve vaad
ve tehdit haberleri de bu cümledendir- yalan sayanlar. Bunlar da hep
cehennemliktirler. bir de İşte sonuçta amellerin cezası ya o, ya budur. Bu iki
kanun, Allah'ın değişme kabul etmeyen vaadidir. Buna dünyada bir misâl olmak
üzere:
Meâl-i Şerifi
11 - Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir
topluluk size el uzatmaya (tecavüze) yeltenmişti de, O (Allah) onların ellerini
sizden çekmişti. Allah'tan korkun. Müminler yalnız Allah'a dayansınlar.
11-Bunun nüzul sebebi hakkında biri genel, biri de özel olmak üzere iki vecih
rivayet edilmiştir:
1. İşin başlangıcında müşrikler galip ve çok, müslümanlar ise mağlub ve yenik
idiler. Müşrikler, devamlı şekilde müslümanları belaya sokmak, basmak, öldürmek,
yağmalamak istiyorlar. Allah Teâlâ da onları maksatlarından menediyor,
müslümanları koruyord u. Bu şekide az zaman içinde İslâm kuvvetlendi,
müslümanların gücü büyüdü ve müşriklerin elleri kırıldı. İşte burada bu kurtuluş
nimeti hatırlatılmıştır.
2. Özel bir olayı hatırlatmıştır. İbnü Abbas ve Mükâtil'in beyanlarına göre,
Hz. Peygamber (s.a.v.) Beni Âmir'e bir seriyye (küçük süvari müfrezesi)
göndermişti. Bi'r-i Meûne'de hepsi şehit olmuşlar, ancak bir kayıp aramakta olan
üç kişi kurtulmuşlardı ki, bunlardan birisi Amr b. Ümeyye ed-Damrî idi. Bununla
diğer biri Resulullah'a durumu haber vermek için beraber gittiler. Yolda Beni
Amir'den olduklarını söyleyen iki kişiye rastladılar. İkisini de öldürdüler.
Meğer bunlar Benî Selim'den imişler. Resulullah'tan eman (eminlik)ları
varmış, bunu bilmediler ve hata etmiş oldular. Bundan dolayı Benî Selim
geldiler, diyet istediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) yüksek
maiyyetlerinde dört seçkin dostu Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.anhüm)
bulundukları halde çıktılar, Benî Nadir'e vardılar. Çünkü bunlar kendileriyle
savaş yapılmamak ve taraflarından di y etlere yardım olmak üzere Resûlullah ile
anlaşma yapmışlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) : " Ashabımdan biri benim eman
verdiğim iki kişiyi vurdu. Bana diyetleri gerekti. Buna sizin yardımda
bulunmanızı istiyorum" buyurdu. Onlar da:" Buyurunuz, yemeğimizi y i yiniz,
isteğinizi veririz" derler ve aralarında Peygamber'e ve ashabına bir su-i kast
yapmaya da karar verirler. Atâ'nın rivayetine göre, üzerine damın üstünden büyük
bir taş yuvarlatıp ezmek için karar verirler ve hazırlarlar. Bu esnada Cebrail
inip heme n durumu haber verir. Resullullah, derhal kalkar hareket eder.
Yahudiler: "Çömleklerimiz kaynıyor" derler. Resul-i Ekrem niyetlerinin vahy ile
haber verildiğini söyler ve açılır. Bu âyetin iniş sebebi, özellikle bu olay
olmuştur." Kavm"den maksad, bu Benî N adir yahudileridir. Bunun gibi daha
birtakım olaylar vardır ki bazıları Nisâ sûresinde "korku namazı "
(salatu'l-havf)nı emreden "Sen de içlerinde bulunup namaz kıldırdığın zaman,
onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun..." (Nisâ, 4/102) âyet i nde
geçmiş idi.
Yani ey müminler! Allah'ın nimetleri yalnız hayra ulaşmak kabilinden olanlar
değildir. Şerden koruma şekliyle olan nice nimetler de vardır. Bunun için
Allah'ın size şu nimetini de unutmayınız, şükrünü eda ediniz, Hani bir kavim
size ellerini uzatmak istemişlerdi de, Allah onların ellerini sizden menetmişti.
O zaman bunu Allah'tan başka kim yapabilirdi? Şu halde müminler bunları
unutmasınlar da ancak Allah'a tevekkül etsinler ve dayansınlar. Allah'dan başka
itimad ve istinad olunacak hiçbir şey olmadığını bilsinler. O ahlâksızlar gibi
dünyaya veya şuna buna meylederek ve dayanarak Allah'ın anlaşmalarını bozmaktan
sakınsınlar, akitlerini yerine getirsinler ve ancak Allah'a dayanarak içte ve
dışta adalet ve takva ile hükümleri i cra ve İslâm'ı ilan etsinler.
Bakınız anlaşmayı bozmak ne kadar çirkin ve sonucu ne fecidir:
c Meâl-i Şerifi
12 - Allah, İsrailoğularından söz almıştı. İçlerinden on iki müfettiş
göndermiştik... Allah şöyle demişti: " Ben, muhakkak sizinle beraberim. Namazı
dosdoğru kıldığınız, zekatı verdiğiniz, peygamberlerime iman ettiğiniz
ve onlara yardımda bulunduğunuz, (mallarınızı) Allah yolunda güzelce
sarfettiğiniz takdirde, günahlarınızı mutlaka örter ve sizi altından ırmaklar
akan cennetlere korum. Fakat sizden her kim de, bundan sonra küfrederse,
dosdoğru yoldan sapmış olur.
13- Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini katılaştırdık.
Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı
unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de
onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever.
14- "Biz hıristiyanız" diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine
hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de onların arasına, kıyamete
kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk. Allah, ne yapmış olduklarını onlara -
elbette- haber verecektir.
12- Bir zamanlar Allah, İsrailoğulları'ndan da söz almıştı. Ve onlardan on
iki nakib (müfettiş) göndermiştik. Birinci cümlede "Allah", ikincide " biz" diye
gıyabdan tekellüme iltifat (dönme), büyüklük ve ululuğun ortaya konması veya
nakibleri Hz. Musa aracılığıyla gönderdiğine işaret içindir.
Nakib, teftiş mânâsına dan veya mânâsına olarak vezninde müfettiş veya teftiş
veya tecrübe olunmuş emin (inanılır) ve itimad olunur mânâsına olup bir kavmin
durumlarını bilen ve işlerine güçlerine kefil olan amir ve eminlerine söylenir
ki, reis (başkan) den başkadır, gibi. Zeccac'ın beyanına göre bu kelimenin aslı,
geniş d e lik demek olan den olduğu için bizim "kulağı delik" deyiminden
anladığımız "sırlara âşina olma" mânâsını içine alan bir anlam vardır.
İsrailoğulları on iki sıbt (torun) olduklarından, her sıbttan bir nakib
gönderilmiştir. Mücahid, Kelbî ve Suddî demişle r dir ki, bu nakibler, Musa
(a.s.)'ın harp ile görevlendirilmiş olduğu Cebbarlar şehrine gidip durumlarını
öğrenmek ve dönüp peygamberleri Musa'ya haber vermek için gönderilmişlerdi.
Gittiler, birtakım büyük cisimler ve bir kuvvet, heybet gördüler ve korktu l ar,
döndüler; gelir gelmez de kavimlerine söylediler, bildirdiler. Halbuki Musa
(a.s.) onları söylemekten yasaklamıştı. Fakat sözlerinde durmadılar, caydılar.
Yalnız Yehudâ sıbtından Kaleb b. Yufenna ile, Efrâim b. Yusuf sıbtından Yuşa b
Nun sözlerinde d urdular ki, ileride gelecek
olan "Allah'tan korkanlardan iki adam dedi" (Mâide 5/23) âyeti bunlar
hakkındadır.
Rivayet edildiğine göre Firavun'un suda boğulmasından sonra Allah Teâlâ
İsrailoğulları'na Şam topraklarında Kenanlıların zalimlerinin oturdukları
Eriha'ya gitmelerini emretmiş ve "Ben, burayı size vatan ve karargâh olmak üzere
yazdım. Gidiniz içindekilerle savaş ediniz, yardımcınız benim" demiş. Hz.
Musa'ya da verilen emirlerin yerine getirilmesi için, her sıbttan kavmine kefil
olacak bir na k ib ve emin seçmesini emretmişti. Hz. Musa nakibleri seçti ve
İsrailoğulları'ndan söz aldı, nakibler bunlara kefil oldular ve bu şekilde hep
birlikte hareket ettiler. Kenan topraklarına yaklaştıkları zaman nakibleri,
anıldığı üzere, teftiş ve gizli şeyler i öğrenmeleri için gönderdi.
Ve Allah İsrailoğulları'na demişti ki: ben sizinle beraberim. Yani ilmimle,
kudretimle yanınızda hazırım, emin olunuz sizi başarılı kılacağım. Şöyle ki:
Eğer siz namazı doğru bir şekilde kılarsanız, ve zekatı verir, ve bütün
peygamberlerime inanır, ve onları müdafaa ederseniz -"Ta'zir"in aslı kötülüğü
defedecek bir iş yapmaktır. Kabahatli kimselere yapılan yola getirme ve
terbiyeye ta'zir denilmesi de kötülükleri yasaklama ve iyilikleri savunma olması
bakımında n dır.- Bunlardan başka bir de Allah'a karz-ı hasen (borç verme) ile
borç verirsiniz. Yani farz vergi olan zekatdan başka sırf kendi arzunuzla Allah
için sadakalar, yardımlar verir ve verdiklerinizin mükafat ve karşılığı Allah
tarafından muhakkak ödeneceğ i ne inanmakla beraber, onu bugün dünyada almak ve
görmek sevdasında bulunmaz ve ahiret sevabını ve sırf Allah'ın rızasını
düşünerek verirseniz; işte namazı kılma, zekatı verme, bütün peygamberlere iman,
bunları düşmanlara karşı savunma, Allah'a borç verme, bu beş şeyi yaptığınız
takdirde muhakkak ve muhakkak tarafınızdan günahlarınızı örteceğim ve mutlaka
sizi altlarından, ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bundan sonra, yani bu söz
almadan ve bu şart ve tekit edilmiş vaadden sonra her kim de kâfirl i k eder,
peygamberlerin hepsine iman etmezse, açık yolun ortasında göz göre göre sapmış,
hiçbir mazeret kabul etmiyecek çirkin bir hata yapmış, açıktan açığa en büyük
tehlikelere atılmış olur. Şu halde bundan önce küfredenler hakkında bir mazeret
kuruntu s u olsa bile bundan sonrakiler için böyle bir şey bahis konusu olamaz.
İşte İsrailoğulları vaktiyle böyle irşad edilmiş ve bu şartlar altında böyle
sağlam ve tekit edilmiş bir sözleşmeye
bağlanmış idi, fakat bozdular.
13-Şu halde başka bir sebeple değil, ancak sözleşmelerini bozduklarından
dolayıdır ki biz de onları lanetledik
Bu lanetin tefsirinde üç şekil zikredilmiştir: Ata'nın açıklamasına göre,
rahmetimizden kovduk ve uzaklaştırdık demektir ki, asıl mefhumu ve detaylı
mânâsıdır. Hasen ve Mukatil: "çevirdik, şekillerini maymunlara ve domuzlara
çevirdik" demek olduğunu söylemişler. İbnü Abbas hazretleri de: "Rezil ettik,
üzerlerine cizyeleri, ağır vergileri bastırdık" diye tefsir etmiştir ki, misal
ile açıklamaktır.
Özetle sırf sözleşmeyi bozmak yüzündendir ki, başlarına felaketler yağdırdık.
ve kalplerini kasvet içerisinde bıraktık, ne söylense duymaz, hak ve adalet
tanımaz, haksızlık ve zulümden kaçınmaz, Allah'dan korkmaz, ümitsizlikten
kurtulmaz bir hale getirdik. Hamze ve Kisaî kır â etlerinde "ya"nın şeddesiyle
ve "elif"siz olarak okunur ki, kalp veya hileli akçe (para) demektir. Yani
kalblerini kalp para gibi bozuk ve düşkün bir hale getirdik. Bunun için
kelimeleri yerlerinden değiştirerek bozarlar. Kelimeleri şuraya buraya çeke r ek
kelâmı (sözü) değiştirirler. Bu onların öyle bir âdeti olmuştur ki, diğerleri
bir yana, Allah'ın kelâmını ve arzularına uymayan ilâhî hükümleri bozar ve
değiştirirler. Nitekim Tevrat'taki "recm" âyetini reisler hakkında "tahmim" yani
"kömürle yüz karal a mak" diye yorumlamaya kalkışmışlardı. Fırsat bulunca
kelimeleri de başkalaştırırlar. Fakat çoğunlukla buna imkan bulamadıklarından
dolayı bozgunculuklarını, kötü yorum ile yaparlar. Allah'ın kelâmını bozmaktan
daha büyük bir kalb katılığı da düşünülmez. ( N isâ sûresindeki "Yahudilerden
öyleleri var ki, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar" (Nisâ, 4/46 âyetine
bak.)
Yine kalblerinin katıldığından ve bozukluğundan dolayı hatırlatıldıkarı ve
ihtar olundukları şeylerden en mühim bir kısmını da unuttular, Diğer bir mânâ
ile, hatırlatıldıkları, belletildikleri şeylerin bir kısmından tad almayı,
faydalanmayı unuttular, hatırlarına getirmez veya getiremez oldular ki,
peygamberlerin sonuncusu olan peygamberimize iman bu cümledendir. Ey Muhammed,
sen de bunlardan daima bir hiyanete muttali olur durursun. Yani bunların
âdetleri budur. Geçmişleri, peygamberlere sözleşmeyi bozmak ve öldürmek ile
hiyanet edegeldikleri gibi, sonra gelenleri de sana hainlik eder dururlar,
sözleşmelerini bozarlar, düşmanlarına
y ardımda bulunurlar, seni öldürmeye ve zehirlemeye teşebbüs etmek isterler.
Ancak birazı müstesna. Ki çoğunluğun açıklamasına göre bunlar iman etmiş
olanlardır. Bununla beraber denilmiş ki, bu azlığın küfür üzere kalmış olmakla
beraber, siyasi açıdan ya p tıkları sözleşmede duran ve hainlik etmeyenler
olması da muhtemeldir. Bu kadar kötülüklerin ve hainliklerin sayılmasından sonra
bunlara hiç emân vermeyiniz. Hemen mahvediniz ve yok ediniz tarzında bir emir
verilecek gibi gelirken bakınız ne buyuruluyor:
Şimdi ey Muhammed, sen bunlardan geçmişteki hainliklerini affet. Onlara
aldırma, geçmişi Allah'a bırak ve geleceğe bak. Çünkü "muhakkak Allah iyilik
yapanları sever". Affetmek ve aldırmamak da ihsan (iyilik yapma) dır. Sen ise
büyük ahlâk, güzel a hlâk ile gönderilmişsin. Bu affetme ve aldırmama emrinin,
müstesna olan az kimselere mi, yoksa diğerlerine de mi ait olduğu bahis konusu
olmuştur. Bazı tefsirciler müstesnaya ait olduğunu, yani Hz. Peygamber'e iman
edenlerin geçmişteki günahlarına veya im a n etmemekle beraber sözünde
duranların ufak tefek kusurlarına aldırmayıp affetmeyi emrettiğini
söylemişlerdir. Fakat bunun böyle hainlikten istisna edilmiş olanlara bağlanması
lafız itibarıyla yakın olmakla beraber, mânâ yönüyle kusurlu ve açık değildir. D
oğrusu burada bu âyetin inmesinden önce vaki olan hainliklere ait olmak üzere,
hainlere ibare ile ve müstesnalara öncelikle ve delaletle olmak üzere hepsine
karşı genel bir af ve aldırmama emredilmiş ve bu şekilde âlemlere rahmet olan
Hz. Peygamber'e önce el uzatmak isteyen hainlere karşı bile kin ve intikam
hissinden uzak olarak adaletten başka güzel ahlâk ile muamele etmesi
emredilmiştir. Affın, genelde vaki olan suça sarfedilmiş olacağı malumdur.
Bununla beraber bunlarda hainliğin devam edip duracağı açıklandıktan sonra
"onları affet" buyurulması, bu affın geleceğe de bir ilişkisine işaretten uzak
değildir. Ve işte tefsircileri düşündüren de bu nokta olmuştur. Fakat bu yönle
affetme ve aldırmamanın bütün gelecekte her suça ve hatta her hainliğe umum v e
şümulünü (kapsamını) ifade eden hiçbir kayıt yoktur. Nihayet bununla her
hainliğin cezalandırılmasının vacib olmadığı ve bazılarının affı caiz ve hatta
mendub olduğu anlaşılır. Çünkü mutlak emir esasen ne umum ifade eder, ne de
tekrar. Şu halde burada ya h udilerin bu kadar cinayetlerden sonra muhakkak
cezalandırılmaları gerekir gibi bir zan defedilmiş ve İslâm dininin musamahası
gösterilmiştir. Şu halde mânânın özeti: "geçmişi affet, gelecekte de her
hainliği cezalandırma taraftarı olma" demek olur. Katâde bunun Berâe (Tevbe)
sûresindeki "Allah'a inanmayanlarla savaşın" (Tevbe, 9/29) âyetiyle, bazıları
seyf (kılıç) âyeti ile, bazıları da Enfal
sûresindeki, "Bir kavmin, (sözleşmeye) hainlik yapmasından korkarsan, sen de
aynı şekilde onlara at, çünkü Allah hainleri sevmez." (Enfal, 8/58) âyetiyle
hükmünün kaldırılmış olduğunu söylemişlerdir. Fakat "geçmişte ve gelecekte
yahudilerin hiçbir hainliğini, hiçbir suçunu cezalandırma" demek olmadığı gibi;
savaş ve öldürme emirleri de, "hiçbir af yapma" deme k olmadığından, bunlarla
nesih sözü çoğunluk katında bâtıldır. Ancak yukarda geçen (Enfal, 8/58) âyeti
dikkat çekicidir. Fakat yerinde görüleceği üzere bunu da neshin affı değil,
belki buradaki özetlemeyi bir açıklama olarak kabul etmek gerekir. Çünkü nebz
(atma) emri bile bir izindir. Ve ondan sonra vuku bulacak tevbe ve müracaatın
kabulü de yasak değildir.
14-İsrailoğulları böyle olduğu gibi "biz hıristiyanlarız" diyenlerden,
kendilerine "hıristiyan" adı veren, hıristiyan oldukları iddiasında bulunan
hıristiyanlardan da biz öylece söz almıştık. Bunlar da İncil gereğince Allah'a
ve peygamberlerine iman edecekler, Tevrat ve diğer Allah'dan inen kitaplar ile
amel edeceklerdi ki, bu arada hak ruh olan Hatemü'l- Enbiya (Peygamberlerin
sonuncusu) Resul u llah Efendimiz de -özellikle- dahil idi. Fakat çok geçmeden
bunlar da sözlerinden, kendilerine anılıp hatırlatılan şeylerden mühim bir
kısmını, en çok haz ve nasib alacakları esaslı noktaları terkedip unuttular,
anlaşmalarını bozdular, bu cümleden olarak Allah'ı birlemek (tevhid) ve hak ruh
olan son Peygamber'e iman bu aradadır. Unuttuklarından biz de aralarında
kıyamete kadar kin ve düşmanlığı kışkırttık. Birbirlerini küfre nisbet edip kin
ve nefret saçtılar, birbirlerinin kanlarını döktüler, kıyamete kadar da
dökeceklerdir, ne yaptıklarını, ne sanat işlediklerini de Allah ileride
kendilerine haber verecektir. O zaman sanatlarının cezasını görecekler, acısını
tadacaklar, ne yaptıklarını anlayacaklardır. Bu cümle, şiddetli bir azab ile
korkutma ve teh d ittir. Nitekim dilimizde de: "Ben sana bu yaptığını anlatırım"
demek, şiddetli bir tehdit ifade eder. "Allah" isminin açıkça geçmesi de
büyüklük terbiyesi içindir. Yaptıklarına "sanat" denilmesi de iki nükteyi içerir
ki, önce bunların bu kötü işlerde bece r ikli olduğunu, andlaşmayı bozmayı,
kitabı ihmal etmeyi, kin ve düşmanlık saçmayı ve daha birtakım kötülükleri sanat
edindiklerini bildirir. İkinci olarak, bunların sanayi ile öğündüklerine işaret
ederek, yahudilerin ticaret sevdasıyla dini, Allah'ı ve ahi r eti unutmaları
çoğunlukla ticarette zarar ve ziyan ile tasvir olunduğu gibi; bunların da sanat
sevdasıyla Allah'ı, peygamberi, din ve diyaneti unutmaları zararlı bir sanat
olarak tasvir edilmiştir.
Azab etme ve cezalandırmanın "haber verir" diye "tenbie", yani haber verme ve
bildirme ile ifade edilmesi de bunların yaptıkları kötü, işlerin ahirete ait
neticeleriyle hakikatinden "Dünya hayatından sadece (görünen) dış yüzü bilirler,
ahiretten ise onlar tamamen gafildirler" (Rum, 30/7) âyeti gereğince gaf i l
bulunduklarına ve başlarına kıyamet kopmadan fenalıklarını anlamayacaklarına
işaret eder. Bütün bunlarla beraber bu cümlede, gelecekteki hitaplar ve
beyanları destekleyici bir söz ve hazırlama mânâsı da vardır. Zira bu arada
yaptıklarının bazıları haber verilecektir. Bunun için bu noktada her iki kitap
ehline hitabı yöneltmek ile buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
15 - Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan,
çoğundan da vazgeçen peygamberimiz size geldi. Ayrıca size, Allah'tan bir nur ve
apacık bir kitap da gelmiştir.
16 - Allah o kitabla rızasına uygun hareket edenleri selamet yollarına
iletir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola
sevk eder.
17- Muhakkak ki, "Allah, ancak Mery emoğlu İsa Mesih'tir" diyenler kâfir
olmuşlardır. (Onlara) de ki: " Allah, Meryemoğlu İsa Mesih'i, anasını ve bütün
yeryüzündekileri helak etmek istese O'na kim engel olabilir? " Göklerin, yerin
ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır.
Allah, her şeye kadirdir.
18- Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz"
dediler. De ki: " O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah ) size azab
ediyor?" Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini
bağışlar, dilediğine azab eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her
şeyin mülkü Allah'ındır. Nihayet dönüş de O'nadır.
19- Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada size
Resulümüz geldi, gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamet gününde): "Bize bir
müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyiniz. İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi.
Allah, her şeye kadirdir.
15- Ey Kitap ehli, ey Tevrat ve İncil ile kendilerinden söz alınmış yahudi ve
hıristiyanlar! Muhakkak kitaplarınızda özel vasıfları anılarak vaad edilmiş ve
müjdelenmiş olan Resûlümüz Muhammed aleyhisselam size geldi. O mensup olduğunuz
kitabın içeriğinden gizlemekte olduğunuz, haz almayı unuttuğunuz şeylerin
birçoğunu size açıkça beyan ediyor, bir çoğundan da affediyor yüzünüze vurmuyor.
Açıkladıkları kaçınılmaz olan dinî esasları içerdiği, dolayısıyla diğerlerinden
müstağni olduğu için, onları dikkatinize havale ediyor ve dinî bir zaruret
bulunmadıkça sizi teşhir ve zelil etmek istemiyor. Ş i mdi size Allah'tan her
türlü şek ve sapıklık zulmetleri (karanlıkları)ni yok eden bir nur ve i'cazlı
bir beyan ile doğru yolu açıklayan bir kitab-ı mübin -yani Kur'ân- geldi ki,
Allah bununla rızası arkasında giden, yani Allah'a iman ile rızasını ara y an
kimseleri selamet yollarına ( = es-Selam, Allah'ın güzel isimlerinden olduğuna
göre) Allah yollarına hidayet eder, doğrultur, ve onları izin ve
kolaylaştırmasıyla karanlıklardan nura, (cehâlet, küfür ve şaşkınlık
zulmetlerinden tevhidin yakîn nurun a) çıkarır. Bunları doğru bir yola, dosdoğru
bir caddeye, hak bir kanuna götürür ki, artık bundan sonrası selamet ve
kurtuluşun kendisidir. Bu caddeden sapmaksızın gidenler doğruca giderler,
Allah'ın rızasına ererler. "Nimet verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazab
edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil" (Fatiha, 1/6-7)
Görülüyor ki burada önce yahudi ve hıristiyanların kitaplarında türlü türlü
yorumlar, bozmalar ile gizlemeye uğraştıkları Resulullah'ın peygamberliği
meselesi kendilerine açıktan haber verilerek hepsi doğru yola davet edilmiş ve
bunların yaptıkları işlerde Allah'ın rızasını hesaba katmadıkları ve selameti
nur ve açıklıkta ve doğrulukta değil, karanlıklarda, sapa ve eğri yollarda
aradıklarına da işaret edilmiştir. Bu is e Allah'a imansızlıktan doğduğu için bu
arada özellikle Allah'ın birliğini, birleşme davasıyla gizleyenlerin küfürleri
pek açık bir şekilde anlatılmak ve cüz'i aklı bulunup hitaba değer olabilecek
hiç kimsenin böyle apaçık bir küfrü benimseyemeyeceği de a nlatılmak üzere
hitaptan gıyaba geçilerek buyuruluyor ki:
15-16- Ey Kitap ehli, ey Tevrat ve İncil ile kendilerinden söz alınmış yahudi
ve hıristiyanlar! Muhakkak kitaplarınızda özel vasıfları anılarak vaad edilmiş
ve müjdelenmiş olan Resûlümüz Muhammed aleyhisselam size geldi. O mensup
olduğunuz kitabın içeriğinden gizlemekte olduğunuz, haz almayı unuttuğunuz
şeylerin birçoğunu size açıkça beyan ediyor, bir çoğundan da affediyor yüzünüze
vurmuyor. Açıkladıkları kaçınılmaz olan din î esasları içerdiği, dolayısıyla
diğerlerinden müstağni olduğu için, onları dikkatinize havale ediyor ve dinî bir
zaruret bulunmadıkça sizi teşhir ve zelil etmek istemiyor. Şimdi size Allah'tan
her türlü şek ve sapıklık zulmetleri (karanlıkları)ni yok e d en bir nur ve
i'cazlı bir beyan ile doğru yolu açıklayan bir kitab-ı mübin -yani Kur'ân- geldi
ki, Allah bununla rızası arkasında giden, yani Allah'a iman ile rızasını arayan
kimseleri selamet yollarına ( = es-Selam, Allah'ın güzel isimlerinden olduğ u na
göre) Allah yollarına hidayet eder, doğrultur, ve onları izin ve
kolaylaştırmasıyla karanlıklardan nura, (cehâlet, küfür ve şaşkınlık
zulmetlerinden tevhidin yakîn nuruna) çıkarır. Bunları doğru bir yola, dosdoğru
bir caddeye, hak bir kanuna götü r ür ki, artık bundan sonrası selamet ve
kurtuluşun kendisidir. Bu caddeden sapmaksızın gidenler doğruca giderler,
Allah'ın rızasına ererler. "Nimet verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazab
edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil" (Fatiha, 1/ 6-7)
Görülüyor ki burada önce yahudi ve hıristiyanların kitaplarında türlü türlü
yorumlar, bozmalar ile gizlemeye uğraştıkları Resulullah'ın peygamberliği
meselesi kendilerine açıktan haber verilerek hepsi doğru yola davet edilmiş ve
bunların yaptıkları işlerde Allah'ın rızasını hesaba katmadıkları ve selameti
nur ve açıklıkta ve doğrulukta değil, karanlıklarda, sapa ve eğri yollarda
aradıklarına da işaret edilmiştir. Bu ise Allah'a imansızlıktan doğduğu için bu
arada özellikle Allah'ın birliğini, bir l eşme davasıyla gizleyenlerin küfürleri
pek açık bir şekilde anlatılmak ve cüz'i aklı bulunup hitaba değer olabilecek
hiç kimsenin böyle apaçık bir küfrü benimseyemeyeceği de anlatılmak üzere
hitaptan gıyaba geçilerek buyuruluyor ki:
17-*} "Allah, o Meryem'in oğlu Mesih'dir" diyenler yemin olsun ki şüphesiz
küfrettiler. Burada bunu kimlerin söylediği açıklanmıyor. Fakat bunların,
"yahudi değil ancak hıristiyanız" diyenler arasında bulunacağı açıktır.
Hırıstiyanların bunu inkâr ettikleri nak l edilmiştir. Gerçekte genel de teslis
(üçlü ilâh)e kani olan hıristiyanların böyle tek başına birlik isnadını inkâr
etmesi lazım gelir gibi de görünür. Bunun için bazı tefsirciler, bu söz
hıristiyanların arasında ittihadı benimseyen belirsiz bir kısmın me z hebi
bulunduğunu, bazısı ise bu âyetin "Yakubiyye mezhebi", gelecek olan "Muhakkak
Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır" (Mâide, 5/73) âyetinin de
Keldaniyye mezhebi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Diğer tahkik
(kritik)çi tefsircil e r ise, "hıristiyanlarız" diyenlerin hepsinin
mezheplerinin, açıkça olmasa bile benimseme açısından böyle olduğunu
anlatmışlardır. Çünkü bunlar genellikle Mesih'e ilâh (tanrı) dedikleri gibi, "eb
(baba), oğul, ruh, üç ilâh, bir ilâhtır. Uluhiyet (Allahlık) cevheri birdir"
diye, üçlü inanma altında bir de tevhid (tek ilâh inancı) iddia ettiklerinden,
gerçekte "Allah, Mesih'ten ibarettir" demiş oluyorlar. Gerçekte hıristiyanların
üçlü inanışının iki yüzü vardır ki, birisi şirk, birisi birliktir. Şirk ile azar
l andıkları zaman tevhid yüzünden görünürler, ittihad ile muâheze edildikleri
zaman da; " biz üç diyoruz" derler. Hıristiyanlar, baba, oğul, ruhul-kudüs diye
ayırdıkları üç ilâhı, bir Allah olmak üzere birleştirdikleri zaman bu birlikte
Mesih'i kastederler. Baba ve Ruhu'l-kudüs'ün oğulda cesetlendiğini düşünürler
ki, işte "Allah, Meryemoğlu Mesih'ten ibaret" dedikleri budur. Küfür olması için
" Mesih, ilâhtır" demek bile yeterli olduğunda, şüphe yok ise de, böyle demek,
"Mesih, ilâhtır" veya "Allah, Mesih't i r" demenin aynı olmadığı için buna
hıristiyan mezheplerinin hangisinin açık ve hangisinin gizli bir şekilde temas
edeceğini biraz düşünelim:
Birincisi: "Allah" bir özel isim olduğu gibi, Meryemoğlu Mesih isminin de bir
şahsı ifade eden bir özel isim olduğu açıktır. Bunun için "Allah, Meryem'in oğlu
Mesih'dir" demek, Allah ile Mesih arasında, "Mesih İsadır" demek gibi tam bir
şahsî birliği iddia etmektir. Ve böyle diyenler Mesih'i ancak lahut (Allah)tan
ibaret bir şahsî hüviyet farzetmiş olurlar. Ve M e ryem'in oğlu olan bir insanî
şahıstan insanlığı uzaklaştırıp, onu yalnız Allah olarak almış olurlar. Bu
şekilde, "Allah, Mesih'tir" demek, "Mesih Allah'tır" demenin aynıdır. Mantık
bakımından birisi diğerine "aks" olur.
İkincisi, resmî hıristiyanların iddia ettikleri gibi Mesih'in Allah'tan
başka
insanlık tarafı bulunduğu, Mesih'in hem tam bir ilâh, hem de tam bir insan ve
hatta küllî bir insan olduğu tasavvur edildiğine göre anılan söz: "Allah bir
insandır veya bir çeşit insandır" demek gibi bir cüz'i birliği veya hulûl (başka
cisme girme) iddia etmek olur. Bu takdirde, "Allah, Meryem'in oğlu Mesihtir"
sözü, " Mesih aynen Allah"tır" demek olmasa da "Mesih'in bir kısmı: bir cüz'ü
Allah'tır, Mesih'in dışında Allah yoktur; fakat Mesih'te Allah'tan başka bir şey
de bulunabilir" demek olur.
Mesih hakkında bütün hıristiyanların inancı üç mezhebe ayrılmıştır: Bir
kısımı Mesih'de ancak bir tabiat, diğer kısmı iki tabiat tasavvur ederler. Bir
tabiat tasavvur edenlerin bazısı yalnız beşer demiş, diğer bazısı da yalnız
Allah olduğunu iddia etmiştir. Birisine göre Mesih ilâh değil, ancak bir
insandır. Diğerine göre de insan değil, ancak bir ilâhtır. Diğerleri ise
Mesih'te biri Allah, biri insan iki tabiat var demişler ve bu beşerî oluşun
küllî veya cüz'î olup olmadığından da bahsetmişlerdir. Başlangıçta İskenderiye
papazlarından olup Aryan mezhebinin sahibi olan Aryos ve taraftarları gerçekten
muvahhid (Allah'ı birleyen) idiler. Bunlar İsa (a.s.)'ın bir kelimetullah
(Allah'ın kelimesi) olduğunu ve fakat Allah ' ın aşağısında olup mahluk
(yaratılmış) olduğunu ve Hz. İsa'nın bir ilâh değil yaratılmış olgun bir insan
olduğunu benimsiyorlardı. Aryos Hıristiyanlığı ilk kabul eden İstanbul'un
kurucusu I. Konstantinin zamanında idi. Konstantin kendisi ve birkaç halefi bu
mezhepte bulunuyorlardı. Hıristiyanlığın resmen ortaya çıkmasından daha önce
Antakya patriği olan Şemşat'lı Pols ve buna uyanlar da gerçekten tevhid ehli
idiler. Bu zat, "İsa (a.s.) diğer peygamberler gibi Allah'ın kulu ve resulüdür.
Allah onu Meryem'i n rahminde eşkalsiz yaratmıştır. Hz. İsa bir insandır, onda
ilâhlık yoktur. Kelime nedir, Ruhu'l-kudüs nedir, bilmem" diyordu. Aynı şekilde
hıristiyanlığın resmen ortaya çıkışından sonra I. Kostantin'in oğlu II.
Konstantin zamanında İstanbul patriği buluna n Makdonyos da yalnız tevhidi kabul
ediyor Hz. İsa yaratılmış bir kul, bir insandır, diğer peygamberler gibi bir
nebi ve Allah'ın resulüdür, İsa Ruhu'l-kudüs ve Allah'ın bir kelimesidir, fakat
Ruhu'l-kudüs ve kelime mahlukturlar" diyordu. Bütün bu mezheple r, bir Allah
tanıyor ve Hz. İsa'da yalnız bir ilâh durumu görüyorlardı ki, asıl "Apostolik"
yani "Havari mezhebi" sayılması gereken Hıristiyanlık inancının da böyle olması
gerekirdi. Âyetin bu mezheplerle ilgisi yoktur. Fakat yine I. Konstantin
zamanında ( M.325) tarihinde İznik'te toplanan ilk konsilde (Hıristiyan ruhani
meclisinde) iki bin kırksekiz piskopos toplanıp içlerinden -Aryos hariç
bırakılmak ve onun aleyhinde birleşmek üzere- üçyüz onsekiz kişi seçilmiş ve
bunlar İskenderiye patriğinin başkanlığı altında toplanarak
Aryos'u kâfir ilan ederek ve teslis (üçlü inanç)i kabul edip ilk olarak
Hıristiyanlık kanunlarını koymuşlardır. Bunların kabul ve yaydıkları inanç şu
idi: "Biz herşeyin sahibi, görülenin görülmiyenin yapıcısı olan bir ilâh babaya
ve bir oğula: bir Allah'ın bir oğlu, bütün yaratılmışların ilki ve yaratılmış
değil babasının cevherinden bir hak ilâhtan bir hak ilâh, bütün âlemler ve her
şey onun eliyle yaratılmış bizim için ve bizim kurtuluşumuz için gökten inmiş ve
Ruhu'l-Kudüsten cesetle n ip bakire Meryem'den doğmuş ve Filatos zamanında
asılıp defnedilmiş olan ve sonra üçüncü gün kalkıp göğe çıkan ve babasının
sağında oturan ve ölülerle diriler arasında hüküm vermek için bir kere daha
gelmeye hazır bulunan Yesu Mesih'e iman ederiz. Bir de Ruhu'l-kudüse, babasından
çıkacak olan hak ruha ve günahları affetmek için bir vaftize (ma'mudiyeye) ve
katolik, kutsal bir Mesih cemaatine ve bedenlerimizin dirileceğine ve sonsuz
daimî hayata da iman ederiz ve 'bir zaman var idi ki Allah'ın oğlu yoktu' d
iyenlerle 'Allah'ın oğlu kendisiyle tek cevher değildir' diyenlerin Katolik
kilisesi tarafından kâfir ilan olunacaklarını beyan ederiz." demişler ve artık
bu "Mukarrerat mezhebi" resmen ilan edilmiş idi.
Görülüyor ki bunlar, ilk iman kısmında önce Allah'ı Mesih'ten başka gibi
gösterdikleri halde, ikinci Yesu hakkında: "babasının cevherinden, bir hak
ilâhtan bir hak ilâh" diye üç aslı (ekanim-i teslisi) toplayıp üçünü de
ilâhlıkta baba cevherinde birleştirmişler, sonra da Mesih'i bulup Allah'ın sağ
ta r afına yani üstüne oturtmuşlardır ki, bunun: "Allah'ı makamından indirmek ve
gerçekten Allah Mesih'ten ibarettir" demek olduğu açıktır.
Sonra bunların ikinci iman kısmında Ruh'ul-kudüs'ü: "babasından çıkacak olan
hak ruh" diye vasıflandırıp ve tefsir ederek ayırmaları da dikkate şayandır.
Doğrusu bununla geçmiş kitaplardaki son peygamber müjdesini tesbit etmişlerdir.
Çünkü bu kısım özellikle İncil'deki "Ben gideceğim ve size benden sonra kendi
nefsinden söylemeyen Farıklit, hak ruh gelecek ve herşeyi öğretecek ve benim
söylediğim şeyleri de size hatırlatacaktır." diye Hz. İsa'nın kendisinden sonra
geleceğini müjdelediği ahir zaman peygamberine ait olduğu çok açıktır. Burada
Ruhu'l-kudüs'ün, "hak ruh" diye tefsir edilmesi ve bunun o zaman henüz gönderi l
miş olmayıp ileride Allah tarafından geleceğini anlatmak üzere hıristiyanların
deyişiyle" babasından çıkacak olan" diye vasıflandırılması ve bir de Hz. İsa'nın
bir daha gelmesi meselesinden sonra bunun ayrıca açıklanmış olması tamamen
gösterir ki, bu Ruh u 'l-kudüs'ten maksat, ilk defa İsa'nın kendisinden
cesetlendiği söylenen Ruhu'l-kudüsün aynı değil, sonradan
Allah'tan gelecek olan ruhu'l-hak (hak ruh) ile tefsir edilmiş bir
Ruhu'l-kudüs'-tür. Bundan da doğrudan doğruya son peygambere iman kasdedilmiş
bulunduğu açıktır. O zaman İznik Konsili henüz Muhammed (s.a.v.)'in gönderilmesi
karşısında bulunmadığından bunu kendi terimlerine göre kitaplarından bir gelecek
müjde olarak özetlemişler ve belli bir niyete tabi olmamışlardır. Gerçekte
geçmiş kitaplarda A llah'tan geleceği vaad edilen o hak ruh, bu karardan üç asır
sonra Muhammed (s.a.v.)'in gönderilmesi ile gelmiş ve Allah tarafından hitabıyla
Kitap ehline bu gerçeği hatırlatmış ve ihtar eylemiştir. İznik konsili, Mesih'e
iman kısımında samimiyet (ihlas) ve açıklığı benimsemeyip "Onların aralarına
düşmanlık soktuk." (Mâide, 5/14) âyetinin delaleti üzere, sırf Aryos ve
Aryânileri küfre nisbet etmek için harekete geçmiş, İsa'nın hakikatinin
yaratılmamış ve fakat Meryem'den doğmuş olmak gibi çelişkili bi r takım
vasıflarla vasıflandırmış ve ilâhî hakikat ile cevherde birleştirerek bir
taraftan üçleme (teslis), bir taraftan birleme ve sonra Mesih'in Allah'a
üstünlüğü davalarını içine alan batıl olduğu apaçık bir muamma ile hakkı örtmüş,
bozmuş ve bu şekilde g elecek nesilleri için açık ve ortada olan gerçekleri
inkâra vesile olacak bir münakaşa başlangıcı ve bir dalalet (sapıklık) muamması
koymuş bulunduğundan; Allah ile peygamberi, mâlik ile mülkü, yaratan ile
yaratılanı birbirine karıştıran bu sapıklık düğüm ü, gözleri, gönülleri,
karartmış, Allah bilinmez olmuş, Allah'tan geleceğine iman edilen "Hak ruh"
büsbütün unutulmuş, sonraki katolikler de "bunun oğuldan, yani Mesih'den çıkması
şarttır" diye bir şart daha eklemiş; o ezeli müjde, o nur-i mübin (açık nur)
parladığı ve "Biz O'nu Ruhu'l-kudüs ile te'yit ettik" (Bakara, 2/87) âyeti
delaletince Hz. Mesih'i kudsiyetiyle tasdik ve teyit ederek bütün beşeriyete hak
dini öğretmek ve Mesih'in davetini hakkıyla hatırlatıp düşündürdüğü ve
yeryüzünde ilâhî mele k ûtu bütün âlemlere gönderdiği halde, "bu Hıristiyanlık
içinden ve Hıristiyanlık kilisesinden çıkmadı" diye inkâra sapılmış ve hala
sapılmaktadır. Sonraki hıristiyanlar doğruyu inkâr hususunda daha çok ifrata
(aşırılığa) gitmiş olmakla beraber, bütün bunl a rın sapıtma kaynağı İznik
konsilinin bu çekişkili muamması olduğundan , "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'ten
ibarettir" diyen birlik ve hulul (başka şeye girme) küfründen yalnız
Panteistler, Monofozitler, Yakubiler değil, İznik konsilinden itibaren
Melekanîle r yani Katolik ve Ortadokslar da sorumludurlar.
Tefsirciler burada Hıristiyan mezheplerinden başlıca Melekâiyye, Nesturiyye
ve Yakubiyye mezheplerini bahis konusu etmişlerdir. Çünkü bunlara çeşitli
mezheplerin prensipleri nazarıyle bakılabilir. Şu halde gerçeği anlamak için
bu mezheplere bir göz atmak gerekecektir:
MELKAİYYE YAHUT MELİKiYYE VEYA MELKİT MEZHEBİ: Esasen İbranî dilinden "melk"
kelimesinden alınmış olup, "hükümdar fırkası" mânâsıyla Katolikliğe ve
Ortadoksluğa verilmiş bir isimdir. Ve bugün Rum katoliklerine "Melkit"
denilmektedir. Frenklerin "Larus" lugatında der ki: Melkit, Ötükenler tarafından
katoliklere verilmiş bir isimdir. Ve o zamandan beri Grek ortadokslarında
kalmıştır. Beşerel lugatında ise "M. 451 tarihinde toplanan dördün c ü konsilin
kararına tabi olanların ismidir ve bu isim o zaman Ötükenler tarafından
Ortadokslara verilmiştir" denilir. IV. hicri asırda yetişmiş olan Endülüslü İbnü
Hazm "Fisal" isimli eserinde demiştir ki : "Bugün Hıristiyan mezheplerinin
başlıcaları Mele k aniyye, Nestûriyye, Yakubiyye olmak üzere üçtür. Ve en
büyükleri Melekâniyye fırkasıdır ki, Habeş ve Nube'den başka hıristiyan
memleketlerinden her birinin bütün ahalisinin ve İslâm memleketlerinden Afrika,
Sicilya ve Endülüs hıristiyanlarının hepsinin ve Şam hıristiyanlarının çoğunun
mezhebidir". Ebu Hayyân da Endülüs hıristiyanlarının Melekâni olduğunu ve "Mesih
Allah'tır" dediklerini söylüyor. İlk İznik konsilinden sonra Konstantin'in oğlu
II. Konstantin zamanında İstanbul Patriği olan "Makdunyos", Aryo s gibi
Ruhu'l-kudüs ve kelimenin yararatılmış (mahlûk) olduğunu ve İsa'nın mahluk bir
insan ve bir peygamber olduğunu açıklayarak tek tevhidi benimsemiş, II.
Konstantin de bunu desteklemişti. Sonra büyük "Tedus" zamanında yüzelli
piskoposun toplanmasıyla K o nstantiniye'de ikinci konsilde bu Makdunyos ve
taraftarları aforoz edilmiş ve Aryosî'lerden sonra Makdunîler de kaldırılmış
mezheplerden olmuştur. Bundan sonra Ermenistan'ın istiklalini kazandığı küçük
Tedus "Teodosios" zamanında (M. 428) İstanbul patrikl e rinden "Nestoryos" Allah
Teâlâ'nın tek olup baba, oğul, Ruhu'l-kudüs ,yani vücud, ilim, hayat üç esası
bulunduğunu ve Ekanim-i Selase (üç asıl) Allah'ın zatı üzere ne fazla, ne de "o
odur" şeklinde aynı olmadığını; Hz.İsa'da biri ruhanî ve ilâhî, biri d e cismanî
ve ilâhî iki şahsiyet bulunduğunu, Meryem'den doğan ancak insan olup, ilâhın
ancak ilâhdan doğduğunu ; kelimenin İsa'nın cesedi ile birleşmesi Melkâniye'nin
dediği gibi uyuşma ve zırhlanma suretiyle olmayıp güneşin pencereye veya bardağa
doğması g ibi doğmak suretiyle olduğunu kabul etmiştir. Bu şekilde Nesturiyye
mezhebi kurulmuş olduğundan Efsus (Efes- Ayasluğ) şehrinde ikiyüz piskopostan
ibaret üçüncü
konsil toplanıp bunu aforozla lanetleyerek sürmüşler (M.431), böylece
Nestûrîlik de kaldırılmış mezheplerden olmuştur. Fakat Nestoryos durmamış,
Yukarı Mısır'a gitmiş, mezhebini yaymış ve tabileri çoğalıp muhalifleriyle harp
ve öldürme vaki olmuş ve bir zaman bu mezhep sönmüş; sonra Nusaybin Matranı
"Bersuma" tarafından tekrar diriltilmiş, Musul, Ir a k, Faris (İran) ve Horasan
hıristiyanlarına galip gelmiş olup bugün Musul ve civarında mevcuttur.
Nestoriliğe karşı mücadele ederken İstanbul patriklerinden "Ötükes" tersine, Hz.
İsa'da ilâhtan ibaret olmak üzere ancak bir tabiat bulunduğunu ve cesetlenme s
inden itibaren ilâhın beşeri yutmuş olduğunu ve şu halde öldürme ve asmanın
ilâha taalluk ettiğini iddia etmiş ve bu şekilde Frenklerin "Monofizit veya
Monofizim" dedikleri "şahsî birlik" mezhebi ortaya çıkmış bulunduğundan,
geçmişte anılan küçük Teodosio s 'un halefi Merkıyan zamanında (M.451)
İstanbul'da Kadıköy'de üçyüz otuz piskoposdan ibaret dördüncü konsil Ötüken
aleyhinde toplanmış, fakat bu toplantıda Yakubîler çıkıp muhalefette bulunmuş,
konsilin kararını benimseyen çoğunluk mezhebine muhalifleri, M e lkit adını
vermişler. Bundan sonra Yâkubilik de hayli yayılmış, Merkiye'nin halefi büyük
Liyon'dan sonra küçük Liyon, ondan sonra Zenun, ondan sonra Nestas hep Yakubi
mezhebinde imişler. Sonra Yustin hükümete geçince Yâkubilerden pek çoğunu
öldürmüş, daha sonra Yustanos zamanında da Mısır şehirlerinde Melekanîler
arasında bir ihtilal ve öldürmeler olmuştur.
İş bu Yâkubiyye mezhebi, ilk önce İstanbul rahiplerinden olup Antakya Patriği
olan Yakub Berdeai (Jakop Barada) ya mensubtur ki, Monofizitlerin en tutucusu
sayılır. Şu halde bu mezheb bir çok Monofizit mezheplerinin esası demek
olduğundan, hepsi bu ad altında düşünülebilir. Bunlar da ekânim-i selâse (üç
esas)yi benimseyen ve üç konsil kararına tabi olmakla beraber, dördüncüye karşı
çıkarak kelimen i n, et ve kana dönüştüğünü ve dolayısıyla Allah'ın tamamen
Mesih olduğunu, Mesih'in cesedinden görünen o ve hatta "o odur" tarzında aynı
bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bir kısmı, "Mesih Allah'tır" diye açıkça ifade
etmişler; bir kısmı, "İlâh insanlık il e ortaya çıkıp Mesih'in insanlığı hakkın
mazharı oldu, fakat ne bir cüz'ün hulûlü, ne de sade bir sıfat hükmünde olan
kelimenin birleşmesi yoluyla değil, belki aynı ve mesela meleğin insan şeklinde
görünmesi gibi" demişlerdir. Çoğunluğu Mesih, tek cevhe r, tek esastır. Bununla
beraber iki cevherdendir diye iddia etmişler, bazan cevher yerine "iki tabiattan
bir tabiattır" deyimini kullanmışlar ve dolayısıyla kadim olan Allah'ın
cevheriyle sonradan olan insanın cevherinin, nefis ile beden gibi birleşip bir c
evher, bir esas olduklarını; ancak " ilâh insan oldu" denilemeyip,
tersine "insan ilâh oldu" denileceğini söylemişler. Nitekim kömür ateşe
atılır ve "kömür ateş oldu" denilir de, "ateş kömür oldu" denilmez. Gerçekte ise
o ne mutlak ateş, ne mutlak kömür değil, bir kordur" demişler, kelimenin de
insan-ı küllî ile değil, bir insan-ı cüz'î, yani bir şahıs ile tamamen
birleştiğini söylemişler ve bununla beraber bu birleşmeye karışma ve zırhlanma,
hulûl (karışma), değişme de demişler, fakat bu hulûlu suyun süte karışması gibi
cüz'i hulûl ile değil, aynaya insan suretinin hululiyle temsil etmişlerdir.
Melkâîler ise Mesih'in insanlığının cüz'î ve şahsî değil, bir küllî insanlık
olduğuna kânidirler. Ve bundan dolayıdır ki, papalarda ve azizlerde bundan bir
hisse ile kudsiyet tasavvur etmektedirler. Endülüslü İbnü Hazm vaktiyle
Yakubilerin Mısır'a bağlı yerlerde bulunduklarını, Nube'nin hepsi, Habeş'in
hepsi ve her ikisinin kırallarının Yakûbî olduklarını söylemiştir. "Larus" ta
diyor ki: "Monofizitler kuvve t li olarak teşekkül etmişlerdi ve bugün üç
müstakil (bağımsız) kiliseye sahiptirler: "Ermeni kilisesi, Suriye Yakubiyye
kilisesi, Mısır Kıpt kilisesi." İşte Katolikleri ve Ortadoksları içine alan
Melkâniyye, bundan sonra Nesturiyye, bundan sonra da bütün M onofozistleri
temsil etmek üzere Yakubbiye bu üç mezheb muvahhid (Allah'ı birleyen)
Aryonîlerden yüz çevirerek diğer hıristiyan fırkalarının başlıca mezheplerini
içine almaktadır ki, zamanımızda bilhassa protestanlığı da bu arada saymak
gerekir. İslâm din i nin ortaya çıkış ve tesiri üzerine II. hicrî asırdan (H.
145) itibaren kiliselerdeki Hz. İsa, Meryem, Havariler ve diğer başkanların
resimlerine kulluk etmenin (ibadetin) puta tapıcılık olduğunu anlıyan ve
müslümanların itirazından aciz kalmış olan hıri s tiyanlar içinde "İkonoklast"
putkıranlar adıyla bir gurup ortaya çıkmış olduğu gibi, İstanbul'un müslümanlar
tarafından fethi ve bu şekilde Doğu Roma'nın yıkılmasını takip eden hicrî IX.
asrın sonlarında ve miladî XVI. asrın başlarında Almanya'da "Luter" a dlı
rahibin papalara karşı dini ve siyasi itirazlar ve neşriyatıyla başlayan ve
"reform" denilen hareket ile protestanlık ortaya çıkmış ve ondokuzuncu konsil
olan Latirant Sinodun'da aforoz edilmiş ve bundan sonra siyasî tesirler ile
gelişerek birçok şube l ere ayrılmış ve nihayet İsveç, Danimarka, Prusya,
İngiltere, Amerika'da resmî mezhep olmuştur.
Hıristiyanlıkta "reform" denilen, dinî ve siyasî tahriklerden çıkan
mezheplerin ve fırkaların tümüne Protestanlık denilir ki, bunların bir kısmı o
zaman İncil ve akıl adına papaları protesto ederek Roma kilisesinden ayrılan
katoliklerle kurulmuş, bir kısmı da bizzat protestan cemaatlerinin sinesinden
türemiştir. Bu şekilde diğer hıristiyan fırkalarının toplamına eşit denecek
kadar protestan
fırkaları hasıl olmuştur. Başlıcaları Luteranizm, Kalvinizm, Presbiteranizm,
Angilikanizm, Anabaptizm fırkalarıdır. Angilikanizm denilen İngiltere'nin resmi
mezhebi katolikliğe en yakın mezheptir. Aralarındaki başlıca fark, İngilizlerin
papayı tanımayıp, kralı amir ve hak i m tanımaları, papazların bekarlığının
İngiltere'de yasak oluşu, İncil'in tercemesiyle ayinin İngilizce yapılması
hususlarından ibarettir. Kilisenin eski durumuyla ruhânî reislerin derece
sıralaması tamamen bâkidir.
Bütün protestanların da üçlü inanç (teslis) ve Mesih'in ilâhlığı davasında
Melkâîlerden yani katoliklerden farkı yoktur. Bunlar da onlar gibi üç esasa
(ekânim-i selâse) ve Mesih'te iki tabiat ile ilâhlığın birleşmesine kanidirler.
Genel şekilde farkları başlıca birkaç noktada özetlenmiştir:
Birincisi: Protestan kiliseleri Mürcie (günah işlemek insana zarar vermez
diyen) dirler. Kurtuluş için inanmayı yeterli görürler ve amele pek önem
vermezler. Bunlarca inanmanın ölçüsü, katoliklerde olduğu gibi papalar veya
konsiller tarafından tayin ve tefsir edilen anane değil, ferdin akıl ve
danışmasıyla inceleme ve tefsir yapılmak üzere kitaplar, yani "Ahd-i atik"
denilen Tevrat ve ona dahil olanlar ile "Ahd-i cedid" denilen dört İncil ve
ekleridir. Bunlar, hakimiyet ve selahiyeti Pasteur dedikler i "ruhani reisler
heyetlerine" dağıtırlar. Ve bunların seçiminde başlıca bazı kimselere seçme
selahiyeti vermek suretiyle kilise hükümetinde sadıklara da bir hisse
bırakırlar. Şu halde ferdî akıl davası da mutlak değildir.
İkincisi: Protestanlıkta ruhbaniyet, yani papazların bekarlığı şartı
kaldırılmıştır. Ve pek çok protestan kiliselerinde İsa'nın çarmıha gerilmiş bir
resminden başka put bulundurulmaz.
Üçüncüsü: Protestanlar, günahın doğuştan ve takdirin ezelden olduğu inancını
bütün şiddetiyle benimserler. Buna gerçi katolikler de kanidirler. Fakat
protestanlar akla önem vermiş oldukları iddiasında bulundukları ve halbuki üçlü
(teslis) inancı ve Mesih'in ilâhlığı ve bununla beraber Hz. İsa'nın asılması
inancının akıl ile uyuşmadığı da açık bulunduğu için, bu noktada insanların
doğuştan günahkâr olduğunu ve bu günahtan ancak üçlü ilâh ve İsa'nın asıldığına
inanmakla kurtulmanın mümkün olacağını, bunun ise bir akıl işi değil, bir ezelî
takdir ve Allah'ın yardımı işi olduğunu en esaslı bir in a nç olarak
benimsemişler ve bununla davayı kazanacaklarını sanmışlardır. Mutlak mânâda
ezelî takdir inancı doğru olmakla beraber, genel olarak, günahın doğuştan
oluşu
davası insanları isyana sürüklemekten başka bir şey olmadığı gibi, sonra
bunun tek affının çaresi üçlü ilâh ve asılma inancıyla mümkün olacağı iddiası da
hak ve akıl ile alay etmekten başka bir şey değildir (Al-i İmran sûresine
bak)
Protestanlıkta en çok hakim olan ruh, papaların nüfuzunu kırmak ve Roma
kilisesinin hakimiyeti aklından çıkmak arzusu olmuştur. Gerçekte Hıristiyanlığın
esasının İncil-i Şerif olması gerekirdi. Güya Katolik kilisesinin esası da bu
idi. Fakat gerçekte eldeki İncillerinin ilk İznik konsiline kadar doğruluk ve
sıhhatini temin edecek hiçbir ilmî vasıta yoktur. Önc e bunların her biri bir
zatın yazması olduğundan, nihayet bir tek kişinin haberinde sonuçlanıyordu. Eğer
dört kişinin dördü de bir tabaka insanlarından olsalardı, dört İncil'in
birleşmiş olduğu noktalar, dört râvînin haber vermesine dayanmış olabilirdi. Fa
k at bu bile henüz bir tevatür olabilmekten uzak idi. Halbuki bunlar içinde
Havarilerden olarak yalnız "Yuhanna" (Senjan) vardır. Bunun ise kendisinden
rivayeti sağlam olmadığı gibi, diğerlerinin de kimlerden almak suretiyle rivayet
etmiş oldukları belli değildir. Şu halde ittifak ettikleri noktalarda da bir
mertebede dört rivayetin birleşmesi yoktur. Sonra bunların ilk yazıldıkları
dilin İbrânîce olduğunda, Yunanca, Latince ve diğer dillere önce bundan terceme
ve nakledilmiş oluğunda - adeta- ittifak var de m ektir. Hatta İbnü Hazm bunda
hiç ihtilaf olmadığını nakletmiştir. Halbuki mevcut tercemelerin en son
Yunancaya dayandığı gösterilmektedir. Özetle eldeki dört İncil'in resmiyeti,
yalnız İznik konsiline dayanmaktadır. Ve ondan önce bunların varlığını isbat e
decek ilmi vesikalar kayıptır. Bunun için Hıristiyanlığın "mukaddes kitaplar"
adına dayandığı İnciller, esas itibariyle Kur'ân-ı Kerim gibi bütün kırâet
şekilleriyle kat'i ve mütevatiren sabit bir nass, bir kitab-ı mübin (açık kitap)
olmak şöyle dursun; M ü slümanlıkta metin ve senetleriyle rivayet ve dirayet
bakımından cerh ve ta'dil edilerek tahric ve tenkıh (ayıklama) ve tesbit edilmiş
olan hadis kitapları gibi sahih ve ilmî bir rivayet ananesine ve şahitliğine
bile dayalı değildir. Eldeki İnciller'in b ü tün resmi vesikaları
"authenticite"si Hz. İsa'dan tam üç asır sonra gelen ilk konsillerin kabullerine
dayanır. Şu halde ilk konsillerin tam selahiyeti teslim edilmedikçe ne eldeki
İncillerin inanç dayanağı olabilecek bir kıymeti kalır, ne de Hıristiyan l ığın.
Bunun için akla önem verdikleri iddiasında bulunan protestanların, hiçbir zaman
akıl ile uyuşmadığı ittifakla sabit olan teslis (üçlü inanç) ananesinde ve
Mesih'in tanrılığı davasındaki tutuculukları ve hatta Mesih'in tanrılığını inkâr
ettiğinden do l ayı "Mişel Serve" adındaki İspanyalı bir doktoru ateşle
yakmaları bir rûhî sapıklık olduğu gibi, ananeyi ve konsillerin selahiyetlerini
inkâr eden akılların sırf o anane ile sabit olan İncil tercemelerini
sıhhatli,
sağlam bir inanç delili gibi ileri sürmeleri de ondan daha garip bir fikrî
çelişki oluşturur.
Netice itibariyle Aryos ve diğerleri gibi eski hıristiyanlar istisna
edildikten sonra Katolik, Ortadoks, Nestûrî, Yakûbî, Protestan ve diğer hiçbir
Hırıstiyan mezhebi yoktur ki inançlarının esasını teslis (üçlü ilâh inancı)
teşkil etmesin ve Mesih'in tanrılığını kabul etmesin. Halbuki kendi lugatlarında
teslis (üçleme), "seçkin üç şahsın ancak bir ilâh teşkil etmesidir" diye tarif
edilmektedir. Şu halde bütün hıristiyanlar, baba, oğul, Ruhu'l-kudüs a dıyla
herbiri seçkin ve aynı derece eşit birer şahıs saydıkları üç esas (ekânim-i
selâse)ın üçü birden Yesu Mesih'te bir ilâh oluşturduğuna ve "Allah, Meryem'in
oğlu Mesih'ten ibaret" olduğuna kanidirler. Ancak Mesih'te Allah'tan başka bir
cevher, bir t a biat daha olup olmadığında, yani "Mesih Allah'tır" denilip
denilmeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir. Monofizitler, Yakubiler ona da kanidirler,
diğerleri değildir. Ve bunun içindir ki, hıristiyanların çoğu mezheplerinin
panteizm, yani "vahdet-i vücûd" teoris i olmadığını iddia ederler. Hatta
Monofizitler bile Mesih'in cevherinin ve tanrılık cevherinin tek ve bir olduğuna
kani olmakla beraber, mutlak cevher birliğini kabul etmediklerinden mezheplerini
panteizmden ayrı tanımak isterler. Bununla beraber yine "hır i stiyanız"
diyenler içinde "vahdet-i vücud"u benimseyenler de vardır. "Metalib ve Mezâhib"
adlı eserimizde Avrupa felsefe tarihlerinden nakledildiği üzere Pavlos'un
zamanında yaşayanlardan olup Atina'da hıristiyanlığı yayarken idam edilen
"Denis"in hıristi y anlıkta vahdet-i vücud mezhebinin kurucularından olduğu ve
bunun birçok zamanlar gizli bir şekilde yayıla yayıla nihayet ondokuzuncu asırda
protestanlık içinde Almanya'da resmi mezhep haline geçtiği açıklanmıştır. Demek
olur ki âyet:
"Muhakkak küfr edenler, 'Meryem'in oğlu Mesih Allah'tır' demişlerdir"
şeklinde olsaydı, hıristiyan mezheplerinin ancak bir kısmına ilişmiş
bulunacaktı. Halbuki : "Muhakkak küfredenler, 'Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir'
dediler" buyurulmuş olmakla teslis (üçleme) idd i a edenlerin hepsinin
inançlarını içine almış ve burada bunların yalnız şirk ve çokluk ifade eden
üçleme açısından değil, özellikle bunun altında iddia ettikleri tevhid
bakımından kâfir oldukları açıklanmıştır. Teslis (üçleme) bakımından küfürleri
Nisa sûr e sinde "Allah üçtür demeyin" (Nisâ, 4/171) âyeti ile açıklandığı gibi,
ilerde "Küfredenler, 'Muhakkak Allah, üçün üçüncüsüdür' dediler" (Mâide, 5/73)
âyetiyle de ikisi birden gösterilecektir. Ve her ne olursa olsun, "Allah,
Meryem'in
oğlu Mesih'tir" diyenlerin kâfir olduklarında şüphe yoktur.
Ey Muhammed sen o kâfirlere de ki: Şimdi Allah, Meryem oğlu Mesih'i ve onun
aslı olan anasını ve bunlar gibi bütün şu yeryüzünde bulunan kimselerin hepsini,
ister azab etmek ister kurtarmak şeklinde olsun, helak ve yok etmek isterse,
buna karşı Allah'tan yerde ve gökte kim bir şey kurtarmaya kâdir olabilir ki,
tanrılıktan ufak bir hisseye sahip olsun? Şüphe yok ki, hiç bir kimse. Demek ki
bütün bunlar, hakikatte yok olabilirler. O halde bunlardan biri o l an Mesih'in
şahsı veya nevi veya cinsi nasıl ilâh olabilir? Hepsinin yaratıcısı ve hakimi
olan Allah devamlı sizin öldürüldüğünü ve asıldığını iddia ve bu şekilde yok
olması mümkün olduğunu itiraf etmekte bulunduğunuz Mesih'in üstünde olduğunu
Allah'tan k orkmadan nasıl inkâr edersiniz? Allah'ın dilemesine karşı anasını
ölümden kurtaramayan ve Allah dilemezse kendini ve hatta bir kılını kurtarmak
ihtimali bulunmayan Meryem'in oğlu Mesih onu şahsıyla, asliyle, çeşidiyle,
cinsiyle ve mensup olduğu bütün âlem i ile helak ve yok etmeye gücü yeten Allah
Teâlâ'ya nasıl eşit tutulur? Ve nasıl olur da Mesih'in Allah ile birleşmesi veya
Allah'ı içine alması iddia edilir? İlmi, kudret ve iradesi her şeyi kaplamış
olan şanı büyük Allah'ı, Meryem'in oğlu Mesih'in şahsiy e tine veya nevine veya
cinsiyetine indirerek fanilerle çevrilmiş farzedip de açıktan veya gizliden,
"Allah, Mesih'ten ibarettir" demekten daha büyük bir küfür mü tasavvur edilir?
Bu ne çelişki, bu ne küfür, bu ne cüret? Yeryüzünde bulunan bütün ruh sahipl e
rinin, akıl sahiplerinin, insanların ölegeldikeri ve ölmekte bulundukları belli.
Mesih'ten önce dünyaya gelmiş, Mesih'i doğurmuş ve onun aslı ve anası olmuş olan
Hz.Meryem'in de bu fanilerden olduğu ve Mesih'in anası olmakla ölümden
kurtulamadığı da belli. Sonra Mesih'in de vefatı ve semaya yükseltilmesi
muhakkak. Demek ki bütün bunlar, ne olursa olsunlar, hiç kimsenin karşı
koyamayacağı hükmedici bir kudrete boyun eğmişlerdir. İşte hak ilâh, bu kudretin
sahibi olan Allah'tır. Şu halde bunların yaşaması v e ölümü, yok olması veya
baki olması sırf Allah'ın kudretine ve iradesine mahkumdur. O dilerse, dilediği
kadar durdurur, dilerse yok eder. Şayet Allah diler de yok etmezse, onlar yine,
gerçekte yok olabilmesi mümkün olmaktan çıkmazlar. Allah yok olmalarını
dileyecek olursa Allah'ın iradesine karşı kendi kendilerini tutamazlar, çünkü
manen hastadırlar. Bu zaruretten dolayıdır ki hıristiyanlar önce bir baba ilâha
inanırlar. Şimdi farzedelim ki bunların hiç biri daha ölmemiştir. Henüz bir
beşer hayatı vardır v e henüz Mesih vefat etmemiştir. Fakat bununla, gerek Mesih
ve gerek diğerleri ve gerek tümü, yok olması kabil olmaktan çıkamazlar.
Kendi nefislerindeki aciz ve zati imkandan kurtulamazlar. Eğer Allah Teâlâ
bundan böyle bunları yok etmeyi dileyiverirse, ne bunlardan, ne de semaviler
gibi bunların dışındakilerden Allah'ın kudret ve iradesine karşı gelip dayanıp
da en ufak bir şey olsun kurtaracak, koruyacak ve devamlı kılabilecek hiçbir
kimse, hiçbir kuvvet tasavvur olunamaz. Şu halde Mesih'in şahsı, nevi, c insi,
haddi zatında yok olması mümkün ve fani olmaktan kurtulamaz. Bunlar bizzat
değilse düşünce ile fanidirler. Fani, yok olması mümkün olan herhangi bir şahsın
veya türün veya cinsin ilâh sayılması ise haksızdır, batıldır. Gerçek ilâh olan
Hak Teâlâ'yı i nkârdır, zarardır. İlâhlık, her türlü acizlik ve noksanlık
şaibesinden uzak üstün bir kudret ve hakim irade ifade eder. Ve hakkıyla ilâh
demek, zat ve sıfatlarına, eserlerine ve hükümlerine ve hatta varlıklardan hiç
birisine O'nun kudretinden başka ve O' n a ciddi olarak karşı koyabilecek hiçbir
kuvvet taalluk etmeyen ve etmek ihtimali bulunmayan her şeyin sahibi, her şeyin
hakimi, her şeyi içine alan demektir. Hak ilâhın hakkı, kudretine karşı tesir
edebilecek hiçbir kuvvetin düşünülememesidir. Bunun için, isterse düşünce
seviyesinde olsun, herhangi bir fani veya faniler toplamı ilâh olamaz. Bunlardan
biri veya bir kısmı veya hepsi Allah ile zat veya sıfat bakımından küllî (tüm)
veya cüz'î bir şekilde birleşemez.
Her çeşit birleşme, katılım, hulûl (başkasına girme) veya ittihad (birleşme)
küfürdür. İlâh olmak başka, ilâhî olmak yine başkadır. Mesih'in öldürülme ve
asılmasını iddia eden hıristiyanlar, onun helakinin ve fani oluşunun mümkün
olduğunu ikrar ve itiraf etmekte olduklarından, bunların hem bu d avalarını
reddetmek ve hem ikrarlarıyla kendilerini susmaya mecbur etmek için âyette
yalnız "Allah Meryem'in oğlu Mesih'i helak etmeyi dilerse" demek yeterli iken
bununla yetinilmeyip, gerçeği hem ilzamî (susturucu), hem burhanî (delilli) bir
şekilde b e yan etmek ve anlatmak üzere "anasını ve yeryüzündekilerin hepsini",
atıfları da eklenmiştir ki, çok dikkate şayandır. Bununla azdan çoğa doğru giden
bir bakış istikrası öğretilerek Mesih'in önce anasına, ikinci olarak
yeryüzündeki bütün ruh sahipleri, a kıl sahipleri beşer cinsine dahil ve
bunlarla birtakım hususlarda cins birliği ve aynilik olduğu anlatılmış ve bu
şekilde Mesih ve anasının yok ve fani olması mümkün olup ilâh olamayacakları
önce açıkça ve özellikle, ikinci olarak bütün içinde gizli ve te k itli olarak
isbat edilmiş ve hatırlatılmıştır ki, bu ifade de Mesih'i, şahsî beşer veya
küllî beşer ile düşünen hıristiyan mezheplerinin hepsine işaret olunarak
"Muhakkak Allah, Meryem'in oğlu İsa'dır" iddiasının gerek şahsî birlik ile şahsî
ittihad ve aynilik üzere ve gerek tür ve cinse ait vahdet
(birlik) ile cüz'î birleşme ve tazammun (içine alma) şeklinde olsun bütün
ihtimalleriyle batıl ve küfür olduğu anlatılmıştır. Yani Allah, Mesih'in ne
aynı, ne cüz'ü, ne de cüz'îsi ve ferdidir. Ancak onun üstünde yaratıcısı,
sahibi, hakimidir. Diğer deyimle Mesih, Allah'ın ne aynı, ne cüz'ü, ne tümü, ne
de küllisi değil, aşağısıdır. Sonra de ve lafızları âmm olmakla, yerdekilerle
beraber, göktekiler ve melekler de dahil olmak üzere bütün masivallah (A l
lah'ın dışındakiler)ı içine almış bulunduklarından Allah'ın zatından başka her
şeyin yok olmasının mümkün olduğuna işaret ile, bütün Allah'ın dışındakilerden
ilâhlığı inkâr etmiş ve şu halde bütün âlemler veya kısımlarından hiç birisinin
de Allah ile ayn i liği veya küllî, cüz'î bir birleşmesi mümkün olmadığına ve
böyle sözlerin yalnız Mesih hakkında değil, diğerleri hakkında da söylenmesi
Allah'a küfretmek olduğuna işaret etmiştir. Şu halde Allah'ı âlemde yok etmeye
uğraşan vahdet-i vücut davaları da batıl ve küfürdür.
Özetle ne Mesih ilâh olabilir, ne de âlem ve âlemin kısımlarından herhangi
bir şey. Çünkü ilâh, gerçekte zeval (sona erme)den uzak ve üstün bir kudretin
işe karışmasından azade olmalıdır. Bunların ise hepsi yok olabilir. Allah
bunların baki kalmasını istemeyip ve yok olmalarını isteyecek olursa hepsi
derhal mahv olur. Allah'ın ilâhlığında ve bütün bunlar üzerine dilediği gibi
tasarruf hakkı, kudreti ve hakimiyetinde ise asla şübhe yoktur. Zira, bütün
gökler ve yer ve aralarındaki bütü n varlıkların mülk ve melekûtu tamamen ve
yalnızca Allah'ındır. Yani bütün varlıklar üzerinde var etme ve yok etme,
yaşatma ve öldürme ve diğer herhangi bir şekilde mutlak tasarruf ve hakimiyet
hakkı Allah'ındır. Şu halde Allah dilediğini baki kılar, diled i ğini yok eder.
Ve böyle yapmakla ne bir haksızlık etmiş olur, ne de bir karşı konulmaya maruz
kalır. Şüphe yok ki, Mesih de bunların içinde ve Allah'ın hükmü altındadır.
Bunun böyle olduğunu hıristiyanların da bilmesi gerekir. Zira inançlarının
başında "h e r şeyin sahibi, görülen ve görülmeyenin yapıcısı ve yaratıcısı bir
ilâha inanma" vardır. Böyleyken Mesih'i hiç bir şey değilmiş gibi Allah'ın mülkü
saymazlar, sonra dönüp Allah'a eşit tutarlar, sonra dönüp Allah'ın önüne
geçirerek sağ tarafına geçirtir o t urturlar. Ve bu şekilde başkanlık ve
hakimiyeti ona verirler de artık "Allah, dün Meryem'den doğan ve Allah'ın
takdirine karşı gelemeyip asılan ve çıkıp üstüne oturan Mesih'ten ibarettir."
diye hem Allah'a, hem Mesih'e küfrederler. Ve sonra da Mesih'in in s anlığını
genelleştirerek âbâ-i yesûiyyeye (ruhban babalarına) bile ilâhlık hissesi vermek
isterler. Bunlar Allah'ın, herşeyin maliki, Mesih'in de yok olmasının mümkün
olduğunu itiraf ettikten sonra, dönerler Mesih'in yok olmasının mümkün
olmadığını iddia etmek
için şöyle bir takım şüpheler ve safsatalar da serdederler. "Mesih'in Allah
katında özel bir şerefi yok mudur? Baksanıza onun doğumu diğerlerine benziyor
mu? O, mucizeleriyle birtakım ölüleri diriltirken, körlerin gözlerini açarken,
çamurdan kuş yapıp uçururken Allah'tan bazı şeyleri kurtarmış, Allah'ın
yaratıcılığına iştirak etmiş olmuyor mu? Şu halde Allah ona ve onun aracılığıyla
bu âleme kendi cevherinden bir şey vermemiş midir? O halde Allah'ın cevherinin
yok oluşu kabil olur mu? " derler. İşte bu gibi şüpheler ve vehimleri de
reddetmek ve ortadan kaldırmak için buyuruluyor ki:
Allah ne dilerse yaratır ve dilediği gibi yaratır. Şu halde ne Mesih'i bir
anadan yaratmasında ve ne ona özel bir şeref verip onun eliyle de yaratma ve
öldürme işini yapmasında hiç bir şüpheye yer yoktur. Allah, İsa'yı böyle
yaratmakla ona bir ilâhlık cevheri vermiş olmaz ve hele bunlarla Mesih'in
Allah'a eşitliği ve ileri geçmesi hiç gerekmez. Yani Allah Teâlâ'nın icâdı
(yaşatması) kendi zatından dışarıya bir şey k o parıp atmak şekliyle değildir.
Varlıklardan hiç biri ondan ayrılmaz, doğmaz, sudûr etmez, ortaya çıkmaz; o her
şeye kendini, kendinden bir parçayı vermez. Böyle bir tasavvur, Allah'ın zatında
ayrılma ve boşalma tasavvurudur ki, mümkün olmayanı düşünmektir. Allah doğurmaz,
yaratır; hem de neyi diler ve nasıl dilerse öyle yaratır. Dilerse başlangıçta
göklerin ve yerin sahasını ve basit şeyleri yarattığı gibi, bir asli madde
olmadan da yaratır. Dilerse bunların aralarındaki mahlûkları yarattığı gibi bir
asıl d an yaratır. Bunu da ya başlangıç olarak topraktan bitkileri ve hayvanları
ve Âdem'i yarattığı gibi, dilerse cinsin zıddı bir asıldan inşa eder (yapar)
veya dilerse aynı cins bir asıldan yapar. Bunu da dilerse bir erkekten dişi
yaratmak suretiyle çeşitlen d irir, nitekim Âdem'den Havva'yı böyle yaratmıştır.
Dilerse bir dişiden erkek yaratmak suretiyle çeşitlendirir, nasıl ki İsa'yı da
böyle yaratmıştır. Dilerse hem erkek, hem dişiden yaratır ki, diğer insanları da
böyle yaratmış ve yaratmaktadır. Aynı şekild e dilerse diride ölüm yaratır,
dilerse ölüde hayat yaratır. Dilerse çok yaratır, dilerse nadir ve benzersiz
yaratır. Dilerse hiç bir mahluk hizmetinde kullanmadan yaratır, dilerse beşeri
sanatlarda olduğu gibi diğer bir mahluku aracı yaparak yaratır ki, i şte İsa'nın
eliyle kuş yaratması, ölüleri diriltmesi de bu kabildendir.
Şu halde İsa da Allah'ın yaratığıdır, bunlar da . Ve İsa bunları yaparken
Allah'a karşı gelmiş, Allah'tan bir şey kurtarmış ve kendi tanrılığını göstermiş
değil, ancak Allah'ın iradesini yerine getirmiş ve ancak Allah'ın ilâhlığını
ispat etmiştir. Yoksa Allah istemeseydi İsa bunların hiçbirini yapamazdı. İşte
Allah
böyle her dilediğini dilediği gibi yaratır. Bir Meryem'den bir Mesih de
yaratır ve onun aracılığıyla ölülerde hayat da yaratır, çünkü Allah'tır. Ve
Allah herşeye tam kudretle kâdirdir. Ve her şeye karşı mutlak kâdirdir. Allah'ın
kudreti hiçbir şekilde kayıt ve tahdide tabi değildir. Her şeye tam kudretle
gücü yettiğinden dilediği şeyi yaratır ve onda dilediği kadar ku d ret ve şeref
de yaratır. Sonra her şeye karşı mutlak kâdirdir. Çünkü yaratmak, yaratıcının
kendinden birşey koparmak, kendi zatından, kendi kudretinden birşey eksiltmek
demek olmadığından, bütün yaratıklar ve onlarda yaratılmış olan kudretler
Allah'ın ku d retini kendilerine nakletmiş değildirler. Bütün şahsi aczleriyle
onun hakimiyetinin altında elegeçirilmiş mahkumlardır. Bütün yaratıklar ve
onlardaki güçler Allah'ın ve kudretinin parçaları ve değişmeleri değil,
eserleridirler. Eserler ise eseri yapanın a ynı veya bir kısmı değil, ancak
delilidir. Yaratıklar, biri diğerinden doğabilir, sebep olabilir, değişebilir.
Bunun için varlıklarda yok olma, değişme, seçilme, tekamül ve derecelerin
değişimi cereyan eder. Fakat bütün bunlar, eşyanın Allah'a göre değil, birinin
diğerine göre olan ilgileridir. Çünkü bütün eşyanın Allah'a nisbeti, yaratığın
yaratanına mahkumiyet ve delaletleridir. Bütün bu degişimlerden, bu nisbetlerden
eşyanın ve eşyadaki kuvvet ile kudretin aslında aczi ve yokluğu ve hepsinin
üstünde il l et-i kül ve muhit-i kül (herşeyi kuşatmış) olan ilâhî kudretin tek
hakimiyeti ve hakimiyetinin baki oluşu okunur. Bunun içindir ki yalnız eşyanın
tabiatını incelemekle uğraşan fen bilimleri bile bilgilerinin başına illiyyet
(nedensellik) ve baka-yı illet (illetin bakâsı) kanununu yazarlar. Ve illetin
değişmesinden, illetin bâki oluşuna ulaşırlar. Yukarılarda da hatırlattığımız
üzere fencilerin illetin değişmesi ve baka-yı illet deyimleri arasında görünüşte
bir çelişki vardır. Ve bunun halli şudur: "İlleti n değişimi" deyimi, yaratılmış
şeylerdeki yaratığın kudret ve kudretinin ifadesidir ki, maksat, illetlinin ve
izafinin illetinin değişimidir. Baka-yı illet de, hakiki illetin değişiminden
azade olarak mutlak hakimiyetini gösterir. Hasılı "yok olan ve değiş e n baki ve
daim olandır" demek çelişki olduğundan aklın ve naklin şu noktada kesin bir
uyuşması vardır ki, değişime mahkum olan eşya gerek eksilmek ve gerek gelişmek
üzere yürüsün, bunların bütün kemalleri ve kudretleri izafidir. Ve hepsi
tamamen, ebedi, s o nu olmaktan ve noksanlıkların münezzeh olan ilâhî yüksek
kudretin esiridir. Allah her şeye ve her şeye karşı kâdirdir ve hiçbir şey
Allah'a karşı kâdir değildir. Allah'tan başka her şey aslında acizdir. Bu da
ilâhî kudretin hükmüyledir. Mesih de aciz, Muh a mmed de aciz, beşer de aciz,
melek de acizdir. Yer ve gökleriyle ve aralarındaki bütün kâinatıyla âlemin
bütün sistemleri de acizdir. Allah, bunları her
an yaşatmakla ve yok etmekle ve hepsinin üzerinde mülk ve melekûtunu
açıklayıp durmaktadır. Ve şu halde, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'den ibarettir"
diyenlerin kâfir olduklarından şüphe yoktur.
18- Bir de yahudiler ve hıristiyanlar, 'biz Allah'ın oğulları ve
sevgilileriyiz' dediler. Kendilerinin başka insanlara benzemediklerini, diğer
halka karşı Allah katında böyle bir seçkinlikleri olduğunu iddia ettiler ve
gurur ile Allah'tan korkmaz oldular. Şu halde müslümanlar Allah'a tevekkül
ederken ve dayanırken, her ne yapsak Allah bizi sever sanıp da böyle bir gurura
düşmemeli ve Allah'ın kulları olduklarını unutmamalıdırlar. Bunu hıristiyanların
söyledikleri belli ise de yahudilerin söyleyip söylemedikleri bahis konusu
olmuştur. Fakat İbnü Abbas (r.a)'dan rivayet edildiğine göre nüzul sebebi asıl
yahudiler olmuştur. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v), yahudilerd e n bir topluluğu
İslâm dinine davet etmiş ve Allah'ın azabıyla korkutmuş idi. Buna karşı: "Bizi
bununla mı tehdit ediyorsun, "biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz"
demişlerdir. Hıristiyanlara gelince, İncil'de "Mesih ben babama ve babanıza
gidiyorum" d e di diye bir fıkra nakletmektedirler. "Allah'ın oğullarıyız"
deyiminin bir özel imtiyaz davası olduğu belli, fakat bunu ne gibi bir anlam
düşünerek söyledikleri inceleme noktası olarak görülmüştür. Denilmiş ki
yahudiler bununla "Allah'ın oğlu" dedikleri Üz e yr'e mensub olduklarını,
hıristiyanlar da "Allah'ın oğlu" dedikleri Mesih'e intisablarını kastedmişler ve
intisab ile kendilerini şeref ve imtiyazda Allah'ın torunları hükmünde
tutmuşlardır demek olur. Yahut doğrudan doğruya Allah'a intisablarını kasdeder e
k Allah'ın kendilerine bir baba gibi şefkatli ve esirgeyici ve kendilerinin
Allah yanında sevgili oğulları gibi nazlanabilecek derecede yakın ve kıymetli
olduklarını idda etmişlerdir ki, her iki şekilde "Allah'ın oğulları" deyimi
mecaz demek olur. Diğer y erlerde de işaret ettiğimiz üzere geçmiş dinlerde ve
özellikle İbranice dilinde Allah Teâlâ'ya raûf (şefkatli) ve rahîm (merhametli)
mânâsından mecaz olarak " = baba" denmesi caiz görüldüğünü ve Hz. İsa'nın da bu
mânâ ile duasında ve vaazlarında bu dey i mi kullandığını ve fakat bunun
sonradan kötüye kullanılarak hakikat gibi kabul edilmeye başlandığını bazı
âlimler zikretmişlerdir ki, işte oğul deyimi de bu kötüye kullanma
cümlesindendir. Nitekim asıl İbrânîce İncil'de (ibn) ve (veled) deyimleri bulu n
madığı halde (baba) deyiminin güya buna lüzum göstermekle izin vermiş olması
zannıyla sonraki İnciller'e konulmuş olduğunu naklediyorlar. Muhtemel ki bunda
yahudilerin "Üzeyr, Allah'ın oğludur" demiş olmaları da bir misal tutulmuştur.
Bazı hıristiyan l ar Mesih hakkında "Allah'ın oğlu" deyiminin şeref ve
yakınlıktan mecaz olduğunu söylemişlerdir. Fakat bunun samimi olmayıp bir
perde arkasına gizlenme olduğu anlaşılıyor. Çünkü yukarda söylendiği üzere İznik
konsilinin yayınladığı inanç esaslarında "babasının cevherinden" diye açıklanmış
olması, bunu doğum görüşüyle bir hakikat gibi isnat ettiklerini göstermektedir.
Ancak kendileri hakkında "Allah'ın oğulları" demelerinin mecaz kastıyla olduğunu
kabul etmek mümkündür. Bu şekilde "Allah'ın dostları" a t fının bir atf-ı tefsir
olması gerekecektir. Bu da âyetin zahirinin zıddıdır. Biz, birtakım hıristiyanın
ve bu cümleden protestanların bu evlatlık iddiasına sıkı bir şekilde
sarıldıklarını görüyoruz. Halbuki mecaz olan bir ifadeye bu kadar şiddetli bir
bağ n azlıkla sarılmanın sebebi izah edilemez. Anlaşılıyor ki bunlar, "biz
Allah'ın evlatlarıyız" demekle, Allah olduğunu iddia ettikleri Mesih'e
bağlandıklarını kastediyorlar. Fakat bunun genel şekilde mecaz olarak değil,
yine doğum görüşünü takip ederek ve bi r gerçek gibi düşünerek söylüyorlar.
Çünkü bunlar Mesih'in insanlığını cüz'î ve şahsî değil, bir nâsut-i küllî (tüm
insanlık) şeklinde düşündüklerinden ve bu tüm insanlık ile de bütün insanlığı
içine alan bir mânâ değil, hıristiyanlık türemesi içinde bir ö zel kısım
kastettiklerinden dolayı Mesih'e "Allah'ın oğlu" derken, onu Allah ile bir
cevherde birleştirdikleri gibi, kendilerini de "Allah'ın oğulları" veya
"Allah'ın evladı " adıyla anarken Mesih'in cevheri ile birleştiklerini söylemek
istiyorlar. Bu şek i lde bu deyim cahil hıristiyan halkına göre bir mecaz,
seçkinlerine göre de bir hakikat gibi düşünülüyor. Nitekim Cizvit papazlarındaki
"ruhbân babalar" deyimi de bunun bir çoğaltılmışıdır. Ve işte hıristiyanların
teslis (üçlü inanç), muammasını gizli b ir ukde (düğüm) olarak benimseyip takip
etmelerinin hikmeti, ilâh ile beşerî bir kısmın doğumu görüşüyle birleştirerek
kendilerinden babalar ve oğullar silsilesi içinde bir uluhiyet hanedanı
oluşturmak sevdası ve bu şekilde kendilerini her çeşit sorumlulu k tan azade
sayıp, diğer halk ve insan yığınları üzerinde bir sahip olma hakkı ve mutlak bir
tasarruf ve hakimiyet iddia etme hayalidir ki, "biz Allah'ın oğulları ve
sevgilileriyiz" dedikleri zamanda "biz bir uluhiyet hanedanıyız" demek isterler
ve kendi l erinde böyle bir özel imtiyaz farzederler. Her halde âyet bize
gösteriyor ki, gerek yahudi ve gerek hıristiyanlar verdikleri sözü bozmak
suretiyle hak dinden çıkmış, hakiki veya mecazi bir ilâhlar doğuşu hayali
tutturarak kendilerini "her şeye kâdir" o lan Allah'ın kulları değil, oğulları
ve evlatlığı ve özellikle dostları ve dengi saymak gururuna düşmüşler, Allah'ın
haklarını ve kulların haklarını tanımaz ve Allah'tan korkmaz olmuşlardır. Ve bu
gurur kendilerinin felaket sebepleri olmuş ve olacaktır.
Ey Muhammed, sen onlara de ki: Öyle de Allah sizi günahlarınızla niçin azab
edip duruyor ya? Öldürülmelere mi uğramadınız? Esaretlere mi düşmediniz?
Nimetler, devletler mi kaybetmediniz, başka hayvan şekillerine dönüşmeye mi
uğratılmadınız? Ha y ır, siz Allah'ın oğulları veya dostları değil, akıl sahibi
olarak yarattığı yaratıklar cinsinden bir beşer, derisi, aplak, aciz, fakat
anlayış sahibi bir mahluksunuz; haddiniz, hududunuz bu, durumunuz budur.
Allah'ın yaratığı ve onun kudret ve iradesine m a hkum bulunmak bakımından
diğerlerinden hiçbir farkınız yoktur. Ne olsanız bir mahluk olmaktan
kurtulamazsınız. Allah'ı sevenler, hiç Allah'a karşı çıkar, günaha girer mi?
Sonra Allah sevdiklerine azab eder mi? Allah ise yaratıklarına karşı hiçbir
hususta mecbur değildir. Mutlak dilediğini yapandır. Dilediğini affeder,
günahlarını hasenat (sevaplar) ile örter, rahmet ve sevgisine mazhar eder. Ki
bunlar Allah'a ve peygamberlerine iman eden ve imanlarında sebat edenler
arasında bulunurlar dilediğine d e azab eder. Kötülüklerinin azabını çektirir.
Allah'a ortak koşan, yaratılanı yaratan yerine koyanlar için de bu azab
muhakkaktır. "Allah, kendisine ortak, koşulmasını bağışlamaz, bundan başka
dilediğini bağışlar" (Nisâ, 4/116) İşte yaratılanın, yarata n karşısındaki yeri,
bu iki dilemenin eşit olarak mutlak ihtimal dairesinde olmasıdır. Ve böyle
olmakta sizin beşer cinsi içindeki diğer halktan hiçbir ayrıcalığınız yoktur.
Dün çırılçıplak bulunduğunuz, yalın ayak başı açık zaruretler içinde
kıvrandığına güldüğünüz, insan yerine koymayıp her türlü hakarete layık
gördüğünüz bir fert veya bir kavim, yarın bakarsınız ki Allah'ın lütuf ve
mağfiretine ermiş tepenize çıkmıştır. Bugün saadetlere gömülmüş, cihana hakim
olmuş, geleceğini temin etmiş sandığınız bi r fert veya toplum öbür gün
bakarsınız ki Allah'ın bir belasına çatmış, helak olmuş, ateşler içinde
yanmakta, ıstıraplar içinde kıvranmaktadır. Allah'a karşı bütün insan cinsi şu
iki takdirin nöbetleşme ihtimaline eşit bir şekilde mahkumdur. Çünkü bütün
gökler ve yer ve bunların aralarındaki bütün varlıkların hepsi Allah için bir
mülk, bir hükümet, bir saltanattır. Bu memleketin, bu hükümetin, bu saltanatın
hepsi tamamen ve müstakil olarak Allah'ın mülküdür. Ve hepsi Allah'a, mülkü
olmakla mensubdur. Var l ıklardan hiçbirinin Allah'a mahlukluk, kulluk ve
mahkumiyetten başka bir şekilde bağlılık iddia etmeye hakkı yoktur. Hepsi onun
mülkü ve melekûtu altında boynunu eğmiş ve mahkumdur. Allah, bütün bunlar
üzerinde yaratma, zabt ve idare, yaratma ve yok etme, can verme ve öldürme,
takdir etme ve cezalandırma ile dilediği gibi tasarruf eder. Ve bu hak ancak
O'nundur.
Şu halde bunlar içinde bir zerre kadar olan şu yer üzerinde çırılçıplak
olarak yaratılan ve yerdeki varlıkların az bir kısmından ibaret olan beşer cinsi
ve beşer içinden bir kısım halk nasıl olurda öyle bir iddiada bulunabilir?
Halbuki en sonunda varılacak, başvurulacak olan yegane merci de ancak O'dur.
Bugün bu iddiada bulunanlar da, diğerleri gibi O'nun hükmü altında bu dünyadan
çekilip ahiret e gitmeye ve gittikleri zaman da başkasına değil, ancak O'na
varmaya ve O'nun huzurunda hesap verip, itaatlarının veya isyanlarının, iyilik
veya kötülüklerinin acı veya tatlı cezasını çekmeye mecburdurlar. Bu böyle iken
idrak sahibi olan insanlık bunu nasıl düşünmez ve nasıl Allah'a isyandan
çekinmez de öyle batıl gururlara saplanır?
Şimdi bu çıkışma ve ihtardan sonra davette bir nezaket olmak üzere iltifat
yoluyla buyuruluyor ki:
19-20- Ey kitap ehli, peygamberlerin ardının kesilmesine karşı, yani
vahiylerin kesildiği ve eserlerinin unutulması, bozulması ve tahrif edilmesi ile
yıkılmaya yüz tuttuğu ve hak dinin bilinemez, tanınamaz hale geldiği bir fetret
(kesilme) zamanında size o Resulümüz Muhammed (s.a.v) geldi, sizin için, siz
insanların selamet ve saadeti için, acı tatlı her türlü hükümleri ve haberleri,
hakkı açıklıyor ki, yarın ahirette Allah'ın huzuruna varıp hesaba çekildiğiniz
zaman, "Bize ne bir müjdeci, ne de Allah'ın azabından korkutucu geldi, daha önce
gelenlerin de eserleri b o zulmuş, yıkılmış, biz fetret için de kalmıştık."
demeyesiniz, böyle özür göstermeyesiniz işte size tam bir müjdeci ve korkutucu
geldi. Bundan böyle, öyle bir mazeret göstermeye de hakkınız kalmadı. Allah da
her şeye kadirdir. Şu halde insanlardan pey g amber göndermeye, hem bunu bir
zaman cereyan eden bir sünnet (âdet) yaparak devamlı ardarda göndermeye, hem de
bunları kesintiye uğratıp fetretler (aralıklar) yaratmaya ve sonra bu aralıklar
içinde unutulan gerçekleri hatırlatacak ve her şeyi öğretip açık l ayacak ve
insanlığın bütün hata ve saygısızlığını kesecek bir Peygamber yaratıp göndermeye
de kadirdir. Özetle kahretmeye de gücü yeter, lutfa da. O halde en çok irşada
muhtaç olduğunuz bir zaman aralığında gönderilmiş olan bu şanlı Peygamber'in, bu
ilâhî nimetin kıymetini takdir ediniz, açıklamalarına kulak verip itaat ediniz.
Eskisi gibi inkâr ve küfürden, sözleşmeyi bozmaktan sakınınız ve bu sayede
günahlarınızın affolunmasını isteyiniz. Ve biliniz ki her ne olsanız, sonunda
dönüp dolaşıp "dönüş ona v e herşeye kâdir" olan Allah Teâlâ'nın huzuruna
varacaksınız ve ona karşı fetret (iki peygamber arası zaman)te kalanlar gibi
bir mazeret göstermeye de inkâr bulamayacaksınız, bütün sorumluluk üzerinize
yüklenip kalacak ve kendi azabınızı kendi eliniz ve kendi isteğinizle bile bile
hazırlamış olacaksınız. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Siz bugün de Allah'ın
huzurunda bulunduğunuzu düşününüz. Elinizi kalbinize koyup vicdan selametiyle
bir düşünürseniz, İbrahim'in duası, Musa'nın haber vermesi, İsa'nın müjdesi o l
an o Peygamber, o hak ruh, o müjdeci ve korkutucu henüz bize gelmedi,
diyemezsiniz. Fetretler içinde karmakarışık olmuş, bin türlü değişiklik ve
tahriplere uğramış ve bununla beraber yine delalet ve açıklığıyla bu
Peygamber'in geleceğini bildirmiş olan T e vrat ve İncil'den sonra Muhammed
Resûlullah'ın geldiğini ve Kur'ânın her şüpheden uzak olarak varlığını inkâr
edemezsiniz.
Ey Muhammed! Sen bu açıklama cümlesinden olmak üzere şunu da hatırlat:
Meâl-i Şerifi
20- Musa kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini
hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı. Ve
âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi."
21- "Ey kavmim, Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin,
yoksa kayba uğrarsınız."
22- Onlar da: "Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça
biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, şüphesiz biz de gireriz"
dediler.
23- Allah'tan korkan ve Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle
dedi: "Onların üzerlerine kapıdan girin. Oradan girerseniz muhakkak galip
gelirsiniz. Eğer layıkıyla inanıyorsanız yalnız Allah'a dayanın.
24- Kavmi Musa'ya: "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla
girmeyiz. Sen ve Rabb'in gidin savaşın. Biz burada oturacağız" dediler.
25- Musa: "Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum,
artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır" dedi.
26- Allah Musa'ya şöyle dedi: "Kırk sene o mukaddes yer onlara haram
kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fâsık kavim için
üzülme!".
Hani bir zaman Musa kavmine şöyle demişti: Ey benim kavmim, Allah'ın size
olan nimetini anıp yâdediniz. O zamanki nimetini ki, içinizde peygamberler
yarattı ve sizi hükümdarlar kıldı ve size âlemlerden hiçbirisine vermediği
şeyler verdi. Âlemde hiçbir kavimde İsrâiloğulları'ndaki kadar çok peygamber
gönderilmemiş olduğu bilinmektedir. Önce Yâkûb'un evlatları Esbat (torunlar),
sonra Musa, Harun, Yûşâ ve bu cümleden Hz. M usa'nın kavminden seçip beraber Tur
dağına gittikleri yetmiş zat ve daha sonra nice İsrailoğlu peygamberi gelmiştir.
Ancak âyetin ilerisinden kesin bir şekilde anlaşılıyor ki Hz. Musa bu
hatırlatmayı yaptığı zaman İsrâiloğulları henüz Arz-ı Mukaddes'e gir m emiş ve
daha bir vatan tutmamış ve henüz hükümdarlar devrine ermemişti. O sırada da
Musa, Harun ve yetmiş zat ile tahakkuk etmiş ise de "sizi hükümdarlar kıldı"
demek nasıl mümkün olabilir? Gerçi bunun vaki oluşunun tahakkukuna dayanarak,
istikbalden ma z i ile tabir olarak kılacaktır, kılacağı muhakkaktır veya ezelde
böyle takdir etmiştir" mânâsına olması ve dolayısıyla peygamberlerden bütün
İsrailoğulları peygamberleri, hükümdarlardan da bütün İsrailoğulları
hükümdarlarının kasdedilmiş olması muhtemeldi r. Bu şekilde meâlin özeti
şöyledir: "Ey benim kavmim! Muhakkak ki Allah sizin içinizde daha birçok
peygamberler yapacak ve sizi hükümdarlar kılacak. Saltanatlara erdirecek ve size
diğerlerine vermediği şeyleri verecek. Şimdi Allah'ın bunları yaptığı veya t
akdir ettiği zaman size olan nimetini anın ve düşünün de ona göre hareket edin."
demek olur. Ve Hz. Musa'nın bu hatırlatmasının o günkü bulundukları zamânâ
değil, sırf geleceğe ait bir nimeti, ezeli bir takdiri gaybdan müjdeleme ve
haber verme şeklinde ka b ul edilmesi gerekir. Gerçekte İsrailoğulları'nın
Mısır'dan çıkışından Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz. İsâ'yı öldürmeye teşebbüs
ettikleri zamana kadar içlerinden büyük küçük pek çok peygamber ve krallar
gelmiş ve bu arada Hz. Davud ve Süleyman saltanatı g ibi peygamberlik ve
hükümdarlığı şahsında toplayan emsalsiz saltanatlar da geçmiş bulunduğunda şüphe
yoktur. Ve burada İsrailoğulları'nın o zamana kadar başka milletlere nasip
olmayan en mesut devirlerine işaret de yok değildir. Fakat asıl maksat bu olsay
d ı "içinizde peygamberler ve krallar yaptı" denilmesi gerekir ve bu daha veciz
ve daha açık olurdu. Halbuki buyurulmakta bazısını peygamber ve hepsini hükümdar
yapan bir mânâ kastedilmiş olduğu anlaşılıyor. Bunun için tefsircilerin
büyüklerinden Süd d î ve diğerleri burada "mülük" (hükümdarlar)ün = "hür
olanlar" demek olduğunu göstermişler ve hürriyetten maksat ta tam
mânâsıyla hürriyet, yani şahsî ve siyasî hürriyeti içine alan bir mânâ
olduğunu anlatmışlar da demişlerdir ki: "Siz önceleri Kıbt kavminin elinde
bulunduğunuz, hizmetçi, köle ve cizye ehli derecesinde mağlub ve mahkum
olduğunuz halde, sizi kurtarıp kendinize mâlik, şahsî, siyasî insanlık
hukukunuza sahip, kendinizi anlamaya ve işlerinizi idare etmeye kâdir hürler
kıldı; artık kimsenin k ulu, kölesi, hizmetçisi değilsiniz ve cizye ehli gibi
bir galibiyetin üstünlüğü altında ve istilasında bulunmuyorsunuz. Hem şahsen
hür, hem de toplum ve siyaset bakımından hürsünüz" demektir. Ve bu mânâ, hem
âyetin nazmına daha uygun ve hem de daha çok fa y daları içine almaktadır. Bu
şekilde Hz. Musa'nın bu hatırlatması yalnız vaad edilen nimeti ve geleceği haber
verme değil, vaki olan nimeti ve gerekli sonuçlarını hatırlatmadır ki, meâlin
özeti şu demek olur: Ey benim kavmim, Allah sizin içinizde peygambe r ler
yarattı ve sizin hepinizi esirlikten ve mahkumiyetten kurtarıp sultanlık demek
olan hürriyete erdirdi ve size öyle olağanüstü şeyler ihsan etti ki şimdiye
kadar hiçbir kavme nasip etmemiştir. Şu halde ey hür ümmetim, Allah'ın bu
nimetlerinin değerini b iliniz, kendinizi iyi idare ediniz. Peygamberlerinizin
Allah tarafından size haber verdiği ve tebliğ ettikleri ve edecekleri hususları
güzel rızanızla gereği gibi icra ve tatbik ediniz de bu nimetlerden yararlanmayı
ve Allah'ın bu iyiliklerinden istifade e tmeyi biliniz." demek olur ki, hürriyet
sultanlığının asıl kıymet ve önemi kendine sahip ve hukukuna malik olmanın
mânâsı ve faydası lâubalilik (ciddiyetsizlik) değil, insanı gerçekten mesut
edecek maksatlara ve iyiliklere gayret sarfetmek için iyi seçimd i r. Bu ise ilk
önce ilim ve irfana dayanır. Buna da her zaman ve her şahıs için şahsî akıl ve
ferdî (tek başına) tecrübe kâfi gelmez. Her şeyden önce Allah'ın özel bir
yardımına yani peygamberlerin haber vermesine ihtiyaç vardır. Şu halde
genellikle hürriy e tten istifade edebilmek için peygamberlere iman, verdikleri
haberlere ve irşadlarına başvurmak ve itaat etmek gerekir. Allah da bunları
vermiştir.
21-O halde Allah'ın bu nimetlerini hatırlayınız da: Ey benim kavmim, Arz-ı
Mukaddes (mukaddes topraklara) giriniz ki, Allah onu sizin için yazdı, yani size
vatan ve mesken olmak üzere takdir ve kısmet etti, "Levh-ı mahfuz"a yazdı. Şu
halde buna emin olarak ve başka bir endişeye tâbi olmayarak azim ve gayret edip
oraya giriniz ve gerisin geri ardınıza dönme y iniz. İmansızlık edip dinden
dönmeyiniz veya sebatsızlık edip karşınızdakilerden kaçmayınız, Mısır'a ve
Mısır'daki esaret haline dönmeye kalkmayınız ki hepiniz hiçbir şey elde edemeyen
kimseler
olursunuz, dünya ve ahirette zarara düşer, herşeyden mahrum kalır, ziyana
uğrar, ziyan olursunuz. Yani kısmetiniz geride değil, ileridedir. Bu kısmet de
mutlak değil, iman ve itaat, mücedele ve sebat ile şartlanmış ve kayıtlanmıştır.
Nitekim yukarda "Eğer namazınızı kılar, zekatınızı verir ve peygamberlerime i
nanırsanız, muhakkak ben sizinle beraberim" (Mâide, 5/12) buyurulmuştu. İşte o
günahların örtülmesi ve o cennetlere girmek bu şartlar altında ve Arz-ı
Mukaddes'e girmekle mümkün olacaktır. Yoksa haliniz berbattır. Allah'ın emrini,
peygamberlerin tebliği n i dinlemeyecek olursanız, hürriyet, esirlikten daha
çok, zarara sebep olur. Haydi azmediniz ve gayret gösteriniz de oraya
giriniz.
ARZ-I MUKADDES (Mukaddes yer): Temiz ve mübarek yer demektir ki, Kudüs'te
"Beyt-i Makdis"in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok peygamberin oturduğu yer
olduğundan böyle isim verilmiştir. Bir rivayete göre İbrahim Aleyhisselam Lübnan
dağına çıktığı zaman Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası
mukaddestir ve gelecek nesline mirastır" buyurmuş. Bunun tayin ve t a kdirinde
"Tur" yani dağ ve havalisi denilmiş. Dımeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı
denilmiş, Şam toprağı da denilmiştir. Hz. Musa Mısır'dan, çıktıktan sonra Şam
arazisinde yerleşme vaad edildiği ve İsrailoğulları'nın buna "arz-ı mevâıd =
vaad olunan arz" dedikleri de söylenmiştir.
İbnü Cerir et-Taberi der ki: "En doğrusu Allah'ın peygamberi Musa
Aleyhisselâm'ın dediği gibi "arz-ı mukaddes" (mukaddes yer) demekle
yetinilmektir. Çünkü şu yer veya bu yer olmasının doğruluğu hakikati ancak haber
ile bilinebilir. Halbuki bu konuda kesin şehâdet denebilecek hiçbir haber
yoktur. Şu kadar ki bu "mukaddes arz Fırat ile Arîş-i Mısr (el-Ariş) arasındaki
sahadan da hariç olmayacaktır. Çünkü bütün tevil (yorum) ve siyer ehli ile
âlimlerin bu hususu haber vermekte ittifakları vardır".
22-Musa'nın bu teklifine karşı kavmi ne dediler bilir misiniz? Ey Musa o
dediğin yerde öyle bir kavim var ki, hepsi zorba, yani karşı konulmaz,
istediğini zorla, cebren ve ezerek yaptırır, yahut boylarına yetişilmez, iri,
güçlü kuvvetli, dev gibi adamlar onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya
girmeyiz. Şu halde onlar şayet oradan çıkarlarsa biz de muhakkak gireriz,
dediler. Allah'a ve peygambere karşı geldiler. Girme emrini kabul etmeyi," deve
iğnenin deliğinden geçerse" k a bilinden, mümkün olmayan şarta bağlamak
istediler ve
sanki "balık kavağa çıkarsa biz de oraya gireriz" demiş oldular. Yukarda
geçtiği üzere on iki elçi casusluk için gönderildiklerinde iri iri korkunç bir
takım cisimler ve manzaralar ve bir kuvvet ve heybet görmüşler, tutulmuş,
tehlikelere maruz kalmışlar, korkmuşlar ve döndükleri zaman ikisinden başkası
kavimlerine durumu açıklayıp yaymışlar ve korkutmuşlar.
Tefsirciler temsilî bir ifade ile naklederler ki, Musa Aleyhisselam elçileri
durumu öğrenmek için gönderdiği zaman bu zorbalardan biri bunları görmüş ve
hepsini tutmuş, bahçesinden getirmekte olduğu bir meyve ile beraber torbasına
koyup kralın önüne götürmüş, saçıvermiş ve "Garib değil mi bunlar bizimle harp
etmek istiyorlar" demiş. Kral da: "Hayd i arkadaşınıza gidiniz ve gördüklerinizi
haber veriniz" diye bunları salıvermiş, korku içinde gelmişler, olayı Hz.
Musa'ya anlatmışlar, o da bunu kimseye söylememelerini emretmiş, fakat
dinlememişler, ancak içlerinden Musa'nın yiğiti Nun oğlu Yuşâ ile Musa ' nın
damadı Yuhanna oğlu Kâleb işi kolaylaştırmaya çalışmışlar, çok güzel, çok hoş,
nimeti bol bir memleket, ahalisinin gövdeleri iri, bedenleri kuvvetli ise de
kalbleri zayıf demişler. Diğer on kişi ise halkın gözlerini korkutmuş,
yıldırmışlar, savaştan ç e kinmelerine sebep olmuşlardır. Bu nakilde zorba
hükümetinin kuvvetli bir zabıta teşkilâtı bulunduğu ve İsrailoğulları'nın
kendilerine saldırma hilesinde olduğunu öğrenmiş bulundukları anlatılmış
demektir ki, bunların kuvvetlerini ve iriliklerini tasvir y o lunda
İsrailoğulları'nın türlü türlü hikayeleri, masalları vardır. Bu cümleden olarak
bu zorbalar hükümetini başı gökte gururlu ve kibirli bir şahin misaliyle temsil
demek olan "Ac" yahut "Unuk oğlu Uc" masalı bu arada nakledilir ki, fevkâlâde
büyük ve kı y metli de olsa zorba bir hükümetin Allah'ın kudreti ile ansızın bir
darbe (vurup) altında mahvolup yok olabileceğini anlatır. Dilimizde "ucu boluk"
diye bilinen bu tarihi masalı burada nakletmek konunun anlaşılması bakımından
faydalıdır. Şöyle ki:
Veki ller casusluğa çıktıkları zaman Unuk oğlu Uc ile karşılaşmışlar ki üçbin
üçyüz otuzüç arşın uzunluğunda boyu varmış ve üçbin senedir yaşıyormuş.
Rastladıkları zaman başında bir deste odun varmış. Bunları tutmuş o destenin
içine koymuş, karısına götürmüş: " Bak bunlar bizimle savaşmak arzusunda
bulunuyorlar" diye önüne atıvermiş. "Şunları ayağımın altında ezivereyim mi?"
demiş. O da: "Hayır öyle yapma, bırak gitsinler, gördüklerini kavimlerine haber
versinler" demiş, bırakıvermişler. Onlar da bunların duruml a rını gözden
geçirmişler. Görmüşler ki, üzümlerinin bir salkımını dört beş kişi
götürebiliyor. Nihayet çıkmışlar, birbirlerine:"Eğer bunları İsrailoğulları'na
haber
verirseniz, Allah'ın peygamberine karşı dinden dönerler, öyle ise gizleyelim,
yalnız Musa ve Harun Aleyhisselam'a söyleyelim, onlar ne fikirde bulunacaklarsa
bulunsunlar" demişler ve aralarında böyle anlaşma yapmışlar ve yanlarına bir
tane de üzüm almışlar ki bir adam ağırlığında varmış. Fakat geldiklerinde Kâleb
ile Yûşâ'dan başkası sözlerinde d urmamışlar, her biri kendi torunlarına harbi
yasaklamaya ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar.
Daha sonra Musa'nın ordugâhı bir fersah (üçmil veya beş kilometre) kare imiş.
Uc gelmiş, bunlara bakmış, dönmüş dağdan bu asker mikdarında ve değirmentaşı
şeklinde kocaman bir kaya yontup ordunun üzerine bastırmak için başına almış,
Allah Teâlâ da bir Hüdhüd göndermiş, başına göre kayanın ortasını oymuş.
Delinmiş birden bire Uc'un boğazına geçmiş, geçince sendelemiş yıkılmış.
Çabalarken karşıdan Hz. Musa yü r ümüş. Boyu on arşın imiş, on arşın da âsâsı
varmış. On arşın da sıçramış bu otuz arşın yükseklikte ancak topuğuna yetişmiş
vurmuş, fakat öldürmüş. Bunun üzerine etraftan hançerlerle üşüşmüşler ve başını
koparmışlar.
Bu, bir devletin yıkılış şeklini temsildir. Unuk oğlu Uc bir hükmî şahıs,
fakat tarihî bir masaldır. O zaman Arz-ı mukaddes'te oturup hüküm süren bir
kavmin timsalidir. Ahad (birler), Aşerat (onlar), Miat (yüzler), ulüf (binler)
rakamların mertebelerinden her birinin ilk ferd sayısı olan " ü ç" adedine
çarpımının sonucu bulunan üçbin üçyüz otuzüç sayısı Fisagorilerin sayı
körletmesine kaynak teşkil eden gizli bir usul (metod) ile bu devletin hükmünün
dairesini, arazisini, maddi kuvvetini gösterir. Bununla üçbin üçyüz otuz üç
arşın, Hz. Musa'nın on arşın boyu iki tarafın maddi bakımdan mukayese edilmesine
bir ölçü teşkil eder. Üçbin sene, bu kavmin eskiliğini, başındaki odun,
parlaması mümkün olan bir fitneyi temsildir ki, bu casusların gelişi ve
tutuluşları da bu fitneye bir ek olmuş demektir. Kadın, hükümdarın şehveti ve
maiyeti; üzüm, servet ve ziraatın feyz ve bereketi; taş, o devrin mancınık ve
diğerleri ile harp araçları; bakış ve dönüş İsrailoğulları'nın gelmesinden
sonraki tedbirler ve hazırlıklar; Hüdhüd, ilâhî tasarruf; taşın delinmesi,
hükümet merkezi (baş şehir)nin fesat ve dağılması; boğazına geçmesi, harbe ait
tedbirlerin tepkisi ve iç ihtilâl; sendeleyip yıkılmak devletin yıkılması; bu
sırada Hz. Musa'nın yürümesi, İsrailoğulları'nın sonradan saldırması; üçbin
küsüra nisbette Musa ' nın on arşın boyu İsrailoğulları'nın ve bulundukları
arazinin miktarıdır. Asâ, Hz. Musa'nın i'cazının gücü ve bunun on arşın boyu,
harp yoluyla yürünülen mesafe; on arşın sıçrama, hiç harp edilmeksizin işgal
edilen mesafe; otuzar arşın yükseklik,
üçbin üç yüz kusûra nisbetle yok edilen kuvvet ve işgal edilen arazi;
topuktan vurulup ölmek, koca bir devlet ve memleketin kenarından ve
güzergâhından az bir yerin işgaliyle yıkılıvermesi ve nihayet etraftan üşüşüp
başını koparmak, hükümetin yok olması ve memleke t in komşu kavimler tarafından
bölüşülüp istila edilmesidir.
İlk bakışta bundan İsrailoğulları'nın Arz-ı Mukaddes'e girişi Hz. Musa'nın
hayatında olmuş gibi sanılırsa da, bunun yanlış olduğu söyleniyor. Şu halde Hz.
Musa'nın da şahsı değil, maneviyatı ve dini düşünülmüş demek olur.
Şimdi bunları nakletmekten maksadımız, efsanelere karşı Kur'ân
açıklamalarının sağlamlık ve eminliğini anlatmaktır. Kur'ân bize gösteriyor ki,
İsrailoğulları'nın bu gibi efsaneleri, boyunu göklere çıkardıkları Acların,
Ucların, devlerin asıl ve hakikatı iki kelimeden ibarettir: "zorba bir kavim".
Bu ve bu gibi geçmiş ümmetlerin kıssalarında doğrudan doğruya Kur'ân'ın sağlam
ifadesine dikkat etmek ve buluşları, hayalden gerçeğe nasıl yönettiğini anlamak
gerekir. Tefsirc i lerin bu gibi yerlerde böyle hikayeleri nakletmekten
maksatları, Kur'ân'ı bunlarla tefsir ve açıklama fikrini vermek değil, Kur'ân-ı
Kerim'in sağlam beyanları ile geçmiş rivâyetlerin durumlarını ölçmek için bir
ölçü ve misal vermektir. Bunu farkedemeyen v e ayıramıyanlar, Kur'ân'ın mânâsını
bunlara döndürerek düşünmenin gerekeceği zannına düşerek pek çok hata etmiş
olurlar. Allah Teâlâ bu gibi hatırlatmalar ile müslümanların diğer kitap ehli
gibi efsaneler peşinde dolaşmamalarını ve hak dini vehimlerde ve h a yaletlerde
değil, gerçek hakikatte aramalarını hatırlatmış ve bunun için kitabına "Kitab-ı
mübin" (açık kitap), "Kitab-ı hakîm" (hikmetli kitâp) demiş "O'nda muhkem
âyetler vardır, onlar kitabın aslıdır" (Al-i İmrân, 3/7) buyurmuştur. Hakikat
mümkün ik e n mecaza gidilmemesinin lüzumunu öğretmiştir. (Bakara sûresinde
26.ncı âyete ve Al-i İmrân sûresine bak.)
23-Kısaca İsrailoğulları Hz. Musa'ya karşı "Biz arz-ı mukaddes (mukaddes
yer)e girmeyiz" diye dayattılar. Ancak korkanlardan, yani Allah'dan ve Allah'ın
emrine karşı gelmekten korkanlardan iki er -rivayetlerin çoğuna göre Yuşâ ve
Kâleb- ki Allah ikisine de nimet vermek suretiyle mesut etmişti, bunlar dediler
ki, üzerlerine kapıyı tutunuz, giriniz, çünkü onu tutup girdiniz mi, siz m
uhakkak galipsiniz. Şu halde böyle yapınız ve ancak Allah'a dayanınız, eğer
Allah'a ve Musa'nın peygamberliğine inanıyorsanız böyle yapınız. Allah'tan
korkan ve mesud olan bu iki er,
Hz. Musa'nın peygamberliğine, vaadindeki ve verdiği haberindeki doğruluğuna
hakkıyla iman etmiş olduklarından, gördükleri kuvvet ve heybete rağmen, Allah'ın
lütfuyla, sözlerinde durarak, bu şekilde itimat ve güvenilirliklerini
açıklamışlar ve kavimlerini itaate teşvik etmişler ve sürüklemişler ve bunlar
başlangıçta bu seb a tta Allah'ın nimetine mazhar oldukları gibi, sonra mukaddes
arza girme nimetine de erişmişlerdir.
Başka bir rivayete göre İsrailoğulları'nın korkmakta oldukları zorbalar
kavminden iki adam demektir. Bunlar, Allah'ın yardımı ile Hz. Musa'ya iman edip
gelmişler ve zorbaların içlerinin dışları gibi kuvvetli olmadığını
bildiklerinden bu şekilde teşvikte bulunmuşlardır. Dahhâk, Said b. Cübeyr ve
Kaffâl bu mânâya kânidirler. Fakat önceki mânâ tercih edilmiştir.
"el-bâb"dan maksat, zorbalar memleket inin kapısı, yani girişi, güzergâhı
demek olan bir şehir veya bu şehrin kapısıdır. İbnü Ebi Nüceym'in Mücahid'den
rivayetinde (zorbaların şehri) diye vârid olmuştur. Ve bunun "Eriha" olduğu da
nakledilmiştir.
24-Acaba Musa'nın kavmi bu garantiye karşı ne yaptılar? Büsbütün azıtıp
dediler ki: Ey Musa, muhakkak ki onlar orada bulundukça, biz o yere ebedî olarak
girmeyiz, kapı şöyle dursun o yere sonsuza dek ayak basmayız. Şu halde sen
Rabbinle git de ikiniz harbediniz, biz muhakkak burada o turacağız, yani bir
adım ileri gitmeyiz.
25-Hz. Musa, bunların sapıklık ve inadını, inkârlarını görünce tam hüzün ve
kırgınlıkla ve ilâhî rahmet ve icabeti çekecek olan bir kalb inceliği ile
Allah'a şikayet ederek, şöyle dedi: Ey Rabb'im! ben kendimden başkasına malik
değilim, bir canım var ki, kudretim, iradem, hükmüm ancak ona geçer, bir de
kardeşime, yahut kardeşimin de benim gibi. Şu halde bizimle şu itaatten çıkan,
isyanda ısrar eden sapık kavmin arasını ayır, yani bize bizim hakettiğimiz e,
onlara da kendi hakettiklerine göre hükmedip aramızı ayır. Demek ki Hz. Musa, ya
o iki kişiye bile tamamen inanmayarak veya din kardeşi mânâsını kastedip, onları
da hesaba katarak böyle dua etti.
26-Allah Teâlâ da, buyurdu ki o isyan ve bu du a sebebiyle bunlara o vaad
edilen "mukaddes yer" kırk sene haram edilmiştir. Yani oraya girmeleri şer'î bir
şekilde haram kılma ile dinen haram olmak
mânâsına değil, men (yasaklama) mânâsına tekvînî haram etme ile kırk sene
mahrum kılınmışlardır. Bu müddet içerisinde hiçbiri oraya giremeyecek. Şu kara
yerde Tih içinde nereye gittiklerini bilemeyecek, açıkta vatansız, şaşırmış ve
sersem, serseri olarak dolaşacaklardır. Bu hüküm, hürriyetlerini kötüye
kullanan, peygamberlerini dinlemeyen o sapıklar hakkı n da Hak Teâlâ'nın kötü
bir cezasıdır. Belli ki bu ifadeden bunların hepsi bu müddeti dolduracak ve
sonra kurtulacaklar mânâsı anlaşılmaz. Ölenler ölecek, kalanlar girmek
isterlerse girebilecek demek olur. Hatta bazı tefsirciler demişlerdir ki, "kırk
sene", "tahrim" (haram kılma)nın değil, nin kaydıdır. Şu halde haram kılma,
mutlaktır. Müddet ile kayıtlanan Tih'dir. Yani tîh halinde de nihayet kırk sene
kalacaklar, fakat bunlara girişten mahrum kalma hali devamlı olacak, çünkü o
zamana kadar hepsi ölecek, a ncak evlatları olan yeni nesil girecektir.
Şaşırıp son derece hayrette kalmak; isim olarak içinden çıkılmaz, yol
bulunmaz ova, çöl demektir. Bunun için İsrailoğulları'nın mahkum oldukları bu
çöle "Sahray-ı Tih" (Tih çölü) denilmiştir.
Acaba bu müddet içerisinde Musa ve Harun Aleyhisselâm ne oldular?
Nakledildiğine göre bu meselede rivayetler çeşitlidir. Bazıları Tih'te
kalmadılar, demiştir ki, âyetin zahiri de bunu gösteriyor. Diğer bazıları ise
kavimleriyle beraber Tih'te kaldıklarını, faka t bunun kendileri hakkında bir
azab olmayıp, İbrahim'e ateşin soğuk ve selam olması gibi rahat ve selamet
olduğunu söylemişlerdir. Bunu söyleyenler de şu noktada fikir ayrılığına
düşmüşlerdir: Acaba Harun ile Musa Tih'de mi vefat ettiler, yoksa çıktılar m ı?
Bir kısmı Tih'de önce Harun'un, bir sene sonra da Musa'nın öldüğüne, bundan
sonra vasisi ve kızkardeşinin oğlu Yuşâ b. Nun peygamberlik göreviyle yerine
geçerek, Kâleb de hayatta olduğu halde yeni nesil ile çok geçmeden ve hatta bir
rivayette Musa'nın ö lümünden üç ay sonra Arz-ı mukaddes'i fethettiğine kâni
olmuşlardır ki, yaygın olan da budur. Diğer bir kısmı ise Hz. Musa'nın
vefatından önce Tih'den çıkıp zorbalarla harp ettiğini ve üstün gelip Arz-ı
Mukaddes'in bir kısmına girmiş olduğunu nakletmişler dir.
"Tih" kelimesi hem masdar, hem isim olduğundan dolayı "Tih'de kalmak" deyimi
iki mânâ ile düşünülmelidir: Birisi, hayretler içinde sersem bir şekilde kalmak;
diğeri de çölde kalmak. Şüphe yok ki, birinci mânâ peygamberler hakkında
tasavvur edilemez. Âyette gelen, azab ve ceza ifade eden ise bu mânâyadır. Bu
mânâ ile Musa ve Harun Aleyhisselam Tih'te kalmamışlardır. Fakat çölde kalmak
genelde böyle değildir. Bir çölde yerine getirilen vazifenin
zor da olsa bir ceza ve azab olması gerekmez. Nitekim peygamberlerin âlemde
en büyük zahmetlere uğramış oldukları ve bu imtihanın onlar hakkında bir azab
değil, peygamberlik makamı gereğinden bulunduğu da bilinmektedir. Şu halde Musa
ve Harun Tih'te "yetîhûn" (azab ve ceza içinde) değildiler. Fakat çölde y ine
İsrailoğulları'nın başında bulunuyorlardı demek olur. Hatta bu sayededir ki,
İsrailoğulları bu ceza ve terbiye esnasında "Bunun üzerine taştan oniki su
kaynağı fışkırdı." (Bakara, 2/60), "Ve bulutu üstünüze gölgelik çektik, size
kudret helvası ve bıldırcın indirdik." (Bakara, 2/57) mucizelerinden istifade
etmeye devam etmişler ve yeni bir nesil yetiştirmişlerdi. Yoksa kırk yılda
değil, kısa bir zamanda tamamen yıkılıp giderlerdi. Arz-ı mukaddes'e girme
meselesine gelince, Beyt-i Makdis mevkisi n e ve Şam toprağına giriş, Hz. Yûşâ
zamanında olmakla beraber, ilk hareket ve zorbaları ilk mağlûb eden darbeyle
"bâb"e (kapıya) giriş, Hz. Musa'nın hayatında vaki olmuş olduğu anlaşılıyor.
Şu halde ey Musa böyle sapık kavme, sapıklar güruhuna üzülme, bunlar cezayı
haketmişlerdir. Rivayet edilir ki, Musa Aleyhisselâm duasına nedâmet etmiş,
bunun üzerine böyle buyurulmuştur.
İşte ey Muhammed, sen onlara bu kıssayı hatırlat, yine uyanmazlarsa sen de
böyle sapıklara üzülme ve sonraki cinayetlerinin hükmüne bir hazırlık yapmak
üzere:
Meâl-i Şerifi
27- Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi
birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti.
(Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle
demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28- "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben
seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan
korkarım.
29- "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş
halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30- Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini
öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31- Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini
göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da
kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan
oldu.
27- Bunlara karşı Âdem'in iki oğlunun veya iki âdem oğlunun kıssasını da
hakkiyle oku. Çünkü onlar bu kıssanın tam uygun tipidirler. Tefsircilerin çoğu
bu iki Âdem oğlu, Hz. Âdem'in oğulları olan Kâbil ile Hâbil olduğunu
söylemişler, Hasen ve Dahhâk ise kıssanın sonundaki "bundan dolayıdır ki"
âyetinin karinesiyle bunların İsrailoğulları'ndan iki şahıs olduğunu
söylemişlerdir. Her halde dikkat edilmesi gerekir ki, kıssadan faydalanmak için
şahısların hüviyet (kimlik) le r inin tayini lazım olmadığından mutlak olarak
"Adem'in iki oğlu" buyurulmuş, "hakkıyle" kaydıyla da efsanelere değil, olayın
zatî gerçeğine dikkat çekilmiştir. Çünkü Kâbil ve Hâbil kıssası adıyla da acaib
ve tuhaf bir çok şeyler söylenmiştir. Yani bu kıssa bir olaydır. Mesela bunun
hayal edilen bir olay olduğu dünüşülse bile, İsrailoğulları'nın durumları bunun
hakiki bir konusunu teşkil eder, bu onlara hakkıyla okunur. Şu halde hata olmak
ihtimalinden kurtulmayacak olan türlü türlü rivayetleri ve açıkla m aları bir
yana bırakarak yalnız Kur'ân'ın nassını takip etmelidir. Bir hadis-i şerifte
görülmüştür ki, "Allah Teâlâ size iki Âdem oğlu ile bir darb-ı mesel getirdi,
bunun hayrını tutun, şerrini bırakın". Şöyle ki:
Bir zaman iki âdem oğlu birer kurban sunmuşlardı da, her nedense birininki
kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemiş idi. "Kurban", örfümüzde Allah'a
yaklaşmak için kesilen kurbanlığa
denirse, de asıl mânâsı Allah'a yaklaşmak için sunulan herhangi bir şey
demektir ki, gerek kurbanlık ve gerek diğer sadakalardan daha geneldir. Herhangi
bir delil ile birinin kurbanının kabulü, diğerinin ise kabul edilmeyişi
anlaşılınca, kurbanı kabul edilmeyen diğerini çekemiyerek, yemin olsun ki, seni
öldüreceğim, dedi. Öbürüde dediki: Allah ancak y eterince korunanlardan kabul
eder.
28-29-Şu halde Allah'tan kork, niyyetini düzelt, eğer sen beni öldürmek için
elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim, çünkü ben
âlemlerin Rabb'i olan Allah'dan muhakkak korkarım. Ben bu şekilde şunu isterim
ki, beni günaha sokmayasın da, hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp
gidesin, bu iki günahı yüklenerek can verip Hakk'ın huzuruna varasın da. ateşe
gireceklerden olasın, zira zalimlerin cezası budur".
Burada iki soru vardır: Birincisi "Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü
taşımaz" (İsrâ, 17/15) olduğu halde katil olan, öldürülenin günahını nasıl
yüklenir?
Bu nokta birkaç şekilde izah edilmiştir: Bir hadis-i şerifte: "Söğüşen iki
kişinin söyledikleri başlıyana aittir, zulme uğrayanı haddi aşmadıkça."
Söğüşenlerin bütün söyledikleri başlayana aittir. Yani ilk başlayan hem aynen
kendinin günahını, hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının günahının bir
aynını yüklenir. Fakat mazlum (zulme uğrayan), haddi aşıp daha ileri gitmedikçe
buyurulduğu gibi, burada da "benim günahım" demek, şayet sana karşı karşılık
vererek el uzatırsam, gireceğim günahın bir aynı demektir. Şu halde biri tecavüz
eder, diğeri de karşılık verir de, her ikisi de öldürülürlerse, başla y an iki
cinayet diğeri de bir cinayet işlemiş olur. Beriki, karşılık vermeyecek olursa,
bu bir cinayetten de kurtulur. Fakat katil yine iki cinayet yapmış ve iki günah
yüklenmiş bulunur ki, birisi mazlumu öldürmek, diğeri kendini cezaya layık bulup
ateşe a t mak cinayetidir. Bundan başka "benim günahım" demek, muzafın hazfi ile
yani beni öldürmek günahı, de bundan önceki günahın. Bu cümleden olarak,
"kurbanının kabul edilmemesine sebep olan günahın" demek de olabilir ki, bu mânâ
İbnü Abbâs, İbnü Mes'û d, Hasen ve Katâde hazretlerinden de nakledilmiştir.
İkincisi, bir insan için kendinin Allah'a isyan etmesini istemek caiz
olmadığı gibi, başkasının isyanını isteme de caiz değildir. O halde böyle bir
muttaki (Allah'dan gereğince korkan)nin diğeri hakkında iki günah istemesi nasıl
caiz olur? Buna da iki cevap vardır:
Birincisi, bu sözden asıl maksat, diğerinin günaha girmesini istemek değil;
ne kendinin, ne de onun günaha girmemesini istemek, günahtan uzaklaştıracak bir
nasihat vermektir.
İkincisi, isyan istemek caiz değilse de isyan edenin cezalandırılmasını
istemek caizdir. Bu itibar ile mânâ, ben günaha girmek istemem, sen ısrar
edersen ben de senin Allah'tan cezanı isterim, demek de olabilir. Fakat
birincisi daha uygundur.
30-Bu takva, bu barış fikri, bu hayır dileme, bu nasihat, bu kardeşlik hissi
üzerine kurbanı kabul edilmeyen zalimin nefsi, nefsâniyeti kendisine kardeşinin
öldürülmesini güzel gösterdi, yani vazgeçirmek şöyle dursun, böyle büyük bir
cinayeti güya bir itaat zevkiy l e endişesiz yapılabilecek, engelden uzak,
arzusuna itaat eden ve boyun eğen bir şey gibi gösterdi, kolaylaştırdı ve hatta
cesaretlendirdi. Derler ki "istediği gibi otlamak için, otlak önüne bol bol
seriliverdi" demektir. Burada "tatvic" bu mânâda "tavc" dan tef'il veznidir. Bu
şekilde nefsi ona bu cinayeti bir otlak gibi önüne serilmiş pek itaat edici ve
hoş bir şey gösterdi veya isyanı bir taat gibi yapılması gerekli bir şey gibi
saydırdı da kardeşini öldürdü. Ve şu halde zarar edenlerden oldu. B u nunla
kendisine bir fayda temin etmek ihtimali olmadıktan başka, dininde de,
dünyasında da zarar etti, hüsran (zarar) lar içinde kaldı.
31-İlk önce öldürdüğü insanın cesedini ne yapacağını şaşırdı, sonra Allah bir
karga gönderdi ki, yeri deşeliyordu. Bu gönderiş veya bu eşeleyiş ona kardeşinin
ayıbını, yani ortada görünmesi çirkin bir hâl alan leşini nasıl örtüp
gizleyeceğini göstermek içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham edilmiş
olarak Eyvahlar olsun, vay bana ben şu karga kadar o l up da kardeşimin leşini
gömüp gizlemekten âciz oldum ha..!" dedi ve şu halde nedâmet eden güruhdan oldu,
nedâmeler içinde kaldı. İşte:
Meâl-i Şerifi
32- Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya
yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş
gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış
gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz
açık delillerle geldiler. Yine de bundan son r a onların birçoğu yeryüzünde
aşırı gitmektedirler.
32- Sırf bundan dolayı, yani âdem oğlunun kardeşini hem de salih ve muttaki
(Allah'dan lâyıkıyla korkan) ve hayır düşünen bir kardeşini bile haksız yere
öldürmesi vâki olan bir iş ve bu kıssa mefhumunun İsrailoğulları'na hakkıyle
uymuş olmasından dolayıdır ki; İsrailoğulları üzerine şöyle yazdık. Yani onlara
indirilmiş olan kitaplarda emrimizle şu hükümler yazılıp farz ve kanun yapıldı
ki her kim insan nefislerinden bir nefsi, ne kısası gerek t iren bir nefsi
öldürme, ne de yeryüzünde kanını heder edecek bir bozgunculuk karşılığı
olmayarak, yani bu iki sebepten biri bulunmayarak, öldürürse, bunun -kendisi de
dahil olduğu halde- bütün insanları öldürmüş gibi olduğu muhakkak. Çünkü haksız
yere b irini öldüren katil, genellikle yaşama hakkı tanımamış, kanların
haramlığına, nefislerin masumluğuna saldırmış, adam öldürmeye yol açmış,
başkalarına da cesaret vermiş olur. Şu halde bir kimseyi
öldüren herkesi öldürmüş gibi, Allah'ın gazabını ve büyük azabını haketmiş
olur da hayat hakkı kalmaz, kanı boşa gider ve öldürülmesi vacib olur. İşte
haksız yere adam öldürme, böyle genel bir zarardır. Bu gibi adam öldürmelerine
sevkeden ve herkesin zararını gerektirecek ve genel asayişi bozacak fesat,
eşkiyalık, ihtilal de böyledir. Bunun için böyle bir katil veya bozguncuyu
öldüren herkesi öldürmüş gibi değil, belki hakkı yerine getirmiş veya bir
kurtarma yapmış olur. Her kim de bir nefse hayat verir, yani affetmek veya
öldürülmesine engel olmak veya herhangi b ir yok olma sebebinden kurtarmak
suretiyle hayatının devam etmesine sebep olursa sanki insanların hepsine hayat
vermiş, birine yaptığını -kendisi de dahil olduğu halde- hepsine yapmış gibi
olur.
Bilinmektedir ki, herhangi bir teşbih (benzetme), müşebbeh (benzeyen) ile
müşebbehün bih (kendine benzetilen) in her yönde ve bütün hükümlerde eşit
olmalarını gerektirmez. Şu halde bundan herkesi ilgilendiren öldürmek veya hayat
vermenin, bir kişiyi ilgilendiren adam öldürme ve hayat vermeden hiçbir şekilde
f arkı yoktur demek anlaşılmamalıdır. Her iki fıkradaki tepkilerden maksad, adam
öldürmenin zararını, kişiye hayat vermenin de genel bir fayda olduğunu açık bir
şekilde anlatmak ve dolayısıyla adam öldürmeye karşı kısas olarak (öldüreni
öldürerek) ve yeryü z ünde bozgunculuk suçuna karşı ceza olarak öldürme ve
idamın meşruluğunu tesbit ile adam öldürmeye saldırmaktan korkutmak ve hayatı
muhafaza etmeye teşviktir.
Fakat burada iki soru vardır: Önce İsrailoğulları'na bu hükümlerin yazılıp
vacib olması niçin "bundan dolayı" olsun? Vaktiyle Kâbil'in Hâbil'i o şekilde
öldürmüş olması, İsrâiloğulları'na bu hükümlerin vacib olması için ne
münasebette sebep ve illet olabiliyor? Bunu İsrailoğulları'na tahsis etmenin
sebebi nedir? "Bundan dolayı insanlara yaz d ık" veya "âdem oğullarına yazdık"
buyurulmak gerekmez miydi? İşte bundan dolayı Hasen ve Dahhâk anılan kıssadaki
öldürmenin bizzat Hz. Âdem'in sulbünden gelen iki oğulları arasında değil,
İsrailoğulları'nda vuku bulduğuna ve iki âdem oğlundan maksad İs r
âiloğulları'ndan iki kişi demek olduğuna ve İsrailoğulları'nda böyle bir öldürme
olayının olması, bu hükümlerin inmesi için belirli bir sebep teşkil ettiğine
kâni olmuşlardı. Fakat çoğunluğun açıklamasına göre kıssa böyle değildir. O
halde bunu, şöyle anl a mak gerekir: kıssaya değil, kıssanın mânâsındaki etkin
mânâlara aittir. Şöyle ki, insan öldürmek, gerçekte, büyük bir zulüm, hüsran ve
nedametin sonuçlarından başka bir şey olmayan
büyük bir cinayettir. İnsan olanların bundan son derece sakınmaları gerekir.
Halbuki insanlıkta bu zulüm olagelen bir iştir. Hatta iki âdem oğlunun biri, iyi
bir kardeşine bu zulmü pek hazin bir şekilde yapmış ve felaketi dillere destan
olmuştur. Bu önce bir menfaat kastinden değil, sırf bir zarar verme arzusundan,
bir çekemem e ve nefsaniyetten doğmuş, hem de ihtirasın coşmasına uygun bir hal
içinde değil, Allah'a sunulan bir ibadetin, bir kurban takdim etmenin kabul
edilip edilmemesinden ve Allah'ın iradesine razı olmamaktan doğan bir haset
(çekememezlik), bir haset ki, buna k arşı en yüksek bir takva hissi ile öne
sürülen hayır dileme, barış severlik ve insanlığın her türlü temiz hislerini
gıcıklamaya yeterli olacak olan en ahlâkî, en akla uygun nasihatlar ve mânevî
çekindirmeler asla faydalı olmuyor. Tersine bütün bunları cin a yetin teşvik
edici sebepleri yerine koyuyor. Kendine karşı elini kaldırmayan, kaldırmak
istemeyen ve iyi bir kardeş olmaktan başka bir arzu beslemeyen o güzel
kardeşine, "Seni öldürmek ne kolay, ne tatlı şeymiş" diyerek saldırıp
kıydırıyor. Sonra da zarar l ara, nedametlere düşürüyor ve öyle bir felaket
haline getiriyor ki, ilk önce o yüksek kardeşinin sarih ve açık öğütlerini ve
irşadlarını dinlemeyen o kafa, Allah'ın emri ile en sonunda pislikler arkasında
dolaşan bir karganın hareketlerinden eyvahlar çeke r ek uyanma dersi almaya ve
ona gıbtalar ederek nedametler çekmeye mecbur oluyor. İşte beşeriyette adam
öldürme cinayetinin vâki olan bir iş olmasından dolayı, buna karşı dayanmak ve
genel şekilde meşru bir hak olduğu gibi, özellikle bu olay veya bu kıssad a
cinayete sevkeden ve yapılmasını kolaylaştıran ruh hali, bu cümleden olarak
hased, nefsâniyet ve fiilî karşı koyma olmadığı zaman cinayete teşvik etme
hasleti İsrailoğulları'nda çok açık ve kıssanın mânâsı bunların hallerine
tamamen uygun olduğundan dola y ı, bunlar hakkında daha çok şiddetli hükümler
indirilmiş; hem kısas, hem de "yeryüzünde bir fesat" suçuna karşı idam cezası
farz kılınmış, ferdin hayat hakkı, umumun hayat hakkına eşit ve ferdi kurtarma,
umumu kurtarma mânâsında olduğu anlatılmıştır.
Acaba bunlarda hâlâ bu ruh haleti var mıdır? Şu halde bu şiddete hâlâ gerek
var mıdır? Ve bu hüküm bugün geçerli olmalı mıdır? Yoksa yalnız nasihat yeterli
midir? Allah biliyor ki bunlara bizim nice peygamberlerimiz açık deliller ile
geldiler, bu ko n uda açık ve kesin delillerle açıklamalarda bulundular.
Ardından bunların birçoğu bundan sonra da yeryüzünde hâlâ israf etmekte, fırsat
buldukça adam öldürme ve fesat çıkarmada pervasızca ifrat etmektedirler. Hatta
bundan sonradır ki peygamberleri öldü r meye kalkıştılar ve nice nice
ihtilaller
çıkardılar. Şu halde yeryüzünde bunlar ve bu gibi israfçılar bulundukça,
bunlara karşı yalnız sözlü ve ahirete âit deliller ile yetinilmeyip, fiilî
deliller olan şiddetli hükümlerin tatbiki, bütün insanların hayat hakkını
korumak ve yeryüzünde fesatçılığın işlenmesine karşı koymak için her zaman hak
bir kanundur.
Hakikatte:
Meâl-i Şerifi
33- Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya
çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin
çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu,
dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab
vardır.
34- Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki
Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
33-Bu âyetin nüzul sebebi hakkındaki rivayetler şunlardır:
1- Kitap ehlinden bir kavim hakkında inmiştir ki, Hz. Peygamber ile
aralarında sözleşme yapmışlardı, sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde
bozgunculuk yapmaya kalkıştılar. (İbnü Abbas'dan bir rivayet).
2- Müşrikler hakkında inmiştir. (İkrime'den, Hasenü'l-Basri'den ve Alâ'dan
rivayet)
3- Olayları meşhur olan Ureyneliler hakkında inmiştir ki, Ukûl, Ureyne ve
Beciyle'den bir kısım halk yoksulluk ve hastalık içinde oldukları halde
Medine'ye gelmişler, müslüman olduklarını açıklamışlar, Resulullah kendilerini
zekattan toplanan beytü'l-mâl develerinin otladıkları yere göndererek bunların
sütlerinden içip geçinmele r ini ve hastalıklarını da bu develerin sidikleriyle
tedavi etmelerini emretmiş, varmışlar. Bir müddet sonra tamamen sıhhatlerini
kazanıp iyileştikten sonra dinden dönmüşler, çobanları öldürüp develeri
sürmüşler ve yolları kesip ırza da tecavüz ederek kaçmışlar, fakat takip
edilerek yakalanmışlardı. (Enes b. Mâlik, Urve b. Zübeyr ve daha bazı zevattan
rivayet)
4- Ebu Bürde de denilen Hilâl b. Uveymirî Eslemî'nin kavmi hakkında inmiştir
ki, Peygamberimiz bu Hilâl ile "ne iyiliğine, ne kötülüğüne yardım etmemek; ona
gelen müslümanlar emanlı olup heyecana düşürülmemek ve aynı şekilde her kim
Resûlullah'a gitmek üzere Hilâl'e uğrarsa emanlı olup heyecana düşürülmemek"
üzere "barış anlaşması" (akd-i muvâdea) yapmıştı. Bir gün Kinâne oğullarından
bir kısım hal k müslüman olmak maksadıyla gelirken Hilâl'in kavmine uğramış, o
gün de Hilâl orada yokmuş, kavmi tutmuşlar bunların yollarını kesmişler ve
kendilerini öldürüp mallarını almışlardı.
Bu rivayetlerin toplamından anlaşıldığı üzere âyetin inişi, her halde yol
kesme haydutluğu ile ilgilidir. Fakat bazıları bu hükmün kâfirlere mahsus
olduğuna, bazıları da fâsık müslümanları da içine aldığına kâni olmuşlardır ki,
fakihlerin çoğunun görüşü budur.
Peygamber'le harb etmek akıl ve âdet bakımından mümkün olabilirse de, Allah
ile savaşmak ne aklen ne de şer'an mümkün olmadığından her halde mecazdır.
Halbuki bir lafzın hem hakikat, hem mecaz olması caiz olamaz. Şu halde burada
savaş, hem Allah'a ve hem peygamberine ilgisi itibariyle mecaz olmak gerekir. Şu
halde "muharebe" lafzı, ya Allah ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine karşı
gelmekten mecazdır. Veya o emirler ve hükümleri tatbik ve icra eden Allah'ın
kullarına savaştan mecazdır. Sonra bu savaşın bilinen mânasıyla açık savaş
olmadığı da gerek siyak (söz ge l işin)tan ve gerekse nüzul sebeplerinden
anlaşılmaktadır. Zira görülüyor ki bunda esirlik ve cizye gibi
hükümler yoktur. Tefsircilerin çoğunluğu ve fakihler, harbin aslı, bir selb
(zorla alma) mânâsını içine alması bakımından bu savaştan maksat, yol kesmek
demek olduğunu beyan etmişler ve buna "büyük hırsızlık" adını vermişlerdir.
Bazıları da gerek, şehir dışında ve gerek içinde olsun. Yani açıktan hırsızlığa
kalkışmak demişlerdir. Bu mânâda ise müste'min (emân alarak İslâm ülkesinde
bulunan gayr-i müslim), zımmî (gayr-i müslim vatandaş), harbî (müste'min ve
zımmî olmayan gayr-i müslim), kâfirlerden vaki olabileceği gibi, fasık
müslümanlar tarafından da olabilir. Özetle bunlar, biri diğerini koruyarak
toplanıp kuvvetli bir engel teşkil eden ve bu şekilde g e rek müslümanların ve
gerek İslâm tabiyetinde veya himayesinde bulunanların canlarına veya mallarına
veya ırzlarına kasteden ve asayişlerini bozan sosyal ve siyasi sapıklık
erbabıdır. Ve bu âyette bunların cezası olan dinî ceza açıklanmıştır. Şöyle
ki:
Allah ve Resulüne savaş açan, yani Allah'ın ve Resulünün emirlerine ve
hükümlerine fiilen karşı çıkmakla Allah'a ve Resulullah'a harp vaziyeti alan ve
yeryüzünde bozgunculuk için koşan, cana veya mala veya ırza saldırmaya veya
tarla ve nesli yok etm e ye girişmek ve ihmalcilik ile hak (doğru) nizamı ve
halkın asayişini bozmak ve ifsat etmek için çalışan kimselerin suçlarının
derecelerine göre cezaları şundan ibarettir:
Öldürülmeleri, yani adam öldürmüşler ise kısas yoluyla değil, affı caiz
olmamak üzere cezayı tatbik ederek öldürülmeleri veya asılmaları, yani hem adam
öldürmüşler, hem de mal almış veya ırza tecavüz etmişlerse diri olarak asılıp,
süngü ile öldürülecek, yahut öldürüldükten sonra ölü olarak asılarak halka
gösterilmeleri, veya e llerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesi, yani adam
öldürmemişler de yalnız mal almışlar ise, biri sağdan, biri soldan olmak üzere
birer elleriyle birer ayaklarının kesilmesi, veya bulundukları yerden
sürülmeleri, (yani bunların hiçbirisini yapmış olmayıp yalnız yolda tehdit
etmişler ise yeryüzünden sürülmeleri), hapsedilmeleri veya bulundukları yerden
diğer bir yere sürülmeleri.
İşte Allah'a ve peygamberine harp vaziyeti alarak silahlanıp bozgunculuk
yapanların derecelerine göre tayin edilen cezaları, yani şer'î cezaları bu
şekilde öldürmek veya asmak veya kesmek veya sürgüne göndermekten ibarettir.
Bilinmektedir ki, herhangi bir savaşın mahiyeti bu dördün birinin dışında kalmaz
ve bu cezalar bunların gerektirdikleri fiillerin mahiyeti gereği olarak hakkıyle
karşılıklarıdır. A'ta'dan, Katâde'den, Hasen'den buradaki tekrarların, yani "
=ev"
atıf harfinin tahyir (iki şeyden birini seçmek) için olduğuna dair bazı
rivayetler vardır. Buna göre âmir bunlara bu dört cezadan birisini tatbik etmeye
mecbur, fakat işin gerektirdiği duruma göre bunlardan birini seçmekte serbesttir
demek olur. Fakat cumhur (âlimlerin çoğunluğu) bunun gerek rivayet ve gerek
dirayet bakımından doğru olmadığını ve tekrarın seçim yapmak değil, yukarda
gösterildiği üzere suçun derec e lerine göre dağıtım ve taksim etmek için
olduğunu ve şu halde veliyyü'l-emr (âmir)in bu konuda seçme hakkı olmayıp, suçun
derecesine göre cezayı yerine getirmekle yükümlü bulunduğunu, mesela hapis
yatması gerekeni kesmek, kesmek gerekeni öldürmek ve yalnı z öldürülmesi
gerekeni asamayacağı gibi, bunun zıddını da yapamayacağını ve hiçbir şekilde
affetme hakkı olmadığını açıklamışlardır. Hakikatte katili hapsetmekle yetinmek
ve katil olmayanı asabilmek gibi rivayet ve dirayet bakımından akla uymayan bir
"iste d iğini seçme" mânâsının batıl olduğu açıktır. Fakat biz burada şunu
söyleyebiliriz ki " = ev" edatı, hakikatte seçmeye ve bölmeye muhtemeldir. Gerçi
burada taksim (bölmek) ve tevzi (dağıtmak) rivayet ve dirayet bakımından tercih
edilmiş ve seçilmiştir. Fa k at bununla tahyir (seçim yapma) ihtimalinin mutlak
batıl ve hükümsüz olması da gerekmez. Çünkü sürgüne göndermeyi âzâ kesmeye,
kesmeyi öldürmeye, öldürmeyi asmaya çıkarabilecek şekilde, cezayı şiddetlendirme
şeklinde bir seçim yapma asla caiz olamamakla b eraber, tersine asmayı
öldürmeye, öldürmeyi uzuv kesmeye, uzuv kesmeyi hapse indirebilecek şekliyle
cezayı hafifletme suretinde bir seçme ve bir selahiyet düşünülmesi akla yatkın
ve mümkündür. Seçim yapma ihtimali, aslında mevcud ve bazı rivayetler de nak l
edilmiş olduğu halde bu imkan büsbütün inkâr edilemez ve edilemeyince de zaten
"cezalar, şüphelerle düşer" olduğu için hâl ve zamanın değişmesine göre cezayı
hafifletici olmak üzere, gerektiği zaman bu ihtimali de düşünmek doğru
olabilecektir. Bu mânâ, b i r lafzı aynı zamanda hem seçim yapmaya, hem de
tenviâ (çeşitlendirmeye) yorumlayarak iki mânâyı bir delalette toplamak değil,
çeşitli durumlar ve farklı zamanlara göre iki mânâyı sırayla düşünerek bir çeşit
seçime ihtimal veren taksim ile "iki ihtimall e amel olarak" her şüpheden uzak
bir mânâ almaktır ki, hem cezanın mânâsına, hem de genel kâidelerden hafifletme
hükümlerine çok uygundur.
Bilinmektedir ki salb (asman)ın mânâsı kollarından bir yere germektir.
Nitekim "salib" bundan alınmıştır. İmam Şâfiî hazretlerinin asmanın ölü
olarak
yapılmasını, yani önce öldürüp, müslüman ise namazı da kılındıktan sonra
asılıp, herkese gösterilmesini tercih etmiştir ki, faydalı olduğunda şüphe
yoktur. Bir yere sürgüne göndermeye gelince, esasen nefy, idam etmek, yok etmek
demektir. Halbuki burada öldürme ve asmaya karşılık zikredilmiş olduğu için
"asma" mânâsına olmadığı açıktır. O halde hayatta olan bir kimsenin bütün
yeryüzünden sürülmesi ancak hapsetme demek olabilir ki, Arap dilinde nefy bu
mânâya da kullanılmış olmasında fikir ayrılığı yoktur. İmam-ı Azam Ebu Hanife
hazretleri ve pek çok dil bilgini bu mânâyı tercih etmişlerdir. Gerçi bulunduğu
memleketten diğer bir beldeye çıkarmaya veya dâr-ı İslâm (müslüman memleketin)
den çıkarmaya da nefy (sürgün) denileb i lirse de, bunun ikisi de sakıncadan
uzak olmadığı için caiz görülmemiştir. Çünkü maksat, şerri defetmektir. Halbuki
bir haydutu diğer bir memlekete sevketmek, orada bulunan Allah'ın kullarına
zarar vermekten uzak değildir. Büsbütün İslâm memleketinden gay r -i müslimlerin
memleketine çıkarmak ise gayr-i müslimlere bir şahsın katılmasını arzu etmek
demek olduğundan hiç caiz olmaz demişlerdir. Bununla beraber şahısların ve
yerlerin değişmesine göre anılan sakıncanın ortaya çıkmayacağı anlaşılırsa,
diğer bir me m lekete sürgün etmenin caiz olduğu söyleyenler de vardır. Bu
cümleden olarak Ömer b. Abdülaziz hazretlerinden bu mânâ rivayet edilmiştir.
Daha önce Tihâme çölünün en uzağında "Dehlek", Habeş'te "Nâsı' " birer sürgün
yeri idi denilmiştir. Dilimizde de nefy, bu mânâda kullanılmaktadır. İmam Şâfiî
de demiştir ki, burada nefy'in iki mânâya gelme ihtimali vardır. Birisi, eğer
bunlar adam öldürmüş, mal almış ve yakalanmış iseler, cezaları yerine getirilir.
Eğer yakalanmamış iseler devamlı takip edilirler. İşte b u şekilde nefyden
maksad, bunların hükümetten korkarak bir beldeden bir beldeye devamlı şekilde
kaçıp gitmesidir. İkincisi, yalnız korkutmak ile kalmış, adam öldürmemiş ve mal
almamış olanlar da devamlı olarak takip edilir. Fakat tutuldukları zaman tazir e
d ilir (şer'î haddin dışında hakimin uygun göreceği bir ceza ile
cezalandırılır)ler ve hapsedilirler. Bunlar hakkında da nefyden maksat yalnız
hapistir. İmâm Şâfiî'nin nefyi böyle iki hale göre mânâlandırması bizim tahyir
(seçme) ve taksim etme meselelerind e ki hatırlatmamıza benzer. Bir de Şâfiî'nin
bu ifadesi hapsin had (şer'î ceza) değil, tazir mahiyetinde olduğunu
göstermektedir. Hakikatte hapis miktarı tayin edilmemiş olduğuna göre böyle
olması gerekir. Şu halde bunun şer'î ceza (had) olması, hapsin aslı na
göredir.
İşte Allah ve Resulüyle savaş eden ve yeryüzünde bozgunculuk etmek için,
koşanların cezaları başka bir şey değil, ya öldürülmek, ya asılmak, ya elleri
ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya yeryüzünden nefyolunmak
(sürülmek)tır. Fakat bu cezanın kısaltılması (veya tahsisi) mutlak değil,
izafidir. Zirâ bu ceza bunların sırf dünyadaki düşüklük ve rezaletleridir.
Bundan başka bunlar için ahirette pek büyük bir azab daha vardır. Ki bunların
hiçbiriyle kıyas edilmesi mümkün değildir.
34- Ancak sizin kudretiniz kendilerine yetişmeden, yakalanmaları tahakkuk
etmeden önce tevbe etmiş olanlar müstesnadırlar. O zaman biliniz ki Allah
şüphesiz affedicidir, merhamet edicidir. Şu halde bu şekilde tevbe edenler
hakkında Allah'ın hukuku davası takip edilmez ve söylenen cezalardan hiçbiri
tatbik edilmez. Ancak şahsî hukuk davası kalır. Adam öldürmüşlerse öldürülenin
vârisleri isterse affederler, dilerlerse mahkemece suçları sabit olduktan sonra
kısas ettirebilirler (öldürttürebilirler). Tevbe ile düşen hüküm, öldürmenin had
cezası olarak yerine getirilmesinin vacib olmasıdır, caiz olması değildir. Aynı
şekilde mal almışlarsa, mal sahipleri mallarının geri verilmesini veya tazminini
(sebep oldukları zarar ve ziyanı ödemelerini) isteyebili r ler ve davada
serbesttirler. Sonra gerek böyle ve gerekse savaş durumu almadan bozgunculukta
koşanlar hakkında gerek Allah'ın hukuku ve gerekse kulların hukuku dolayısıyla
ûlü'l-emr (müslümanların en yetkili âmirinin) bir de ta'zir (had cezasının
dışında c ezalar verme) yetkisi vardır ki, had cezasını gerektirecek dereceye
çıkmayan münkerât (dince yapılması çirkin bulunan hususlar)da tatbik edilir.
Geniş bilgisi fıkıh ilmine aittir. Genel kaidesi şudur: Bir münker (dince çirkin
bulunan bir şey)i işleyen h e r şahıs, cezalandırılabilir.
Şimdi:
Meâl-i Şerifi
35- Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol arayın ve O'nun
yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.
36- Bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı daha inkâr edenlerin olsa, bunlar
kıyamet gününün azabından kurtulmak için hepsini fidye olarak verseler yine
onlardan kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
37- Cehennem ateşinden çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar
için devamlı bir azap vardır.
35- Ey Allah'a ve Resulüne iman edenler! Siz o sözleşmelerini bozanlara, o
kâfirlere, o fâsıklara, o bozgunculuğa koşanlara benzemeyiniz de, Allah'dan
layıkıyle korkunuz. Allah'ın cezasından, azabından korkunuz, çirkinliklerden
sakınınız, şayet bir günaha düştünüzse hemen tevbe ediniz. Zira anladınız ki
gafûr (çok affedici), rahîm (çok acıyıcı) olan Allah'ın azab ve cezası da pek
büyüktür. Fakat takva (Allah'tan gereğince korkma)yı yalnız fenalık yapmamaktan
ve yalnız kaçınmaktan ibaret menfi ( olumsuz) bir huy kabul etmeyiniz. Kıssada
dinlediniz ki muttakî âdem oğlunun kardeşinin karar verdiği cinayete karşı bile
Allah korkusuyla elini uzatmak istememesi ve yalnız öğüt ile yetinmesi,
kendisini öldürülmeden kurtarmaya yetmedi. Şu halde kötülükle r den kaçınmakla
yetinmeyip, tam mânâsıyla korununuz da Allah'ın korumasına girmek ve affına ve
rahmetine ermek için Allah'dan vesile de isteyin. Boş durmayıp, yalnız iman ve
korku ile yetinmeyip, Allah'a yakınlık için vesile de arayınız. En uygun sebep l
ere teşebbüs etmek suretiyle Allah'ın sevgisine layık güzel ameller yapmaya
iradenizi sarfediniz de ve Allah yolunda, İslâm dini uğrunda, doğru yol üzerinde
gücünüzü bolca kullanmakla mücalede ediniz, dahilî ve haricî engel ve zorluklara
göğüs gerip ha k düşmanlarını yeniniz.
Dilimizde bilindiği üzere "vesile", kendisiyle bir gayeye ulaşılan, yani
yaklaşılan sebep, yaklaşma sebebi demektir ki "mâbihittakarrub" (kendisiyle
yaklaşılan şey)
mânâsına, sadece "kurbet" (yaklaşma) da denilir. Nitekim Hasen, Mücahid, Atâ,
Abdullah b. Kesir gibi bir çok selef tefsircileri "yani yakınlık" diye tefsir
etmişlerdir. Katâde, Allah'a itaat ve hoşnut olacağı amel ile yaklaşınız, diye
anlatmış; Sûddî de: "yani istemek ve yakınlık" diye ifade etmiştir ki, hem "ibt
i ğâ" (isteme)yi, hem "vesile"yi açıklamaktır. İbnü Zeyd de, "muhabbet (sevgi)
ile Allah'a kendinizi sevdirmeye çalışınız" demiş ve, "Onların taptıkları da
Rab'lerine bir yol arar, her biri Allah'a daha çok yaklaşmak için çalışır"
(İsrâ, 17/57) âyetini o kumuştur. Şu halde mânânın özeti: "Biz müminiz, Allah
bizi yalnız iman ile sever deyip de ciddiyetsiz olmayınız, Allah'dan korkunuz,
kötü ahlâktan ve çirkin amelden sakınınız sonra yalnız korkmak ve sakınmakla da
kalmayınız, iradenizi sarfedip gerekli seb e plere de teşebbüs ediniz, Allah'ın
emirlerini yerine getiriniz ve bununla da kalmayınız, Allah'a yaklaşmak için
daima vesile arayınız, her fırsattan istifade ile kendi gönlünüz ve isteğinizle
farzlar ve vacipler dışında güzel güzel işler, Allah'ın rızasın a uygun ameller
yaparak kendi tarafınızdan da kendinizi Allah'a sevdirmek isteyiniz, isteyerek,
yalvararak çalışınız ve uğraşınız" demektir. Ve bunda "Mümin kulum bana nafile
ibadetlerle yaklaşmaya devam eder" kudsî hadisinin mânâsının yerleştirilmiş bu l
unduğu açıktır. "Vesîle cennette bir makamdır" hadis-i şerifi vesilenin ahirete
ait önemini anlatır. Kısaca vesile, lazımdır. Ve onu bulmak için isteyip aramak
ve başvurmak da gereklidir. Çünkü vesilenin vesilesi de iman ve ittika (korunma)
ile istek v e iradedir. Ve şu halde asıl vesile Allah'a yaklaşma kasdı ve sevme
arzusudur. Ve işte bu kast ve niyet ile sebepleri araştırma, güzel ahlâk ve
güzel amel gibi Allah'ın rızasına uygun hoş vesileler hazırlamakla kulluk için
koşmayı emretmektedir. Ve bun u n içindir ki, buna, mücahede emri katılmıştır.
İman, ittikâ ile; ittikâ, vesileyi aramakla; vesileyi arama da, mücahede ile
tamam olur.
Şimdi imandan sonra bu üç emri yerine getiriniz ve bunlara da inanıp koşunuz
ki kurtuluşa ermeyi ümit edersiniz.
36-37-Zira hiç şüphe yok ki o küfredenler, kıyamet gününün azabından fidye
verip nefislerini kurtarmak için, mesela bütün yeryüzündeki şeylerin toplamı
daha bir o kadarıyla beraber kendilerinin olsa, hepsini feda etmek isterler, ama
kendilerinden kabul olunmaz, ve onlara mahsus elem verici bir azab vardır,
ateşten kaçmak isterler halbuki onlar ondan çıkamazlar, çıkmak istedikçe
küfrün gereği olarak yine içine atılırlar. Ve bunların hakkı köklü ve ebedî bir
azabtır. Şu halde siz bunlara asla benzemeyin ve bunlardan korkup çekinmeyin de
ancak Allah'tan korkun ve Allah'a yaklaşmak için vesile isteyin, sebeplerini
hazırlayın da bunlarla mücahede edin ve yeryüzünde bozgunculuk için çalışanların
da dünyadaki cezalarını verin. Ve bu cümleden o lmak üzere:
Meâl-i Şerifi
38- Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'dan bir ceza
olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.
39- Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, halini düzeltirse, şüphesiz
Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.
38-SİRKAT, lugatta "başkasının malını gizli olarak almaktır" ki, dilimizde
hırsızlık denir. Hırsızın çoğunlukla göz diktiği, çalmak istediği mal, rağbet
edilen mallardan olur. Yoksa alınması âdet olarak normal karşılanan şeylerin
alınıverilmesini örf tam mânâsıyla bir hırsızlık saymaz. Hırsızlığın mahiyetinde
mal sahibinin koruma ve gözetimini çalmaya kalkışmak mânâsı vardır. Bunun için
hırsızlık fiilinin cezayı gerektirece k derecede tam anlamıyla oluşması iki
şarta bağlıdır ki, birisi alınan malın az çok beğenilebilecek bir ölçüye
ulaşması, diğeri de bir mekanda veya muhafızlı bir yerde saklanmış olmasıdır.
Ancak İbnü Abbas, İbnü Zübeyr, Hasenü'l-Basri ne miktarın, ne de sa k lamanın,
şart olmadığına
ve azın, çoğun hırsızlık olup ceza lazım geleceğine kâni olmuşlardır ki,
Zâhiriye mezhebinden Dâvûd-u İsfahâni'nin ve Hâricîlerin görüşleri de budur.
Gerçi az veya bekçisiz, açıktaki bir malı alıvermek de hırsızlık kabilinden ise
de, bu genellemenin tam bir hakikat olduğu şüphelidir. Zira örfün müsaade ettiği
miktarı alıvermek bir terbiyesizlik olmakla beraber ne açığına gasb, ne de
habersiz alınmasına hırsızlık denilivermediği de bilinmektedir. Halbuki cezalar
her yönden kesin ve yakînî ve şüphe ile düştüklerinden, eli kesilecek hırsıza
tam mânâsıyla ve şüphesiz olarak sârik (hırsız erkek) veya sârika (hırsız kadın)
denilebilmek için nisab (belli miktar) ve hırz (saklama) her halde şart
olmalıdır. Ve bunu isbat için rivayet edilen haberler hiç dikkat nazarına
alınmasa bile, hırsızlık kelimesinin tam örfi mânâsı bunu gerektirir. Ve
fıkıhçıların çoğunluğu bunda ittifak etmişlerdi. Ancak nisabın ölçüsünde ihtilaf
etmişlerdir. Bir kerre dörtte bir dinar veya üç dirhemden aşağısına itib a r
eden olmamış ve İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri madrûb (basılmış, damgalanmış)
olmak üzere on dirhem gümüş akçe kıymetine ulaşamayana itibar edilmiyeceğini
yani bunun aşağısında ta'zir (haddin dışında ceza) yapılırsa da, had (şer'î
ceza) lazım gelmey e ceğini göstermiştir ki, bir dinara eşit demektir. Hakikatte
başkasının bir "tane" sini çalmak bile lugat ve örf bakımından bir hırsızlık
olsa da, kesinlik demek olan cezalarda şüphenin muteber olduğunda söz
olmadığından, fiilî hırsızlığın ceza ve nekâl ol a n şer'î cezayı gerektirecek
bir suç olması şüphe-i ibâha (bir şeyin alınmasının mubah olduğu hakkındaki
şüphe)dan, şübhe-i hak (bir şeyin alınmasının hak olduğu hakkındaki şüphe)dan,
şüphe-i ıztırar (bir şeyin alınmasının zaruri olduğu hakkındaki şüphe)da n da
uzak olması gerekir. Halbuki bir malın muhafaza edilmemesi bir müsamaha ve
dolayısıyla bir ibâha şüphesi teşkil edeceği gibi; bir şahsın az bir miktarda
bir malı çalmaya tenezzül etmesi de her halde bir zaruret şüphesinden uzak
değildir. İlk önce zeka t, sadakalar gibi infak hükümleriyle çaresizliğin
defedilmesinin sebepleri temin edildikten "Onların mallarında dilenci ve yoksul
için bir hak vardır" (Zâriyât, 51/19) buyurulduktan ve haramlardan zaruret
halleri istisna edildikten sonradır ki, Hak Teâl â hırsızlığın cezasını
emretmiştir. Bu genel şartlar altında ise hırsızlığa cesaret eden bir elin İslâm
sosyal kurumu içinde kangren olmuş bir uzuv gibi kesilmesi gerekli olur. Fakat
fakirlerin hakkını vermeyen, ıztırab sahiplerinin acısını düşünmeyen ve t ersine
o zorluğu günden güne şiddetlendiren bir sosyal toplumun hırsızlara karşı
durumu, büyük çapta hırsızlık yapanların durumuna benzemekten kurtulamaz. Şu
halde zorlama veya zaruret şüphesi ile kesin bir ceza ve nekâle hak kazanmak
sabit olamaz. Nitek im
Hz. Ömer bir kıtlık senesinde hırsızlık cezasını tatbik etmemiştir. Çünkü
herkesin sıkıntı ve ihtiyaçla karşı karşıya geldiği böyle bir zamanda infak
(fakire dağıtma) görevinin gereği gibi yapılamayacağı açık olduğundan, her fert
hadd-i zatında sıkıntılı olmasa bile, zaruret şüphesi içindedir. Şu halde malın
açıkta bırakılması bir şüphe-i ibâha olacağı gibi, normal durumlarda çalınan
malın bir sıkıntılının el uzatabileceği az miktardan fazla bir nisabda
bulunmaması da şüphe-i ıztırardan uzak olamayacağın d an hırsızlık fiilinin
hakkiyle ceza ve nekâl olan cezayı gerektiren bir suç olması için hem nisabın,
hem saklamanın, muhafaza etmenin şart olması gerekir. Ve bu şartlar, hırsızlığın
lugat anlamından olmasa bile, hakkıyla ceza ve nekâl olan mânâlarından
bi'l-işare (işaret yoluyla) sabit, bundan başka hem kitabın genel kâideleri, hem
de Resulullah'ın yüksek sünneti ile teyit edilmiştir ki, daha geniş açıklaması
Fıkıh ilmine aittir.
Özetle, hırsıza bir özür şüphesi bırakmamak için her halde bir nisâbın da
şart olduğu kesindir. Ancak bu nisâbın mikdarı üzerinde ictihatlar yapılmıştır.
Ve fakihler nebevi sünnete bakarak bunun dörtte bir dinar ile bir dinar veya on
dirhem arasında dönüp dolaştığında da ittifak etmişler, Şâfiî gibi kimisi en
küçüğü, İmâm-ı Azam gibi kimisi de en büyüğü tercih etmişlerdir ki, şüpheden
tamamen uzak olan da budur. Acaba on dirhemden fazla bir miktar kabulüne imkan
yok mudur? Biz buna "vardır" cevabını vermek istiyoruz ve nisâb miktarının, bu
iki sınır arasında dönüp dolaştığı n da ittifak edilmiş olduğuna kâni değiliz.
Mademki mikdarın asıl meselesi üzerinde ictihatlar yapılmıştır .Ve madem ki bu
konuda şüphe meselesinin büyük bir önemi vardır. O halde bunun ictihada ait
mahiyetini muhafaza eden bir zaman meselesi olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer
böyle olmasaydı müctehidlere en çok ve en az fikirlerini veren misaller,
haberler sabit olmazdı. Bir dinar, bir miskal altın demektir ki, o zaman ondört
kırat olan vezn-i sebi (yedi dinar = on dirhem) dirhemiyle on dirhem gümüş,
kıymet ç e buna eşit idi. On iki dirhem sayıldığı da varsa da bu daha küçük bir
dirhem ölçüsüdür. Ve buna göre dörtte bir dinara üç dirhem denir. Nitekim bugün
bizde meşhur olan onaltı kıratlık dirhem ile sekiz dirhem on iki kırat tutar ki,
mecidiyeden biraz fazl a dır. Demek ki o zamanlar altın-gümüş farkı ortalama
olarak bir on, şimdi ise biz görüyoruz ki bu fark beş altı misli artmıştır. Bir
miskal altın sekiz on dirhem değil, kırk elli dirhem gümüş karşılığına
çıkmıştır. Altın gümüş farkı böyle olduğu gibi, eşya ile nukut (paralar)
arasında da bu farklılık açıktır. Bir zaman bir miskal altına eşit olup şüphe-i
ıztırârı kaldıran on dirhem gümüş, bugün için o zamanın üç dirhem
gümüşünden daha aşağı bir kıymette bulunduğunda şüphe olmadığı gibi, bugünün
bir miskal altını da böyledir. Şu halde nisab miktarı, şüphe-i ıztırarın
defedilmesi açısından zamanın değişmesiyle değişir.
Bu örneklerden istifade ile zamanımıza göre şüpheye yer bırakmayacak şekilde
bir mikdar tayini caiz ve hatta lazımdır. Çünkü: "Kim açlıktan daralır, günaha
istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa ona günah yoktur" (Mâide,
5/3) âyetinin hükmünün şer'î cezada da geçerli olduğunda söz olmadığı gibi,
bunun şüphesinin de geçerli olduğunda şüphe yoktur. Ve işte nisab miktarı o
günahı ve ona karşı ceza ve nekâli haketmeyi tayin edecek olan bir ölçüdür.
Ey müminler hırsız erkek ve hırsız kadının da, yani şüphe ve mazeretten âzâde
olarak hırsızlığı açığa çıkan gerek erkek ve gerek kadın hırsızların da
kazandıkları işe bir ceza, Allah'tan bir nekâl, yani bir daha yapmamaları için
hakkıyle bir bağ, bir tuşak, bir kelepçe olmak üzere ellerini kesiniz. İbnü
Mesud mushafında olduğundan dolayı, önce sağ elini, tekrar ederse sol elini de
kesiniz. Çünkü Allah hem azîz (üstün), hem h akîm (hikmet sahibi)dir. Emrine
karşı gelinmez, hükmünü hikmetle verir. "Hak" O'nun yüksek himayesinde, ceza
O'nun hikmeti cümlesindendir. Zulüm ve bozgunculuğa razı olmayan, hayır ve hakka
çalışmak için el ve kudret ihsan eden; Allah'dan gereğince korkma y ı, vesile
aramayı, mücahedeyi emreden; fakirleri korumak, sıkıntılı olanları gözetmek,
düşkünlere yardım etmek için bu kadar âyetler ve hükümler indiren; infak, zekat,
sadakalar, yardımlaşma hükümleriyle gücü olanlara vazifeler farz kılan,
zenginlerin mal l arından dilencilere, düşkünlere belli bir hak veren Allah
Teâlâ'nın bu emirlerini, bu hükümlerini icra ve tatbik eden müslüman, sosyal
toplumu içinde Allah'tan korkmayarak, Allah'a yaklaşmak için güzel vesileler
dileğinde bulunmayarak ve Allah yolunda mü c ahede etmek için nefsinin,
şehvetinin isteklerine sabredemeyerek başkasının hukukuna gizlice el uzatmak
kendisinin ne hakkı, ne de hakkı olduğu şüphesi bulunmayan bir malı Allah
görmüyormuş gibi çalmaya kalkışmak elbette Allah'ın izzetine bir tecavüz ve g i
zliden gizliye bir harptir. Ve böyle bir elin cezası da kesilmektir. Şu halde
suç ile ceza arasında denklik yok zannedilmesin. Zira bu ceza yalnız malın
karşılığı değil, gizli bir hainlik ve Allah'ın izzetine bir tecavüz olan
hırsızlık fiilinin cezasıdır. Bu el kendini ateşe sokmuş veya kılıca uzatmıştır.
Bu, gerek ona ve gerek ona uyup azacak olanlara Allah tarafından öyle sabit bir
kelepçedir. Bununla
hem hırsız fesad (bozgunculuk)tan temizlenir, hem de diğerleri. Sonra Allah
Teâlâ'nın izzetine bu şekilde tecavüz edenleri bu cezaya layık kılması ve böyle
devamlı bir kelepçeye koyup haddini bildirmesi yalnız bir kızgınlık eseri değil,
sırf hikmettir. Bu ceza tatbik edilen sosyal toplumda hırsızlığın kökü kesilir.
Kesilmeye layık el bulunmaz olur. O şart il e ki, hakkıyle tatbik edilsin ve her
şüpheden sâlim olarak tatbik edilsin de hiçbir haksızlığa meydan verilmesin.
Aksi halde Allah'ın izzet ve hikmeti de ters şekilde ortaya çıkar. Haksız yere
bir mal çalan elin cezası kesilmek olursa, haksız yere bir el ç a lan ellerin
cezasının ne olması lazım geleceği tasavvur olunsun!
39- Yani hırsızlık yapıp kendi elinin kesilmesine sebep olarak kendine
zulmetmiş olan hırsız erkek veya hırsız kadından herhangi birisi eli kesildikten
sonra tevbe edip hâlini düzeltirse Allah affedici ve merhametli olduğu için
tevbesini -her halde- kabul eder. Ve ahirette ona başka azab yapmaz, rahmet ve
mağfiret eder. Şu halde eli kesilmiş ve tevbekâr olmuş olanlara daha önce
hırsızlık etmiş diye kötü gözle bakmamalı, acıyıp yardım d a bulunmalıdır.
Bu tevbe, cezanın tatbikinden önce olursa ceza düşer mi, düşmez mi? Çoğunluk
ve Hanefiler, "mal sahibi affetmedikçe olmaz", İmam Şâfiî ise, bir görüşünde
"olur" demiştir. Gerçekte zulümden maksat nefsine değil, başkasına olan
hırsızlık olduğu takdirde bu âyet, bunu ifade etmiş olacağı ve yukardaki büyük
hırsızlık erbabının tevbeleri meselesi de bir itibar ile bunu teyit edeceği
için, biz de bu mânâyı tercih edeceğiz. Ancak bu şekilde "durumunu düzeltirse"
şartı gereğince iyi hâlinin o rtaya çıkması için tâziren (şer'î bir had cezası
dışında) uygun bir müddet hapis ve çalınan mal yok edilmiş ise ödetilmesi lazım
geleceğinden gaflet edilmemelidir. Had (el kesme) cezası icra edildiği takdirde
ise "yaptıklarına ceza olarak" ifadesinin de l aletince, fiilin tam cezası
verilmiş ve "haketme" de kazanma mânâsında dahil bulunmuş olacağından ödenmesi
lazım gelmez. Fakat aynen mevcut ise geriye alınır. Çünkü kazanılmış
değildir.
Şimdi bu hükümler ve Allah'ın emirlerinin şiddeti ve insanlık âleminde bu
gibi cezaları haketmiş fesad erbabının varlığı âlemlere rahmet olan
Resulullah'ın kalbinde bir korku ve hayrete, bir hüzün ve üzülmeye yol
açabileceğinden, bunu yasaklamakla adalet hükümlerinin yerine getirilmesine
sevketmek için buyuruluyor ki:
Ey Muhammed!
me
Meâl-i Şerifi
40- Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu, dilediğine azap edip
dilediğini de bağışladığını bilmedin mi? Allah herşeye kâdirdir.
41- Ey peygamber, ağızlarıyla "inandık" deyip, kalbleriyle inanmamış
olanlardan ve yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana
kulak verirler, sana gelmeyen diğer bir topluluğa kulak verirler, kelimeleri
yerlerinden değiştirirler, "eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının"
derler. Allah bi r ini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey
yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemek
istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de
büyük bir azab vardır.
42- Onlar, ya lana çok kulak verirler ve çok haram yerler. Eğer sana
gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz
çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Eğer aralarında hükmedersen adaletle
hükmet. Şüphesiz Allah, adaletli davrana n ları sever.
43- İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem
yapıyorlar da ondan sonra da dönüveriyorlar? Onlar inanıcı değillerdir.
44- İçinde hidayet ve nûr bulunan Tevrat'ı, elbette biz indirdik. Müslüman
olan peygamberler, yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini Tanrıya adamış
zâhitler, âlimler de, Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden
(onunla hüküm verirler) ve onun Allah'ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi.
İnsanlardan korkmayın, benden kork u n, âyetlerimi az bir paraya satmayın. Kim
Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
45- Biz Tevrat'ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak,
dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas
hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına keffaret olur. Ve kim Allah'ın
indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
46- O peygamberlerin ardından, yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak
Meryemoğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur olan, kendinden önceki
Tevrat'ı tasdik eden ve Allah'dan korkanlar için bir hidayet rehberi ve bir öğüt
olan İncil'i verdik.
47- İncil ehli de Allah'ın ona indirdikleriyle hükmetsinler. Kim, Allah'ın
indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.
48- Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp
koruyan Kitab (Kur'ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiği
ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz,
herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir
ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere
koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyl eri size haber
verir.
49- Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma.
Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer
Allah'ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle
onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan
çıkanlardır.
50- Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için
Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?
40-NÜZUL SEBEBİ: Ebu Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha birçoklarından
gelen rivayetlerin özetine göre Tevrat'ta İsrailoğulları'ndan zina
edenlere recm (taşlanmak suretiyle öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik
ediyorlardı. Nihayet bir gün büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için
toplanmışlar, fakat ileri gelen seçkinler ve memleketin saygın kişileri
kalkmışlar, yasaklamışlar. Sonra zayıflardan birisi zina etmiş, bunu recm etmek
için toplanmışlar. Bu defa da düşkünler gürûhu kalkmış, "Arkadaşınızı recm
etmedikçe bunu da etmeyin, ikisini de r ecm edin" demişler. Bunun üzerine, "
mesele zorlaştı, geliniz bir çaresine bakalım" demişler. Recmi bırakıp tahmime
karar vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı
vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe bindirip dol a ştırır teşhir
ederlermiş. Peygamberimiz Medine'ye şeref verinceye kadar böyle yapıyorlarmış.
Berâ b. Âzib (r.a.) den rivayet edildiği üzere birgün Resulullah Medine'de böyle
bir yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış, âlimlerinden birini çağırmış,
"S i zde zina eden kimsenin cezası böyle midir?" diye sormuş, "evet" demiş.
"Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için söyle, kitabınızda zina edenin cezasını
böyle mi buluyorsunuz?" deyince, "Böyle yemin vermeseydin söylemezdim, doğrusu
recimdir" demiş ve kıssayı n akletmiştir. Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre
adında bir kadın Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile zina yapmış,
tutmuşlar, Kureyza oğullarından bir takımlarını Resulullah'a göndermişler,
"Sorunuz bakalım zina hakkında ona indirilen hüküm nedir? Korkarız ki bizi
rüsvay eder, şayet celd (deynekle vurma cezası) derse tutunuz, recim (taşlamayla
öldürme cezası) derse sakınınız" demişler. Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre
(r.a.)'ın rivayetine göre: "Şu adam ihsanından (namuslu yaşamasından) sonra nam
u slu bir kadın ile zina etti, seni hakem yapıyoruz, hüküm ver" demişler. Bunun
üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin dershanelerine gitmiş, "Ey yahudi
toplumu, bana en bilgininizi çıkarınız" buyurmuş, onlar da Abdullah b. Sûriya'yı
çıkarmışlar, Kureyza oğullarından bazılarının rivayetine göre o gün İbnü Sûriya
ile beraber Ebu Yasir b. Ahtab'ı ve Vehb b. Yehûdâ'yı da çıkarmışlar ve "İşte
bunlar bizim bilginlerimiz" demişler. Resulullah biraz konuşmuş, nihayet
"Kalanlar içinde Tevrat'ı en iyi bilen budur" diye İbnü Sûriya'yı
göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça diğerlerinden küçük ve tek gözlü imiş,
Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış, "Ey İbnü Sûriya Allah'a ve
Allah'ın İsrailoğulları'na olan nimetlerine ant vererek söylüyorum. Namuslu h
ayatından sonra zina eden kimse hakkında Allah'ın Tevrat'ta recm ile
hükmettiğini bilmiyor musun?" buyurmuş, o da: "Allah için evet, ey Kasım'ın
babası (Muhammed)! Bunlar senin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber
olduğunu kesin bir şekilde bilirle r ve fakat haset ediyor (kıskanıyor) lar"
demiş. Resulullah da oradan çıkmış, gelip hükmünü vermiş, zina eden erkek ve
zina eden kadının ikisinin de recmini emretmiş. Beni Osman b. Galip, b. Neccâr
mescidinin kapısı önünde recmedilmişler. Fakat İbnü Sûriya böyle dediği halde,
sonradan düşük karekterli yahudilerin saldırısıyle inkâr etmiş ve işte âyeti ve
tahrif olayı bunları hatırlatarak nazil olmuştur. Bir de İkrime ve Katâde ve
daha bazılarının rivayetine göre Beni Nadir yahudileri Beni Kureyza'dan daha
haysiyetli ve şerefli imiş. Bunun için Beni Kureyza'dan biri Beni Nadir'den
birini öldürürse öldürülür. Fakat Beni Kureyza'dan birini öldürürse yüz vesak (1
vesak = 200 kg) hurma diyet alınırmış. İbnü Zeyd'in rivayetine göre Huyey b.
Ahtebî, Nadir'li içi n iki diyet, Kureyzalı için bir diyet hükmedermiş. Sonra
Benî Nadir'den biri, Beni Kureyza'dan birini öldürmüş, Beni Kureyza da
Peygamberimizin hükmüne müracaat etmişler. Buna işaret olarak inmiştir. Hasılı
bu âyetler müslüman olmayanların, İslâmın hükm ü ne müracaatı hakkında nazil
olmuştur. Ve bu arada onların ahlâkı ve müracaattan maksatları da
bildirilmiştir. Fakat bu âyetlerin siyakında zinaya dair açıklık bulunmadığına
göre asıl nüzul sebebi olan hadise ikinci rivayet dolayısıyla bir öldürme olayı
o lmak üzere daha uygun görünüyor. Bundan dolayı önceki olay nüzul sebebi
olmaktan çok âyetin istidrâd (bir konudan diğerine geçme) yoluyla işaret ettiği
geçmiş olaylar cümlesinden olabilir. Bir de İbnü Atıyye, doğru rivayete göre
recm meselesini asıl meyda n a koyup yahudi bilginlerini rüsvay edenin Abdullah
b. Selâm olduğunu söylemiştir.
41- "Ey peygamber!" Peygamberlik ünvanıyla nidâ, şân yükseltmek ve kalbi
takviye etmek suretiyle vazife yapmaya sevketmek ve "küfre koşanlar seni
üzmesin" tecellisine güzelce hazırlamak içindir. Zira inkâra koşanlar seni
üzmesin, demek, görünüşte kâfirleri Peygamber'i üzecek hareketlerden
yasaklamakla beraber, gerçekte: "Sen bunlardan dolayı üzülme" diye Peygamber'i
yasaklamadır. Hüzün ise insanın elinde olmayan hare k etlerden olduğu için,
bundan maksat, yasaklama değil, teselli etmek ve üzüntüyü gidermektir. Ve bunda
adaleti ve hakkı tanımayanlara karşı gerçeği anlatmak ve hüküm icra etmenin
-âdet olarak- üzülmeye sebep olduğuna da işaret vardır. "gerek ağızlarıyl a
"inandık" deyip, kalpleri ile inanmamış olanlardan ve gerekse yahudilerden
(olsun)" Bu ifade küfre koşanları açıklamaktır. Yani bunlar ağızlarıyla "biz
inandık" diyen ve fakat kalblerinde iman olmayan münafıklarla yahudilerden imiş.
Hüküm, nüzul sebeb i ne ve sayılı şahıslara tahsis edilmiş olmayıp âmm (genel)
olmak için belirli vasıflarıyla tarif olunarak buyuruluyor ki, bunlar:
1- dirler, yani pek çok yalan dinleyicidirler. Doğru söz bunların hoşuna
gitmez, onu dinlemekten içleri sıkılır, fakat yalana gelince seve seve
dinlerler, memnun olurlar. Yalanlar, romanlar, masallar, propagandalar,
uydurmalar, iftiralar, ara bozuculuk, yağcılık bunların çok hoşlanarak
dinledikleri şeylerdir. Ve bu hal onlarda bir alışkanlık olmuştur. Bunun için
daima yala n cılara mahkum olurlar. Bundan dolayı,
2- dirler. Yani sana gelmeyen ve geriden geriye insanları, şaşırtıp yanlış iş
yaptıran diğer bir kavmi dinlerler ki asıl küfrün, yalanın kaynağı bunlardır.
Bunlar öyle bozgunculuk yaparlar ki yerli yerine mahallesine konduktan sonra hak
kelimeleri bozarlar, asli yerlerinden çıkarırlar. Güya bunlara göre söz doğruyu
anlatmak, doğruyu ve gerçeği açıklamak için değil; hakikati örtmek, aldatmak
için konulmuştur. Kendileri hep eğri söyledikten başka belli ve açık s ö zleri
hatta ilâhî kelâm ve kitapları da bozarlar. Baksanıza recm âyetine ne
yaptılar!
Bu gelmeyenlerin Fedek yahudileri oldukları da söylenmiştir. Bu fıkra
bunların yalnız içerde, perde arkasında tahrik yapanlarına mahsus olmayıp siyasî
durumlarına ve yabancı telkinlerine tâbi bulunduklarına da işareti içermektedir.
Yani küfre koşanlar en çok yabancı telkinlerine kulak verenlerdir.
Böyle perde arkasından kelâm bozarak ve niyetine hile katarak yalan
dinleyicileri tahrik edenler sana ve senin mahkemene gelenlere şöyle hüküm
verilirse tutun, verilmezse sakın yanaşmayın, derler, küfür telkin ederler. O
yalan dinleyiciler de bunlara aldanır küfre koşarlar. Ve her kim ki, Allah onun
fitneye düşmesini isterse, artık sen onun için Allah'tan hiçbir şey kurtarmaya
sahip olamazsın. Şu halde bunlar seni üzmesin. Çünkü, bunlar öyle kimselerdir
ki, Allah bunların kalblerinin temizlenmesini istememiştir. Kalblerini bu
şekilde bozmuş ve mühürlemiştir. Şüphe yok ki Allah bu kalblerin de
temizlenmesini isteseyd i, bunların da kurtulması mümkün olurdu, fakat
istememiştir,. Bunu "Niçin istememiştir?" denemez. Zira Allah'ın iradesi illet
(sebeb) lerin başlangıcıdır. (Bu sûrenin başına ve Bakara sûresinin 6.âyetinin
tefsirine bkz.) Bu her iki kısımın hakkı dir. Ya n i, onlar için dünyada bir
rezillik yine onlar için ahirette büyük bir azab vardır. Bunlar,
42-3- yalan dinleyici, haram yiyicidirler. Rüşvet alırlar, yalan olduğunu
bildikleri bir davayı dinler hükmederler veya ettirmeye çalışırlar. Basit bir
menfaat için yalanı yağlarlar, arabozuculuk ve kandırma peşinde koşarlar,
rüşvetle bile bile yalancı şahit dinlerler, yalan yere şahitlik
ederler, para alır haksızların, yalancıların yalanını yayınlarlar, yalanlar
uydurup para çekerler.
SUHT, (sin)in za mmı (ötrüsü) ve "" (hâ)nın sükûniyle ve İbnü Kesir, Kısâi,
Ebu Cafer ve Yakûb kırâetlerinde "" (hâ)nın zammı (ötrüsü) ile şeklinde, haram
mal demektir ki, bir şeyin kökünü kazımak mânâsına "saht" ten alınmıştır. Haram
da bereketi olmadığı ve ev bark yık t ığı için "suht" diye isimlendirilmiştir.
Bir hadis-i şerifte "Haramın bitirdiği her ete en layık olan şey ateştir" diye
rivayet edilmiştir. Suht, her türlü haramı içine alır. Bununla beraber
çoğunlukla sahibinin gizlemek zorunluluğunu duyduğu bir ayıp, b ir âr olan,
basit ve alçak menfaatlerde kullanılır. Nitekim Hz. Ömer, Osman, Ali, İbnü
Abbas, Ebu Hureyre ve Mücahid'ten rivayet olarak suht, " rüşvet, fahişenin
aldığı ücret, erkek hayvanın dölü karşılığı alınan ücret, şarap parası, kendi
kendine ölmüş h a yvan satışından alınan para, kâhine verilen ücret, masiyet
için verilen ücret diye açıklama yapılmıştır. Bazıları bunlara biraz daha
eklemiş, bazıları da çıkarmıştır. İbnü Mes'ud hediye-i şefaat (aracılık
hediyesin)i de açıkça ifade etmiştir.
Şimdi ey Muhammed, bunlar sana hükmün vermen için gelirlerse, dilersen
duruşmalarına bak, aralarında hüküm ver, tartışmayı kes; dilersen bakma, yüzünü
çevir, kendi kendilerine ne halleri varsa görsünler, yani serbestsin. Şayet sen
onlardan yüz çevirirsen, s a na hiç bir zarar veremezler. Ve eğer hüküm
verirsen, aralarında adaletli ve ölçülü hükmet, . Allah adalet yapanları elbette
sever. Atâ, Nehâvî, Şa'bî, Katâde, İbnü Cerir, Esamm, Ebu Müslim, Ebu Sevr
demişlerdir ki, "Müslüman hakimler için de bu ihtiyar (serbestlik) hükmü
bâkidir, dilerlerse hükmederler, dilerlerse vazgeçerler." Fakat İbnü Abbas,
Mücahid, İkrime, Hasen, Atâ-i Horasânî, Ömer b. Abdilaziz ve Zühri, "Bu
serbestlik hükmü, gelecek olan 'aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet' emriyle
kaldı r ılmıştır. Şu halde baş vurdukları zaman bunları kendi hakimlerine
göndermek caiz değildir." demişlerdi. Halbuki bir iki noktada daha nesh sözü
geçmiş idi. Hanefi âlimleri de hüküm vermeyi reddetmenin caiz olmadığını
söylemişlerdir. Bu cümleden olarak İmam Şâfiî ehl-i zimmet (müslüman devletin
gayr-i müslim tebeası) duruşma istedikleri zaman, müslüman hakimlerine hüküm
vermek vacibtir. Fakat müslümanlarla bir müddete kadar anlaşmış olan taraflar
arasında hüküm
vermek vacib değil, muhayyer (serbest)dir demiştir. Serbest bırakma hükmü bir
tarafın başvurusu, vücûb hükmü de iki tarafın rızalarıyla müracaatları haline
yorumlanırsa neshe ihtiyaç kalmaksızın yardım ve arabuluculuk mümkün
görünür.
Şimdi bunların hakeme başvurmaları fikri doğruluktan ve iyi niyetten
doğmayıp, sırf arzularına bir çare aramak maksadıyla olduğunu beyan etmek için
buyuruluyor ki:
43- Yanlarında Tevrat, Tevrat'ta Allah'ın hükmü varken onlar seni nasıl
tahkim ediyorlar, ne diye hakem yapıyorlar? Sonra da nasıl dönüyorlar? Hiç şüphe
yok ki, Allah'ın hükmüne ve kendilerinin iman iddia ettikleri Kitab'a imanları
yok da ondan. O halde bunlar asla mümin değillerdir. Ne Tevrat'a iman ederler,
ne Kur'ân'a; ancak arzuları, şehvetleri arkasında koşarlar. Bunun için sen
bunların küf r e koşmalarından dolayı üzülme.
44-İyi amma, Tevrat ile hâlâ amel caiz olabilir mi? Bazı şartlar altında
evet. Çünkü hiç şüphesiz biz, Tevrat'ı bir hidayet ve nuru içeren bir kitap
olarak indirdik. Bütün müslüman olan, dinleri Allah'a teslim ve uymaktan ibaret
bulunan peygamberler bununla yahudiler hakkında hükmederler. Peygamberlerin
"İslâm" ile vasıflandırılmaları, İslâmın şerefini ortaya çıkarmak için genel bir
övgü sıfatıdır ki, nebiler içinde "Allah katında muhakkak ki din İslâmdır" . (Al
- i İmran, 3/19) âyetinde anlatılmış olan İslâmı din edinmedik hiçbir fert
bulunmadığına işaretle yahudilere tariz (taşlamay)i ifade eder. Kelâmın zahiri,
bütün peygamberleri içine alır ki, "Hangisi olsa yahudiler hakkında bununla
hükmeder, dolayısıyla "Muh a mmed de.." demek olur. Bununla beraber bu hükmün
yahudiler hakkında olması karinesiyle maksad, Musa'dan İsa'ya kadar olan
peygamberlerdir denilmiş. Bazıları da den maksadı, İbrahim dini üzere olan
peygamberlerdir, demişler. İkrime: "Muhammed (s.a.v.) ve ondan önceki
peygamberler" diye belirtmiş; Hasen ve Süddî de: "Yahudilere hükmü yönüyle,
özellikle Muhammed Aleyhisselâm kastedilmiştir" demişler. Çünkü kelamın
sevkedilişinin aslı, Muhammed Aleyhisselâm'a ait olan hükmü isbat etmektir. Şu
halde mânânın ö z eti, yahudilere hakem olma durumunda bulunan her peygamber,
bununla onlara hükmeder. Şu halde Muhammed aleyhisselâm da.. Bunlardan başka
bütün kendini Tanrıya adamış zâhitler ve yüksek âlimler de. "Rabbânî " ve
"Rabbî" kelimelerinin mânâsı Âl-i
İmran sûresinde "Nice peygamber var ki, kendileriyle beraber birçok erenler
çarpıştılar" (Âl-i İmran, 3/146) âyetinde geçmiş idi ki, İbnü Abbas'dan rivayete
göre, "Rabbânî, insanlar üzerinde ilim ile siyaset icra eden ve büyük ilimden
önce küçük bilgiler ile terb i ye eden" ilim ve iyilik erbabı demek oluyordu."
Ahbar" da "" (hâ)nın kesri ve fethiyle kelimesinin çoğuludur ki "tahbir " ve
"tahsin" mânâsına "hıbr" kelimesinden alınmış ve "mürekkeb" demek olan "hıbr"
ile de ilgili olarak ilm-i tahbir, yani tahriren ( y azarak) veya takriren
(anlatarak) güzelleştirme, süsleme ve yazarak tesbit ve devam ettirmeye çalışan
yahut güzel kalem sahibi olan yüksek âlimler demektir. Esasında bu mânâ ile
yahudi âlimlerine "ahbâr" denilmiştir. Fakat burada maksad, doğru ve tam mânâ s
ıyla bilginler olan yahudi fakihleridir. Zemahşeri der ki: "Rabbâniyyun ve
ahbar, Harun Aleyhisselâm'ın evlatlarından peygamberlerin yolunu benimseyen
zâhidler ve âlimlerdir."
Özetle yalnız peygamberler değil, varisleri olan hakiki zâhitler ve âlimler,
imamlar ve fakihler de bununla hükmederler. Çünkü bu peygamberler, zâhidler ve
bilginler Allah'ın kitabını, hakikaten Allah'ın kitabından olanı korumakla
görevlendirilmiş ve bunun üzerine şahit olmuş bulunduklarından, bu sebep ve bu
haysiyetle öyle h ü kmederler. Ki bu koruma iki şekildedir: Birincisi
kalblerinde hissetmek ve dilleriyle öğretmek, eğitmek ve beyan etmek. Diğeri de
hükümlerine uyup, gereğince amel ederek korumaktır. Şu halde insanlardan
korkmayın, benden korkun, benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Çünkü her kim
Allah'ın indirdiği kitap ile hükmetmez, onun hakimiyetini tanımazsa, işte bunlar
o kâfirlerdir. Ki bunlar için elem verici azab, devamlı azab vardır .Bunlar
ateşten çıkmak isteseler de çıkamazlar.
45-46-Biz Tevrat'ı indirdik ve onda bu yahudilerin üzerine şöyle yazdık,
şöyle farz kıldık ki elbette cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak,
dişe diş ve seviyelerine göre yaralar birbirine kısastır. Yahut can cana
karşılıktır, göz göze karşılıktır, burun burun a karşılıktır, kulak kulağa
karşılıktır, diş dişe karşılıktır ve benzerleri bunlar gibi benzeyişleri mümkün
olan yaralar birbirine kısastır. Kisâî kırâetinde hepsi ref' ile okunmuştur ki,
her biri birer cümle olarak cümlesine mânâ cihetiyle
bağlanmakla, "şunu da yazdık, şunu da, şunu da "diye fiilinin mef'ûlü olur.
İbnü Kesir, Ebu Amr, İbnü Amir kırâetlerinde ref (ötrü) ile okunur ki, tafsilat
verdikten sonra hükmün genellemesi ve özeti olur. Nâfi, Âsım, Hamze
kırâetlerinde ise hepsi "nefse" atfedi l erek mensub (üstünlü) okunur ve "kısâs"
hepsinin haberi olabilir. Gösterdiğimiz iki meâl bunları hatırlatmaktır. Bununla
beraber hüküm değişmez. Yani yaşama hakkına bilerek zulmedilip haksız yere
öldürülen insanın öldürülmesinden dolayı, öldürenin de tam h akkı bir candır.
Yok edilen bir hakkın tam gereği de ayniyle ödenmektir. Bir can da bir cana
tamamen eşit ve karşılıktır. Ve hayat hakkı eşittir. Şu halde öldürülenin
hakkının esası, katilin canıyla kısas olunmaktır. Bir can yerine bir candan
fazla almak v eya noksan vermek haksızlıktır, zulümdür. Meğer ki hak sahibi
noksanı almaya razı olsun. Aynı şekilde bir göz kör edenin tam borcu bir gözdür.
Görme dereceleri isterse, eşit olmasın. Yaşama hakkı açısından bir göz de bir
gözün dengidir. Şu halde gözü kör e denin tam borcu da nihayet gözünü verip kör
olmaktır. Çünkü bir göz, bir gözün dengi, körlük körlüğün kısasıdır. Fazlası
fazla, noksanı noksandır. Burun, kulak, diş.. hepsinde de aynı benzerlik
geçerlidir. Ve bu ölçü üzere eşitlik ve benzeyişin korunması, kesinlikle mümkün
olan her uzvun kesilmesidir. Her yaşamın kısası kendi dengidir. Bir ekleminden
parmak veya el ve ayak veya dibinden zeker (erkeklik organı) ve ünseyeyn (iki
husye = iki yumurtalık) kesilmek veya eti ezmeden veya kemiği kırmadan baş yarma
k gibi denkliğin korunması mümkün olan yaralar aynı aynına takas olur. Fakat et
parçalanmak, kemik kırılmak veya içe girmiş olmak gibi benzeme ve eşitliğin
muhafazası mümkün olmayan veya ölüm tehlikesi bulunan yaralar böyle değildir.
Kısas, tam dengi dengi n e karşılama ve takas demek olduğundan, denklik
bulunmayan veya denkliğin korunamaması ihtimali bulunan yaralamalara kısas
yapılamaz. Şu halde bunlar tam mânâsıyla ödenemeyip zaruri olarak tam makul bir
dengi olmayan maliyet itibariyle, yani erş (sakatlan a n bir uzuv için
yaralayandan alınan şer'i diyet, kan parası) veya hükümet-i adl (bilirkişinin
tayin edeceği tazminat) ile ödetilebilir. Kısas, tam bir ödetme olduğu için
bunda kul haklarının alınması dolayısıyla, Allah'ın hakkı ve umûmun hakkı da
ödetilmiş olur. Ve başka hiçbir ceza gerekmez. Fakat kısas edilemeyince başka
şekilde ödetilme eksik demek olacağından erş (şer'î diyet) ile tazminattan başka
tazir olarak bir ceza haketmesi ortadan kalkmaz.
Sonra şunu da unutmamak gerekir ki, kısas, şeriat sahibine göre yerine
getirilmesi öncelikle ve bizzat kastedilmiş olmak üzere meşrû kılınmış bir hüküm
değil; tecavüz edilen, yok edilen bir hakkın gereği olmak ve hayat (yaşama)
hakkının masûniyet (dokunulmazlığ)ini temin etmek için meşrû kılınmıştır.
Yani cana can, göze göz yazılmak, can almak, göz çıkarmak için değil; cana
dokundurmamak, göz çıkartmamak içindir. Şu halde:
Her kim kısas hakkını tasadduk eder, affederse bu kendisine bir keffarettir.
Yani kısas öncelikle bir kul hakkıdır. Bunun Allah'ın hukukundan bir görev, bir
fariza olması, şahsi hukuk dolayısıyla gerçekleşir. Hak sahibi ise hakkının
alınmasına da, düşmesine de sahiptir. O halde hak sahibi tarafından talep ve
dava olunmadıkça kısas yapılamaz. Ancak istediği zaman yerine getirilmesi f arz
olursa da, bu talep kendisine farz değil, hatta affetmesi mendûbtur. Şeriatın
sahibi Allah Teâlâ kısas istemeyi emretmek şöyle dursun, tersine affa teşvik
etmek için tasadduk ve keffaret diye tabir etmiştir. Bu hakkını affeden, bütün
günahlarının bağışlanmasına vesile olacak büyük bir sadaka yapmış olacaktır.
Çünkü bu af, bir insana bir hayat kazandırmaktır. Buna da bütün insanları ihyâ
etmiş kadar bir sevap vaad edilmiştir. Demek ki kısas, Allah katında icrası
(yapılması) istenildiği için değil, "S i zin için kısasta hayat vardır. Ey akıl
sahipleri, umulur ki gereğince sakınırsınız" (Bakara, 2/179) âyetinin delaleti
üzere hayat hakkına zulüm ve tecavüz vahşetlerinden ve cinayetlerinden insan
hayatını korumak için meşru kılınmıştır. Gerçi kısas da bir yok etmeyi içerir ve
bir zarara zarar ile karşılık verme gibi anlaşılabilir. Fakat bu yok etme hakkı,
hayatı kaldıran bir cinayet ve vahşeti yok etmektir. Bu ise hayat hakkının
yaşaması demektir. Bunun için dünyada adalet ve eşitliğe kısastan daha büyük b
ir misal gösterilemez ve zaten kısasın mânâsı, eşitlik ve tam bir denklik
demektir. Yaşama hakkını yok eden bir caninin yaşama hakkı olmadığını kendi
gözüyle görmesi ne büyük bir adalet manzarasıdır. Sonra hak ve adaletin bu güçlü
manzarası altında hayat h akkının kendi kazancıyla ortadan kalktığını gören bir
kimseyi affedip de, kendisine yeniden bir hayat hakkı bağışlamada da öyle
yüksek, öyle kutsal bir ihsan (iyilik yapma) manzarası vardır ki, insanlık
âleminde bundan daha güzel, daha yüksek bir iyilik ö r neği gösterilemez, "Kim o
kimseyi (hayatını kurtarmak sûretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi
olur". (Mâide, 5/32)
İşte bu ilâhî hüküm, bir tarafında böyle bir adalet manzarası, bir tarafında
da böyle bir iyilik manzarası görülen bir hidayet ve nurdur. Yahudiler ise
kitaplarında yazılan bu ilâhî hükümler ile de hükmetmez oldular. Ve her kimki
Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse,
işte bunlar da o zalimlerdir, o haksızlar güruhundan başka birşey
değillerdir. Çünkü zulüm herhangi bir şeyin hakkını vermemek, onu Allah'ın tayin
ettiği uygun olan yerinden başkasına koymaktır. Allah'ın hükmedilmek için
indirdiği, bildirdiği, yazdırdığı hükümler ile hükmetmemek de önce Cenâb-ı
Hakk'ın kanununun hakkını vermemektir. Bu da hiçbir şeyin hak k ını vermemek, ya
ifrat (çok ileri gitmek) veya tefrît (ihmal) etmektir. Zulmün zulüm, zalimin
zalim olmasını tayin eden hükmün ve bu hükme ölçü olarak alınan delil de Allah
Teâlâ'nın indirdiği hükümler ve hak kaidelerdir. Şu halde bununla hükmetmemek,
zul ü m ile adaleti, zalim ile mazlumu ve bunlar arasındaki doğruluk orantısını
birbirinden ayırmamak ve seçmemektir. Zulüm ve zalimi ayırmayan, ayırmak
istemeyen, Hakk ölçüsünü görmeyen ve görmek istemeyenler ise zalimlerin
başlarıdırlar ve asıl zalim bunlardı r. Ve bunlar Nadir oğulları ve Kureyza
oğulları olaylarında olduğu gibi yahudilere yahudilik görevini tatbik etmeyen
zalimler güruhundandırlar. Fakat şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın indirdiği
hüküm, Tevrat'tan ve Tevrat'takilerden ibaret değildir. Tevr a t'ı indirdikten
başka bir de biz, o peygamberlerin izleri üzere arkalarından Meryemoğlu İsa'yı,
önündeki Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdik. Şu halde Tevrat'ın hükmüyle
amel, onun tasdiki ile şartlanmış olmak üzere bir daha teyit edildi. Bu şekilde
İsa'yı gönderdik. Ona da İncil'i bir hidayet ve nuru içine almış, ve önündeki
Tevrat'ı tasdik ve teyid edici, ve yeterince korunanlara bir hidayet ve öğüt
olarak verdik.
47- İncil ehli de Allah'ın bunda indirdiği tasdik, hidayet ve öğüt ile
hükmetsin. Hamze kırâetinde (lâm) ın esresi ve (mim)in fethasıyle şeklinde
okunur ve mef'ûlün leh olmak üzere e atfolur ki," muttakilere hidayet ve öğüt
olmak üzere ve İncil ehlinin bundaki tasdik, hidayet ve ilâhî öğüt ile
hükmetmeleri için verd i k" demektir. Demek ki İsa, geçmiş peygamberlerin izinde
olmakla beraber, bağımsız bir şeriat ile gönderilmiş bir resuldür. Ve yahudilik
bununla son bulmuş yani neshedilmiş (hükmü kaldırılmış)tir. Bundan böyle İsa ve
İncil'in tasdikini düşünmeden Tevrat il e doğrudan doğruya ve genel olarak amel
etmek caiz değildir. İsa ve İncil'i tanımayıp yahudilik iddia edenler, gerçekte
kâfir ve zalimdirler. Fakat bunlar kendi dava ve inançlarına göre İncil
hükümleri ile mutlak olarak sorumlu tutulamazlarsa da Tevrat hük ü mleriyle
mutlaka yükümlü tutulurlar. Hâlâ mutlak amel edilmesi gerekli Allah'ın kitabı
olduğuna imanın lüzümunu iddia eden yahudiler Tevrat ile hükmetmedikleri veya
Tevrat
gereğince aleyhlerine verilen hükme itiraz ettikleri takdirde kendi
davalarını bozmuş, küfürlerini ve zulümlerini itiraf etmiş ve kendilerinin kendi
nazarlarında da kâfir ve zalim olduklarını ispatlamış olurlar. Şu halde Tevrat
ile yahudiler aleyhine hüküm ve yükümlülük böyle olduğu gibi hıristiyanlar
hakkında da İncil böyledir. O halde İncil ehli, yani hıristiyanların hakkı da
İncil ile mutlak, Tevrat ile de İncil'in tasdiki dairesinde mukayyed olarak
hükmetmek ve bu şekilde verilen hükümleri kayıtsız şartsız kabul etmektir. Ve
her kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte bun l ar da o
fasıklardır. Yani Allah'ın hükmünden veya imandan çıkmış kimselerdir. Mesela
Tevrat'taki kısas hükümlerinden sonra İncil'de mukabele bi'l-misil (yapılan
muameleyi aynen tekrarlama suretiyle) yapmayıp her halde affetmeyi emreden bir
hüküm nazil ol m uş ise, İncil ehli kısas talep edememeli değil, fakat sabit
olmasından sonra affetmelidir. Etmediği takdirde kendi nazarında da zarûri
olarak fasıktır. Ya Allah'ın hükmüne iman ettiği halde, o hükümden dışarıya
çıkmış isyan eden bir fasıktır. Veya o gün o n u kalben de tanımamak veya
küçümsemekle imandan çıkmış kâfir bir fasıktır, ve her iki halde fasık cezasına
layıktır. Şu halde Tevrat'a uygun hükmü kabul etmeyen yahudiler, İncil'e uygun
hükmü kabul etmeyen hıristiyanlar kendi görüşlerinde ve inançlarında d a kâfir
veya zalim veya fasıktırlar veya hepsidirler. Aynı şekilde bunlara benzeyenler
de bunlar gibidirler. Küfürleri, ilâhî hükmü inkâr etmelerinden veya hakir
görmelerinden; zulümleri, ölçüsü hak olan ilâhî hükmü atıp, başka hükümler ile
hükmettiklerin d en; fasıklıkları da hak hükümden çıktıklarından dolayıdır. Şu
halde ya bu üç vasfın hepsi birliktedir veya her biri hükümden çekinmeye ilave
olan bir hâle göre bağımsız sıfatlardandır.
48-Tevrat ve İncil böyle. Fakat Allah'ın inzal ettiği bunlardan ibaret de
değil. Ey Muhammed asıl kitabı, o kâmil kitap olan Kur'ân'ı da hakkıyla hakka
yakın olarak yani hakkın mânâsı, hakkın vasıtası, hak inzal ile sana indirdik,
kitap cinsinden, Allah katından indirilmiş kitaplar cümlesinden önünde bulunanı
tasdik edici, ve onun üzerine müheymin, yani diğer kitaplar üzerine emin bir
nezaretçi ve şahit, kontrolcü ve hâkim olmak üzere hakkıyle indirdik. Ki bu
kitap hem müheymin (koruyucu) olan Allah Teâlâ'nın bizzat muhafazası altında
olarak bozulma ve tahriften ma s un (dokunulmaz olarak) kalacak. Hem diğer
kitapların amel edilmesi gerekli olarak içermiş oldukları doğru hükümleri
kaybolma ve bozulmadan koruyacak, şâhitliğiyle hakikatleri düzeltecek ve
bozukları iptal edecek ve bunun tasdikinden geçmeyen yahut buna ay k ırı olan
diğer kitaplar ve geçmiş şeriatlerin
hükümleriyle amel etmek caiz olmayacaktır. Bu kitap onlar üzerinde tasdik ve
teyidine başvuruda bulunulacak emin bir merci, bir koruyucu ve murâkıb, bir hak
şahid olacaktır .Ve artık Tevrat veya İncil ile hükmün mutlak olması da bununla
mukayyed bulunacaktır.
MÜHEYMİN kelimesi, "heymene"den ism-i fâil olarak bir şey üzerine râkıb
(gözetici) ve hafız (koruyucu) olan şahit ve emîn (inanılan) demektir. Diyorlar
ki, bu vezinde dan, yani bu beş kelimeden başka kelime yoktur. Bazı lugatçılar
bunun yerine ; yerine kabilinden olarak korkudan emin kılmak mânâsına den bir
ism-i fâil olduğuna kâni olmuşlar ise de anılan benzerler mevcut iken, böyle bir
tasavvurun gereksiz bir zorlama olduğu açıklanmıştır. İbnü Kuteybe bunun
lafzının in ism-i tasğiri (küçültme ismi) zannetmiş ise de Ebu'l-Abbas Müberred
bundan sakındırmıştır. Çünkü "müheymin" Allah'ın isimlerindendir de.
Şu halde sen, onlar, o sana gelenler arasında her kim olursa olsun Allah'ın
hak ile indirdiği Kitap ile hükmet, sana gelen haktan saparak onların
isteklerine, eğri arzularına uyma. Zira arzulara uyulmamak için sizden her
birine yani siz İslâm ümmetinden yahut siz ümmetlerden her birinize, biz bir
şir'a, hak maksûda götürür ö z el birer yol ve bir minhâc, yani bütün o yolları
içine alan umûmî bir cadde, açık bir yol tayin ettik.
ŞİR'A, ŞERİA, MEŞRAA, asıl lugatta bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından
su içmek veya almak için gidilen yol demektir. Bunda insanların ebedî hayata ve
gerçek saadete ermesi için Allah Teâlâ'nın koyup teklif ettiği özel hükümlere ve
doğru yola istiâre yoluyla isim verilmiştir ki din demektir. Ya kapalı bir şeyi
yarıp açmak, beyan ve açıklamak mânâsına "şeraa" masdarından veya bir şeye girme
k mânâsına "şuru' "dan alınmıştır. Birincisi şâria (yol göstericiye), ikincisi
sâlike (yola girene) göre münasebeti demek olur.
Minhâc da, vâzıh, açık yol demektir. Şir'a Fransızca "procede", minhâc da
"methode" kelimeleriyle terceme olunabilir. Bazıları şir'a ile minhâcın bir
mânâdan ibaret olup tekit için tekrar edildiğine ve her ikisinden de maksadın
"din" demek olduğuna kâni olmuşlardır. Diğerleri ise aralarını ayırmışlar ve
demişler ki, şir'a mutlak şeriatten, tarikat da mekârim-i şeriat (şeriâtı n
kıymetleri)ten ibarettir. Minhâcdan maksad budur. Şu halde şeriat önce, tarikat
sonradır demişler. Müberred, "şir'a tarikın (yolun) başlangıcı, minhâc da
devamlı tarik (yol)tir" demiştir. İbnü Enbârî de, şir'a o tariktir ki, bazan
açık ve bazan
kapalı olabilir; minhâc ise her halde açık olur, demiştir. Gerçek budur ki,
âyette şir'a ve minhâc bir mânâdan ibaret değildir. Şir'a, zamanların ve
zeminlerin, ahvâl (durumlar)in değişmesiyle değişebilen dinin fürûu (dalları);
minhâc da daima sabit, açık ve devamlı olan dinin asıllarıdır ki, şir'a bunun
şubeleri ve çeşitleri demektir. Her milletin mensub olduğu peygambere indirilen
özel hükümler birer şir'a; Allah'a, peygamberlere, ahirete iman gibi bunların
hepsinin müşterek ve birlik oldukları usul (asıllar) da m i nhâcdır. Bu iki
durum dolayısıyladır ki bazen peygamber ve şeriatların ihtilaf noktasını, bazan
da, "O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini
d oğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" (Şûrâ, 42/13) âyeti gibi ittifak
noktasını gösteren âyetler görürüz. Nitekim burada da önce birbirlerinin
izlerinden gönderilen peygamberlerin ve kitapların sonrakileri öndekilerini
tasdik ettikleri, ikinci olarak bu d evamlılık ve tasdik içinde şerîatların ve
ümmetlerin çeşitli oldukları açıklanmıştır. Bunun birisi "Peygamberlerden hiç
birinin arasını ayırmayız" (Bakara, 2/285), birisi de, "Biz, peygamberlerden
kimini kiminden üstün kıldık" (Bakara, 2/253) âye t i dolayısıyladır. İncil'in,
önündeki Tevrat'ı; Kur'ân'ın, önündeki Tevrat, İncil, bütün kitap cinsini tasdik
edici ve birini diğerinden derecelerine göre temâyüz edici olarak indiklerini
açıkladıktan sonra, bu âyet bize gösteriyor ki, geçmiş ve şimdiki ü m metlerden
çeşitli ümmetlere, nefsani arzularına uymamaları için önce hallerine münasip
birer şir'a ve minhâc verilmiştir. Mesela Hz. Musa'dan İsa'nın gönderilmesine
kadar olan ümmetin şir'ası Tevrat'ta ve İsa'nın gönderilmesinden Muhammed
Aleyhisselâm'ın g önderilmesine kadar olan ümmetin şir'ası İncil'de, Muhammed
Aleyhiselâm'ın gönderilmesinden itibaren mevcut olan ümmetin şir'ası da
Kur'ân'dadır. Ve bütün bu şir'aların birlik ve sona erici oldukları bir küllî
minhacı (yolu) vardır ki, bunda hepsi müştere k tir ve bu Kur'ân'dadır. Bu
şekilde Kur'ân, İslâm dini, Muhammed'e ait şeriat, her kitabın, her şeriatın
esasını ihtiva eden ve mevcut olan her ümmetin hareketlerine hakim ve rehber
olacak şir'asını toplayıcı olan bir hak yoldur. "O, kiminizi kiminizde n
derecelerle üstün kıldı". (En'âm, 6/165). Şu halde hükmün, herkesin keyfine ve
arzusuna uymakla değil, Allah'ın indirdiği şir'a ve minhâc ile olması vaciptir.
Mademki Allah çeşitli zamanlarda, çeşitli ümmetlere bir istifâ (seçim) ve
gelişme silsilesi ile birer şir'a ve minhâc göndermiş ve sonra gelen önce geleni
tasdik edici ve hakim kılmıştır. O halde
sonra gelen şeriatın ortaya çıkmasından itibaren önce gelen şeriât ümmetinin
de şeriati olduğunda, yani yahudilerin hıristiyanlığı ve her ikisinin İslâm'ı
tanımaları gerektiğinde şüphe yoksa da önce gelen şeriat, sonra gelmiş olan
ümmetin de şeriatı mıdır, değil midir? Âlimler, Fıkıh Usulü ilminde ve bu âyetin
tefsirinde bunu bahis konusu etmişlerdir. Bir kısım, mademki bu açıklandığı
üzere her ümmete bir ş e riat tahsis olunmuştur; o halde önce gelmiş olan
şeriat, sonra gelmiş olan ümmetin şeriatı değildir. Ve şu halde "bizden
öncekilerin şeriatı, bizim şeriatımız" değildir, demişler. Diğer bir kısmı ise:
"Bizden önceki ümmetin şeriati, bizim de şeriatımız d ır; fakat mutlaka değil,
mensûh olmamak (hükmü kaldırılmamış olması) şartıyla" demişlerdir. Buna göre
İncil veya İsa'nın sünneti ile hükmü kaldırılmamış olan Tevrat hükümleri
hıristiyanların da şeriatı olduğu gibi, Kur'ân ve Muhammed Aleyhisselâm'ın sünne
t i ile hükmü kaldırılmamış olan Tevrat ve İncil'in hükümleri müslümanların da
şeriatı demektir. Ve şu halde hükmü kaldırılmamış olan, yani İslâm'a ait
nasslara aykırı olmayan yahudi ve hıristiyan hükümleri ile müslümanların amel
etmesi caiz olacaktır. Faka t gerçek şudur ki yani "bizden önceki ümmetlerin
şeriati bizim de şeriatimizdir; fakat mutlak olarak değil, Allah'ın kitabında ve
Resulünün sünnette nakletmiş olması şartıyla". Şu halde hükmü kaldırılmamış
olmak, aykırı bulunmamak yeterli değil; Kur'ân'ı n ve Peygamber'in tasdikinden
geçmiş olması da şarttır. Bu şekildedir ki, geçmiş şeriatler, bizim
şeriatimizden bir parçadır ve bizim şeriatimiz, hepsini içermektedir. Bunun için
Kur'ân'ın, geçmiş ümmetler, Tevrat ve İncil hakkında naklettiği kıssaları ve h
ükümleri onlardaki açıklamalara göre değil, Kur'ân'ın ifadesine ve Resulullah'ın
beyanına göre anlamak gerektiği gibi; "Kur'ân'da filan hüküm, yahudi veya
hıristiyan veya diğerleri hakkındadır. Mesela yahudilere aittir, şu halde biz
müslümanların şer i ati değildir" demekle de kalmamalıdır. İşte Allah böyle her
ümmete bir şeriat vermiş ve onların hepsini de Muhammed ümmetine tahsis ettiği
şeriatte "önündekini tasdik edici ve ona şahit olarak" hakkıyla nazil olan bu en
mükemmel kitap ile minhâc (şeriat)ı İslâm'da toplamıştır.
Ey insanlar, ey çeşitli ümmetler Allah dileseydi sizi, önce gelen sonra gelen
hepinizi, insanlığın başlangıcında olduğu gibi, bir ümmet kılardı da, beşer
tarihi silsilesinde çeşitli ümmetler yaratmaz, birçok peygamber, birçok şeriat
göndermezdi. Bütün insanlar, hayvan çeşitlerinin her birinde olduğu gibi
devamlı, yeknasak (bitiveye) bir hayat içinde geçer giderdi.
Fakat böyle yapmadı ve öyle dilemedi de, birçok ümmetler ve zamanlarına,
hallerine göre çeşitli şeriatler yaptı. Yaptı da önce yok iken Musa ile Tevrat
ehlini ve ondan sonra İsa ile İncil ehlini ve en sonunda Muhammed (s.a.v.) ile
Kur'ân ehlini yarattı ve her birinize bir şir'a ve minhac (yol) verdi ki her
birinizi, size vermiş olduğu şeriatler hakkında da denes i n, tecrübe yolundan
geçirsin de o minhâc (yol) üzerinde yarış yaptırsın. Şu halde siz de hep hayır
işlere, sonucu en güzel olan şeylere koşunuz, yarış ediniz de nefse ait
arzularınıza, keyiflerinize uyup kalmayınız ve bu doğru yolda fikir ayrılığına
gir m eyiniz. Zira bugün ihtilaf ederseniz, yarın dönüşünüz bütün Allah'adır. O,
hakkında ihtilaf ettiklerinizi size haber verir.
49-Ey Muhammed, sana bu hak kitabı bir de şu emri indirdik ki, "Aralarında
Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların heveslerine uyma!" Rivayet olunduğuna
göre yahudilerden bir kalabalık toplanmışlar, "haydi bakalım Muhammed'e gidelim,
belki bir fitneye düşürür dininden şaşırtırız" demişler. Varmışlar: "Ey Kasım'ın
babası (Muhammed) demişler, bilirsin ki biz yahudilerin âl i mleri ve önde
gelenleriyiz biz sana tâbi olursak, bütün yahudiler de tabi olurlar. Şimdi
bizimle hasımlarımız arasında bir dava var, senin huzurunda muhakeme olalım, sen
de bizim lehimize hüküm ver de, biz de iman edelim, seni tasdik edelim."
Resulullah b u ndan yüz çevirmiş ve bu âyet nazil olmuştur. Şu halde mânâ,
duruşmadan çekinme, fakat hüküm vermeye gelince, Allah'ın bildirdiği hak ile
hüküm ver de, onların isteklerine, haksız arzularına uyma. Ve iyi sakın ki,
onlar seni, Allah'ın sana indirdiği şir' a ve minhâc (yol)ın bildirdiği hak
hükümlerin tamamından şöyle dursun, birisinden bile aldatıp şaşırtamasınlar,
hiçbir şekilde fitneye düşürmesinler, hükmünde küfürden, zulümden, sapıklıktan
hiçbir eser bulunmasın. Şayet onlar bunu kabul etmeyip başkasını isterlerse o
zaman bil ki, her halde Allah onlara başka bir sebeple değil, günahlarının bir
kısım sebebiyle bir bela vermek istiyor. Ki Allah'ın iradesine karşı gelmenin
ihtimali olmadığı bellidir. Bu bir kısım günahlar, Allah'ın hükmünü kabul etmeme
k, hakka aykırı hüküm isteme günahıdır. Bunun bu şekilde ifadesi şu mânâlara
işaret eder: Önce gizliye göre bu günah, açıkça söylenmesi layık görülmeyen pek
büyük bir günahtır. Haksızlar bile haklı gibi görünerek haksızlık peşinde
dolaşırlar. Şu halde açı k tan haksızlık istemenin ve Allah'ın hükmünü kabul
etmemenin ne büyük bir günah olduğu düşünülsün! İkinci olarak, bu sevdada
bulunanların pek çok
günahları vardır. Ve bu büyük günah onlardan biridir. Üçüncü olarak, Allah
dünyada her günah ile cezalandırmaz, tecil eder (sonraya bırakır). "Eğer Allah,
insanları, yaptıkları her haksızlıkla cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı
bırakmazdı." (Fâtır, 16/61) veya affeder, fakat doğru olduğu kesin olarak
bilinen bir hükmü kabul etmemenin günahı vâki oldu mu, bu n un her halde
cezalandırılacağının ve bunların haksızlıkla muhakkak bir felakete
uğrayacaklarının bilinmesi lazım gelir. Böyle olmakla beraber insanların birçoğu
fâsıkdırlar, malûm ve muayyen bulunan doğru sınırlardan çıkmakta ısrarlıdırlar.
Ve işte bund a n dolayıdır ki, hakk (doğru) olan hükümleri tebliğden sonra hüküm
ve hükümete lüzum vardır. Ve hakimlerin hak ile hükmetmeleri ve bu sapıklar
güruhundan olmamaları vacibdir. Yoksa haksız hüküm ve hükümet, musîbeti
çabuklaştırmaktan başka bir şey yapmaz.
50-Bu böyle iken o ilim ve din iddiasında bulunanlar, Allah'ın hükmüne razı
olmayıp da kötülüğe meyletme, dalkavukluk, garazkârlık, eşitsizlik gibi haksız
davaya tâbi olan cahiliyet hükmü, cahiliyet kanunu mu istiyorlar? Halbuki hüküm
ve hâkimiyeti Allah'tan daha güzel olan kim vardır? Allah'ın hükmünden daha
güzel hangi hüküm, Allah'ın hükmüyle hükmeden hakimden daha güzel hükmedecek
hangi hâkim düşünülebilir? Fakat bu soru herkese değil, îkân (sağlam bilgi)
sahibi olan kimseler, topluluklar i ç indir. Bunu ancak sağlam bilgi ehli
olanlar takdir eder. Yoksa küfür ve şüphe içinde bulunanlar, kalblerinde
hastalık olanlar, bir zalimin haksız hükmüne "daha güzeldir" demekten
çekinmezler.
Rivayete göre bu âyet, Benî Nadîr ve Benî Kureyza yahudiler i arasındaki adam
öldürme olayından dolayı Peygamberimizden hüküm talep etmeleri ve Peygamberimiz
tarafından musavat (eşitlik) ile hükmedilmesi üzerine Benî Nadir'in bu eşitlik
hükmüne razı olmayarak cahiliye âdeti üzere üstünlük sevdasında bulunmaları se b
ebiyle nazil olmuştur. Bu sebebe göre, yahudilerin İslâm yoluna, Muhammed
Aleyhiselâm'ın hükmüne iman ve ittiba etmemekle yalnız Kur'ân'a ve Muhammed
Aleyhisselâm'a değil, kendi dinleri ve kitapları olduğunu iddia ettikleri
Tevrat'ı ve Musa şeriatını da t a nımayıp mutlak ilâhî hükmü inkâr ederek
cahiliye hükümleri peşinde koşmak istediklerini beyan ve isbat etmekle; hem iman
iddialarına rağmen küfür, hem ilim ve şeref iddialarına rağmen cehalet,
bozgunculuk ve azabı haketmeleriyle cezalandırmış ve sebebin ö z elliğiyle
beraber mefhumun genelliğine göre de bu hükmün yalnız yahudilere mahsus olmayıp
hıristiyan ve diğerleri hakkında da böyle olduğunu ve dolayısıyla
İslâm şeriatının, umumun şeriatı ve herkesin yolu olup, bunu tanımayan yahudi
ve hıristiyanların kendi din ve şeriatlerini de tanımamış olacaklarını anlatmış
ve bu şekilde müslümanların ümmetler arası vazifelerindeki genişliğin önemini
göstermiştir.
O halde:
Meâl-i Şerifi
51- Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar
birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan
olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.
52- Kalblerinde hastalık bulunanların :" Bize bir felaket gelmesinden
korkuyoruz" diyerek, onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah,
bir fetih ihsan eder veya katından bir emir (iş) getirir de içlerinde
gizlediklerine pişman olurlar.
53- İman edenler: "Sizinle beraber olduklarına dair, Allah'a bütün güçleriyle
yemin edenler bunlar mı?" derler. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve
kaybedenlerden olmuşlardır.
54- Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında
öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler;
müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah
yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu,
Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her
şeyi çok iyi bilendir.
55- Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan
zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.
56- Kim Allah'ı, O'nun Resulünü ve müminleri dost edinirse, (iyi bilsin ki)
Allah'ın taraftarları galip geleceklerdir.
57- Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve
kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer
(gerçekten) iman ediyorsanız, Allah'dan gereğince korkun.
58- Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu
onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.
59- De ki: "Ey kitap ehli! Sadece Allah'a, bize indirilene ve bizden önce
indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa çoğunuz yoldan
çıkmışlarsınız".
60- De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha
kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına
uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte
bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışl a rdır".
61- Onlar, size geldikleri zaman, "iman ettik" dediler. Oysa yanınıza kâfir
olarak girip, kâfir olarak çıkmışlardır. Allah, onların gizlediklerini çok iyi
bilir.
62- Onlardan çoğunu, günah işlemede, düşmanlıkta ve haram yemede yarış
ederken görürsün. Bu yaptıkları şeyler ne kötüdür!
63- Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, onları günah olan bir söz
söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne
kötüdür!
64- Yahudiler, "Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler. Söyledikleri söz sebebiyle
onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah'ın elleri açıktır,
dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun
azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar
düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu
söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozğunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah
bozguncuları sevmez.
65- Eğer kitap ehli iman etmiş ve layıkıyla korunmuş olsalardı, onların
kötülüklerini örter, nimeti bol olan cennetlere koyardık.
66- Eğer onlar, Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine indirileni gereğince
uygulasalardı, hem üstlerindeki, hem de ayaklarının altındaki (nimetlerden bol
bol) yerlerdi. Onların arasında ılımlı bir grup da vardı. Böyle olmakla beraber
onların çoğunun yaptıkları ne kadar kötüdür!
67- Ey şanlı Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan
O'nun peygamberlik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.
Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu doğru yola iletmez.
68- De ki: "Ey kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni
uygulamadıkça bir esas üzerinde değilsiniz. Şüphesiz ki, Rabbinden sana
indirilenler, onların çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır. Şu halde
kâfir olan bir toplum için üzülme!
69- Muhakkak ki inananlar, yahudiler, sabiiler ve hıristiyanlardan kim
Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku
yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
70- Andolsu n biz, İsrailoğulları'ndan söz aldık ve onlara peygamberler
gönderdik. Fakat ne zaman onlara bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı bir şey
getirmişse, bunlardan bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da
öldürmüşlerdir.
71- Onlar, bir fitne kopmayaca k sandılar, kör ve sağır kesildiler. Sonra
Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onların çoğu kör, sağır
kesildiler. Allah, onların yaptıklarını görüyor.
72- Andolsun, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler elbette kâfir
olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: "Ey İsrailoğulları, hem benim, hem de sizin
Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona
cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehenemdir. Zalimlerin yardımcıları
da yoktur" demişti.
73- "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek
ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette
onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.
74- Hâlâ Allah'a tevbe edip O'ndan af dilemiyorlar mı? Allah çok
bağışlayandır, çok merhamet edendir.
75- Meryem'in oğlu Mesih (İsa), sadece bir peygamberdir. Ondan önce de
peygamberler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek
yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak nasıl yüz
çeviriyorlar!
51- Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil,
onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz.
Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına
getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat
edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın
dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz,
isteklerine işt i rak etmeyiniz. Görülüyor ki "Yahudiler ve hıristiyanlara
dostlar olmayınız" buyurulmamış, "Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz"
buyurulmuştur. Çünkü "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi
yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyi l ik etmekten, onlara adaletli
davranmaktan men etmez." (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu halde müminler
yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten,
dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil,
onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar
müminlere yâr olmazlar. Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin
yârânı (dostları) dırlar. Yani yahudiler birbirinin, hıristiyanlar da birbirinin
dostlarıdırlar. Ne Yahudiler, kendilerinden olmayana dost olur, ne de
hıristiyanlar. Bunların dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında
değil, bazısı arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli
edininirse, şüphe yok ki, o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu kap
m ıştır. O artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice
itibariyle onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolunur. Çünkü: Allah
zalimler guruhunu her halde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve
hıristiyanları dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar.
52-Şimdi ey Muhammed, kalblerinde hastalık olanları, (Bakara, 2/10. âyetin
tefsirine bkz) İbnü Übeyy ve benzeri münafıkları görürsün ki yahudi ve
hıristiyanlar içinde onların dostluk ve yardımları konusunda hızla koşuşurlar,
korkarız ki devir aleyhimize döner, başımıza bir felaket gelir derler.
"Daire", dünyanın baş ucunda dönüp dolaşan felaket ve inkılâb demektir.
Bunlar, ahireti hesaba almaz, hakkın üstün gelmesine, İslâmın yükselmesine bel
bağlamaz, tersine bir devrim oluverip devletin kâfirlere geçmesini düşünür ve
öyle bir halde onlardan istifade edebileceğini de ümit eder ve bu ümit ile
özürleri kabahatlerinden büyük olmak üzere bu şekilde itiraz ederler. Bununla
güya bir darlık zamanında müslüm a nlara bir hizmet etmek fikriyle akıllıca bir
ihtiyatta bulunuyorlarmış gibi görünmek isterler. Halbuki gerçekte Resulullah'ın
başarısından ve İslâm dininin gerçeklerinden şüphe ederler. İhtilaf ve inkılâb
peşinde koşarlar. Rivayet olunuyor ki, bu sözü mü n afıkların reisi Abdullah b.
Übeyy söylemiştir. Benî Kureyza yahudileri Peygambere karşı bir savaş durumu
aldıkları zaman Ubâde b. Sâmit (r.a.): "Benim bu yahudilerden pek çok dostum
var, fakat ben bunların dostluklarından Allah'a ve Resulüne sığınıyor, Al l ah
ve Resulüne dostluk ediyorum" demişti. Abdullah b. Übeyy de: "Ben öyle bir
adamım ki felaketlerden korkarım, dostlarımdan vazgeçemem" demiş bu âyetler
nazil olmuştur.
Öyle amma devrin bu gibi ihtimalleri içinde kendilerinden başka kimseye dost
olmayanlardan ümit beklemektense Allah'ın
peygambere ve müslümanlara fetihler veya başka şekilde ferahlık ihsan
edivermesi veyahut kendi tarafından bir emir ile o dost dediklerine hatır ve
hayale gelmez bir felaket verivermesi ve dolayısıyla bu münafıkların
gönüllerinde gizledikleri şeylere nâdim olmaları pek yakın ve Allah'tan daha çok
beklenen bir ihtimaldir. Ki bu, bir ilâhî vaaddir. Allah'ın kudretiyle yahudi ve
hıristiyanların kudret ve ahlâkları karşılaştırılınca, hadd-i zatında yakın olan
bu ilâhî vaad ile de kesinlik kazanan bu ihtimal gerçekleştiği zaman, bunların
bu hallerini gören müminler ne der bilir misiniz?
53- O zaman da müminler bu münafıklara işaret ederek ve bunların ümit
bekledikleri o mağlub ve perişan dostlarına hitap ederek yüzlerine karşı veya
kendi aralarında derler ki: Hayret, her halde sizinle beraber olduklarına "Eğer
sizinle savaşılırsa mutlaka size yardım ederiz" (Haşr, 59/11) diye güçlerinin
yetebildiği yeminlerle Allah'a kasem edenler, şunlar mıydılar? Bakını z ne
oldular: Bütün amelleri, bütün gayretleri boşa gitti de hepsi hiçbir şey elde
edemeyen kimseler oldular. (Nitekim sûrenin yukarısında "her kim bu imana
küfrederse bütün ameli tutulur. O ahirette de zarar edenlerden olur." (Maide,
5/5) buyurulmuş idi)
Asım, Hamze, Kisâî, Halefü'l-Âşir kırâetlerinde vâv-ı isti'nâfiyye ve lâm'ın
ref'iyle şeklinde, Nâfi, İbnü Kesir, İbnü Âmir ve Ebu
Cafer kırâetlerinde "vâv"sız şeklinde okunur ki, ikisi de mukadder soruya
cevap olacak istinâf cümlesidir ve mânâ birdir. Ebu Amr, Yakûb kırâetlerinde ise
atıf vâvı ve lâm'ın nasbiyle şeklinde okunur ki, bu da üzerine atıftır.
Sonundaki kısmının den bir haber ve teaccüb istifhâm mânâsına dahil olarak
müminlerin sözlerinden olması da muhtemeldir. Ve bu t akdirde mânâ: "Onlar
bunlar mıdırlar? Allah'ın kudretine bakın ki bütün çalışmaları ne kadar boşa
gitti de ne büyük zarara düştüler? " demek olur. Fakat gösterdiğimiz üzere bunun
sonucu hali özetleyen tek başına ilâhî bir kelam, bir isti'naf cümlesi olması
daha açıktır. İşte yahudileri ve hıristiyanları dost edinmek böyle nifak (iki
yüzlülük, ara bozuculuk) gibi bir kalb hastalığından doğar ve dinden dönmeye
sebep olur. Bunun da sonucu amellerin boşa gitmesi ile tümden zarardan başka bir
şey olmaz. Çünkü d inden dönmenin cezası budur. Görülüyor ki "gördün"
buyurulmamış, "görüyorsun" buyurulmuştur. Bu ise istikbâl (gelecek) ve
devamlılık fiilidir. Demek ki bunlar geçmişe ait değil, geleceğe ait ve
benzerleri birçok defalar görülecek olaylardır. Bunun iç i n şimdi de mutlak
dinden dönenlerin hallerine geçilerek, Nâfi, İbnü Amir, Ebu Cafer kırâetlerinde
(idğamsız) okunur, buyuruluyor ki, bütün bunlar Kur'ân'ın vâki olmadan önce
haber verdiği olaylar cümlesindendir. İbnü Ka'b, Dahhâk, Hasen, Katâde, İb n ü
Cüreyc ve diğerleri demişlerdir ki, bu âyet kıyamete kadar bütün müminlere
hitaben nazil olmuştur. Yani bu âyet, sebebi hâss (özel), hükmü âmm (genel) olan
diğer bazı âyetler gibi özel bir sebep ve belli bir olay üzerine değil, doğrudan
doğruya bütün mü m inlere genel mânâda dinden dönmenin bir hükmünü anlatmak için
inmiştir. Tefsirciler burada, bu âyetin haber verişine uygun olmak üzere, sonra
çeşitli zamanlarda meydana gelen onbir irtidat (dinden dönme) olayından
bahsetmişlerdir ki, üçü Resulullah'ın vef a tından önce vâki olmuştur.
1- Benî Müdlic (Müdlic oğulları)in dinden dönmeleridir ki, reisleri Zuhmar
denilen Esvedü'l-Ansî'dir. Bu bir kahin idi, Yemen'de peygamberlik iddia ve bazı
beldeleri istila edip Resulullah'ın memurlarını çıkarmış idi. Peygamberimiz de
Yemen valisi Muâz b. Cebel'e ve Yemen'in ileri gelenlerine yazdı, Allah Teâlâ da
onu Feyrûz-i Deylemî'nin eliyle helak etti. Gece vakti basılıp öldürüldü, o gece
Resulullah bunu haber verdi, müslümanlar sevindiler ve ertesi gün idi ki,
Peygambe r imizin vefatı vuku buldu. Sonra rebiulevvelin sonunda da Yemen'den
haber geldi.
2- Müseylemetü'l-Kezzâb'ın kavmi olan Benî Hanife (Hanife oğulları)nin dinden
dönüşüdür. Bu yalancı da peygamberlik iddia etmiş, Resulullah'a şöyle yazmıştı:
"Allah'ın elçisi Müseylime'den, Allah'ın Resulü Muhammed'e: Şimdi, yeryüzünün
yarısı benim, yarısı senindir". Peygamberimiz de şöyle cevap vermişti: Muhammed
Resulullah'dan Museylemetü'l-Kezzâb'a: "Bundan sonra şimdi, muhakkak yeryüzü
Allah'ındır, onu kullarında n dilediğine verir, sonuç Allah'tan layıkıyle
korkanlarındır". (Arâf, 7/128) sonra buna Hz. Ebu Bekir halife olduğu zaman
asker gönderip harp etti ve Hz. Hamza'nın katili Vahşi eliyle öldürüldü. Vahşi:
"Ben cahiliye zamanında insanların hayırlısını, müslüm a nlığım zamanında da
insanların en şerlisini öldürdüm" derdi.
3- Tuleyha b. Huveylid'in kavmi olan Benî Esed (Esed oğulları)'in dinden
dönüşüdür ki, Tuleyha da Peygamberimizin vefatı sıralarında peygamberlik iddia
etmişti. Buna da Hz. Ebu Bekir, Hâlid b. Velid'i gönderdi. Savaştan sonra
Tuleyha yenildi, Şam'a kaçtı. Bundan sonra İslâm'a girdi ve çok güzel müslüman
oldu ki, İran harpleri gibi büyük savaşlarda en güzel hizmet eden
büyüklerdendir.
Diğer yedi fırka da Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir zamanında
dinden dönmüş idi ki bunlar:
4- (1) Uyeyne b. Hısn'ın kabilesi Fezare,
5- (2) Kurre b. Selemetü'l- Kureyşi'nin kavmi Gatafan,
6- (3) Fûcâe b. Abdi Yâleyl'in kavmi Benî Selim,
7- (4) Mâlik b. Nüveyre'nin kabilesi Benî Yerbu,
8- (5) Secah binti Münzir'in kavmi olan Temim'in bir kısmı ki, bu Secah
Müseylemetü'l-Kezzâb ile evlenmişti ve kıssası meşhurdur. Ebu'l-Alâ el-Mearri
adlı kitabında şöyle demiştir.
Mânâsı: Secah dul kaldı, Müseylime de onu sevdi. Dünya insanları içinde o bir
yalancı kadın, öteki de yalancı bir erkektir".
9- (6) Eş'as b. Kays'in kavmi Kinde.
10- (7) Hutam b. Zeyd'in kavmi Beni Beler b. Vâil. Allah Teâlâ, Hz. Ebu
Bekr'in eliyle bütün bu yedi fırka dönmelerinin de işlerini bitirdi,
sıkıntılarını defetti.
11- Cebele b. Eyhem'in kavmi olan Gassân ki, bu Cebele de Hz. Ömer zamanında
İslâm'a girmişti: Bir fakire vurmuş olduğu bir tokattan dolayı, kısas yapılarak
bir tokat yiyeceğini anlayınca gururuna yediremeyip dinden dönmüş ve Rum
beldelerine kaçmış idi ki, kıssası meşhurdur.
Görülüyor ki bu olaylar, sadece ferdî bir dinden dönme halinde
kalmamıştır.
54-Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse
bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim
(toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret
hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah'ı severler, itaatına koşar, isyandan
kaçarlar. Öyle bir kavim ki, müminlere karşı al ç ak gönüllü, dost ve
merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede
ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de
dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar
gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini
yaparlar. Bu hal, bu vasıflar ise sırf Allah'ın lutfu ve ihsanıdır. O, bunu kime
dilerse verir, dileyene de verir. Şu halde hiç biriniz ümitsizliğe düşmeyiniz,
düşüp de kâfirle r in peşinde koşmayınız. Allah'tan,
böyle vasıflara sahip bir toplum olmayı isteyiniz, dileyiniz. Fakat bunu
zorla alınır bir hak da zannetmeyiniz, inhisar (tekelcilik) fikrine sapmayınız.
Allah, hem ihsanı çok olan, hem çok bilendir. Lutufları ve ihsanı çok, ihsanına
engel olan ve karşı çıkan yoktur. Onu hiçbir şey bağlayamaz, en ümitsiz zamanda,
en umulmadık yerden, en umulmaz kimselerde neler neler yaratır! Nasıl yaratır,
bunu O bilir. Zira o her şeyi bilir. Şu halde lutuf ve ihsanını kimlere ve ne şe
k ilde vereceğini de bilir. Bu şereflere, bu hürriyete, bu izzet ve istiklale
ermek istiyenler başkalarının değil, ancak Allah'ın dostluğuna koşmalı, Allah'ın
sevgili Peygamberine, müminlere kafa tutmamalı, sevmeli ve yardım etmelidir.
Anlaşılıyor ki, dinden dönme bir olaya mahsus olmadığı gibi, bu kavim de
belli bir kavimden ibaret değildir. Dinden dönenlerin zararlarına karşı olmak ve
onların terkettikleri saadet mevkiini işgal etmek üzere kıyamete kadar zaman
zaman nöbetle gelecek ve i'lâ-yı kelimetu l lah (Allah'ın kelimesini yükseltmek)
ile İslâm'a hizmet edecek birçok toplumlara işarettir ki, anılan vasıflar
bunların mümeyyiz (ayırıcı) vasıflarını ve birleşme yönlerini teşkil eder. Şu
halde bunların hepsini ancak alîm olan (çok iyi bilen) Allah Teâlâ bilir. Fakat
gerek ortaya çıkmasından sonra ve gerek eserlere göre ortaya çıkmadan önce
bazılarını tayin ve tasavvur etmek mümkün olabileceğinden tefsirciler bunları
kaydetmişlerdir:
1- Hz. Hasen, Katâde, Dahhâk, İbnü Cüreyc demişlerdir ki, bunlar Ebu Bekir ve
arkadaşlarıdır. Çünkü dinden dönenlerle bunlar savaştılar.
2- Ebu Bekir, Ömer ve arkadaşlarıdır. Zira Resulullah'ın devrinden sonra
mücahedeler bunların halifelikleri zamanında olmuştur.
3- Sûddî demiştir ki, bu âyet önce Ensar hakkındadır. Zira ilk önce kâfirlere
karşı Resulullah'a yardım eden ve dinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olan
bunlardır.
4- Yemen ehlidir. Zira Hâkim'in "el-Müstedrek" inde sahih senet ile rivayet
edildiği üzere bu âyet indiği zaman Peygamberimiz Ebu Musa'l- Eş'arî (r.a.)ye
işaret buyurarak "bunun kavmi" buyurmuştur. Ve hakikaten bunlar Resulullah
zamanında çok mücahedeler ve hizmetler etmişler ve Hz. Ömer'in fetihlerinin çoğu
da bunların eliyle olmuştur.
5- Fürs (fars, eski İran) kavmidir. Çünkü yine sahih rivayette geldiği üzere
Peygamberimizden sorulmuş, mübarek elleriyle Selmân-ı Farisî (r.a.)'nin
omuzuna
vurup: "bu ve bunun arkadaşları" buyurmuş, sonra da: "İman, Süreyya'ya bağlı
olsa, Acem soyundan olan birtakım insanlar her halde uzanır alırlardı"
buyurulmuştur ki, bu hadis-i şerifte İmâm-ı Azâm Ebu Hanife hazretlerinin
menkıbelerine de delalet vardır.
6- Denilmiş ki, bunlar Neha'den ikibin, Kinde'den beşbin ve diğer insanlardan
üç bin kişi idiler ki, Kadisiye günü cihad ettiler.
Sözün kısası bu kavmi, bir zamana mahsus tek bir kavimden ibaret kabul
etmemek, imandan sonra herhangi bir şekilde İslâm'dan yüz çevirenlerin
kendilerine mevkiyi terketmeye mecbur oldukları ve olacakları herhangi bir kavim
olarak anlamalıdır. Ve burada itikat (iman) itibarıyla dinden dönme değil, amel
bakımından da dinden dönme bahis konusudur. Vaktiyle yahudilerin hıristiyanlara,
hıristiyanların müslümanlara mevkiyi terkettikleri gibi, İslâm nimetinin kadrini
bilmeyen nankörler de onun kıymetini bilece k, şükrünü eda edecek yeni bir
müslüman kavme mevkiyi terketmeye mecbur olacaklardır. İnsanlık tarihi, İslâm
tarihi bunun büyük küçük misalleriyle doludur. Fertleri, küçük toplumları
bırakalım da en büyük misallerini alalım: Önce Araplar, kavimden kavime b u
hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu
hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars
kavmi maddî ve manevî olarak İslâm'a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da
aynı hale gelmiş, bu d e fa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların
kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul'a ve
oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır. Şu halde "Ebnâ-i Fâris" hadisinin
delaleti ve İstanbul'un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve "Umulur ki Allah,
bir fetih ihsan eder ve katından bir emir getirir." (Maide, 5/52) ilâhî vaadinin
mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de, müjdesine girmişlerdir. Demek ki, onlar
da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrâna d oğru giderlerse
yerlerini Allah'ın göndereceği diğer bir topluma terketmeye mecbur olacaklardır.
Ve kim bilir lutfu geniş ve ilmi çok olan Allah kıyamete kadar daha ne toplumlar
gönderecektir. İşte tâ yukarıdan "Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın"
hatırlatmasından beri gelen ve daha devam edecek olan açıklamaların geliş ve
akışına göre meâlin özeti bu noktada toplanmaktadır.
55-Şu halde ey müminler, dininizin kıymetini biliniz, hiçbir toplumun
tekelinde
olmayı kabullenmeyen bu geniş Hakk'ın feyzini, bu ilâhî lutfu, bu yüksek
hürriyeti bırakıp da başkalarının dostluğu arkasına düşmeyiniz. Sizin her
mânâsıyla veliniz (dostunuz), âmiriniz, sevgiliniz, yardımcınız başkası değil,
ancak Allah ve Allah'a tâbi olarak Resulü, Allah'a ve Resulüne tâbi ola r ak
müminlerdir. Öyle müminler ki, Allah'a ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek
rekatlarıyla güzelce namaz kılarlar ve Allah'ın emrine uyarak, isteyerek, rıza
göstererek zekatlarını verirler, yahut rükûda oldukları halde zekat
verirler.
Bu âyetin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet vardır: Birincisi, Ubâde b.
Sâmit hazretlerinin yukarda nakledilen sözü ve müminlerden maksad umumdur.
İkincisi, İkrime'nin rivayetine göre Hz. Ebu Bekir'dir. Üçüncüsü, Ata'nın İbnü
Abbas'dan rivayetine göre de Hz. Ali'dir. Ebu Zerr'den de: "Bir gün mescidde
öğle namazını kılmıştık, bir dilenci: 'Ey Rabbim şahid ol Resulullah'ın
mescidine geldim, dilendim, kimse bana bir şey vermedi' diye şikayet etti. Hz.
Ali daha namaz kılıyordu ve rükûda idi. Dilenciye serçe parmağındaki b ir yüzüğü
işaret etti, o da gitti aldı, Resulullah bakıyordu: 'Allah'ım, kardeşim Musa
senden: 'Rabbim! benim göğsümü aç, bana işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz
ki, sözümü anlasınlar, bana âilemden bir vezir ver, kardeşim Harun'u; onunla
arkamı kuv v etlendir, onu işime ortak yap' (Tâhâ 20/25-32) diye niyaz etti, sen
de: 'Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve ikinize bir yetki vereceğiz'
(Kasas, 28/35) diye Tevrat'ı indirdin. Allahım, ben de peygamberin Muhammed'im,
benim de göğsüme genişl i k ver, işimi kolaylaştır, bana da âilemden Ali'yi
vezir yap ve bununla arkama kuvvet ver' dedi. Henüz bu kelimeleri tamamlamadan
Cebrâil indi, 'Ey Muhammed oku: dedi." diye bir rivayet vardır. Bu iki rivayete
göre (iman edenler) den maksat belli şahıstır diyenler olmuş ve bundan dolayıdır
ki Şîa, Hz. Ali'nin imameti meselesinde bu âyet ile istidlâl etmek
istemişlerdir. Şüphe yok ki Ebu Bekir ve Ali cümlesindedirler, fakat yalnız
değil.
56- "Kim Allah'ı, Resulünü ve müminleri dost edinirse (bilsin ki) Allah'ın
taraftarları galip geleceklerdir." Hizb, lugatta bir şahsın fikrine tâbi olup
kendisiyle beraber bulunan arkadaşlarıdır ki, kendilerini sıkıştıran bir iş için
toplanmış kimseler demektir. "Hizbullah" tabirini tefsirciler, "Allah'ın taraf t
arı", "Allah'ın yardımcıları", "Allah'ın dostları", "Allah'ın ordusu" diye
çeşitli
tabirlerle tefsir etmişlerdir. Yani gerçekte galip olanlar, ancak Allah
ordusu veya Allah dostları yahut Allah yardımcıları ya da Allah taraftarları,
Allah fırkasıdır. Asıl velâyet Allah'ındır. Diğerlerinin üstünlüğü görünüşte
veya geçicidir.
57-Bunun için: "Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş
olanlardan ve kâfirlerden dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost
edinmeyin." Görülüyor ki önceki yasak umûmi şekilde yalnız yahudi ve
hıristiyanlara mahsus idi. Burada ise yasak bütün kâfirlere genelleştirilmiştir.
Ve aynı zamanda bu yasak, kitap ehlinin İslâm dinini alaya alan ve küçük
görenlerine tahsis olunmuştur. Bunun nüzul sebebinde deniliyor ki, Rifâa b. Zeyd
ile Süveyd b. Hâris görünüşte müslüman olmuşlar, müslüman olmuş gibi
görünmüşler, sonra münafıklığa girişmişler, müslümanlardan birtakım kimselerin
de bunlara sevgisi varmış, bu âyet bunlar hakkında inmiştir. Şu halde dıştan
müslüman gör ü nüp içinden küfür ve nifak taşımak, dini çirkin maksatlara alet
yapmak, dini eğlence ve oyuncak yerine koymaktır ve bununla önce müslümanlığını
açığa vurarak, müslümanlara içlerinden fesat saçmak isteyen dönme kâfirlere
dikkat nazarı celbedilmiştir. Bunun l a beraber sebep hass (özel) olmakla
beraber hüküm âmm ( genel)dır ve her çeşit alayı içine alır. Bunun için bu
mutlak sözden sonra alay etmenin özel bir çeşidini beyan ile şöyle
buyuruluyor:
58- O kâfirleri de dost edinmeyiniz ki, namaza çağırdığınız, yani ezan
okuduğunuz zaman o ezan veya namazı eğlence ve oyun yerine tutar, alay ederler.
Bu da bunların akılsız bir toplum olmalarından doğar. Bu akılsızlıkları
cümlesindendir ki, mânâsız çanları dinlerler de tevhide, namaz ve kurtuluşa
çağıran yü k sek mânâlı güzel ezanlardan hoşlanmazlar.
Bu âyet önce ezanın meşru olduğuna, ikinci olarak onunla alay etmenin ve
hafife almanın küfür olduğuna delalet etmektedir. Bunun için ezana icabet etmek
vacibtir. Bu âyetin iniş sebebinde de şu iki rivayet vardır: Ezan okununca
müslümanlar namaza kalktıklarında yahudiler gülüp alay ederek "Kalktılar,
kalkmaz olsunlar; kıldılar, kılmaz olsunlar; rûkû ettiler, etmez olsunlar"
derlermiş. Sûddi'nin rivayetine göre Medine'de bir hıristiyan varmış, müezzinin
"B e n şahitlik ederim ki, muhakkak Muhammed Allah'ın Resulüdür" dediğini
işittiği zaman "Allah yalancıyı yaksın" dermiş. Bir gece hizmetçisi elinde bir
ateş ile odasına giderken bir kıvılcım sıçramış, hane halkı da uykuda imiş,
derken bir yangın çıkmış, hır i stiyan da bütün âilesi ile beraber yanmış
gitmiş, bu âyet de bunun üzerine inmiştir.
59-Şimdi Kitap ehlinin müslümanlar hakkında besledikleri fesat fikri ile dini
alaya alma ve küçük görmelerine karşı cevap, ceza, öğüt ve irşad olmak üzere
buyuruluyor ki: "De ki: Ey kitap ehli! Sadece Allah'a, bize indirilene ve bizden
önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz."
NAKM bir şeyden hoşlanmamaktır ki, nimetin zıddı ve azab demek olan "nikmet"
bundan veya bu mânâ ondan alınmıştı. Bu âyette pek güzel bir "kıyas-ı muhassem"
(ikilem) vardır. Yani ey kitap ehli, sizin bizden hoşlanmamanız, bizi
ayıplamanız, dinimizi beğenmemeniz, başka bir şeyden değil, ancak iki sebepten
dolayıdır: Birisi, bizim Allah'a ve Allah tarafından bize, biz i m Peygamberimiz
Muhammed Mustafa'ya indirilen şeriat ve yola, Kitap ve Sünnete ve bundan önce
geçen peygamberlere indirilmiş olan kitaplara ve bu arada Tevrat ve İncil'e de
iman etmemiz; diğeri de sizin çoğunuzun fâsık olmasıdır. İşte bizi beğenmemenize
v e bize kızmanıza bu iki şeyden başka sebep yoktur. Bizim imanımız sizden geniş
ve sizin esaslarınızı da içine almaktadır. Sizin ise hem iman sahanız ve
vicdanınız dar, hem de çoğunuz fâsık ve vicdansız. Şüphe yok ki, birincisi olan
iman ve vicdan genişliği ayıplanacak bir şey değil, takdir edilmesi gereken bir
haktır. Şu halde sizin bizden hoşlanmamanızın tek sebebi fâsıklığınız ve
vicdansızlığınızdır. Gerçekte dar kafalılar yüksek kafalıları, vicdansızlar
vicdanlıları, günahkârlar doğruları sevmezler ve o nları rahatsız etmek için
ellerinden geleni yaparlar. Ellerinden gelirse bir yudum suda boğmak isterler.
Büyüklerin kıymeti de bunlara tahammül etmek ve mücahede eylemektir. Demek
oluyor ki bu âyet, kitap ehline cevap verirken, ilk önce müslümanlara bir d
erstir. Çünkü müslümanlar toplum olarak bu cevabı verebilmek için, bu geniş ve
kuvvetli imana sahip olması ve çoğunluğun günahkâr olmaması lazım gelir. Yoksa
yahudilerin ve hıristiyanların günahlarına iştirak edip de onlara kendini
beğendirmeye çalışm ak veya onlara galip gelme ümidini beslemek hem hakka iftira
ve hem kendini rezil etmektir.
60- "Nebe'", mühim haber demektir. Buradaki ism-i işaretin muşârun'ileyhi
hakkında ve şerriyyet (şerlik, kötülük) hususunda söz edilmiştir. Bir rivayete
göre yahudilerden bir kısmı gelmişler, Resulullah'a dinini sormuşlar, Resulullah
"Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına
indirilene, Musa ve İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rableri tarafından
verilene inandık, onlar arasında ayırım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız"
(Bakara, 2/136) diye cevap vermiş. İsa'yı işittikleri zaman, "Biz, sizin
dininizden daha kötü dini bilmiyoruz" demişler. Bu âyet bunun üzerine inmiş. Şu
halde
bunlar dine "şer" (kötü) dediklerinden dolayı, "Sizin şer dediğinizden daha
kötüsünü size haber vereyim ki, o sizin din adını verdiğiniz kendi halinizdir."
mânâsına mücârat yoluyla şer denilmiş ve de ayıplanan dine işarettir denilmiş
ise de, biz bu iniş sebebine karşı çıkmamakla berabe r şu mânâyı daha açık
buluyoruz: Ey Muhammed, o kitap ehline şöyle de: Daha kötüsünü çok önemli bir
şekilde haber vereyim mi? İşte Allah'ın lanetlediği (Bkz: Bakara, 5/13) ve
kendilerine gazab ettiği, ve kendilerinden maymunlar ve domuzlar yaptığı, v e
bir de tağuta tapan, tağuta kulluk eden kimseler. işte bunlar mevkice daha fena
ve doğru yoldan daha çok sapmış kimselerdir.
"Kırade" (maymunlar) ve "hanâzir" (domuzlar) yapılanların, yani görünüş ve
manevî bakımlarından mesih (çirkin bir şekle giriş) denilen, bu hale
getirilenlerin "ashâb-ı sebt" (cumartesi günü ehli) olduğu, bunların gençlerinin
maymun, ihtiyarlarının da domuz kılığına konulmuş bulunduğu söyleniyor ki,
geçmiş ümmetlerde ve özellikle İsrailoğulları'nda böyle mesh (başka bir hayva n
kılığına çevrilme) ler bilinmektedir. Hıristiyanlarda da İsa'nın sofra
arkadaşları hakkında mesih rivayet edilmiştir. Bunun için bazı tefsirciler,
kırade (maymun) cumartesi ehli; hanâzir (domuzlar), İsa'nın sofra
arkadaşlarıdır, demişlerdir ki, Bakara sû r esinde ashâb-ı sebt hakkında yalnız
"Aşağılık maymunlar olun" (Bakara, 2/65) buyurulduğuna göre bu daha uygun olsa
gerektir. İnsanların böyle hayvan hâline konulmasına "mesih" denilir ki, ya
yalnız manevî veyahut hem sûrî (görünüş itibariyle) ve hem ma n evî olmak üzere
iki türlüdür: Manevî mesih ahlâkî düşüklük doğuran değişme; sûrî ve manevî mesih
de ahlâkî düşüklükle beraber hayatı düşüklük doğuran değişimdir ki, buna "hakiki
mesh" de denir. Memsûh olanlar (değişime uğrayanlar) da üreme (tenâsül) olmaz.
Şu halde, "maymun ve domuz oldular" demek, "hayvan cinslerinden maymun ve domuz
üremesi yapan bir çeşit oldular" demek değil, tamamı sefalet içinde tükenmeye ve
sonuçsuzluğa mahkum oldular demektir. Bununla birlikte insanın maymundan
genesation (doğma, d o ğum) yoluyla tekamül ettiğini iddia edenlerin yine
insanın da doğum yoluyla maymuna döneceğini bir kanun gibi düşünmeleri gerekir.
Ve bu âyet bunlara da bir cevap ve inzar (korkutmay)ı içerir. Âyette, lanetten
gadab (kızmay)e, kızmadan mesh (hayvana döndü r mey)e, mesihden tağuta ibadet
(şeytana kulluğ)e doğru giden beyan silsilesi gösteriyor ki, bunların hepsinin
toplamı değil, her biri bir şerdir. Ve bunlar içinde en aşağısı lanet, en
yukarısı da şeytana tapmaktır. Demek ki şeytana tapmak, bunların hepsin i
gerekli kılan bir şer başlangıcıdır. Bunlar önce melûn
olur, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılırlar. İkinci olarak uzaklaştırılmakla
kalmaz Allah'ın gazabı başlarına çöker, elemler ve belalar içinde kıvranırlar.
Üçüncü olarak maymun gibi bir insan taklitçisi, kararsız, değişken, sahtekâr,
bir bakıma zeki, insanın her yaptığını derhal taklit eder, fakat gerçekte ne
yaptığını bilmez, taklid derdiyle her felakete atılır, sevkedilir, gayet çirkin,
suratsız bir maskaralık örneği veya domuz gibi canavar, boynu b ükülmez, kafası
tuttuğuna gider, her kötülüğü yapar, her pisliği yer, derisi bile debâğat
(tabaklama) kabul etmez, çirkin, nefret edilen, kahredilmiş bir cinayet ve
alçaklık timsali olur giderler. (Tağutun mânâsı için Bakara sûresinin 256.
âyetine bkz.) " Tağut'a taptı". "Abede = " fiil-i mazi olarak veya 'ye mâtuf
olup demektir. Fakat Hamze kırâetinde = bâ'nın zammı (ötrüsü) ile ve = te'nin
cerri (esresi) ile izafî terkip (isim tamlaması) olarak şeklinde okunur ki, bu
şekilde de "kırade" ve "ha n âzir"e mâtûftur. "yekuz" vezninde sıfattır.
61-Bunlar, ey müminler size geldikleri zaman "inandık" derler, inanmış
görünürler, halbuki kâfir girer, kâfir çıkarlar. Gönüllerinde ne küfürler, ne
fesatlar gizlerler ve düşünmezler ki, bu gizledikleri küfür ve münafıklıktan
Allah gafil değil, onları kendilerinden daha çok bilir.
62-Ey Muhammed veya ey muhatap bunların hepsi değil, fakat çoğunu görürsün ki
günah, düşmanlık, haramı yemek, bu üçüne devamlı koşarlar, atılırlar ki
yalancılık, küfürbazlık etmek, zulmetmek düşmanlığın; rüşvet de suht (haram)ın
en açık misallerindendir. (Bkz: Mâide, 5/42) Bu yaptıkları amel ne kadar
kötüdür.
63- Rabbânîler yani başlarında rabbânîlik iddiasında bulunan âmirleri,
politikacıları ve ahbâr denilen âlimleri bunları yalan söylemekten ve haram
yemekten yasaklasalar ya! Fakat yasaklamıyorlar, en az susmakla olsun
destekliyorlar. Her halde bu işledikleri çok fena bir sanat. Demek ki bunlar
bunu sanat edinmişler, çok çirkin bir siyaset sanatına düşmüşlerdi r. Ve bütün
sorumluluğun esası bunlardadır. Ve halkın ahlâkını, dinini bozan bunlardır.
Tağut bunların içindedir. Ve anlaşılıyor ki, zâhitlerin sorumluluğu, âlimlerden
daha öncedir. Âlimler demişlerdir ki, Kur'ân'da âlimleri tevbih eden (azarlayan)
âyetle r içinde en şiddetlisi, en korkuncu budur. İbnü Mubârek hazretleri de bu
âyetin içeriğini şu beytiyle ifade etmiştir.
64-"Dini en çok bozanlar melikler, kötü bilginler (hahamlar) ve din adamları
(papazlar) dır." Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, sıkıdır,
dediler. Bu söz, mahcûr (kullanılmaktan menedilmiş)dur, bağlıdır, dilediği
gibi tasarrufa yetkili değildir, her istediğini yapamaz ve şu halde istediği
gibi infak ve ihsan da edemez, dardır, bol rızık veremez demek olduğu gibi, eli
sıkıdır, tabiatında cimrilik ve tutmak vardır, vermek istemez, isteyemez demek
de olabilir. Yani ya doğrudan doğruya cömertliğin inkârı veya kudretin inkârı
ile beraber cömertliğin inkârından kinayedir. Arap dilinde "gulliyet" deyimi,
cimrilik ve pintilikten; "ba s t-ı yed" de el açıklığı gibi cömertlik ve
keremden kinaye olur. Ve onun için hakikaten el bulunmayan yerde de kullanılır.
Dilimizde "eli bağlı" demek, "el darlığı" gibi bir darlık, fakirlik veya aciz
olma ve engel mânâsı ifade eder. El sıkılığı ise, esase n yine darlıktan alınmış
olmakla beraber bu mânâ düşünülmeksizin servet ve kudreti de varken doğrudan
doğruya cimrilik ve yaratılıştan pintiliği ifade eder. Çünkü kinâyeler, ya bir
mertebe veya mertebelerle gerekli yerlerde kullanmak demektir. Arapça "gull i
yet" ise, her iki mânâya müsaittir. Nitekim "Elini boynuna asıp bağlama" (İsrâ,
17/29) âyetinde el sıkılığı de de el bağlılığı 'zaruret' ve sıkıntılı
mânâsınadır. Yahudiler derken, eli, hem bağlı, hem sıkı mânâsını kastetmişler
ki, cevapta "ha y ır, onun eli açıktır, dilediğine infak eder" buyurulmuş, hem
kudret ve hem tam irade ile cömertlik isbat olunmuştur. Şu halde yahudilerin bu
sözü, "Allah her istediğini yapamaz ve her istediğini veremez, onun için bol bol
rızık da veremez, yoksa yahudiler e hiç darlık çektirmez, her şeyi ihsan ederdi"
meâlinde olduğu anlaşılıyor.
İbnü Abbas, İkrime ve Dahhâk demişlerdir ki, önce bolluk ve ucuzluk içinde
bulunan ve hatta bulundukları yerlerde halkın en zengini olan yahudilerin
sonradan Allah'a isyanları yüzünden darlığa ve sıkıntıya düşmüş olmalarından
dolayı, bu sözü Finhas b. Azura söylemiş ve bu âyet bu sebeple inmiştir. Mukâtil
ise İbnü Suriye ve Azir b. Ebî Azir'in de Finhas ile beraber olduklarını ve
hatta istikraz (ödünç para alma) âyetlerine karşı, "Muhakkak Allah fakirdir, biz
ise zenginiz" (Âl-i İmran, 3/181) dedikleri gibi Bühtünnassar ve hıristiyanlar
tarafından Beyt-i Makdis'in tahribi olaylarına da: "Eğer Allah'ın eli bağlı
olmasaydı bunları bizden men ederdi" dediklerini riva-yet etmiştir. Yahudilerin
bu sözü Resululllah'ın ashâbının çok fakirlik ve ihtiyaç içinde bulundukları
sırada: "Muhammed'in Allah'ı fakir, eli bağlıdır, onun için onları sıkıntıdan
kurtaramıyor" şeklinde müslümanlarla alay etmek için söylemiş olmaları ihtimali
de söyl e nmiştir. Âyette bunun zâhitlerin ve bilginlerin sanatlarını kınamanın
hemen akabinde söylenmiş olması sebebiyle sözün gelişi (siyakı) bize şunu işaret
ediyor ki, bu sözün yahudilerin bilginleri tarafından
söylenmiş olması itibariyle hepsine nisbet edilmiştir. Ve demek oluyor ki, bu
söz yahudilerin inanç ve ahlâklarıyla ilgili bir düstur mahiyetinde özetlenmiş
ve herkesin anlayabileceği bir ifade ile anlatılmıştır. Buna göre bunda başlıca
iki mesele vardır: Birisi, sonraki yahudilerin Allah'ın hakkındaki fe l sefi
görüşleri; diğeri de buna bağlı olarak ahlâk ve iktisatta tutturdukları cimrilik
ve pintilik düsturları ki, bunlar yukarda anılan kötülüklerin sebeplerinden en
önemlisini teşkil eder. Demek oluyor ki, yahudi bilginleri sonradan tabiat (huy)
ve icab ( g erekircilik) nazariye (görüş)sine saparak Allah Teâlâ'nın tam
mânâsıyla istediğini yapabilen (fâil-i muhtar) olmadığı ve ilâhî kudret ve
iradenin tabiat kanunları ile bağımlı ve mahdut olup onun üstüne çıkamayacağı,
diğer deyimle Allah kâinatı yarattıktan sonra artık dinlenmeye çekilip hüküm ve
kudretini "biz Allah'ın oğulları ve dostlarıyız" dedikleri gibi, yarattıklarına
tevdi etmiş olmakla, onlara dilediği gibi sevap veremeyeceği ve ceza
yapamayacağı ve bu şekilde eli bağlanmış, lutuf ve ihsanı gaye t daralmış olduğu
ve böylece yahudilerin bunu böyle bilip gereğince her hususta cimrilik ve
pintiliği iktisat kanunu edinmeleri gerektiği fikrine düşmüşler ve bu fikir
altında Allah'ın hem rahmetinden ümitsiz ve hem gazabından emin olarak o fena
sanata gir m işler, kısacası "Allah'ın eli bağlıdır" demişler. Kendi elleri
bağlanmış da öyle söylemişler ve söyledikleriyle lanetlenmişlerdir. Elleri
bağlansın ve sözleriyle lanet olunsunlar!. Bu kısım, ya bu sözlerinin sebep ve
sonuçlarını haber vermek veya bu se b eple aleyhlerine dua etmeyi öğreten ve
telkin eden bir inşa (dilek)dır.
Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır. Yed-i cemâli (cemâl eli) de açık, yed-i
celâli (celâl eli) de. Hâşâ o cimri değil, mutlak cömerttir, âciz değil, mutlak
kâdir (güçlü)dir. Nasıl dilerse öyle verir, isterse verir, isterse vermez;
isterse az verir, isterse çok; isterse hesap ile verir, isterse hesapsız;
isterse sebep ile verir, isterse sebepsiz; hem zengin, kerim, hem mutlak kâdir;
hem isteğini yapan, hem mutlak rızık verici d ir. Ne vermeye mecburdur ne
vermemeye; ne vermekle zenginliği tükenir, ne vermemekle cimri olması gerekir.
Ne kudretini kanıtlayacak bir güç vardır, ne de iradesini yasaklayacak bir
kanun. Kudretleri sınırlayan kayıtlar, iradeleri zorlayan kanunlar Allah ü
zerinde değil, ancak ve ancak yaratıklar üzerinde hâkimdir. Onların
sınırlarından çıkmaya yol bulamayacak olanlar yaratıcı değil, yaratık
olanlardır. (Bu konuda Bakara 2/212; Al-i İmrân, 3/26-27; Nûr, 24/38; İsrâ',
17/30; Sebe', 34/36; Zümer, 39/52; Şûrâ, 42/12, 27; Talâk, 65/2-3; Zâriyât,
51/58 âyetlerinin tefsirine bkz.)
TENBİH: Biraz önce işaret ettiğimiz üzere dilimizde "filanın eli açık"
denildiği zaman bilinir ki bu tabirlerde "el" kelimesinin müfred (tekil) olarak
bir mânâsı kastedilmez ve "eli açık" terkibi bütünüyle bir kelime gibi
mânâsından mecaz, daha doğrusu kinâye olur. Hakiki mânâ mümkün olsa bile
düşünülmez. Sahî, cömert olan kimsenin iyilik etme ve verme sırasında daima
elini uzatıp açmakta ve herkes ondan alacağını almakta olması g ibi esasa ait
kullanmaya sebep olan gerekli şey kimsenin hatırına gelmez. Hatta o derecedeki
bazan hakiki mânâ mümkün bile olmaz. Mesela iki kolu dibinden kesilmiş olan bir
kimse bile gerçekte cömert olursa ona "eli açık" denir. İşte Arapçada "eli
açıktı r" da tıpkı böyledir. "İki eli açıktır" ise bunun tekit ile mubalağasıdır
ki, kendisinde cimrilikten asla eser olmayıp devamlı ve son derece vergili
olduğunu ifade eder. Ve bunlarda "yed" (el) kelimesinin ne tekil ne tesniyesi
(ikili)nde özel bir mânâ a s la kastedilmiş veya düşünülmüş değildir. Ve bunun
Arap dilinde birçok misalleri vardır. Mesela: "İki elin açılması koruya bol bir
yağmur verdi. Dereleri ve tepeleri de onun nimetine şükretti." diyen şairin
derelerinin, tepelerinin feryadını şükredilmiş kılan kuvvetli bir yağmuru koruya
ihsan eden tabirinde asla "el" tasavvur etmeyip, sırf nimeti yaymayı kasteddiği
şüphesizdir. Aynı şekilde Lebid: "Soğuğun yuları poyrazın elinde olunca rüzgar
sabahı bir ağırlık görür." diye soğuğun yularını poyr a zın elinde gördüğü
rüzgar sabahı, mücerred (soyut) bir temsilî istiâre ile poyrazın tesirini ve
soğuğun şiddetini anlatmıştır. Demek ki "rüzgar gibi el" tasavvuru, mümkün
olmayan şeylere bile dilde el isnadı ve hatta müfret bir mânâ kastedilmeyerek
isnadı pek çoktur. İşte yüksek nazmında da mânâsıyla cömertliği tekit edilmiş
yüksek kudret ve kâmil irade kastedilmiş olduğundan "yed"in ne hakiki, ne hakiki
olmayan hiçbir mânâsı düşünülmeyerek tamlamanın toplamından kinayeye ait bir
mânâ kastedildiğinde t ereddüde yer yoktur. Ancak bundan "yed"in bilinen mânâsı
düşünülmeksizin (Allah'ın eli) denilmesinin yasaklanmış olmayıp caiz ve meşru
olduğu anlaşılır. Hakikatte Allah'a "el" nisbet eden birçok âyet ve hadis vardır
ki, bunların bazısı, sayı beyan olunmak s ızın "Allah'ın eli, onların ellerinin
üstündedir." (Feth, 48/10), âyeti ve "Allah'ın eli toplumla beraberdir.", hadisi
gibi mutlaktır. Bu âyet, aynı şekilde "(Allah) dedi ki: 'Ey İblis, iki elimle
(bizzat kudretimde) yarattığıma secde etmekten sen i alıkoyan nedir?' (Sâd,
38/75) âyeti "Allah'ın iki
eli de sağdır." hadisi gibi bazısında "iki yed" (iki el) zikredilmiştir.
Bazısında da çoğul gelmiştir "Ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice
hayvanlar yarattık" (Yasîn, 36/71) âyeti gibi. Bunlardan ise bir akaid (inanç)
meselesi hasıl olmuştur. Selef âlimleri demişlerdir ki, "Kur'ân'da Allah'a yed
(el) isnat edilmiş olduğu ve "Zatına benzer hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11)
gereğince yedullah (Allah'ın eli)ın bizim bildiğimiz özel cisim olam a yacağı da
akıl ve nakil gereğince bilindiği için, biz 'Allah'ın yedi (eli) vardır' diye
iman eder ve hakikatini Allah'ın ilmine bırakırız, yorumuna kalkışmayız...".
Yani bunu müteşabihlerden tanımışlar ve "O (Kur'ân)ın tevilini ancak Allah
bilir" (Âli İmrân, 3/7) demişlerdir. Fakat sonradan bazı Mücessime mezhebinde
olanlar ortaya çıktığı için, Kelam âlimleri bunların muhkem âyetlere göre her
birini makamına uygun bir mânâ ile yorum ve izahını caiz görmüşlerdir.
Arap dilinde (el) kelimesi çeşitli şekillerde kullanılagelmiştir:
1. Bilinen özel uzvun ismi ki kâh bileğe ve kâh koltuğa kadar söylenir.
2. Nimet mânâsınadır ki çoğulunda kullanılır. "Yanımda filanın nimeti
çoğaldı." "Filanın bende bir nimeti var ki onun üzerine kendisine teşekkür
ediyorum." denilir. Dilimizde bu mânâ pek bilinmemektedir. Fakat "efendim
elinizin altında yaşıyayım" denildiği zaman da nimetiniz ve yardımınız sayesinde
demek olur.
3. Kuvvet ve kudret mânâsınadır. Nitekim "kuvvetlerin ve akılların sahibi"
diye tefsir edilmiştir. Sîbeveyh'in naklettiği üzere araplar derler ki, maksat
tam kudreti inkâr etmektir. Yani "Senin buna pek kudretin yoktur" demektir.
Dilimizde de bu mânâ çok bilinir. Mesela "El, elden üstündür arşa varıncaya
kadar" denilir k i, "Kudret, kudretten üstündür, ancak Allah'ın kudretinin
üstünde hiçbir kudret yoktur" demektir. Aynı şekilde, "Filanın bunda eli var,
yahut parmağı var" denildiği zaman da tesiri, etkisi var demektir ki, bu da
kudret mânâsına aynı köktendir. Bu cümlede n olmak üzere dilimizde "el", âlet ve
iş yapma aracı mânâsına da kullanılır, "Bu işte filanın eli filandır; filan,
filanın eli ayağıdır" denildiği zaman bu mânâ kastedilir. Bu kullanma şekli,
Arapça'da da yok değildir.
4. "Mülk" mânâsınadır. "Şu arazi filanın yedindedir" denilir ki, mülkiyeti
altında veya tasarrufundadır, demek olur. Nitekim "Nikah bağı elinde bulunan
erkek" (Bakara, 2/237) demek, nikahı akdetmek selahiyetine sahip olan
demektir.
5. Yardımın ve özelleştirmenin şiddeti mânâsınadı r ki, "Ben bunu elimle
yaptım" demek, "kendim yaptım" demek olduğu gibi, "İtina ettim, çok özel
şekilde önem verdim, şu halde bence büyük bir kıymeti vardır" demek de olur.
Âdem hakkında "Kendi iki elimle yarattığım" (Sâd, 38/75) buyurulması bu cihetle
bir özel şerefi beyandır.
İşte Allah Teâlâ'ya nisbet edilen "yed" de birincideki mânâdan başka hepsi
için düşünülmesi mümkündür. Ebu'l- Hasen el-Eş'arî (Allah ona rahmet eylesin)
bazı sözlerinde demiştir ki, "Yedullah (Allah'ın eli), zâtullah (Allah'ın zâtı)
ile kâim bir sıfattır ki kudretten başkadır. Ve ıstıfa (seçme) yoluyla tekvin
(yaratma) bunun şanındandır". Fakat Eş'arî'nin, tekvîn sıfatını kudret sıfatına
dönüştürdüğüne göre böyle demesi, yed (el) mutlak kudret değil, bir özel
kudrettir mâ n âsına kabul edilebilir. Âlimlerin çoğu da Allah Teâlâ hakkında
yed (el)in, kudretten veya nimetten ibaret olduğunu söylemişlerdir. Fakat
"hayır, onun iki eli açıktır" da bu konuların cereyan etmesine hiç de lüzum
yoktur. Zira bu, yahudilerin kinayesine y i ne kinâye ile - bilindiği üzere- bir
cevap olduğu için, bunun yorumu bilinemeyecek olan müteşabihlerden olmadığı ve
şu halde buradaki "yed" (el) den bu mânâların hiçbiri düşünülmeyerek cömertlik
ve kudretin doğrudan doğruya tamlamadan kinâî mânâ olmak üze r e anlaşıldığı
unutulmamalıdır. Ve bundan dolayı burada, "Allah'ın iki kudreti ne demektir? "
diye bir soruya da yer yoktur. Çünkü tesniye (ikil), yukarda hatırlatıldığı
üzere, cümlenin mânâsına göre sırf mubâlâğa ve tekit içindir. Bununla beraber
"Allah ' ın iki eli de sağdır." hadisinde olduğu gibi burada da "yed" (el)in
kinâyeden vazgeçerek mânâsını düşünmek gerekirse iki "yed"in biri "açık el",
biri de "kapalı el" olmak üzere ilâhî kudretin cemâl ve celâli durumlarını
anlamak gerekir. Nitekim celâl eser i ni göstermek üzere buyuruluyor ki: Ve her
halde Rabbinden sana indirilen bu Kur'ân âyetleri o yahudilerden birçoğunun
taşkınlığını ve küfrünü artıracaktır. Bundan sonra bunlar tağutluk (şeytanlık)ta
daha ileri gideceklerdir. Çünkü laneti haketmiş olanla r "Allah onların
kalblerini temizlemeyi istemedi." (Mâide, 5/41) hükmüne mahkum olmuş
zalimlerdir. Kur'ân'ın fiilî hidayeti ise muttakiler ve müminler içindir.
"Muttakiler için yol göstericidir" (Bakara, 2/2); "Allah onunla birçoğunu
saptırır ve yi n e onunla birçoğunu yola getirir." (Bakara, 2/26); "Biz
Kur'ân'dan müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. (Ama Kur'ân)
zalimlerin ziyanını artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz." (İsrâ', 17/82).
Fakat bunların küfür ve taşkınlığından endişe ye de yer yoktur. Çünkü
"biz onların arasına, kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışız" dır. Bunun
için "ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür." Şu halde
bunlar hiç bir zaman hakiki bir kuvvet ve üstünlük bulamazlar. Yeryüzünde daima
fesat çıkarmaya çalışır dururlar. Allah ise fesatçıları sevmez, fesatçılığa
koşanların cezasını verir. Ve vermek için yed-i kudreti (kudret eli) bağlı
değildir. Onlara lanet eder, sıkıştırır ve azab eder de eder. Bununla beraber
yed-i rahmeti ( rahmet eli) de bağlı değildir.
65-Bunun için Kitap ehli fesatçılığa koşmaktan tevbekâr olup iman etseler ve
layıkıyla korunsalar, fesattan sakınıp rahmet eline talip olsalardı, bütün
kötülüklerini - istedikleri gibi- kendilerinden muhakkak örter, onları ebedî
nimet cennetlerine koyar mesut ederdik.
66- Bunlar iman edip Tevrat ve İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen
diğer kitapları ve âyetleri ikame etseler, yani her türlü tahriften uzak olarak
gözlerinin önüne dikip hiç birinden nasiplerini unutmaksızın bunların içermiş
olduğu ilâhî anlaşmaları yerine getirseler ve bu şekilde muttakî olsalardı -ki o
zaman Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliğine iman etmiş olacaklardı- bu
takdirde hem üstlerinden ve hem ayaklarının altından yiyecekler, h er
taraflarından Allah'ın nimetine garkolacaklardı da, sıkıntılar içinde kalıp
cimrilik ve pintilik derdiyle "Allah'ın eli bağlıdır" demeyecekler, lanet ve
gazaba layık olmayacaklar, hem ahiret ve hem dünya saadetine ereceklerdi.
Bunlara Tevrat ve İncil ' den başka "kendilerine Rablerinden indirilen" den
maksad, diğer peygamberlere inmiş olan Şa'ya Kitabı, Habbuk Kitabı, Dâniyel
Kitabı gibi Muhammed Aleyhisselâm'ın gönderileceğinin müjdeleriyle dolu bulunan
kitaplar ve Kur'ân'da bu âyetler gibi kitap ehl i ne hitap ederek indirilen
âyetlerdir. in birçok mânâlara ihtimâli vardır:
Birincisi: Yalnız alt - üst değil, her yönde bolluktan kinâyedir ki; hiçbir
yönden yoksulluk görmeyecek, baştan ayağa nimete gark olarak devamlı
nimetleneceklerdi demek olur.
İkincisi: Yukarıdan yemek, yağmur ve diğerleri gibi gökten gelenlerden
istifade etmek; ayak altından yemek yeryüzüne ait mahsullerden
faydalanmaktır.
Üçüncüsü: Yukardan yemek, ağaçların meyvelerine; aşağıdan yemek de ekilmiş
olanlara işaret olab ilir.
Dördüncüsü: Yukardan yemek, çalışmaksızın ihsan olunacak Rabbânî mevhibeler
(bağışlar); ayaklarının altından yemek de çalışıp çabalamakla kazanılacak
nimetleri ifade eder.
Beşincisi: Üstten yemek, devletin elde ettiği ve bölüştürdüğü genel
menfaatlere; alttan yemek de şahsî teşebbüs ile olan ferdî üretime delalet
edebilir.
Altıncısı: "ahitleri ifâ edin" emrini yerine getirip, size nimetimi
tamamladım" hitabıyla ve "üzerinizdeki Allah'ın nimetini hatırlayın" uyarmasına
muhatap olan müslümanların, o zaman zaruretten kurtularak nâil oldukları saadet
haline işaretle, bu saadetten mahrum kalanların gıbta (imrenme)larını harekete
geçirme mânâsı düşünülebilir.
Yedincisi: Bunlardan başka ahiretteki naîm cennetlerinin nimetlenme şeklini
de bir tasvirdir.
Fakat bunlar, böyle iman ve ittikâ ile bunları hakkıyla yerine getirmediler
içlerinde muktesid, yani mutedil (orta yolu tutan) bir ümmet, bir toplum var,
fakat az. Halbuki onların çoğu -yukarda gördüğünüz üzere- ne fena şeyler, ne
çirkin işler yapıyorlar!.. Şu halde toplumun tümüne azınlığın celbedebileceği
saadeti, çoğunluğun celbettiği felaket yok ediyor.
"Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle
kalmaz (hepinize ulaşır)" (Enfal, 8/25) âyetinin delaleti ortaya çıkıyor.
Hepsinde eli açıklık yerine, pintilik vuku buluyor. O halde bu azınlık, o
çoğunluktan her yönden ilgisini kesmelidir ki, bu ortaklıktan kurtulmuş
olsunlar. Kısaca Allah'ın rahmet eli de açıktır, gazap eli de. Ve bütün bu rah m
et ve gazap hükümleri başka hiç bir zorlayıcı şart olmaksızın sırf Allah'ın
sübhânî iradesidir. Ve bunlara mahkum olan Allah değil, kullardır. Bununla
beraber kullar da istemekte serbesttir. Şu halde kullar bunun hangisini ister ve
hangisinin yoluna koşar s a ona ulaşır. Rahmet eline koşan onu daima açık,
dilediği gibi rahmet saçıyor bulur. Gazap eline koşan da onun daima açık,
dilediği gibi gazap saçıyor bulur. İkisi de sağ, ikisi de kuvvetlidir.
İKTİSAD : Lugatte "işte ölçülü olma" demektir ki "kasd" den alınmıştır. çünkü
istediğini iyi tanıyan bir kimse, onu hiç eğilip bükülmeden doğru bir şekilde
kasteder. İstediğinin yerini ve mevkisini bilemeyen ise şaşkınlık içinde kalır.
İfrat veya tefrit ile kâh sağa, kâh sola bocalar, çabalar durur. İşte bu se b
eple iktisad, maksada sebep olan amel (iş) demek olmuştur. Maliyeye ait
işlerdeki iktisadın da esası budur. Buradaki "ümmet-i mukteside (orta yollu,
ölçülü ümmet) hakkında tefsirciler iki görüş naklediyorlar:
Birine göre maksad, yahudilerden Abdullah b. Selâm, hıristiyanlardan Necâşî
gibi kitap ehli arasından Resulullah'a iman edenlerdir. Diğerine göre de "Kitap
ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan, onu sana öder" (Âl-i
İmran, 3/75) âyetinin delaleti üzere kitap ehli içinde kendi dinlerinde adaletli
ve doğru olan ve Resulullah'a iman etmemiş olmakla beraber şiddetli inat ve
kızgınlığı bulunmayıp, ölçülü ve tarafsız bulunan kimselerdir ki, öncekiler de
bu gibilerden ortaya çıkar. Bizce de açık olan ikincisidir. Zira öncekine göre k
e vn-i sâbık (geçmiş oluş) la mecaza yüklenmiş olması gerekecektir.
67-Şimdi ey o Kitap ehlinin kitaplarında müjdelenmiş olan ve onların iman
etmeleri gereken Resulüm Muhammed! Sen onlar içinde orta yolu tutanların
azlığına ve fâsıkların çokluğuna bakma ve o fâsık ve fesatçıların çoğu sana bir
zarar yapabileceklerinden korkma da Rabbından sana indirilenin -acı tatlı-
hepsini tebliğ et.
Rivayet ediliyor ki Resulullah (s.a.v) bir hadis-i şerîfinde şöyle
buyurmuştur: "Allah Teâlâ beni peygamberlik göreviyle gönderdi. Bundan dolayı
çok sıkıldım ve görüyorum ki insanlar beni yalanlıyorlar. Yahudiler,
hıristiyanlar, Kureyşliler korkutuyorlar. Ne zaman ki Allah, 'Peygamberlik
görevlerini tamamen tebliğ etmezsen seni cezalandırırım.' dedi, korku da tam a
men ortadan kalktı". Eğer böyle yapmazsan, yani sana tebliğ edilmek için
indirilenleri tebliğ etmezsen Allah'ın peygamberlik görevini, elçiliğini ifâ
etmemiş olursun. Nâfi kırâetinde, çoğul olarak şeklinde okunduğuna göre,
Allah'ın elçilik görevler i ni tamamen yerine getirmemiş, vazifeni yapmamış
olursun. Allah ise seni insanlardan tamamen koruyacak. Çünkü muhakkak ki Allah
kâfirler gürûhunu gayelerine ulaştırmayacak, sana karşı herhangi bir sû-i kast
yapmaya kalkışacak olanların herhalde kâfir l erden olacağında şüphe yoktur. Şu
halde Allah seni -her halde- insanlardan korur ve muhafaza eder. Fakat hiçbir
kimseyi Allah'ın azabından koruyacak bir muhafız yoktur.
68-Onun için peygamberlik görevini tamamen yerine getir ve hiç kimseden
çekinmeyerek de ki: ey kitap ehli, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz, yani
diyânetiniz yok, din adını verdiğiniz, gittiğiniz yol hiçbir şey değildir. Tâ ki
Tevrat'ı ve İncil'i ve rabbinizden size indirilenlerin hepsini -ki Kur'ân ve
Kur'ân'ın bu âyeti de bu cümledendir-
ikame edesiniz, bunlara hakkıyle riayet edesiniz. Mukaddem (önce gelen)i,
sonra gelenin tasdikinden geçirerek toplamının sonucuna göre Allah'ın ahidlerini
ve sözleşmelerini tanıyıp yerine getiresiniz. İşte o zaman bir şey üzerinde
bulunmuş, bir dine sahip olmuş olursunuz. Yoksa bu gidişiniz dinsizlikten,
yolsuzluktan başka bir şey değildir. Ey Muhammed, bunu hiç sakınmadan söyle ve
bununla beraber emin ol ki Rabb'inden sana indirilen ve hak olduğunda hiç şüphe
bulunmayan bu âyet de onların ç o ğunun -bu cümleden olarak bilgin ve
reislerinin- taşkınlık ve küfürlerini artıracaktır. Fakat bundan dolayı kâfirler
gürûhuna karşı gam yeme (üzülme). Ve bu hak tebliğ, içlerinde bir azınlık da
olsa hakkı tanımak kabiliyetinde bulunan orta ümmete faydalı olabilir.
Çünkü:
69- Şunda şüphe yoktur ki bütün iman edenler, yani münafıklar da dahil olmak
üzere görünüşte iman etmiş olan, müslüman adını taşıyanlar, yahudi olanlar, aynı
şekilde sâbiîler (yıldızlara tapanlar) hıristiyanlar, bütün bunlardan, her kim
Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman edip imanının gereğine yaraşır güzel
işler yaparsa, bunlara ne bir korku vardır, ne de bunlar üzülürler. Görülüyor ki
bir benzeri Bakara sûresinde geçen bu âyette önce iman edenler ve yahudiler,
hıristiyanlar, sâbiîler diye dört sınıf zikredilmiş ve bu şekilde yahudiler,
hıristiyanlar, sâbiîler, müminlere karşılık ve şu halde müminden başka olarak
gösterilmiş ve sonra Allah'a ve ahirete iman edip güzel amel yapanların korku ve
hüzünden kesin olarak âzâde olacakları da müjdelenmiştir. Bundan ise bu vaad ve
müjdenin bu dört sınıftan ancak müminlere mahsus olduğu ve yahudiler,
hıristiyanlar, sâbiîler bu üçünün bu müjdeden hariç bulundukları ve bununla
beraber bunlar da iman ederlerse müminler sınıfına d ahil olup aynı vaad ve
müjdeye nail olacakları ve şu halde bunların da ümitsiz olmayıp hemen tevbekâr
olarak iman ve güzel amel yapmaya girişmelerinin lüzumu anlaşılacağı açıktır.
Zira "mümin ve mümin olmayan her kim mümin ise bahtiyardır" denilince bu ba h
tiyarlık mümine tahsis edilmiş ve mümin olmayan istisna edilmiş olur. Ve "mümin
ve mümin olmayan her kim mümin olursa bahtiyar olur" denildiği zaman da mümin
olmayana iman teklif edilmiş ve bu şart ile ona da bahtiyarlık vaadolunmuş olur.
İşte bu âyetin g ayet açık ve âşikâr olan mânâsı ve sevkedildiği yönü (mâ sîka
lehi) budur. Ve bunun içindir ki, yukarda olduğu gibi, bundan sonraki âyetlerde
de bu üç sınıfın küfürleri ve iman kabiliyetleri açıklanmıştır. Bundan başka
müminlerin, önce yahudi, hıristiyan ve sâbiîler ile bir tarzda zikredilip bir
araya getirilip de sonradan
hepsine birden "Allah'a, ahiret gününe inanan" diye şartlı kazıyye (önerme)
ile hükmolunmasında başka nükteler de vardır:
Birinci olarak, müminlere de gösteriliyor ki ahirette korkus uz, hüzünsüz
kesin kurtuluş, yalnız zahirî (açıktan) iman ile hasıl olmaz. Müslümanlık
zahiren mümin görünmekten ibaret değildir. Zahirî bir müslümanlığın, yahudilik,
hıristiyanlık ve sâbiîlikten büyük bir farkı yoktur. Korkusuz, hüzünsüz kesin
kurtuluş, d ıştan ve içten tekit edilmiş, artırılmış hakiki bir iman ve bununla
beraber salih amele bağlanmıştır. Hakiki iman olmadan güzel amel, dünya için
faydalı olsa bile ahiret için faydalı olmaz. Sonra, güzel amel olmadan sadece
hakiki iman mümkün ise de kamil ( tam) olmaz; ebedî azabtan kurtarsa bile,
mutlak korku ve hüzünden kurtarmaz. Çünkü âsî müminlere de azab vardır. Ve en
azından muhtemeldir. Şu halde dinin kesin müjdesi hakiki iman ile güzel amelin
birleşmesindedir. Gerçek imanın ilk esası Allah'a ve ahir e t sorumluluğuna
gerçekten ve bütün varlığıyla ciddi olarak inanmaktır. Ve yukardan beri
anlaşıldığı üzere Allah'a gerçekten inanmak da Allah Teâlâ'nın zât ve
sıfatlarına, önceden ve sonradan indirdiği ve gönderdiği her şeye, her doğruya,
her hükme gönderd i ği ve inzal ettiği şekilde inanmakla mümkün olur ki, bu
indirilenler zaman zaman artar ve gelişir ve Allah'a ciddi olarak inanan hepsine
inanır. Ahirete iman ise sonunda sorumluluğa, iman ve amel edip edilmediğine
göre sevap ve cezaya, bir gün gelip iman v e amel edenlerle etmeyenlerin hesabı
görülüp mükafat ve cezalarının verileceğine ciddî bir şekilde inanmaktır.
Nitekim Bakara sûresinin başında "Sana indirilene ve senden önce indirilene
inanırlar, ahirete de kesinlikle iman ederler." (Bakara, 2/4) ve N i sâ
sûresinde "Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret
gününü inkâr ederse o uzak bir sapıklığa düşmüştür" (Nisâ', 4/136)
buyurulmuştur. Salih (güzel) amele gelince, bu da Allah'a ve ahirete imanın
gereğine göre ve Allah'ın indi r diği ve gönderdiği delillere ve hükümlere,
haber vermeye ve isteğe uygun olarak tam ihlas (samimiyet )ve hüsn-i niyyet (iyi
niyet) ile Allah'ın hoşnut olacağı güzel ameller yapmaktır. Bunun içindir ki
bundan önceki âyette buyurulmuş ve yalnız Tevrat ve İncil'in ikamesi
(hükümlerinin yerine getirilmesi) bile bu konuda yeterli olmadığı ve Allah
tarafından bütün indirilenlerin yerine getirilmesi istendiği anlaşılmıştı. Şu
halde, "Kim Allah'a ve ahiret gününe inanır ve güzel amel işlerse, onlara hiç
bir ko rku yoktur, onlar mahzûn da olmazlar" âyetinin mazmûnunun sonucu,
"Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah'a teslim ederse, onun mükafatı
Rabbının yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara,
2/112) âyetinin içerdiği mânânın aynıdır. Ve nitekim Bakara sûresinin âyeti bu
mânâ ile özetlenmiştir.
İkinci olarak gösteriliyor ki, Allah'ın hükümlerinde dünyaya ve ahirete ait
iki değer ve bunlar da biri zahirî (açık) ve siyasî, biri de hakikî ve tam
mânâsıyla dinî iki manzara vardır ki, birisi "muhakkak iman edenler", diğeri de
"kim Allah'a inanırsa" ile ifade edilmiştir. Zahirî ve siyasî görüş açısından
İslâm hükmü altında müslüman ve gayri müslim toplanır. Bu yönden zahirî
müminlerin, yahudi, hıristiyan ve sâbiîlerden büyük b i r farkları yoktur. İslâm
siyasetinde her biri mensûb oldukları dinleriyle tanınır, din hürriyetlerine
riayet edilir, o dâirede özel varlıkları gözetilir, müslüman olmaları için
zorlanmaz, inançlarına karışılmaz, kendi dinleriyle başbaşa bırakılırlar. Din
açısından her biri inançlarına göre Tevrat ehli Tevrat'a; İncil ehli incil'e;
öbürleri de itikatlarına bırakılır, müslüman da müslümanlığına sevkedilir. Ahkam
(hükümler) ve dünyaya ait muameleler açısından ise hepsi "Bizim lehimize olan
onların da lehi n e, aleyhimize olan da onların aleyhinedir" sözünün delaleti
üzere hukuk ve görevlerde eşit ve aynı anayasaya tâbi tutulur. Bundan dolayı
vazifesine riayet eden bu mümin olmayan kişi, bir mümin gibi veya ondan daha çok
dünyaya ait hazzı (nasibi) alabilir. Şu halde İslâm'ın vaad ettiği mutlak saadet
yalnız bu yönden değil, ahiret ve akıbet (sonuç) itibariyledir. Çünkü sonunda
kendini tamamen kurtaracak, korku ve hüzünden kurtulacak olanlar zâhir (dış)i ve
bâtın (içi)ı mükemmel gerçek mümin ve müslüman olanl a rdır. Ve işte zahire göre
eşitlik, hakikat ve akıbete göre farklılık ifade eden bu nokta İslâm hükmü
altında bulunan yahudi, hıristiyan ve sâbiîlere dünyada müslümanlarla beraber
eşitlik, adalet, hürriyet vaadiyle bir müjdeyi ve görünüşte müslümanlara bir
inzar (korkutmay)ı ve gerçek müslümanlara da bir mutlak müjdeyi içine alır. Ve
şu halde âyetin birinci kısmı İslâm şeriatının dünyaya ait hükümlerini özetleyen
siyasî ve sosyal bir değeri, ikinci kısmı da tam mânâsıyla dinî hükmü özetleyen
mutlak bir değ e ri göstermekte ve o siyaseti, böyle hakikî bir imanın devam
edeceğini göstermektedir. Bakara sûresinde İslâm devletinin tamamen kurulmadan
önce "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım" (Bakara,
2/40) emrine uygun olarak yapılan bu vaad ve müjde Mekke'nin fethi ile İslâm
devletinin tamamen kurulmasından sonra, bu Mâide sûresi âyetiyle "akitleri
yerine getirin" emrine ekli olarak sözlü ve fiilî olarak tekit ve tesbit
edilmiştir. Ve
bu tekit ve kararlaşmadan başka iki âyet arasında esas itibariyle hiçbir fark
yoktur. Gerçi Bakara sûresi âyetindeki "Rableri katında onların mükafatı
vardır." (Bakara, 2/62) kısmı burada zikredilmemiştir. Fakat "onlara ne bir
korku vardır, ne de üzülürler." bunu gerektirdiğinden öncekindeki açıkl a maya
dayanarak burada icaz olunması (kısaca anlatılması) ayrı bir mânâ ifade etmez.
Bir de orada atf-ı müfred kabilinden "yâ" ile mansûb ve "nesarâ"dan sonra
geldiği halde, burada "kezâlik" (aynı şekilde) meâlinde atf-ı cümle takdirinde
"vâv" ile merfû, "nesârâ"dan önce zikrolunmuştur. Bu da gibi bir i'râb farkından
ibarettir ki, kelimenin esas mânâsında bir farkı gerektirici değildir. Şu halde
"sâbiîn" ne ise "sabiûn" da odur. İkisi de sâbiîler demektir. Bundan nihayet
sâbiîlerin yahudi ve hıristiyanla r arasında sebatsız bir halde bulunduklarına
veya hıristiyanlarda da bir çeşit sâbiîlik bulunduğuna bir işaret olabilir.
Fakat bundan dolayı bu iki cümlenin veya âyetin mânâlarında ve hükümlerinde bir
fark da lazım gelmez.
Bu açıklama ve hatırlatmaya sebep şudur:
Kur'ân'ın Fransızca tercemesinde Kazimireski bu i'rab farkı yerine bir nisbet
(ölçü) farkı koyarak Bakara sûresi âyetindeki çoğulunu "sabeinler= les sabeites"
diye ve bu "Mâide" âyetindeki çoğulunu da "sabeenler=les sabeens" diye terceme
ederek iki âyeti farklı gibi ifade etmiş ve sonra dipnotunda "Sabiîler müteassıb
(tutucu) hıristiyanlardır ki bunları yıldızlara tapan ve şu halde müşrik olan
sabiînlerle karıştırmamak gerekir." diye bir de hatırlatma yapmıştır. Gerçi
ilerde göreceğimiz üzere sâbiîn adı altında biri kitap ehli, biri müşrik iki
sınıf bulunduğu da zikredilmiş olduğuna göre, bu hatırlatma pek esassız değilse
de bununla sâbiîni sâbiûndan başka göstermek ve âyetlerden her birini, birine
tahsis ederek ayırmak ve terceme etmek d oğru değildir. Öncekindeki yahudi ve
hıristiyanlar ile ikincisindeki yahudi ve hıristiyan da fark aramak doğru
olmadığı gibi, sâbiîn ile sâbiûn da öyledir. Nikah, kurban meseleleri gibi fer'i
hükümlere göre kitap ehli ve müşrik ayırımının bir hükmü, bir f a ydası
olabilirse de asıl imana davet eden ve imanın şartlarıyla ilgili bulunan bu gibi
âyetlerde bu farkın ve bu hatırlatmanın hükmü yoktur. Çünkü kitap ehli olanlar
iman edince kabul edilecek de müşrikler iman ederse reddolunacak değildir. Zira
"Her kim A llah'a ve ahirete hakikaten iman eder ve samimiyetle çalışırsa onlara
korku ve hüzün yoktur" hüküm cümlesi öyle bir genellemedir ki, zikredilen dört
sınıftan başka olmak üzere tasavvur olunabilecek dinli, dinsiz, mecusî, zındık
ve diğerleri herhangi bir sınıf ve herhangi bir ferdin iman ettikleri
ve güzel amel yaptıları takdirde aynı hükümde dahil olacaklarını beyan
etmiştir. Bununla beraber anılan ayırım büsbütün asılsız olmadığı gibi, iki
sınıf yine bir hükümde birleşmiş olmak itibariyle iki âyeti birbirine
çarpıştıracak çirkin bir hata da değildir. Nihayet her âyetten bağımsız ve
birbirini tekit ve onaylama olmak üzere anlaşılacak olan bir mânâyı iki âyet
toplamından müşterek olarak ve tekitsiz anlatmak istemiştir. "Zeyd okursa mesut
olur, Amr okursa m e sut olur" demekle, "Zeyd ve Amr okurlarsa mesut olurlar,
evet Zeyd ve Amr okurlarsa mesut olurlar" demek arasında bir taaruz (zıtlaşma)
bulunmadığı gibi hükümde bir fark da yoktur. Fakat Frenkler bakınız bunu nasıl
kötüye kullanmışlardır.
Fransızca "Kur'ân Analyse" (tahlil edilmiş Kur'ân) adında bir eser vardır ki,
bunda Fransızlar tarafından Kur'ân'ın Kazimireski tercemesi esas alınarak
sûreler, âyetler çeşitli ve birçok konulara göre tahlil edilerek ve bölünerek
parçalanmış ve altlarına ara sıra mü s teşrikler tarafından bir takım notlarda
konulmuş ve mukaddimesinde bu kitabı tertipten maksad müslümanlar üzerine memur
olacak Fransızlara müslümanları kitaplarıyla kandırabilmeleri için, Kur'ân'ın
içeriğini öğretmek ve özellikle Cezayir müslümanları üzer i nde Fransız
siyasetine bir hizmet etmek olduğu da açıklanmıştır. Bu eserde bu iki âyet
"tolerans" yani musamaha konusu altında toplanmış ve altına şöyle bir dipnot
eklenerek denilmiştir ki:
"Eski müslüman müctehitleri bu Bakara sûresi âyetini, beşinci sûre olan Mâide
âyeti ile neshedilmiş (kaldırılmış) olmasını istiyorlar. Bu ise mezhep
tutuculuğunu her ölçünün dışına çıkarmaktır. O birisi, yani Bakara sûresi âyeti,
gibi diğer âyet de tolerans hususunda daha yüksek bir ruh ile ispat ediyorlar
ki, en a z dinî olduğu kadar siyasî bir zat olan Hazreti Muhammed şartların,
zamanların, mekanların ve durumların gerekli sonuçlarına uyuyordu. Onun hadisini
açıkladıklarını ve anlattıklarını iddia eden ilk müctehidler ise, müminlerin
askerî başarılarıyla heyecanla n arak Kur'ân'ın insânî olan verilerini,
(mebâdi-i mevhûbesi) ilk verilerini unuttular. Fakat hayli zamandan beri
Batı'nın her şeyde kazanmış olduğu üstünlük, İslâm'ın en büyük siyasi
mahfillerindeki gururları özel bir şekilde sûkûnete kavuşturdu. Şüphesiz k i
diğer imamlar, yani kanun babaları gelecek bu işi tamamlayacaktır..." Böyle
demiş ve nihayet: "şimdi Fransa'da yeni bir mezhep kurulmasına girişilmiştir ki,
mevcut olan esaslı üç mezhepten daha az ortodoks olmayacaktır" diye bir fıkra da
ilave yapılmıştı r.
Müslümanları gayret ve ictihad (çalışmay)a sevkeden, fakat müslümanlık
için değil, yeni Fransız mezhebine simsarlık etmek için sevketmek isteyen ve
siyasî gayelerle kaynaşan bu sözler Frenk eserleriyle meşgul olan heveskâr
(hevesli) ve gafil gençler üzerinde yanlış kanaatlar bırakmış olduğu için, biz
burada tefsir açısından biraz daha bahsi uzatmak mecburiyetinde bulunuyoruz.
Önce şunu hatırlatalım ki, ne eski, ne yeni, ne müctehid, ne de müctehid
olmayan İslâm bilginleri yanında bu iki âyetten birinin birisiyle veya diğer bir
âyetle mensuh olmasını isteyen veya tasavvur eden hiçbir kimse yoktur ve olma
ihtimali de yoktur. Birçok yerlerde açıkladığımız üzere bütün müctehid imamlar
ve önceki sonraki bütün müslüman âlimler şunda ittifak etmişlerd i r ki, iman ve
itikad (inanç) meseleleri gibi dinin esaslarında ve verdiği haberlerinde nesih
mümkün ve düşünülmüş değildir. Bu noktada İslâm ve Kur'ân, kendinden öncesini
neshedici değil, tasdik edici, teyit edici ve düzelticidir. Evet, nesih de bir
gerçe k, bir kanundur. Neshi inkâr etmek, yaratılışdaki değişimleri inkâr etmek
veya âlemde değişimlerin kanunsuzluğunu iddia etmek gibi bir bilgisizlikten
başka bir şey değildir. Neshi inkâr etmek isteyenler şunu düşünmelidir ki, eğer
Allah Teâlâ'nın yaratma ve emrinde bir nesih kanunu olmasaydı âlemde ne bir
değişme olur, ne de akidlerde, anlaşmalarda ve konmuş kanunlarda insanlar arası
feshetme ve ilka (kaldırma) muamelelerine imkan bulunurdu. Fakat şunu da bilmeli
ki neshin konusu, ilgilendiği şey, ancak zama n ve mekanın değişmesi, durumların
ve menfaatlerin farklılığı ile ilgili olan fer'î hükümler olabilir. Geçmiş
dinlerde ve İslâm'ın başlangıcında mensuh olduğu açıklanan hükümler de hep bu
cümleden olanlardır. Yoksa ezeli hakikatlarda ameli değil, yalnız il m i istenen
ve hatta zamanla ilgili olan doğru haberlerde de nesih olamaz. Her zaman hak ve
sabit olan din ve iman esasları, bütün Allah'dan gönderilmiş dinlerde aynı olmak
üzere saklanır, muhafaza edilir. Gerek bilgisizlikten ve gerek şeytanlıktan
doğmuş o l arak tahrif sûretiyle girmiş olan batıl inançlar ve fâsid fikirler
ise, esasta olsun, füru'da olsun daima red ve iptal edilir. Bahis konumuz olan
iki âyet ise fürûattan değil, en yüksek iman esaslarındandır. "Kim Allah'a ve
ahiret gününe inanır ve güze l amel işlerse, işte bunlara hiçbir korku yoktur,
onlar mahzun da olmazlar." düsturu, bir ezelî gerçektir. Ve bunu kabül ve tatbik
etmeyen hiçbir din, hak din değildir. Muhammed Aleyhisselâm'ın tebliğ ettiği bu
gerçek, Musa'nın da, İsa'nın da ve bütün peyg a mberlerin de tebliğ ettikleri
bir hakikattır. Gerek geçmiş ümmetlerde ve gerek şimdiki ümmetlerde hakikî
müminler bu esasa uymuş olanlardır. Gerçekten müslüman ve sonunda da mesud
olacak olanlar bunlardır. yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîler bu gerçeğe c iddî
olarak iman ile
uymadıkları ve bunu tatbik etmedikleri andan itibaren kâfir olmuşlardır ve
bütün münafıklar da böyledir. Aynı şekilde buna imanı olup da tatbik etmeyen
fâsıklar da korku ve hüzünden kat'î şekilde uzak kalamayacaklardır. Bundan sonra
her kim bu gerçeğe ciddî olarak iman eder, sonuna kadar bağlanırsa, hiç şüphesiz
hakikî mümin olur. Geçmişteki bütün kötülükleri silinir, o mesutlar zümresine
girer. Şu halde en yüksek iman esaslarından bulunan böyle hakikatler nesih
konusundan muhakkak hari ç tir. Ve bunlarda mensuhluğu söyleyen veya arzu eden
müslüman düşünülemez. Eski yeni bütün İslâm âlimleri bu noktada ittifak
ettikleri halde Frenklerin "Eski müslüman müctehidleri birinci âyetin bu âyet
ile neshedilmiş olmasını istiyorlar." sözü açık bir y alan ve açıktan açığa bir
iftiradır. Ve bütün esası böyle bir iftiradan ibaret olan diğer sözlerin durumu
da bundan bellidir. Hem de bu iftira, kasıtlı değilse, pek cahilcedir. Çünkü
nesih, nefy ve isbat (olumluluk ve olumsuzluk) ile zıtlaşan iki kanunun ö nce
gelenine sonra geleniyle son veren bir değiştirme beyanıdır. Bu âyetler ise
sayılan sınıflar, bu cümleden olarak "sâbiin" ve "sâbiûn", gerek birbirinin aynı
olsun ve gerek Kazımireski'nin zannettiği gibi farklı bulunsun, hükme gelince
ikisinde de birb i rinin aynı olan hükmünden ibarettir. Burada nesih mümkün
farzedilse bile ortada iki hüküm yoktur ki nesihten bahsedilsin. Ne, neyi
neshedecek? yine ile mi neshedilmiş olacak? Şu halde bu şekilde bir nesih
iftirasına kalkışmak, aynı zamanda bir bilgi s izlik ilan etmektir. Fakat bunu
yapan müslüman müctehidleri değil, onlara hücum etmek için iftiradan başka çare
bulamayan ve yeni Fransız mezhebine davete çalışan o Frenk doktorlarının
kendileri olmuştur. Bu ise siyaset tutuculuğunu her ölçünün dışına çı k
armaktır. Batının son zamanlardaki ihtilal üstünlüğüyle coşarak gururlarını ilan
edenlerin, gibi ilâhî prensiplere sarılan ve haktan başka bir şey düşünmeyen ilk
müslüman müctehidlerini, "müminlerin zaferleriyle coşmuş olarak insanî
prensipleri unuttu l ar" diye kendilerine kıyas ederek insanlık dışı bir duygu
ile tasavvur etmeleri de garip bir iftiradır. Müminlerin zaferleriyle coşmuş
olmak insanlığı unutmak ise, mümin olmayanların üstünlükleriyle gururlanmak da
insanî bir şey olmayacaktır.
İkincisi, Hz. Peygamber'in sözlü ve fiilî hükümleri mabudluğu tebliğ ederken
âleme en yüksek bir siyaset dersi öğretmiş olduğu ve şartların, zamanların,
zeminlerin ve durumların gereğine uygun amelî hükümleri de tebliğ ve icra
buyurduğu şüphesizdir. Ve zaten nes i h meseleleri de bu gibi hükümlerdedir. Bu
da İslâm dininin her zaman ve mekanda herkes için prensipler koyan bir
hak din olması sebeplerinden biridir. Fakat bu gibi değişen hükümler
fer'îdir. Bunların başında usûl (esaslar) denilen sabit hükümler vardır. Ve
bunların ikisi de hak kanundur. Bu şekildedir ki İslâm dini hem koruma, hem
değişme kanununu içerir. Neshi inkâr edenler, dini yalnız bir koruma kanunu
olmak üzere düşünürler. Ve bunun için değişme ve inkılâb noktalarında dinsiz
kalırlar. Din ile siyas e tin birleşmiyeceğini sanırlar. Dini inkâr edenler de
koruma kanununu ve sabit hükümleri inkâr ederler. Her açıdan nesih ve değişim
içinde yürümek ve sabit bir hak fikir duymamak isterler. Halbuki En'âm sûresinde
geleceği üzere âlemin cereyanı ve özellikle beşer hayatı "Sizin için bir kalış
süresi ve kalacak bir yer vardır." (En'âm, 6/98) hükmü gereğince, bir taraftan
istikra (kalma) ve koruma, bir taraftan bırakma ve değişme nizamları içinde
yürür. Bunların biri illet ve sebebin bâki kalmasıyla sebat v e devama; biri de
gelişme ve ıstıfa (seçim) ile olgunlaşmaya bakıcıdır. Bunun için koruma kanununa
dayanmayan din, din değildir. Değişim kanununu ihtiva etmeyen din de, kamil ve
genel değildir. Ve İslâm dini her ikisini içine alır. Ve şüphe yok ki koruma v e
sabit kalma aslın, değişime ve inkılâb fer'in vasfıdır. İnanacağım, iman ve
itikad edeceğim, dayanacağım prensip, herhalde sabit olmalıdır. Çeşitli zaman ve
mekanda, çeşitli şartlar ve durumlar altındaki değişmelerine göre icra ve tatbik
edeceğim ölçüler de değişimi mümkün şeyler olmalıdır. Şu halde şunu asla
unutmamak gerekir ki, Muhammedî siyaset dinde ve hakkın hükümlerinde hakim
değil, din ve hakkın hükümleri Muhammedî siyasetle beraber bütün Muhammedî
varlıkta hakimdir. Bunun için Hz. Muhammed dinî o l duğu kadar politik değil,
siyasetiyle, hayatıyla ve bütün varlık ve insanlığıyla Hakkın emrine bakışını
çevirmiş dinî bir zat, bir Allah elçisi idi. Şartların gereğine uygun hükümlerle
hareket ettiği zamanlarda da o, şartlara ve çevreye değil, onları ona emreden
Allah Teâlâ'nın emirlerine ve sabit (değişmez) hükümlerine uyuyordu ki, bahis
konumuz olan iki âyet de işte bu değişmez hükümlerden ve bu esaslardan umuma
karşı Allah'a iman ve uyma gereğini haber veren hükmünde şartların ve durumların
gerekler i ne uyma yönünü isbat edecek hiçbir delalet yoktur. Tersine yalnız
hakka ittiba ve sayılan sınıflara karşı koyma vardır. "Kur'ân Analyse" yazarları
bu âyetleri parçalamayıp da Kur'ân'daki tertiplerine göre alt ve üstleriyle
göstermiş olsalardı, belki bu ka d ar saptırıcı sözler söylemeye cesaret
edemezlerdi. Bu cümleden olarak bu âyetin üstündeki iki âyet o kadar açık bir
şekilde isbat eder ki, Peygamber bu âyetleri çevresindeki insanların pek çok
muhalefet ve karşı çıkmalarına rağmen yalnız Allah'ın emrine i t tiba ve sırf
Allah'ın korumasına dayanarak tebliğ etmiştir. Gerek Bakara
sûresi âyetinin üst tarafı okunur ve gerek "Ey inananlar, sizden önce kitap
verilmiş olanlardan ve kâfirlerden dininizi eğlence ve oyun yerine koyanları
dost tutmayın" (Mâide, 5/57) âyetinden buraya kadar gelen ve daha gelecek olan
âyetlere dikkat edilirse Kur'ân'ın bunlara ne güzel cevaplar vermiş ve ne açık
irşadlarda bulunmuş olduğu görülür. (Bak. Bakara, 2/42; Nisâ, 4/46; Mâide, 5/59,
62, 63, 64)
Bununla beraber biz bu s atırları haksız yere İslâm aleyhine çalışan
Fransızlara karşı değil; İslâm için hakkıyla çalışmayan, Allah'ını,
Peygamber'ini dinini, diyanetini, Kitabını, ahiretini unutup vazifesini
yapmayan, kendinden geçmiş, bilgisizlik ve düşüklük içinde şeytanlara k u l
olmak vaziyetine düşmüş müslüman kalıntılarına sonlarını göstermek için
yazıyoruz. Anlaşıldı ki Allah Teâlâ Kur'ân'ında zahirî (görünürde) müminleri,
yahudi ve hıristiyan, sâbiîn gibi karşıtlarıyla bir ölçüde saymış ve kesin
vaadini Allah'a ve ahirete g e rçekten iman edip güzel amel işleyen hakikî
müminlere tahsis etmiştir. Batı ve doğu değişir, bu kanun değişmez. Demek iş,
mümin görünmekte değil, kâmil mümin olmakta ve bu iman ile çalışıp son zaferi
kazanmaktadır. İman ve İslâm hiç bir zaman mağlub olmaz, burhan (delil) onundur.
Fakat eksik ve fasık müminlerdir ki ona mağlubiyet lekesi sürerler.
Şimdi bu tartışmaya sebep olan "sâbiîn" kelimesine gelelim:
"es- SÂBİÎN" : Kırâetlerin çoğunda "hemze" ile (yukarda yazıldığı gibi), Nâfi
ve Ebu Ca'fer kırâetlerinde de "hemze"siz "es-sâbîn", "es-sâbûn" okunur ki bunda
ya "hemze"nin "yâ"ye kalbi (dönüştürülmesi) ile veya aslında "hemze"siz olarak
"sâbî"nin çoğulu olmak üzere iki vecih (şekil) düşünülmüştür.
Arapça hemze ile vezninde meşhur bir dinden diğer bir dine çıkana denilir.
"Kâmus"ta der ki, "dininden başka bir dine çıktı" "yıldızlar doğuş yerinden
çıktı" demektir. İbnü Esir de "Minhâc"ında der ki: Bir kimse dininden başka bir
dine çıktığı zaman denilir. Kureyş, İslâm dinine gir e nlere yerinde "masbû",
müslümanlara "subat" derlerdi ki "kâdî, kudât" gibi "sâbi "nin çoğuludur.
"Sâbi'" ise gençlik, cahillik sevdasıyla bir şeye meyletmek ve sevmek mânâsına
"sabv = " ve "sabve= "den ism-i fâildir ki "hevâî" ve "aşüfte" demek gi b idir.
Bundan başka "sâbiîn" in muhaffefi de olur. Fahruddin er-Râzî demiştir ki,
"Hemze ile kırâet (okumak), mânâyı açıklamaya daha yakındır. Çünkü ilim ehli
'O, dinden, diğer dine çıkandır' demişlerdir". Ebu Hayyân'ın ifadesine göre
de "o, meşhur bir dinden, diğer dine çıkandır". İşte bu mânâ, kelimenin tam
Arapça olan mânâsıdır. Tam Arapça olan bu mânâya göre "sâbiîn" ve "sâbiûn",
"İslâm, Yahudi ve Hıristiyan dinlerinden hariç olanlar" mânâsına bir genellemeyi
ifade etmiş olur ki, "müminler, yahudil e r, hıristiyanlar ve diğerleri" demek
gibidir.
Sonra, sâbie, sâbiîn, sâbiûn veya sâbîn ve sâbûn, eski bir din veya özel
mezhebe mensup olan bir gruba, bir millete isim olarak söylenir ki, bu mânâca
kelimenin aslı Arapça olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmiştir. Arapça olduğuna
göre zikredilen "sâbî" mânâlarının birinden alınmıştır. Arapça olmayıp Süryâni
gibi diğer bir dilden alınmış olduğuna göre ise aslı sâbidir. Şit
Aleyhisselâm'ın ikinci oğlu veya İdris Aleyhisselâm'ın oğlu olduğu iddia
edilmiştir. Bu ihtilafın özetine göre anlaşılıyor ki bunlar kendilerine sâbiy
demişlerdir. Arap da gerek bunlara ve gerek benzerlerine sapık veya "yıldıza
tapan" mânâsına sâbiî veya sâbî demişlerdir.
Bunlar kimlerdir? Ve bu nasıl bir mezhep veya dindir? "Kâmus"ta: "Sâbiûn Nûh
Aleyhisselâm'ın dini üzere bulunduklarını zannederler ve kıbleleri gündüzün
yarısı sırasında kuzey rüzgarının estiği yerdir" diyor. "Tehzib" de ise: "Sâbiûn
bir kavimdir ki, dinleri Hıristiyan dinine benzer. Ancak kıbleleri güney
rüzgarının estiği yerdir. Ve Nûh Aleyhisselâm'ın dininde olduklarını söylerler".
deniliyor. Tefsircilerin açıklamalarının özetine göre bunlar, yahudi ile
hıristiyan veya yahudi ile mecûsî veya hıristiyan ile mecûsî dinleri arasında
bir gruptur ki, hem kitap ehli den e bilecek yönleri veya sınıfı, hem de müşrik
veya putperest denecek yönleri veya sınıfı vardır. Dinlerinin aslının, İdris
veya Nuh Peygamberlerin dini olduğu da söylenmiş; esasında meleklere veya
yıldızlara taptıkları ve puta tapıcılar oldukları da söylenmiştir. Anlaşılıyor
ki sâbiîlik esas itibariyle Allah'dan gönderilmiş olması düşünülen ve fakat
zamanın geçmesiyle felsefî ve siyasî etkiler altında birçok sapmalar ve
değişmelere maruz olarak bir gizlilik veya batınîlik kazanmış eski bir
mezhebdir. Ve en az bunları ilk sâbiîler ve son sâbiîler olmak üzere düşünerek,
yerine göre aralarındaki müşterek ve farklı yönleri bulunabilecektir. Tarihî
bakış açısından ilk sâbiîler; Hind'de ve eski Mısırlılarda, Süryânîler ve
Gıldânîlerde az çok bir fark ile devam etmiş bir mezhebtir. Ve bununla beraber
bu mezhebi en çok temsil edenler Süryânî ve
Gıldânîlerdir. Eski Yunan ve Rum dinleri de bunların bir yansımasıdır. Son
sâbiîler de İsrailoğulları, İran, Yunan, Roma ve diğerleri gibi çeşitli kültür
ve medeniyetler altında kalmış olan Süryânî ve Gıldânî kalıntılarıdır ki,
bunlardan geri kalanları el-Cezire ve Musul taraflarındaki Nabatîler olmuştur.
Abbasiler devrinide Yunan eserlerini Arapça'ya terceme eden Sâbit b. Kurre gibi
filozof ve mütercimler bunlardan idi. da: "E b u'l- Hasen Sâbit b. Kurre el-
Harrânî, Harran'da oturan sâbi'eden idi. Mezhebiyle ilgili vergiler, farzlar ve
sünnetlere dair; ölülerin kefenlenmesi ve defnedilmesine, inançlarına, temizlik
ve pisliğe dair risaleleri vardır. Oğlu Sinan b. Sâbit, Hürmüs'ün "Nevâmis"ini
Arapçaya çevirmiştir. Ve deniliyor ki, "sâbiûn"un nisbeti (sâb) adır. Bu da
İdris aleyhisselâmın oğlu (Tât) dır diye zikredilmiştir.
Şihâbuddin Ahmed b. Fazlullah el-Ömerî "Mesâlikü'l- Ebsâr" ında ve Ebu'l-Fidâ
Tarihi'nde, Ebu'l-İsâ el-Mağribi'nin kitabında nakledildiğine göre, "Süryân
ümmeti, ümmetlerin ilkidir. Ve bunların milletleri sâbiîn milletidir. Bunlar
dinlerini Şit ve İdris Peygamberlerden aldıklarını söylerler. Şit'e
yakıştırdıkları bir kitapları vardır, buna "Suhuf-i Şit" ( Şit'in sayfaları)
derler. Bunda kerem (cömertlik), şecaat, doğruluk, yakına taraftarlık gibi
ahlâki güzellikler ve iyilikler zikredilmiş ve emredilmiş, kötülükler zikrolunup
bunlardan çekinilmesi emrolunmuştur. Sâbiîlerin bir takım ibadetleri de vardır.
B u cümleden olarak yedi vakit namazları vardır ki beş vakti müslümanlarınkine
uyar. Altıncısı kuşluk, yedincisi de gecenin tam altıncı saatindedir. Namazları
niyet ve bir de başka bir şey karıştırılmamak itibariyle müslüman namazına
benzer. Rükûsuz ve secde s iz cenaze namazları da vardır. Otuz veya yirmidokuz
gün oruç da tutarlar. Oruç ve fıtırlarında hilale riayet ederlerdi. O şekilde ki
fıtırlarında güneş, hamel (kuzu) burcuna girmiş bulunurdu ve gecenin son dörtte
birinden güneşin kursu (yüzü) batıncaya ka d ar oruç tutarlardı ve hamse-i
mütehayyire (beş şaşkın) denilen yıldızların şerefli evlerine inişlerinde bir
takım bayramları vardır. Ve hamse-i mütehayyire (beş şaşkın), Zühal (Satürn),
Müşte-ri (Jupiter), Mirrih (Merih), Zühre (Venüs), Utarit (Merkür) t i r.
Mekke'nin Beyti (Kâ'be)ne de hürmet ederler. Fakat Harran üzerinde bir yerleri
vardır ki oraya haccederler ve Mısır ehramlarına da hürmet ederler. Ve bunların
biri Şit b. Âdem'in kabri, diğer biri Uhnuh'un (İdris'in) kabri, biri de nisbet
olundukları S abi b. İdris'in kabri olduğu kanaatindedirler. Ve güneşin şeref
burcuna giriş gününe hürmet ederler. İbnü Hazm demiştir ki, sâbîlerin mensub
oldukları din, dinlerin en eskisi ve bir zamana kadar dünyada galip olanıdır.
Nihayet birtakım
dinde olmayan yeni icatlar ortaya çıkardılar ve bunun üzerine Cenâb-ı Allah
bunlara Hz. İbrahim'i gönderdi".
Şehristânî "el-Milel ve'n- Nihal"inde dinler tarihi açısından der ki: İbrahim
Aleyhisselâm zamanında bütün insan grupları iki sınıfa dönüşmüş bulunuyordu:
Sâbie, Hunefa. Sâbie, biz Allah'ı tanımada; Allah'a itaati, emirlerini ve
hükümlerini tanımakta bir aracıya muhtacız. Fakat o aracının ruhânî olması
gerekir. Çünkü ruhânîler mukaddes, temiz ve Rablerin Rabbine yakındırlar.
Cismânîler ise bizim gibi yerler, içer l er ve bizim gibi beşere itaat ederseniz
zararda kalırsınız derlerdi. Hunefa (hanifler) de biz beşer; bilgi ve itaatde
beşer cinsinden bir aracıya muhtacız. Bir beşer ki temizlik ve masumlukta, teyid
(doğrulama) ve hikmette derecesi, mücerred (soyut) ruhan i yetten daha yüksek
olsun. Beşer olması durumuyla bize benzeyen, ruhaniyeti yönüyle bizden üstün
bulunsun da ruhaniyeti tarafıyla vahy olsun, beşeriyeti tarafıyla da insan
türüne telkin etsin. Derlerdi ki, Kur'ân'da: "De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben,
s adece elçi olan bir insan değil miyim?" (İsrâ', 17/93), "De ki: 'Ben de sizin
gibi bir insanım, bana vahyolunuyor" (Kehf- 18/110) âyetleri bu mânâya
işarettir. Fakat yalnız ruhânî elçiyi benimsemek isteyen sâbie, sırf ruhâniyette
sıkışıp kalmaya, doğru d an doğruya kendi zatlarına yakınlaşarak onlardan bizzat
(aracısız) almalarda bulunmaya da çare bulamadılar. Böylece bir kısmı tuttular
rûhanilerin heykellerine sığınarak bunlardan yardım dilenmeye kalktılar ki, bu
heykeller yedi gezegen ve bazı sâbitlerdi r. Bu şekilde Rum sâbiesinin sığınağı
gezegenler, Hind sâbiesinin sığınağı da sâbitler oldu. Bir çoğu da heykellerden
şahıslara; yani o yıldızların Rum'da tabiatları, Hind'de seçkinleri dikkat
nazarına alınarak görünüş şekillerine göre yapılan müşahhas (s o mut)
resimlerine tenezzül ettiler. Mücerret (soyut) ruhâniyet tutuculuğu böyle
tersine dönüp, ruh sahibi olan beşerin kendini unutarak ruhsuz cisimler önünde
boyun eğmesine dönüştü ve bu ruhâniyetin temsili sayıldı. Bunlar
düşünemiyorlardı ki, bu temsille r in, dolaylı olarak delalet ettiği, mücerret
(soyut) rûhâniyet değil, nihayet beşerî rûhâniyetin bir temsili oluyordu. Fark
edemiyorlardı ki bu temsiller, yıldızlardan ve onların rûhânilerinden önce bir
beşerî ruhun yanlış tasavvurlarını, meyletmelerini v e sapıklıklarını ifade
ederler. İşte bunlardan ashâb-ı heyâkil (heykelciler) denilen önceki grup
"yıldızlara tapanlar", ashâb-ı eşhas (şahıscılar) denilen ikinci grup da "puta
tapanlar" dır. İbrahim Aleyhisselâm her iki fırkayı, sözlü ve fiilî olarak kırma
k suretiyle kolaylık ve müsamaha ile bir büyük millet ve büyük şeriat olan ve
kıymetli din ve
doğru yol bulunan "hanif"liği yerleştirdi ve yaydı. Onun oğullarından olan
peygamberlerin hepsi de bunu yerleştirip sağlamlaştırıyorlardı. Özellikle
şeriatımızın sahibi Muhammed Mustafa (s.a.v) bu yerleştirmede en sona ve en
yüksek maksada erişti. Burada en dikkate şâyân olan nokta şudur ki, tevhid,
hanifliğin esaslarının en özelidir. Bunun için Kur'ân'da anıldığı her yerde
haniflik, şirki reddetmeye yakın olarak z i kredilmiştir. "İbrahim, ne yahudi,
ne de hıristiyan idi, dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi" (Âl-i
İmran, 3/67); "Allah'a ortak koşmadan, hâlis olarak Allah'ı birleyenlerden olun"
(Hacc, 22/31).
Sâbîilik ilk zamanda yalnız heva ve hayvaniyetleri, kişisel baskıları ve
hissî temayülleri peşinde koşan Haşişiyye, Tabiiyye ve Dehriyye'nin ruhî
sefaletlerini görerek insanlık ve azimlikten tiksinip bir takım sınırlar ve aklî
hükümler kabul etmiş ve bunun esaslarını vahy ile teyid edilmiş ka n unlardan
almakla beraber görüşlerini aklî soyutlar (mücerredler)a tahsis etmişler ve
aradıklarını yerde ve insanlıkta değil, gökte ve gök cisimlerinde bulmak istemiş
bir mezhep dini gibi ortaya çıkmıştır ki, bunlar Âzimûn ve Hürmüs'ü ilk muallim
(öğretmen) kabul eden ilk sâbiedirler. Şehristânî burada genel sâbieyi anlatmak
için, felsefe tarihine göre şöyle bir özet bölüm yaparak ve son sâbi'e
felsefelerini inceleyip tartışarak der ki: İnsanların bir kısmı ne mahsûs
(hissedilen)u, ne de makul (düşünülen şe y)u kabul etmezler, bunlar
Sofestâiyyedir. Bir kısmı hissedileni kabul eder, düşünüleni kabullenmez, bunlar
Tabiiyyedir. Bir kısmı hissedileni de, düşünüleni de kabul eder, cezaları ve
hükümleri kabul etmezler. Bunlar Dehrî filozoflardır. Bir kısmı hissedi l eni,
düşünüleni, cezaları ve hükümleri de kabul eder, Allah'dan gönderilen bir şeriât
ve İslâm'ı kabul etmezler, bunlar Sâbiedirler. Bir kısmı, bunların hepsini, bir
çeşit şeriat ve İslâm'ı da kabul eder. Fakat Peygamberimiz'in (s.a.v) şeriatini
kabul etm e zler, bunlar yahudi ve hıristiyandırlar. Bir kısmı da hepsini kabul
eder, bunlar da müslümandırlar. Sâbie, Sofestâiyye, Tabiiyye ve Dehrî filozoflar
gibi dinsizlere karşı olan bütün din sahipleri içinde ilk mücadele Haniflere
karşı olur. Sâbie ve Hanifler: İşte bütün dinlerin bizzat karşı karşıya olan iki
aslî şubesi. Sabve, başlangıçtan beri devamlı olarak Haniflik karşıtıdır. Sâbie,
din ararken, hak yoldan saptıkları ve peygamberlerin doğru izinden ayrıldıkları
içindir ki Sâbie adını almışlardı. Fakat ke n dileri, aşk ve arzu mânâsıyla,
"sabve, insanların kaydından uzaklaşmaktır" derler. Çünkü Hanifler mezhebi
beşerî peygamberlik ile cismânî beşere taraftarlık esası üzerinde yürüdüğü gibi,
Sâbie mezhebi de cismânî beşerliği düşük görmekle rûhanilere taraft a rlık esası
üzerinde yürür. Ve bunun
için sâbie insanların, beşer olan bir peygambere uymak ve ittiba etmekle
doğrudan doğruya Allah'a ibadet etmesini doğru bir iş değil, insanların şartı
gibi göstererek beşer dışından Allah'a yaklaşmak için aracılar ve münanesebetler
arar. Ve bunu önce yalnız ruhâniyette arar. Ve kendilerini sırf rûhânî
olabileceklerini sanarak cisimliği ezmek, cisim olan beşerlikten mutlaka ilgiyi
kesmek isterler. Ve bu şekilde, sâbie, mezheplerinin iktisab (kazanma) olduğunu
iddia ederle r, yaradılış hududundan hariç bir iktisab(kazanç)a davet ederler.
Bunlara karşı Hanifler de mezheplerinin fıtrat (yaratılış) olduğunu söyler ve
fıtrata davet ederler. Haniflere göre mahsus (hissedilen) ve makul (düşünülen),
cismânî ve rûhânî ikisinin de öz e l kıymetleri vardır. Fakat bu kıymetler hiç
birinde mutlak değil, izafî (değişken) dir. Bir makul, gözle görülen şeyler
içinde misali bulununcaya kadar hayal ve kuruntudur. Bir mahsus (hissedilen şey)
de, düşünülende misali bulunmadıkça, mahsus (gözle gö r ülen) değil, bir yok
olan serabdır. Hakkın zatı, ne sırf makul (akla uygunluk), ne de sırf mahsus
(gözle görülen) dur. Ne mahsus (görülen) tamamen makule dönüştürülür, ne de
makul tamamen mehsusa dönüştürülür. Her ikisi de birbirini karşılıklı olarak
tems i l etmek üzere hakka dönüştürülür. Aynı şekilde mutlak etki, ne sırf
ruhâniyete mahsustur, ne de sırf cismaniyete; cisim ruhtan etkilendiği gibi, ruh
da cisimden etkilenir. Ruh ile cisim arasında karşılıklı bir etki ve etkilenme
vardır. Hak parıltısı bu ik i sinin arasında bulunur. Hakikî fail (yapıcı), ne
ruh, ne cisimdir. Ne ruh cismin eseri, ne de cisim ruhun eseridir. İkisi de
Allah'ın eseri ve Allah'ın delilleridir. Allah yalnız maddesiz olanların değil,
maddenin ve maddeden olanların da yaratıcısı ve ya p ıcısıdır. Aynı şekilde
hayır (iyilik) ve kemal (olgunluk), fazilet ve selâmet yalnız ruhâniyete mahsus
değildir. Şer (kötülük) ve noksanlık, fesatlık ve rezillik ruhâniyette de
vardır. Öyle olmasaydı rûhâniyetin derecelerinde ihtilaf olunmaz ve meleklik k a
rşılığında şeytanlık olmazdı. Cisim olma, aslına ve yaratılışına göre şerrin
başlangıcı değildir. Cisimlikte öyle faziletler vardır ki onlar ruhânilerde
bulunamaz. Şu halde rûhâniyeti ve cisimliği içine alan beşer türünde hak
delilleri ve Allah'a yakınlık mücerred (soyut) rûhaniyyetten daha fazladır.
Beşer türü mücerred rûhâniden -belki- daha faziletli ve daha mükemmeldir. Hatta
beşer, meleğin emrinde değil, melek beşerin emrindedir. Beşerin Allah'a
yaklaşması için soyut rûhâniyetin aracılığı zaruri değild i r. Allah'dan
insanlara ve insanlardan Allah'a doğru bir yol vardır. Yaratma Allah'a ait
olduğu gibi, emir de Allah'ındır. Hudûd (hadler = cezalar) ve hükümler de
Allah'ındır. Allah'ın tayin ettiği, Allah'ın inzal ettiği (indirdiği) dir. Beşer
ne sınırsız, ne mühmel (terkedilmiş) dir, ne de yaratılışın müsait olmadığı
sınırları kazanabilir.
Yaratılışı bozmaya çalışmamalı ve cesedi hakir görüp ezmeye uğraşmamalıdır.
Fakat Sâbie bu noktada orta yoldan çıkmış, "hakka yaklaşmak yalnız
ruhâniyettedir" zannıyla hissedilen (mahsus)i makul (akla uygun olan)a,
cismânîyi rûhâniye dönüştürmeye, insandan melek yapmaya kalkışmış; kolaylığı
zorluğa, hoşgörüyü baskıya, tecerrüd (sıyrılma)ü toplanmaya, bağlanmayı
ayrılmaya tercih etmeye çalışmış ve buna göre rûhaniyet tutu c uluğu etrafında
dolaşmak isterken ruhânî olmayan cisimlerden yardım istemeye kadar inmiş; birlik
ve tecerrüd (yalnızlaşma) ararken çokluk ve şirk içinde kalmıştır. Bunun için
ilk Sâbie de Haniflerden bazı esaslar alarak ruhâniyet ashabı, yahut meleklere t
apanlar olmak üzere başlamış; heykel ashabı yahut yıldızlara tapanlar; eşhas
ashabı yahut puta tapanlar olmakta karar etmiş ve bu iki gruptan her biri de,
biri Hızbâniyye, biri de Hıribbâniyye adıyla iki esas mezhebe ayrılmıştır.
Ashâb-ı ruhâniyyat (Ruhâniyyât ashâbı): Ruh bir cevher (öz), fetha ile "ravh"
da onun özel durumudur. Buna göre "rûhâniyet" ve "ravhâniyet" diye iki deyim
(tabir) vardır. Bunların mezhebi şudur: Âlemin hakîm (hikmet sahibi) ve hudûs
(sonradan olma) kusurlarından uzak bir yapı c ısı, yaratıcısı vardır. Ve bizim
görevimiz, onun yüksek huzuruna erişmekten aciz olduğumuzu bilmektir. Ona ancak
yanında yakınları (mukarrabîn'i) olan aracıları vasıtasıyla yakınlaşılır. Bunlar
ise öz olarak (cevheren), fiil olarak ve hâl olarak temiz ve mukaddes olan
ruhânîlerdir. Cevher (öz) açısından ruhâniler, cismânî maddelerden mukaddes,
cesede ait güçlerden uzak, mekana ait hareket ve zamanla ilgili değişmelerden
münezzeh (kusursuz)dirler. Yaratılışları temizlik, fıtratları Allah'ı büyükleme
ve yüc e ltme üzerinedir. "Allah'ın buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri
şeyi yapan melekler" (Tahrim, 66/6) dirler. Bizi buna ilk muallimimiz (hocamız)
Azimun ve Hürmüs irşad ettiler. Biz bunlara yaklaşırız ve bunlara tevekkül eder
dayanırız. Bizim Rab l erimiz, ilâhlarımız, Allah katında aracılarımız,
şefaatçılarımız bunlardır. Allah da rablerin rabbi ve ilâhların ilâhıdır. Şu
halde bizim görevimiz nefislerimizi tabiata ait şehvetlerin kirlerinden
temizlemek ve ahlâkımızı şehvet ve gazap kuvvetlerinin il g ilerinden
ayıklamaktır ki, bu sayede bizimle rûhâniler arasında bir ilgi hâsıl olsun da
onlardan ihtiyaç duyduğumuz şeyleri istiyelim ve durumlarımızı kendilerine
sunalım ve bütün işlerimizde onlara âşık ve sabî (sevgili) olalım ki, onlar da
bizi ve kendi l erini yaratana ve rızık verene şefaat etsinler. Bu temizleme ve
süsleme ise ancak bizim çalışmamızla ve kendimize hakim olmamızla, nefislerimizi
şehvet kötülüklerinden keserek rûhâniyet yönünden yardım istememizle olur.
Yardım dilemek de dualarla, namazla rla, bol sadaka vermekle,
yiyecek ve içeceklerden kendimizi tutmak, kurban kesmek, buhurlarla,
tütsülerle tütsülenmek ve büyüklere saygı ile dua ve niyazdır. Bu şekilde
nefislerimizde aracısız bir yardım dileme yeteneği meydana gelir ki, o zaman biz
de tıpkı vahy aldığını iddia edenlerin hükmünü kazanırız. Ve hatta sırf rûhânî
olur, ilâhlar sırasına geçeriz. Peygamberler bizim türde emsalimiz, surette
şekillerimiz, maddede ortaklarımızdırlar. Yediğimizden yerler içtiğimizden
içerler, şekilde bize benzerler, biz onlara niçin itaat edelim, derler.
Kur'ân'da "Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o takdirde siz, mutlaka
ziyana uğrayanlarsınız" (Mümimûn, 23/34) âyeti, bunların bu sözlerini
söylemektedir.
Fiil açısından rûhânîler, yaratma ve icatta, işleri bir halden bir hale
çevirmede ve yaratıkları bir başlangıçta olgunluğa yönetmede aracı etkendirler.
Kudsî hazreti ilâhtan kuvvet dilenir ve düşkün varlıklara feyz yayarlar. Ve
bunların sıraya konulmuş dereceleri vardır.
Birinci olarak, yıldızları idare eden, bu cümleden olarak gezegen yıldızları
yörüngelerinde tedbir ve idare eden rûhânîler vardır ki, yedi gezegen yıldızları
bunların heykelleridir. Her rûhânînin bir özel heykeli ve her heykelin bir felek
(yörünges)i vardır. Ve o rûhâninin o hey k ele nisbeti, ruhun cesede nisbeti
gibidir. O, o heykelin rabbi, idarecisi ve müdürüdür. Sâbiîler, o rûhânilere
ilâhlar, heykellere de rabler derler. Bununla birlikte çoğunlukla heykellere
babalar, unsurlara anneler ismini vermişlerdir. Rûhânîlerin fiil ve tesiri, o
uydu heykellerde ve unsurlarda birtakım değişiklikler meydana getirecek şekilde
özel bir miktarda tahrik etmektir. Bundan bileşiklerin terkipleri ve anlaşmaları
hasıl olur da buna uyarak cismanî kuvvetler gelir. Ve bu cismanî kuvvetler
üzerine d e, bitki ve hayvan türlerinde olduğu gibi, rûhânîlerin nefisleri biner
ve bu etkiler, bazan bir küllî rûhânîden kûllî olarak ve bazan cûz'î rûhânîden
cûz'î olarak sâdır olur. Mesela yağmur cinsiyle beraber bir melek, her bir
damlasıyla de bir melek vardır.
İkinci olarak, gökle yer arasındaki boşlukta ortaya çıkan ulvî eserlerin
idarecileri olan rûhâniler vardır ki, yağmur, kar, dolu, rüzgar gibi yerden
çıkıp inen eserler, yıldırımlar, kıvılcımlar, gök gürlemesi ve şimşek, kuyruklu
yıldızlar gibi gökten inmekle boşlukta ortaya çıkan eserler, aynı şekilde
zelzeleler, sular, buharlar ve diğerleri gibi yerde meydana gelen eserler
bunlarla idare edilir.
Üçüncü olarak, bütün varlıklarda geçici olan aracı kuvvetler vardır ki,
kâinatın hepsindeki yaygın hidayet bunlarla idare olunur. Öyle ki kabiliyeti
bulununca kuvvet ve hidayettten uzak hiçbir varlık görmeyiz. İşte rûhâniler
böyle etkili yapıcıdırlar.
Hâl açısından rûhânilerin durumları, rablerin rabbi civarında rahat ve rızık,
nimet ve lezzet, rahat ve sevinç olduğu da gizli değildir. Yiyecek ve
içeçekleri, tesbih ve takdis, temcid ve tehlîldir. Bütün alışkanlıkları Allah'ı
zikir ve Allah'a itaat iledir. Kimi, ayakta, kimi rükûda, kimi secdede, kimi
ka'dede oturmakta olup, sevinç ve lezzetinden hiç b iri durumunu değiştirmez.
Kimi Allah'dan korktuğu için gözünü açmaz, kimi bakışından gözünü kırpmaz, kimi
sakin hareketsiz, kimi hareketli sükûnsuz, kimi kabz (can alma) âleminde büyük
melek, kimi genişlik âleminde rûhânîdir. "Allah'ın kendilerine buyu r duğuna
karşı gelmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar" (Tahrim, 66/6) âyeti bunların
durumlarını anlatmaktadır. Hanifler ise bunların tedbir edici, idareci, etkili
sebep olmayıp, Allah'ın saltanatının delilleri ve Allah'ın gerek yaratma ve
gerek kanun ko y ma (teşri) itibariyle emirlerini ve hükümlerini tebliğ edici
olan elçileri olduğunu ve bütün bunların bir farklı tabiatla yaratılmış beşer
fertlerinin aldığı vahy ve bilgi ile bilindiğini ve o farklı yaratılışda
bulunmayanların bunları esas itibariyle o m ü mtaz beşerin aracılığı, öğretmesi
ve telkini ile öğrendiklerini ve herhalde insanlıkta ortaya çıkan ve çıkabilecek
olan fiillerin ve eserlerin daha yüsek olduğunu ve cismânî olan beşere ait
ruhâniyetin sonlu olması mümkün olmakla beraber, kemalden kemale yükselmesinin
de kabil olduğunu ve şu halde her beşer ferdinin, her ruhânîye göre değil ise
de, rûhânî türe göre beşer türünün daha yüksek bir fazilete ve Hakk'a yakın
olmada daha çok imrenmeye değer sevinç ve sûrûra, hem rûhânî, hem cismânî bir
naîm cenn e tine ve büyük hoşnutluğa namzed bulunduğunu ve fakat Allah'a eş
bulunmak mümkün olmadığında bu yükselme ve kemâle ermenin hiçbir zaman ilâhlığa
yükselme ve ortaklık mertebesine varamayacağını ve bu yükseliş ve kemale ermenin
ancak Allah'a tevekkül ve daya n ma ile mümkün olabileceğini, hem asıl
yaratılışta, hem her ilerleme anında yaratma ve emir ancak bir Allah'ın
olduğundan her hangi bir şirkin sonlu olacağını ve şu halde zât ile sıfat, tesir
ile emir her şekilde Allah'ı birleyerek beşerin bütün dayanma no k talarını
ruhâniyet ve cismâniyetin anlaşmış iki şahit olarak delalet ettikleri herşeyin
döneceği âlemin yaratıcısı ve âlemlerin Rabbi olan Hak Teâlâ'ya iman ve
şehadette tanıyıp bütün varlıklarıyla ona yönelmeleri ve en yüksek vasıta ve
önderlerini de ruh â niyet ve cismaniyeti içine alan beşer türü içinde farklı
yaratılış ile yaratılmış peygamberler, resûller ve onların vârislerinde
aramaları ve Allah'ın insanlara ihsan buyurduğu bu nimete, bu doğru yola
şükredip nankörlük etmemeleri gerekeceğini anlatmışla r dır.
Şehristâni önce Sâbiîleri rûhaniyet taassubu ile hareket
eden Ruhâniyet ashâbı içinde özetleyip son Sâbiîlerin felsefelerine göre
Hanifler ile Sâbiîlerin bu konuda birçok münakaşa ve atışmalarını uzun uzadıya
anlatarak muhakeme yaptıktan sonra en esaslı gruplarını ayrıntılarıyla anlatarak
der ki:
Ashâb-ı heyakil (Heykeller ashabı): İnsan bir aracıya muhtaç olunca ona
yönelmenin ve yaklaşmanın mümkün olması ve kendisinden istifade edilebilmesi
için, bu aracının görülür bir şey olması gerekeceğini hisseden rûhaniyet
sahipleri, ilk önce "yedi gezegen" den ibaret olan heykellere sığınmışlar ve
buna göre önce bunların evlerini ve manzaralarını; ikinci olarak doğuş ve batış
yerlerini; üçüncü olarak huylarıyla ilgili, uygun ve uygun olmayan şekill e rde
bitişmelerini; dördüncü olarak buna göre gecelerin, gündüzlerin, saatlerin
taksimlerini; beşinci olarak yine bunun gibi sûretlerin ve şahısların,
iklimlerin ve memleketlerin takdirini öğrenmeye çalışmışlar ve bunun üzerine
mühürler yapmışlar, azanın a dıyla bir takım havass, efsûn, dua bellemişler ve
her yıldıza -mesela Zühâl'e cumartesi gibi- bir gün ayırmışlar ve ilk saatine
riayet etmişler ve onun şekline ve durumuna göre yapılmış mührünü kullanmışlar,
ona mahsus elbise giymişler, ona özgü dualarla o ndan istenecek dileklerini
istemişler ve her birine böyle gün ve saat tayin etmişler ve bunlara erbâb
(rabler), âlihe (ilâhlar); Allah Teâlâ'ya da rablerin rabbi, ilâhların ilâhı
demişler; içlerinden bir kısımları da Güneş'i ilâhların ilâhı ve rablerin ra b
bi saymışlar ve bu şekilde heykellere, rûhânîlere yaklaşmak için, rûhânîlere de
yaratıcı Allah'a yaklaşmak için ibadet etmişler. Çünkü heykellerin bedenlerinin
rûhâniyet olduğuna inanmışlardır. Ve sonra yıldızların iş ve tesirleri esası
üzerine tertip edi l miş bir takım acaib hileler ve sanatlar çıkarmışlardır ki,
bunlara "tılsım" adı verilir. Kitaplarında yazılmış olan o tılsımlar ve sihir,
kehanet ve tencim (yıldız falcılığı), tahtim (mühür basma), ta'zim (büyükleme),
suver (şekiller) bunların hepsi onların bilimlerindendir. İşte bunlara "heykel
ashabı" ve "yıldızlara tapanlar" denir.
Ashâb-ı eşhasa (Şahıslar ashabına) gelince: Bunlar da ashab-ı heyâkil gibi
aracının gerekliliğine ve rûhâniyetin bu aracı vesileler olduğuna; fakat onların
gözle görülmedikleri ve dillerle hitap edilmedikleri için kendilerine yaklaşmak
ancak heykellerine yaklaşmakla olabileceğini söylemekle beraber, heykellerin de
bazı zaman görünüp, bazı zaman da görünmediklerinden dolayı, onlara yaklaşmanın
da saf ve devamlı olamayacağı n a ve böylece heykellere yaklaşmak için de göz
önüne dikilmiş bir takım şekiller ve şahıslar gerekli olduğuna hükmederek yedi
heykelden her birinin heykele ait misalinde bir takım müşahhas (somut) putlar
edinmişler ve her birinde o heykelin özel cevherine riayet
ederek yine yıldızlar esası üzere bunlara tapmaya ve bunlarla yıldızlara ve
onlarla rûhânîlere ve onlarla Allah'a yaklaşacaklarına inanmışlardı. Ve bunlara
"semâvî ilâhlar" karşılığında "ilâhlar" demişlerdir ki, işte bu Ashâb-ı eşhas,
"puta tapıcılar" cümlesindendir. Yukarda gösterildiği üzere İbrahim Aleyhisselâm
peygamber olarak gönderildiği zaman Sâbiîler böyle Ashâb-ı heyakil ve Ashâb-ı
es'nam (putlar) olmak üzere iki sınıf bulunuyorlardı. Hazreti İbrahim hak olan
Hanifliğe davet etti. "Ben yü z ümü tamamen, gökleri ve yeri yaratana çevirdim
ve artık ben müşriklerden değilim" (En'âm, 6/79) diye, Hanifler mezhebini ikrar
, Sâbie mezhebini de iptal etti. Fıtratın Haniflikten ibaret ve temizliğin bunda
bulunduğunu, fıtrattan kastedilen tevhide şahi t lik ve kurtuluşun buna bağlı
olduğunu, şeriatlerin ve hükümlerin bu şahitliğe birer şeriat ve yol olup,
nebilerin ve resullerin bunları yerleştirmek ve takdir için gönderildiğini,
fâtiha (giriş) ve hâtim (bitiş)in, başlangıç ve kemalin bu şerîatlar ve yol l
arı özetleme ve yazmaya bağlandığını ve kıymetli dinin ve doğru yolun bundan
ibaret olduğunu açıklamıştır. Ve Allah Teâlâ peygamberi Muhammed Mustafa
(s.a.v)'ya da "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir. Allah'ın
yaratma kanununa (uyg u n olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır.
Allah'ın fıtratı değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu
bilmezler. Yalnız ona yönelin ve O'ndan korkun. Namazı kılın ve müşriklerden
olmayın. (Onlar) dinlerini parçaladılar ve bölük b ölük oldular. Her parti kendi
yanındakiyle sevinmektedir" (Rûm, 30/30-32) buyurmuştur.
Hızbâniye, Sâbie'den bir topluluktur ki, yaratıcı Allah'ın hem tek, hem çok
olduğuna kânidirler. Derler ki, zâtında, evvelinde, aslında, ezelde tekdir.
Fakat şahıslarla kendi gözünde çoğalır ve bu şahıslar yedi idareci (müdebbir),
bir de âlim, faziletli olan hayırlı yeryüzü şahıslarıdır ki, ilk ve bir olan,
bunlarla ortaya çıkar ve şahıslarıyle şahıslanır. Ve bu çoğalma, onun zatındaki
birliğini iptal etmez. O, fel e ği (yörüngeyi) ve yörüngedeki bütün gök
cisimlerini, yıldızları yaratmış ve onları bu âlemin idarecileri kılmıştır.
Bunlar, âbâ (babalar, ana unsurlar), mürekkebât mevâlid (doğurucu
bileşikler)dirler. Babalar, diri ve nâtık (konuşan)dırlar. Eserlerini, u n
surlara emanet ederler. Unsurlar da o eserleri rahimlerine kabul ederler ve
bundan doğumlar olur. Ve sonra vâlidelerden bazan öyle saf ve kâmil yetenek,
kusursuz biz mizac ile bir bileşik şahıs raslayıverir ki, ilâh bununla âlemde
şahıslanır. Sonra tabiat - ı kül meskûn ilkimlerden her birinde
her otuzaltı bin dörtyüz yirmi beş sene başında insan ve diğer hayvan
cinslerinin her türünden erkek dişi bir çift yaratır ve o tür o müddetde bâki
kalır. O devir tamam olunca o cinslerin nesli ve üremesi kesilir; yeni bir
devir, insanı, hayvanları, bitkileriyle yeni bir karn (asır- devir) başlar. Ve
dehr (zaman) ebedî olarak böyle gider. Ve işte peygamberler dilindeki vaad
edilen kıyamet budur. Yoksa bu dünya evinden başka ahiret evi yoktur. Ölen
dirilmez, kabre giren t ekrar dirilmez derler. "Siz öldüğünüz, toprak ve kemik
haline geldiğiniz zaman size, mutlaka (yeniden hayata) çıkarılacağınızı mı vaad
ediyor?. Heyhat, o size vaad edilen şey ne kadar uzak". (Mü'minûn, 23/35-36)
bunların sözüdür. Tenâsüh, hulûl davala r ı bunlardan çıkmıştır. Tenâsüh,
sonsuza kadar devirlerin tekrar etmesi, hulûl de anıldığı üzere ilâhın bir
şahısta sahışlanmasıdır ki, şahsın mizacının yeteneğine göre bazan tam zatının
hulûlü (girmes)yle, bazan da zatından bir cüz'ün hulûlüyle olduğunu s ö ylerler.
Ve çoğunlukla demişlerdir ki, bu şahıslanma semâvî heykellerin hepsiyle
birdendir. O, tekdir. Ancak teker teker her birinde fiili, ondaki eserleri ve
onunla şahıslanması kadar açık olur. Şu halde yedi heykel onun yedi uzvu ve
bizim yedi uzvumuz o n un yedi heykelidir ki, o bunlarla görünür de bizim
dilimizle söyler, gözlerimizle görür, kulaklarımızla işitir, ellerimizle alır ve
genişletir, ayaklarımızla gider gelir ve uzuvlarımızla işler ve tesir eder. Ve
bunların zannınca şerleri, hataları, gübrele r i, pis böcekleri, yılanları,
akrepleri yaratmak Allah'ın şanına yaraşmaz; bunların hepsi yıldızların saadet
ve uğursuzlukla bitişmesinden, unsurların saflık ve üzüntülerle birleşmesinden
zorunlu olarak veya tesadüfen vâki olur.
Hırıbbâniyye'ye gelince: Bunlar sözlerini, "Azimun, Hürmüs, A'yânâ, Evazi"
adıyla dört peygambere nisbet ederler ve içlerinde Eflâtun'un anası tarafından
dedesi Solün'e de nisbet eden ve bunun peygamber olduğunu iddia edenler de
vardır." Evazi bize soğanı, cirris balığını, bak l ayı haram etti" derler.
Genelde Sâbie üç namaz kılarlar, cünüblükten ve bir de ölüye dokunmaktan dolayı
yıkanırlar. Domuz, deve, köpek ve pençesi bulunan kuşlar ve güvercin yemeyi
haram bilirler. Sünnet olmaktan, içkide sarhoş olmaktan yasaklarlar. Evlend i
rmede velî ve şahidlerin bulunmasını emrederler. Hâkimin hükmü (kararı)
olmaksızın boşanmayı caiz görmezler. İki kadınla evlenmeyi de caiz
görmezler.
Sâbie'nin, aklî, rûhânî cevherler adına ve yıldızların semâvî şekilleri
üzerine bina ettikleri heykellere gelince: Bu cümleden olarak ilk illet (illet-i
ûlâ) heykeli, bunun gerisinde akıl heykeli, zaruret heykeli, nefis heykeli.
Bunlar yuvarlak şekildedirler. Zuhal heykeli altıgen, Müşteri heykeli üçgen,
Merih heykeli
dikdörtgen, Şems (Güneş) heykeli kare, Zühre heykeli karenin karnında üçgen,
Utarit heykeli dikdörtgenin karnında üçgen, Kamer (Ay) heykeli sekizgendir.
Yukarda işaret edildiği üzere "sabit yıldızlar"ı, esas kabul eden ve
yıldızların kararlarını onların seçkin (havass) lerine dayandıran Sâbie de
vardır ki Hind ve Arap Sâbieleri bunlardandır. Sâbie filozofları Âzimun'dan şunu
nakletmişlerdir ki, ilk mebâdî (başlangıçlar) beştir: "Allah Teâlâ, akıl, nefs,
mekan ve halâ (boşluk)dır. Ve bileşiklerin varlığı bunlardan sonradır". Fakat
Hürmüs' t en nakledilen böyle değildir. Hürmüs demiştir ki: "Yaratılışı
bakımından faziletli, mayası mahmud (öğülmüş), âdeti merzî (razı olunmuş), sonu
ümitli kişinin ilk vazifesi Allah Teâlâ'yı büyüklemek ve onun bilgisine
şükretmektir. Bundan sonra da üzerinde na m usun yerini itiraf etmekle taat
hakkı, sultanın nasihat etme ve uyma hakkı, nefsinin çalışmak ve saadet kapısını
açmada başlama ve alışkanlık hakkı ve özünün kendilerine sevgi ve bol bol
vermeye koşmakla tahlil (helal kılma) hakkı vardır ki, bu esasları
sağlamlaştırdıktan sonra herkesten ezayı defetmek ve güzel ahlâk ile güzel
geçinmekten başka bir şey kalmaz". Görülüyor ki Hürmüs tamamen Hanifler'in
esasını anlatmış, Allah'ı büyüklemeden sonra namus deyimiyle peygamberliği ifade
etmiş ve peygambere it a atı ve yerinin itirafını Allah'ı bilmeye yaklaştırmış
ve burada rûhânîleri büyüklemeyi zikretmiş, sonunda da güzel ahlâkı
göstermiştir. Hürmüs'ten Hanifler mezhebini anlatan daha başka hikmetler de
nakletmişlerdir.
Sâbie'nin farklı vasıfları şu dört h ususta özetlenir:
1- Aslında Allah'dan indirilmiş olan bir dinden alınma ve sapma.
2- Rûhâniyet taassubu (tutuculuğu), diğer deyişle meleklere tapma.
3- Yıldızlara tapma.
4- Putlara tapma.
Bu dörtten rûhâniyet tutuculuğu, meleklere tapma en mühim esas ve buna bağlı
olarak yıldızlara tapma en açık vasıfları olduğu ve putlara tapmanın bu iki ruh
hâlinden doğduğu anlaşılıyor. Şu vasıflar altında mutlak Hind Sâbielerinin
Buda'larını, Çin'in Konfüçyüs'lerini, son zamanların "espirtizm" ve
"spiritüalizm", "idealizm" dedikleri mezheplerin ve hıristiyanların Entüzyast
fırkalarının aslını içine alır. Bilhassa Hızbâniyye ise "panteizm", "panteist"
kelimelerinin karşıtı demektir. Hulûl (ruhun başka cisme girmesi), Allah'ın
cihanın canı, âlemi n ruhu olması inancı, eski Yunan ve Roma dinleri, ilâhların
doğması ve doğurması fikirleri Sâbie'nin bu Hızbâniyye mezhebine aittir.
Hıristiyanların da rûhâniyetçilikle Mesih'in ilâhlığı davasında bunlara
benzerliği vardır. Şer meselesinde de Hızbâniyye, M e cûsilikle ilgilidir.
Hırıbbâniyye ise Hızbâniyye kadar
ileri gitmemiş, az çok bazı peygamberlerin izini takip etmiştir Âzimun'un
hazreti Şit, Hürmüs'ün Hazreti İdris olduğunu söylemişler, Hazreti Nûh'u da öne
sürmüşlerdir ki (A'yânâ) dedikleri de bu olsa gerektir. Ve bu kısım Sâbie'de bir
"kitap ehli" durumu da yok değildir. Bu noktada Fahreddin Râzî de demiştir ki:
"Yıldızlar hakkındaki görüşleri iki şekilde düşünülebilir. Birisi yıldızlara
hiçbir tesir isnat etmiyerek yalnız Allah'a ibadet için birer k ıble inancıyla
yönelmeleridir ki, bu şekilde müşrik değillerdir. Diğeri de, Allah Teâlâ'nın
âlemi yarattıktan sonra, onun tedbir ve idaresini yıldızlara vermiş olduğu ve
buna göre Allah'ın yıldızlar üzerinde, yıldızların da bu süflî (düşük) âlemde
etkili b irer rab oldukları inancıyla tapmalarıdır ki, bu Gıldâniler'e nisbet
edilen görüştür. Ve bunlar müşriktirler." İşte mutlak Sâbie bir taraftan mutlak
müşrik, bir taraftan da bir kitap ehli manzarası arzettiklerinden tâbiîler ve
fakihler de son Sâbie'ye şer ' an yahudi ve hıristiyan gibi kitap ehli gözüyle
mi, yoksa müşrik gözüyle mi muamele edileceğinden bahsetmişler, bazısı "kitap
ehli" gibidir, kestikleri yenir, kadınları ile evlenilir demişlerdir. Bazıları
da müşrik ve mecûsi gibidirler, kestikleri yenmez, kadınları ile de evlenilmez
demişlerdir. İmam-ı Âzam'dan kitap ehli oldukları, İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve
İmam Muhammed) den kitap ehli olmadıkları rivayet edilmiştir. Ebu'l-Hasen el-
Kerhî demiştir ki: İmam-ı Âzam katında kitap ehli olan Sâbiîler Mesih d inine
geçmiş olan bir kavimdir ki İncil okurlar. Fakat yıldızlara tapan Sâbiîler yani
Harran bölgesindekiler ne İmam-ı Âzam, ne İmameyn hiçbirinin katında kitap ehli
değildirler. Ebu Bekir er-Râzi "Ahkâm-ı Kur'ân"ında bunu naklettikten sonra der
ki: Şu za m anda Sâbiîler ismiyle bilinenlerde kitap ehli yoktur. Yani Harrân
civarında bulunanların, gerekse Vâsıt çevresindeki Betaih kısımlarında
bulunanların aslında milletleri birdir. Hepsinin de inançlarının aslı yedi
yıldızı büyüklemek ve tapmak, onları ilâh k abul etmektir. Bunlar aslında puta
tapıcıdırlar. Fakat Fürs'un Irak iklimine üstün geldiği ve Sâbiîler hükümeti (ki
Nabat idiler)ni ortadan kaldırdığı zamandan beri bunlar açıktan putlara tapmaya
cesaret edemez oldular. Çünkü Fürs'ler onları bundan men et m işlerdi. Aynı
şekilde Rumlar, Şamlılar ve Cezire'liler Sâbiî idiler. Konstantin Hıristiyan
olunca bunları kılıç ile Hıristiyanlığa sevketti. Ve o zamandan itibaren puta
tapma battı ve bunlar görünürde Hıristiyanların içine karıştılar, fakat çoğu
puta tapıcılığını gizleyerek eski mezheplerinde kaldılar. İslâm dini ortaya
çıkınca da hıristiyan cümlesinden olarak İslâm zamanına dahil oldular.
Müslümanlar bunlarla sĞ
hıristiyanlar arasını ayırmadılar. Çünkü bunlar putlara taptıklarını
gizliyorlar ve asıl inançlarını açıklamıyorlardı. Gerçekte bunlar inançlarını
gizlemekte en mahir kimselerdir. Çocuklarının akıllarının esmeye başladığından
itibaren dinlerini gizlemeleri hususunda da birçok işleri ve hileleri vardır.
İsmâîliyye, mezhep gizleme y i bunlardan almıştır .Ve davetlerinin en sonu da
bunların mezhebine dayanır. Hepsinin aslı "yedi yıldız"ı ilâhlar kabul edip
tapmak ve onların isimlerine göre putlar edinmektir. Bu hususta aralarında
değişiklik yoktur. Harran bölgesinde bulunanlarla Batai h yöresinde bulunanlar
arasındaki değişiklik, ancak şeriatlerinden bazı şeylerdedir. Ve bunlarda kitap
ehli yoktur.
Ebu Bekir er-Râzî, Mâide sûresinde bu izahları verdikten ve ikisi arasında
bir müşterek asıl gösterdikten sonra Berâe sûresinde de demiştir ki: Sâbiîler
iki kısımdır. Birisi Kesker ve Bataih yörelerinde bulunanlardır. Bize ulaştığına
göre, bunlar din işlerinin pek çoğunda hıristiyanlara aykırı olmakla beraber,
Hıristiyanlıktan bir sınıftırlar. Zira hıristiyanların Merkûniyye, Arsosiyye, M
â rûniyye gibi böyle birçok grupları vardır ki, Nastûrıyye, Melkiyye, Yakubiyye
adındaki üç mezhebin üçü de onlardan yüz çevirirler ve onları haram kılarlar. Bu
mezhep de Yahya b. Zekeriyya'ya ve Şit'e bağlanıyorlar. Allah Teâlâ'nın Şit b.
Âdem'e Yahya b. Z e keriya'ya indirdiği kitaplardır diye bazı kitaplara da sahip
çıkmaya çalışıyorlar. Ve hıristiyanlar bunlara Yuhannasiyye (Senjan
hıristiyanları, yani Yahyaviyye) adını veriyorlar. Ve işte İmam-ı Âzam'ın kitap
ehlinden saydığı, kestiklerinin yenmesini ve k a dınlarıyla evlenilmesini mubah
gördüğü Sâbiîler bu kısımdır. Kendilerine Sâbiîler adını veren bir mezhep daha
vardır ki, peygamberlerden hiçbirine intisap etmezler. İlâhî kitaplardan
hiçbirine sahip çıkmaları yoktur. Bunlar kitap ehli değildirler. Ve böyl e bir
mezhebin kestiklerinin yenmiyeceğinde ve kadınlarının nikâh edilmeyeceğinde ise
ihtilaf yoktur.
Her iki âyette Kur'ân, Sâbiîleri, yahudi ve hıristiyanlar gibi müminlere
karşı zikretmekle, bunların da mümin olmadıklarına işaret etmiştir. Fakat Kitap
ehli olup olmadıklarına gelince: Kitap ehli siyakında anılmış olmalarına ve
yahudi ile hıristiyanlar arasında deveran ettirilmelerine göre kitap ehli
değilse de mecusî gibi ve hatta onları da içine alabilecek bir şekilde -şöyle
böyle ikisi ortası- bir k itap ehli şüphesinde bulunduklarında bir îmâ (işaret)
yapmış olmakla beraber "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi."
(En'âm, 6/156) âyetinin gösterdiği üzere Kur'ân'da müslümanlardan önce
kitap ehli denilişi yahudi ve hıristiyanlara mahsus olduğundan ve her iki
âyette "Sâbiîn" ve "Sâbiûn", yahudi ve hıristiyanlardan ayrı olarak zikredilmiş
bulunduğundan, âyetlerin zahiri (görünüşü) bunların kitap ehli olmadığını
göstermektedir. Âlimlerin anılan görüş ayrılığı da gerçekte bu adı taşıyanlar iç
i nde yahudi veya hıristiyanlardan sayılanlar bulunup bulunmadığını tayin ve
tetkik etme meselesinden doğmuştur.
Şunu hatırlatmaya ihtiyaç yoktur ki, Nasara (Hıristiyan) ismi bütün
hıristiyan fırkalarını içine almış olduğundan hıristiyanların, Yuhannasiyye,
(Senjan hıristiyanları) dedikleri Sâbiîn grubu hıristiyanlardan sayılan bir
mezhep olunca, elbet bunlar da hıristiyan ismi altında dahildirler. Ve şu halde
yahudi ve hıristiyanlardan başka zikredilen Sâbiîn'in bunlardan başka olan
Sâbiûn'a sarfedilmiş olması gerekir. Buna göre Kasımireski madem bunların tutucu
hıristiyanlar olduğunu kabul etmiş ve hatırlatmıştır. O halde bu hatırlatmayı
yaparken bunları her iki âyette Hıristiyan adı altında düşünmek ve Nesara
denildikten sonra Sâbeit denilmesinin mânâ s ı kalmayacağını düşünmek ve
Nesara'dan sonra zikredilen Sâbiîn'i de Sâbiûn gibi "sabeen" diye terceme etmek
ve Frenkleri şüpheye düşürmemek gerekirdi. Frenklerin de bu açık hatayı
anlamaları ve bundan dolayı İslâm müctehidlerine insanlık dışı bir hisle d i l
uzatmamaları lazım gelirdi. Ve açıklandığı üzere Sâbie'ye karşılık ruhâniyet ve
cismaniyetin birleşmesi noktasında yürüyen ve bu şekilde insanî kıymeti, insana
ait fıtratı Allah'dan sonra her şeyin üstünde yükselmesi ve olgunlaşmasını
mümkün gören Hanif l iğin en yüksek, en olgun görünüşü olan İslâm dinini hak ve
insanlık adına bütün insanlara tavsiye edecek yerde politik gayelerle onun
aleyhinde söz söylememek gerekirdi.
Özet olarak hakikat şudur ki: Müslüman, yahudi, hıristiyan ve sâbiî, bu dört
sınıf içinde ve hatta bunların dışında her kim gerek devam ve sebat, gerek
bundan böyle tevbe ve iyilik ile "kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve
güzel amel işlerse" şartını hâiz ve bu vasfa ciddi olarak ve tam mânâsıyla sahip
olursa, bunlara korku ve hüzün yoktur. Her lekeden, noksandan uzak bir gerçek
kurtuluş kesindir. Ve bu şekilde ilâhî rahmet yolu herkese açıktır.
Şüphe yok ki Allah'a iman, Allah'dan gelen her hakkı tanıyıp kabul ve tasdik
etmektir. Bunun gereği olan ahirete iman ise gelecekte muhakkak bir sorumluluk
gününün geleceğini ve her amelin iyi veya kötü cezasının verileceğini itiraf ve
tasdik etmektir. Bu imana yaraşan amel de yaşadığı zamana kadar
Allah'dan gelmiş olan emir ve yasakları hakkıyla yerine getirip, gereğince
güzel ve faydalı işler yapmak, kötülükten kaçıp iyiliklere koşmaktır. Ve işte
böyle olanların o sorumluluk günü her çeşit korku ve elemden kurtulacakları,
esenlik ve hakiki saadete erecekleri muhakkaktır. Bu kanun her zaman için
haktır. Dün de hak, bugün de hak, yarın da haktır. Hem herkes ve her toplum için
de haktır. Müslüman içinde hak, yahudi için de hak, hıristiyanlar için de hak,
hatta sâbiîler için bile haktır. Evvel ve âhir (önce ve sonra) hiçbir din,
hiçbir şeriat, tasavvur olunamaz ki bunu bir yol olarak ka b ul etmesin ve bunun
tersini iddia edebilsin. yahudi ve hıristiyanların bu hak kanuna ilerden beri ne
derece uygun olduklarına ve olabileceklerine gelince:
70- Kasem olsun ki biz bu iman esası üzere İsrailoğularından söz aldık ve
onlara birçok peygamberler gönderdik. Fakat onlara nefislerinin hoşlanmayacağı
bir hak emir ile her ne zaman bir peygamber geldiyse, o gelen peygamberlerden
bir kısmını -verdikleri iman sözleşmesine rağmen- yalanladılar. Bir kısmını da
öldürüyorlardı. Verdikleri sö z gereğince Allah'a iman edip, güzel amel şöyle
dursun, tersine Allah'ın gönderdiği peygamberleri yalanlayıp ve hatta
öldürüyorlardı.
71- Ve bu yalanlama veya öldürmede bir fitne yani kendileri için bir bela ve
musibet olmayacağını zannettiler. Yahut Ebu Amr, Hamze, Kisâî, Yakub,
Halefü'l-Âşir kırâetlerinde ref' ile okunduğuna göre: "Ve zannettiler ki
kesinlikle bir fitne olmaz". Eğer bunların ahirete, sorumluluğa imanları olsaydı
böyle zannetmeyeceklerdi. Halbuki böyle zannettiler de kör ve sağır ol d ular.
Hak delilleri görmez, hak sözü işitmez oldular. Sonra Allah kendilerine tevbe
nasip etti, tevbe ettiler. Allah da kabul etti.. Sonra yine kör, sağır oldular,
fakat hepsi değil içlerinden birçoğu böyle oldular ve öyle yaptılar. Şu halde
geçmişte bunların çoğunun "kim Allah'a ve ahiret gününe inanır ve güzel amel
işlerse" âyetinin delaletinde dahil olmadıkları muhakkak. Allah ise sadece
geçmişteki işlediklerini değil, bundan böyle ne yapacaklarını da bilir. Ve
amellerine göre cezalarını ver e cektir. Bunun için "(Ey Muhammed) Rabbinden
sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlık ve inkârını artıracaktır. Sen o
kâfirler toplumu için üzülme" (Mâide, 5/68) buyurmuştur.
72-Hıristiyanlara gelince,
Mesih kendisi: "Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibadet
ediniz, ancak onu ibadete layık tanıyınız. Zira her kim Allah'a ortak koşarsa
Allah onu cennetinden mahrum eder, sığınağı ateş olur, zalimlere yardımcılar da
yoktur" demiş olduğu halde: "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'ten ibar e ttir"
diyenler, kasem olsun ki muhakkak kâfir oldular. Yukarda bu iddianın hadd-i
zatında küfür olduğu gösterilmiş idi. Burada ise özellikle Hz. İsa'ya iman ve
onu büyükleme adına söylenmiş olan bu sözün onu yalanlamak ve davetine karşı
çıkmak olduğu da a n latılmıştır. hıristiyanların ellerindeki İnciller'de bile
Hz. Mesih'in bu sözü zikredilmiştir. "Ey Mamûdiyye oğulları toplumu, yahut ey
gençler toplumu, bizimle kalkınız, babama ve babanıza, ilâhım ve ilâhınıza,
kurtarıcım ve kurtarıcınıza...". (Âl-i İm ran, 3/45. âyetin tefsirine bkz.)
73-Evet; Vâhid, yani vâhdâniyet (birlik)le sıfatlanmış ve ortaklığı kabulden
uzak bir ilâhtan başka hakikatte ibadete layık olabilecek hiçbir ilâh, hiçbir
mabud (ibadet edilen) mevcut olmadığı halde üç ilâh varsayıp da, "Allah üçün
üçüncüsüdür" diyenler, kasem olsun ki muhakkak küfrettiler. Bir hayli tefsirci
yani "üç ilâhın biri" demek olduğunu söylemişler ve bazıları özellikle "üçüncü"
mânâsına tertip kastedilmediğini de açıklamışlardır. Çünkü Arap dilinde "sâ n i,
sâlis, râbi diye ism-i fail vezninde olan adet isimleri, bir sayı ismi, bir de
şibh-i fiil (fiilimsi) olan ism-i fâil olmak üzere kullanılır. İsm-i fail
olunca, sâni vâhid, sâlisü isneyn, râbiu selâse.. gibi bir derece aşağısına
muzaf kılınarak onun dışındaki dereceyi gösterir ki, değiştirme ifade eder. "
Biri ikiliyen, ikiyi üçleyen, üçü dörtleyen" demek olur. Diğerinde ise yalnız
kendi hali kastedilir. gibi aynı sayıya muzaf kılınır ve "üçün biri demek olur"
diye Nahv kitaplarında açıklanmıştır. Şu halde: "Allah, sâlisü selâsedir"
diyenler: "İlâh üçtür. Fakat Allah birdir, bu üçün biridir" demiş oluyorlar. Bu
takdirde ekânim-i selâse (üç asıllar) adıyla baba, Rûhu'l-Kudüs, oğul yahut bazı
görüşe göre, baba, ana, oğul diye üç ilâh sayan hıristiyan l ar, Allah dedikleri
zaman bu üç arasında hiçbir tertip itibar etmiyerek kapalı bir şekilde genelde
birini kastederler demek olur. Bu ise Rûhu'l-Rudüse ve oğula da muhtemel olmakla
beraber, daha çok "baba"da akla gelen bir fikir zannedilir. Ve bu şekilde (üçün
biri) diyenler "Muhakkak Allah, Meryem oğlu Mesih'dir" diyenlerden başkası
olması gerekir. Bunun içindir ki önceki âyet Yâkûbiyye, bu da Melkânî ve
Nestûriyye kısımları hakkında olduğunu söylemişlerdir. Hakikatte küfür
olması
için (üçün biri) demek de yeterlidir. Ve hıristiyanlardan hikaye olmayan
ilâhî sözü de özellikle bu noktaya işaret eder. Sonra hıristiyanların "üç
asıl"da eşitlik iddiasına da uygundur. Fakat biz, "sâlisü selâse" deyiminin,
"ehadü selâse" deyimine mutlaka mürâdif (anlam d aş) olduğunu kabul
edemeyeceğiz. "Sâlisü selâse", üçün içinde üçüncü derecede bulunan biri mânâsına
"ehadü selâse" demektir ki ehastır. Bunda da herhalde derece muteberdir. Şu
kadar ki bu derece sabit olmak şart olmayıp itibârî (saymaca) de olabilir. Bir i
nci herhangi birisinden itibar edilebilirse, üçüncü yine ikinciden sonra gelir.
"Sâlisü selâse" diyen, yalnızca "üçün biri" dememiş, "üçün üçüncüsü" demiştir.
Gerçi sabit bir tertip kastedilmediğine göre bu üçüncü, her birini ihtimaline
alabilirse de üçü n cü üçüncüdür. Şu halde "ehadü selâse" (üçün biri) denilmeyip
de, "sâlisü selâse" (üçün üçüncüsü) denilmesi her halde dikkat çekicidir. Ve
doğrusu bu görüş , teslis (üçlemey)i kabullenen bütün hıristiyan fırkalarının
inancıdır. Burada hıristiyanların üçlem e sinin bütün mahiyeti yer almıştır:
Sâlisü selâse: Bu bize gösteriyor ki hıristiyanlar üçleme (teslis) ile "Allah
üçtür" demiyor, "ilâh üçtür" diyor ve Allah'ı bu üçün üçüncüsü sayıyor. Yani üç
ilâhın üçünü de saymadan "Allah" demiş olmuyor. Onun nazarında cevher ve
ûlûhiyetin tabiatı birdir, fakat şahıs üçtür. Ekânîm-i selâse (üç esas)nin her
biri bir ilâhtır. Baba ilâh, Rûhu'l- Kudüs ilâh, oğlu ilâhtır. Ve bu cihetle üçü
eşittir. Bununla birlikte hiç bir tertip de yok değildir. Aralarında itibari de
olsa b ir tertip vardır. Daha doğrusu baba, oğul kelimeleri, hadd-i zatında
birer dereceye işaret eder ve bir tabiî tertibi de gösterirler. Gerçi herhangi
birinden saymaya başlanabilir. Fakat genellikle babadan başlanır. Nitekim ilk
İznik konsilinin inancında Ye s u Mesih hakkında, "babasının cevherinden, hak
ilâhtan bir hak ilâh olan tek oğul" denilmiş olması, tabîî bir tertibin
ifadesidir. Tek başına düşünülen baba bir ilâh, Ruhu'l-Kudüs bir ilâh, oğul bir
ilâh sayılır. Ancak üçü birden düşünüldükleri mertebededi r ki Allah denilmiş
olur. Bununla üç basit (yalın), bir de mürekkeb (bileşik) olmak üzere dört ilâh
farzettikleri de sanılmamalıdır. Zira üçün herhalde üçüncüsü olan birinde
birleştiğini tasavvur ederler ki "râbiu selâle" (dördü üçleyen)
demezler de "sâlisü selâse" (üçün üçüncüsü) derler. Nitekim bir, iki, üç diye
sayıldığı zaman bir birinci, iki ikinci, üç üçüncüdür ve aynı zamanda bir
sayıdır ki birle iki bundan birleşmiştir. Bu üçüncü sayı, ikiyi üçleyen bir
değildir. Birinci olan bir, ikinci olan ve bir sayı teşkil eden iki de değildir,
hepsidir. Ve aynı zamanda üçüncüdür. Yoksa bir, iki, üçün toplamı olan altı
sayısı gibi dördüncü bir sayı değildir. İşte hıristiyanların üçleme inancı da
hem üç hem birdir. Ve bu, bir râbiu selâse (dördü üçleyen) değil, s â lisü
selâse (üçün üçüncüsü)dir. Üç ilâhı, üçüncüsü olan birinde birleştirirler. Bu
üçüncüden maksadın "oğul" olduğu da ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Fakat
genelde bunu, açıklamıyor görünürler de râbiu selâse (üçün dördüncüsü) demezler,
"üçün üçün c üsü" derler; fakat üçü sayıp birleştirmeden kelimenin oğulda
cesetlendiğine itibar etmeden "evvel = bir Allah" demiş olmazlar. Şu halde
bunlara göre "baba" bazı deyime göre "vücûd" hadd-i zatında bir ilâhtır. Fakat
Allah değil, Allah'ın babasıdır. Aynı şe k ilde Rûhu'l-Kudüs ve bazı deyime göre
hayat, hadd-i zatında bir ilâhtır. Fakat Allah değil, Allah'ın kelimesi veya
ruhudur. Aynı şekilde "oğul" veya "kelime" ve bazı deyime göre ilim de kendi
zatında bir ilâhtır. Ve babasının cevherinden, ruhundan oğludur. Babadan ve
ruhtan ayrı gibi düşünüldüğü derecede henüz Allah değil, Allah'ın oğlu veya
kelimedir. Ancak "baba"nın cevheriyle, ruhuyla, kelimesiyle olan oğuldan
cesetlendiği düşünüldüğü andadır ki üçü bir Mesih olmuş ve Allah düşünülmüş
olur. Nitekim İzni k konsili, "Bir zaman var idi ki Allah'ın oğlu yoktu."
diyenleri kâfir kabul etmişti. Çünkü kanaatlarında oğuldan önce ilâh varsa bile
henüz Allah yok idi. Demek ki hıristiyanlığın üçlemesi açıktan açığa "Allah
üçtür" demek olmadığı gibi mutlak olarak "üçün biri" demek de değildir. "İlâhlar
üçtür, Allah ise bunların içinde üçün üçüncüsüdür" demektir. Bu da "Allah,
Mesih'tir" demektir. Bunun içindir ki hıristiyanlar "İlâh üçtür" dedikleri halde
"Allah'dan başka ilâh yoktur" da derler ve bunu "Mesi h 'den başka ilâh yoktur"
demeye eşit tutarlar. "İlâh üçtür" demekle beraber, Mesih'in dışında hiç bir
ilâh tanımazlar. Şu halde "üçün üçüncüsü" mânâ bakımından Meryem oğlu İsa'dan
eam (daha genel) gibi görünürse de hıristiyanların inancında - araştırma g
ereği- eşittirler. "Allah, üçün üçüncüsüdür" demek "Muhakkak Allah, Meryem oğlu
Mesih'tir" demenin diğer bir ifadesidir. Bunu iyi düşünebilmek için "ilâh"
kelimesi ile "Allah" kelimesinin mânâlarındaki mazmûn ve şümul (içeriğ)ü iyi
gözetmek gerekir. F â tiha sûresinde açıkladığımız üzere cins isim olduğundan,
mânâsına göre, fazla sayıda sayılabilir. Fakat (Allah) özel isim olduğundan
ancak tek olarak düşünülebilir. (Allah), hadd-i zatında, hakkıyle mabud (ibadet
olunan) ve kendinden üstünü tasavvu r edilemeyen (tek ekmel= eksiksiz)dir. Ve şu
halde gerçekte ilâh odur. Fakat "ilâh" ve "mabud" kelimesi izafi (değişken)
olarak da düşünülür. Ve bunun için Allah'tan başkasına da söylenir. Ve herhangi
bir kimsenin en çok saygı duyduğu, kulluk arzusu duy d uğu ne ise o onun
ilâhıdır. Fakat, bu batıl ve geçici de olabilir. O zaman ona, "onun ilâhı"
denilir de "Allah'ı" denemez. Hatta
izafetle, (tamlamayla) "Felanın Allah'ı" demek dil bakımından bile caiz
değildir. Allah muzaf (tamlanan) olmaz, muzafın ileyh (tamlayan) olur. "Benim
Allah'ım" demek, "benim ilâhım" demek olabilir. Allah ismini bilmeyen veya
anlamayan, kullanmayan ve ancak "Mabud, Rab, Tanrı, Diyö, İlâh.." gibi, ilâh
mânâsına olan cins ismi kelimeleri kullanan dillerle bu farkı anlatabilmek müm k
ün değildir. Mesela Fransızcada "Diyö üçtür, Diyö birdir" denilmekle bu mânâ
ifade edilemez. Bu noktada hıristiyanlar, "Allah" ismi yerine, Meryemin'in oğlu
İsa'nın lakabı olan "Mesih" vasfını, "ehad-i ekmel" (eksiksiz tek) in bir
ifadesi olmak üzere almışlardır. Bunun için kanaatlarında "ilâh üçtür, fakat
Mesih birdir." Her biri bir ilâh farzedilen ekânîm-i selâse (üç esas)de Yesu
yalnız oğuldur. Fakat (Yesu' Mesih) hepsidir. Baba ve kelime ve oğul kendi
zatlarında farklı oldukları halde (Yesu' Mesih) de birbirlerini tasdik ederler
ve "tek kusursuz= en mükemmel tek" bu sayılır. Bundan dolayıdır ki
hıristiyanlar, Yesu Mesih'ten önce âlemlerin kelime ile yaratılmış olduğunu ve
her şeyin yaratıcı ve sahibi bir "baba ilâh" bulunduğunu kabul etmekle berabe r,
henüz âlemlerin sağlam olmayıp, bu sağlamlığın cesetlenmesi "kelime" üzerine
Yesû-i Mesih eliyle meydana geldiğini ilk İznik konsilinden beri inançlarının
başına yazmışlardır. Demek ki bunlara göre "üçlü esas", birinci ve ikincisiyle
değil, üçüncüsüyle e n mükemmeldir. Üçünün oluşturduğu tek ilâh ve en mükemmel,
tek baba değil, Ruhu'l-Kudüs değil, hepsi olan Yesû-i Mesih'tir, üçün
üçüncüsüdür. Buna göre bunların nazarında bir olan Allah mutlak üçün biri değil,
üçün üçüncüsüdür, kelimenin cesetlendiği Mesi h'tir.
"Muhakkak Allah üçün üçüncüsüdür" demek, hem selâse (üç) kelimesi, hem de
sâlis (üçüncü) kelimesi itibariyle olmak üzere iki yönden küfürdür. Birisi
gerçekten bir ilâhtan başka ilâh olmadığı halde, üç ilâh farzetmek ve bunların
her birine "hak ilâh" demektir ki katıksız şirktir. Birin hakkı olan ilâhlığı
onunla beraber ikiye daha vermektir, yalandır, zulümdür. Allah'ın hakkını
inkârdır. "Allah üç" demek gibi bir çelişkidir. Birisi de bu şirk ve çoğalma
içinde yalan bir tevhid davasıyla Allah'ı bu üçün üçüncüsünü farzetmek,
Allah'tan başkasına Allah demektir ki, bu da Allah'ı ve Allah'ın önceliğini
inkâr etmektir. Halbuki Allah Teâlâ "yok" demekle yok olmayacağı ve yalan inanç
ile hak ve hakikat değişmeyeceği için, bu da hadd-i zatında diğer bi r şirktir.
Ve gerçekte hıristiyanlığın üçlemesinin böyle biri şirk, biri tevhid görünen iki
yüzü vardır ki, hakikatte ikisi de şirktir. Ve bu şirk aslında Allah'ın
önceliğini inkâr etmeyen ve bununla birlikte açıktan şirk iddia eden açık
müşriklerin şirkin d en daha ileri gitmiş olmakla beraber, onlarınki kadar
açık
değil kaçamaklıdır. Gerçeği ise her şüpheden uzak olarak kesin bilgi ile
söylemek gerektiğinden bu hıristiyanların müşrikliği şüpheli olursa da, bu
Teslis (üçleme) davası ile kâfir olduklarında asla şüphe yoktur. Ve işte Allah
Teâlâ:
"Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan
başka ilâh yoktur..." âyetiyle teslis inancında olan bütün hıristiyanların iddia
ettikleri üçlemenin bütün içyüzünü " üçün üçüncüsü" diye iki kelimede
özetlemekle her iki yönden küfürlerini yemin ve tekit ile açıklamıştır. Gerçi
Allah Teâlâ bunların Hz. İsa'ya dost olmadıklarını tamamen anlatmak üzere böyle
diyenlerin hıristiyanlar olduklarını zikretmemiştir. Fakat "üçün üçüncüsüdür" d
i yenler deyiminin de ekânîm-i selâse (üç esas)ye kâni olan hıristiyan
mezheplerinin hepsini içine aldığı açıktır. Bunda yalnız "Melkânî" denilen
Katolik ve Ortadokslarla Nastûrîler değil, Yâkûbîler, diğer deyimle Monofizitler
de dahildirler. Hatta bir zama n lar mevcut olup, sonradan tamamen kaybolmuş
olan ve "üç esas"ı baba, ana, oğul diye sayan Berberânîler de dahildirler.
Yukarda da açıklandığı üzere "Muhakkak Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler
de Yakûbiyyeye tahsis edilmiş değildir. Gerçek sonuç ( ü çün üçüncüsü) demek de
"o, Meryem'in oğlu Mesihtir" demenin diğer bir deyimidir. Bu iki deyim, biri
tevhid şeklinde şirk, biri de şirk içinde tevhid iddia eden hıristiyan
üçlemelerinin her iki şekilde içyüzünü ve küfür olduğunu söylemektedir. Şu halde
b u nlar da hak dinin birinci esası olan "Allah'a iman eden" şartına haiz
değillerdir.
74- Ve eğer bu söyledikleri sözlerden vazgeçmezler, vazgeçip şirk şüphesinden
uzak bir tevhid ile Allah'a iman etmezlerse içlerinden böyle kâfir kalanlara
elbette ve elbette elîm (acıklı) bir azap dokunacaktır. Bunlar bundan böyle bu
inkârlardan vazgeçip Allah'a tevbe ve istiğfar etmezler mi? Halbuki Allah gafûr,
rahîmdir, tevbe ve istiğfar ederlerse affeder ve kendilerini lutuf ve rahmetiyle
mesut eder. A nlaşılıyor ki, hıristiyanlar, yahudiler kadar inkârcı değildirler.
İçlerinde tevbe ve istigfar ile imana gelmek kabiliyetinde bulunanlar onlardan
çoktur. Hakikaten bir sayfa sonra bu cüzün sonu ile yedinci cüzün başında bu
mânâ açıklanacaktır. Bunun için b unlar, tevbe ve istiğfara teşvik edildikten
sonra, delilli yolda hakkı araştırmakla aydınlatılmaları için buyuruluyor
ki:
75- Meryem'in oğlu Mesih başka bir şey değil, ancak bir Resul (peygamber)
dür. İlâh değil, ancak Allah'ın delil ve ferman ile
gönderdiği bir elçi, bir tebliğci, bir peygamberdir. Hem ilk olarak gelmiş
bir peygamber de değil, ondan önce bir çok peygamberler gelip geçmiştir ki Allah
Teâlâ Mesih'e verdiği delillerine ve seçkin özelliklerin benzerlerini daha önce
onlara vermiş ve o nlar bu özellikleri ve farklı delilleri ile ancak
peygamberliklerini isbat etmişler ve sonra da geldikleri gibi durmayıp geçmiş
gitmişlerdir. Mesela Allah Mesih'in eliyle ölüye can verdiyse ondan önce
Musa'nın elinde asâya can vermiş ve onu koşan bir ejde r ha yapmıştı ki, bu daha
şaşırtıcıdır. Allah Mesih'i babasız yaratmış ise, daha önce Âdem'i babasız ve
anasız yarattı ki, bu daha gariptir.
İşte Meryem'in oğlu İsa, geçmişte kendisinin olgunluklarına iştirak etmiş bu
kadar denkleri ve benzerleri geçen ve onlar gibi gelip geçeceği açık bulunan bir
peygamber. Anası da sıddıka (doğru), yani doğruluk ve sadakatten ayrılmayan,
Allah'ı ve peygamberlerini tasdik eden diğer kadınlar gibi özünde, sözünde,
işinde gayet doğru bir kadındır. Bundan başka ana oğul ikisi de yemek yerlerdi.
Kendi nefislerinde yokluk, eksiklik içinde kalır, dışardan gıda almaya muhtaç
olurlar. Nefes alıp vermek, dolup boşalmak ihtiyacından kurtulamazlardı ki,
hayvanların mahkum olduğu bir ihtiyaç ve zarûrettir. Herhangi bir ihtiyaç ile
muhtaç olanlara ilâh demek ise "muhtaç değil" demektir, yalandır, çelişkidir. Şu
halde sadece yemek yediklerinden belli ki, ne Mesih ilâhtır, ne de anası.
Görülüyor ki burada ilâh olmanın bir gerektiricisi, bir de muhalifi bakımından
çok açık iki deli l gösterilmiştir ki, hem istintâcî (sonuç almaya ait), hem
istikrâî (bilgi edinmeye dair) özellikleri taşımaktadır:
Birinci olarak: İlâh olmayı gerektiren kemâl açısından bakıldığı zaman
Mesih'in ve anasının çok yüksek kemâlleri, ortaklığı kabul eden ve hatta bizzat
emsal (eş ve örnek)leri ve benzerleri geçmiş bulunan bir kemâldir. Böyle bir
kemâl ise benzersiz bir kemâli gerektiren ilâhlık hakkını gerektirmez. Ancak
örneklerinin ve benzerlerinin hükmünü bağışlar ki, o da Mesih hakkında
peygamberlik, a n ası hakkında sahâbiliktir. Diğer taraftan ilâhlığa uymayan
noksanlar açısından bakıldığı zaman Mesih'in ve anasının kemâlleri, gelip geçici
imkanı ve son bulmayı inkâr değil, geçmiş örnekleriyle onu teyit ve ispat eden
ve bundan dolayı bir noksan ile bera b er bulunan bir kemâldir. Bu ise, varlığı
vacib ve bâkî olan Allah'a uygun ilâhlık hakkına aykırıdır.
İkinci olarak: Geçmişteki peygamberler geçmemiş, Mesih ilk peygamber ve anası
ilk Sıddîka (doğru kadın) olmuş olsaydı, hakkıyla ilâh anlamını idrak
ed en her akıl sahibi Mesih'i ve anasını kendi şahıslarıyla düşünür ve ilâh
olamayacaklarını kesin olarak anlardı. Çünkü anası da, oğlu da yiyorlar,
içiyorlar, bütün hayvanlarda bulunan bir ihtiyaçtan uzak kalamıyorlardı. Ve
elbette bunun gereklerinden olan d ışarı çıkarmaya da mecbur bulunuyorlardı. Şu
halde başka bir delil aramaya lüzum kalmadan her selim akıl kaçınılmaz bir
şekilde anlar ki, diğer kemâllerine rağmen böyle bir beşerî ve hayvanî ihtiyaç
ile bizzat muhtaç olan herhangi bir varlık hak ilâh olam a z. Çünkü hak ilâh,
hadd-i zatında her türlü ümit ve korkuya merci, her kemâle bütün kemâliyle
sahip, her türlü ihtiyaç ve noksandan uzak, mutlak gani, mutlak kendisine muhtaç
olunan varlık demektir.
Ey Muhammed bak, biz onlara hak âyetleri ve delil leri nasıl, ne güzel, ne
açık beyan ediyoruz sonra da bak onlar nasıl veya nereden çevriliyorlar. Bu açık
gerçeklerden ne fena saptırılıyor da asıl ve esası yok batıl sevdalar peşinde
dolaştırılıyorlar. Hemzenin fethiyle kalb ve sarf, yani döndürüp çe virmek
demektir.
Ey Muhammed!
Meâli şerifi:
76- De ki: "Allah'ı bırakıp da size ne zarar, ne de fayda vermeye gücü
yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir".
76-Yukardaki ayette bulunan istidlâl (delil ile sonuç çıkarma)ler, "ortak ve
benzeri bulunan ilâh olamaz, gelip geçici olması mümkün olan ilâh olamaz, muhtaç
olan ilâh olamaz" diye birer kübrâ (büyük önerme)ya bağlı bulunuyordu ki, bu
büyük önermeler "hak ilâh" anlamının kendi içinde bulunan ve matematiğ e
ait hükümler gibi mücerred (soyut) bir tahlil (analiz) ile belli, ilk tahlilî
hükümler oldukları için dürülmüşlerdi. Ve gösterildiği şekilde mantıkî
anlatımının özetleri şu oluyordu:
1- Mesih ve anası ortağı ve benzeri bulunan kimselerdir "küçük önerme", belli
ki ortağı ve benzeri bulunanlar ilâh olamazlar "büyük önerme". Şu halde ne Mesih
ne anası ilâh olamazlar.
2- Mesih ve anası, benzerleri delaletiyle gelip geçici olmaları mümkündür.
Belli ki gelip geçici olması mümkün olanlar ilâh olamazlar. Şu halde, ne Mesih
ne anası ilâh olamazlar.
3- Mesih ve anası yemek yer birer muhtaç idiler. Belli ki muhtaç olan ilâh
olamaz. Şu halde ne Mesih, ne anası ilâh olamazlar.
İşte bu âyet ilk önce mabudun en açık bir özelliğini göstermek, "aciz olan
mabud olamaz" diye bir genel kazıyye (önerme-hüküm) ile o üç büyük önermeye açık
bir uyarma yapmış ve onların apaçıklıklarını idrak edemiyecek olanlara daha
genel ve daha açık bir büyük önerme (kübra) ile hakikati açıklayıvermiştir. Yani
ort a ğı ve benzeri bulunan herhangi bir şey onun özelliğine sahip
olamayacağından gerçekte bir acizdir. Aynı şekilde gelip geçici olması mümkün
olan, gerçekte bir acizdir; muhtaç olan hadd-i zatında bir acizdir. Aciz olan
ise mabud olamaz. Çünkü mabud hiç bir şekilde acizliği ve noksanı mümkün olmayan
ve düşünülmeyen her şeye gücü yeten ve mutlak en büyük demektir. Bir de "yemek
yerlerdi" buyurulmasına karşı sâbiîler ve putperestler tarafından, "O halde
yemek içmek ihtiyacı bulunmayan meleklere ve cansız heykel l ere tapmak akla
uygun olacaktır." diye bir kuruntu ortaya atabilirler. Bu yönden de bu âyet, bu
kuruntu ve muğalâta (yanıltmaca)nın da kökünü kesmek için meselenin acizlik ve
kudret, menfaat ve zarar meselesi olduğunu ve bu mânânın esas itibariyle hepsi n
de eşit bulunduğunu anlatmış ve bununla beraber Sâbiîliğin ve putlara tapmanın
daha düşük bir durumda olduğunu da anlatarak, onlara taş atmak (tarîz) ve
hıristiyanları korkutmak ile demiştir ki: "Ey hıristiyanlar siz, sâbiîler ve
puta tapanlar gibi, Allah ' ı bırakıp da O'na karşı ne zarar, ne fayda hiçbir
şey yapamayacak olan acizlere mabud der, ibadet mi edersiniz? Halbuki Allah size
her menfaat ve zararı yapmaya gücü yettiği gibi işiten ve bilendir de. Gizli,
açık her sözü işitir. Açıktaki fiiller şöyle dursun, kalplerdeki inançları,
niyetleri bile bilir. Bu yüksek kudret karşısında Allah'a ortak koşmanın, o
acizlere mabud demenin, ibadet etmenin ne büyük inkâr, ne kadar tehlikeli
olduğunu düşünmez misiniz? İşte sizin Mesih'e ilâh ve
mabud demenizin bund an hiçbir farkı yoktur. Çünkü Mesih, her ne zarar, her
ne menfaat yapabilirse kendi zatından malik olarak değil, Allah'ın ihsan etmesi
ve vermesiyle yapabilir. Sonra ne Allah'ın verebileceği belalar ve musibetler
kadar zarara, ne de Allah'ın ihsan edebile c eği sıhhat ve genişlik, hayır ve
saadet kadar menfaate hiçbir zaman sahip olamaz. Çünkü Allah bizzat zengin,
bizzat güçlüdür. Mesih ise bizzat fakir, bizzat güçsüzdür. Her neye sahip ise
hepsi Allah'tan ve Allah'ındır. Allah'ın karşısında Mesih bir lokm a ya muhtaç,
mutlak âcizdir. Mesih'in karşısında Allah, her şeyi veren mutlak güçlüdür.
Allah'ın bütün kemali kendinden, Mesih'in ise nesi varsa Allah'dan. Bu böyle
iken Allah'ın kemalini Mesih'e, Mesih'in aczini Allah'a isnat edip de Allah
yerine Mesih'e i b adet etmek ne cüret, ne cehalet, ne anlayışsızlıktır? Ne
kadar zıddına bir hakkı, doğruyu değiştirmek, ne büyük bir iftira ve
beyinsizliktir?
Meâl-i şerifi
77- De ki: "Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırı gitmeyin. Daha önce
sapmış, birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin
keyiflerine uymayın".
78- İsrailoğulları'ndan küfredenler, Davud ve Meryem'in oğlu İsa diliyle
lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzündendi.
79- Onlar, y aptıkları kötülüklerden vazgeçmiyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü
idi.
80- Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin
kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazabetmiştir. Onlar
ebedî olarak azap içinde kalacaklardır.
81- Eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilen Kur'ân'a inanmış
olsalardı, kâfirleri dost tutmazlardı. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış
kimselerdir.
77-Ey Muhammed de ki: Ey kitap ehli ve özellikle ey hıristiyanlar, dininizde
haksız yere gulüv etmeyin (aşırı gitmeyiniz). Gulüv, esasında oku ileriye
atmaktır. Bundan, herhangi bir şeyin kadrini ve menzilini geçmek ve sınırını
aşıp ileriye gitmek mânâsında genişçe kullanılmıştır. Buradan anlaşılıyor ki
dinin sınırı haktır. Ve kitap ehlinin bulundukları dinde hak da vardır, batıl
da. Aynı şekilde dinde aşırılık iki çeşittir: Birisi haklı gulüv, diğeri haksız
gulüvdür. Haklı aşırılık, dinin hakikatlerini inceden inceye araştırmak ve
inceliklerini arayıp taramak ve tetkik e t mek, delillerini ve burhanlarını elde
etmek suretiyle hükümlerini tam bir dikkatle tatbik etmektir ki, buna selabet,
ittika, vera, ictihad, mücâhede, gayret ve dînî hamiyet de denilir. Âyet bunu
yasaklamamış belki desteklemiştir. Hak olan hususlarda ne ka d ar ileri gidilse
ifrat (aşırı) ve taassub (tutuculuk) sayılmaz. Diğeri ise batıl ve haksız olan
gulüvdür ki, bu delillere göz yumup, şüpheler arkasına düşerek ifrat (aşırı)
veya tefrit (tersine aşırı) ile hakkın hududunu geçmek ve açık olan hakkı teslim
e t meyip tersini benimsemektir ki, buna da taassup (tutuculuk) ve bilgisizliği
koruma denilir. Âyet, "haksız yere" diye işte bu çeşit aşırılığı yasaklamıştır.
Yani dinde hedefimiz daima hak olsun, kör bir taklit, kuru bir tutuculuk ile
ifrat veya tefrîte s a pıp hakkın sınırını geçmeyiniz. Haksızlık yapmayınız,
haksız şeylerde ısrar etmeyiniz. Ey hıristiyanlar, siz Mesih'in hak olan
peygamberliğini ileri geçip de onu ilâhlık mertebesine çıkarmayınız. Ey
yahudiler, siz de onun peygamberlik ve nebîliğini inkâr etmeyiniz. Kıymet ve
değerini düşünüp de Allah'ın lütfettiği hakkına tecavüz etmeyiniz. Ve bundan
önce, yani Muhammed Aleyhisselâm'ın gönderilmesinden önce dininizden muhakkak
sapmış, sapıklığa düşmüş, birçoklarını da sapıtmış ve sonra Muhammed Aleyhis s
elâm'ın gönderilmesi ile gösterilmiş olan doğru yoldan yan çizmiş bir kavmin,
yani selef (geçmiş)lerinizin arzularına uymayınız. Onları taklit edip
arkalarından gitmeyiniz. Görülüyor ki bu âyette, bunların "sonra bak onlar
nereden çevriliyorlar?" yeti d e laletince nasıl ve nereden çevrilip hak
âyetlerden saptırıldıklarının bir açıklaması vardır:
1- Esasen dinlerinde hakkı, hedef edinmemeleridir.
2- Bu sebeple haksız yere aşırı gitmeleri ve tutuculuk etmeleri,
3- Geçmişlerini körü körüne takl it etmeleri,
4- İnsani hevâ ve heveslerine, meyillerine uymaları ki, birincisinin de
sebebini teşkil eder. Ve işte iman ile küfrün, hak din ile batıl dinin başlangıç
farkı budur. Hak ilâha kulluk, nefsin arzusuna kulluk ki, zamanımızda "hislerine
tabi olma" diye söylenir. Demek ki Mesih'e ilâh diyenler, araştırıldığında
Mesih'e değil, yalnız kendi arzularına kulluk edenlerdir. Buna karşılık Mesih'e
saldıranlar da yine kendi isteklerine kulluk edenlerdir. Şu halde Mesih'e ilâh
diyen hıristiyanlar, ya h udilerin zıddına gitmiş görünmekle beraber boş
isteklere uymak, hissilik ve tutuculuk arkasında koşmak bakımından yahudilerin
yoluna gitmişler ve onlara tâbi olmuşlardır.
78-İşte böyle sapan ve sapıtan kimselerin arzularına uymayınız ve bu
seslenişe karşı da haksız aşırılık edip, " bizim geçmişlerimizde böyle kimseler
yoktur" demeyiniz. Çünkü İsrailoğulları'ndan küfredenlere hem Davud'un lisanı,
hem de Meryem'in oğlu İsa'nın lisanı ile lanet edildi. Tefsircilerin çoğunluğu
demişlerdir ki, Davud'un l isanı ile lanet sebt ashabına (yahudilere), İsa'nın
dili ile lanet mâide ashâbına (hıristiyanlara) olunmuştu. Eyle ahalisi cumartesi
günü zulmettikleri zaman Davud Aleyhisselam onlara lanet etmiş, maymunlara
dönmüşler (Ârâf sûresine bkz.), sofra ashabı d a bu sûrenin sonuna doğru
geleceği üzere "maide" (sofra)nin inmesinden ve ondan faydalandıktan sonra
nankörlük etmişler, İsa
Aleyhisselam da beddua ve lanet etmiş, domuzlara dönmüşler. Bu lanet bu
nankörlerin isyan etmeleri ve tecavüz eder olmaları s ebebiyle idi.
79-Yani yaptıkları bir kötülükten birbirlerini yasaklamazlardı. Vallahi ne
kötü yapıyorlardı. Madem ki lanetinin sebebi, isyanları ve hakka tecavüzü
alışkanlık haline getirmeleri idi. Demek oluyor ki, bunlardan sonra isyan,
tecavüz ve haksız yere aşırılık edenler de tıpkı onlar gibi Davud ve İsa'nın
dilleri ile lanetlenmişlerdir.
80-Ey kendisine hitap edilen! Şimdi din ve iman iddiasında bulunan bu kitap
ehlinden birçoğunu görürsün ki, Allah'ın Resulü'ne ve müminlere kinlerinden
dolayı, kâfirlerle (yani müşriklerle) pek âlâ dostluk ediyorlar, müşriklerden
tarafa oluyorlar, onların dostluğu arkasına düşüyorlar. Vallahi nefisleri
kendileri için kıyamet gününe ne kötü şey takdim etti ki şudur: Allah
kendilerine kızdı ve ebe d î azaptadırlar. Çünkü Allah'a da imanları yok, o
Peygamber'e de.
81- Eğer bunlar Allah'a ve o Peygamber'e ve O'na indirilene iman etselerdi,
Allah'ın ve Peygamber'in düşmanı olan o kâfirleri dost tutmazlar, yakınları
olarak tanımazlardı. Ve fakat bunların çoğu dinden çıkmış fasıklardır. Geçmişte
"Allah'a, ahiret gününe inanan ve güzel amel işleyen kimseler" (Mâide, 5/69)
olmadıkları gibi, bu gün de değildirler, bundan sonra olmaları da uzaktır.
Tersine taşkınlık ve düşmanlıklarını artıraca k lardır. Müminlerden
hoşlanmamaları, İslâm dini ile alay etmeleri de bundandır. Bunun için inananlar
bunları dost bilmemeli ve bunlar gibi olmamalıdırlar. Allah'ın lutfettiği İslâm
nimetini unutmamalı, nankörlük etmemeli, anlaşmalarını bozmamalı, ahitlerin i,
akidlerini yerine getirmeli, güzel amel yapmalı. "Adaleti tam yerine getirerek
Allah için şahitlik edenler." (Nisâ, 4/135) olmalıdırlar.
Görülüyor ki bu âyetin kavramı, önce bunlarda şartının halen de faydasını
açıklıyor ve fasılası (âyet sonu) ile ta yukardaki (Mâide, 5/59) fasılası (âyet
sonu)nı tekit ediyor ve o âyeti hatırlatıyor ve oradan daha üst tarafına doğru
geri baktırıyor. Demek ki burada sûrenin başına kadar gerisin geri bir mülâhaza
daha yapılacak ve tekrar dönülüp sonrasın a devam edilecektir. Dikkate şayandır
ki yukarda çoğunun fasık olduğu söylendiği halde burada da "kesîr" (çok) tabir
edilmiş, yani birçoğu denilmiştir. Gerçi "ekser" e de "kesîr" denilebilirse de,
"onların çoğu"
ile "onlardan bir çoğu" yani çoğu ile birçoğu deyimleri arasında fark da
vardır. Bu fark bize şu iki mânâdan birini hatırlatır.
1. Demek ki ikinci fısk (günah, isyan) birinciden daha şiddetlidir.
Çoğunluğun günahkârlığı, itaatsızlık mânâsına fısktır ki inançsız (itikadsız)
olup olmamaktan daha geneldir. Çoğunluğun Kitap ehli olmaktan çıkmasını
gerektirmez. Bir çoğunun fıskı (isyanı) ise bütün bütün küfür ve azgınlık ile
kitap ehli olmaktan çıkma ve dinden dönme mânâsına bir fısktır ki diğerinden
daha şiddetli bir şerdir.
2. He r ikisinde fısk aynı mânâya olmakla beraber, demek ki İslâm dininin
yayılması ve bu Kur'ân'a ait seslenişin tesirinin feyzi ile kitap ehlinin
çoğunluğunun isyanı azalmış "Fakat onlardan çoğu fasıklar" olarak kalmışlar.
Fakat bu çoğunluğun fıskı "Ey M uhammed! Rabb'inden sana indirilen, onlardan
çoğunun azgınlık ve inkârını artırır." (Mâide, 5/64) âyeti delaletinde keyfiyet
itibariyle eski çoğunluğun fıskından çok fazla, çok şiddetli olmuştur. Gerçekte
İslâm dininin yayılması ilk önce bütün kitapları v e dinleri içine alan yeni bir
kitap etrafında toplanan salih ve doğru yeni bir ümmet, yeni bir kitap ehli
teşkil etmiştir. İkinci olarak, genellikle kitap ehli üzerinde bir düzelme hissi
uyandırmış. Üçüncü olarak, kitap ehlinin mümin ve doğru azınlığı İsl â m'a
girmiş, diğer taraftan fasık çoğunluğu kalmıştır. Sonra bu fasık çoğunluğun
birçoğu da müslüman olmamakla beraber az çok bir düzelme uyanışı ile İslâm
tabiyyetine girmiş, İslâm'ın zimmeti (koruması)ni kabul etmiş ve bu şekilde eski
günahlarının birçoğ u ndan vazgeçmiştir. Bu şekilde fasık (günahkâr) çoğunluk
azalmış, fakat buna karşılık birçoğu da hakkı büsbütün unutmuş öfke ve taassub
(tutuculuğ)a sarılmış, küfür ve zulmünü artırdıkça artırmış, her kötülüğü
desteklemiş, İslâm'a düşmanlıkta müşriklerle b e raber olmuş ve hatta daha ileri
gitmiş, Davud ve İsa dili ile lanetlenen melunlar derecesine düşmüştür. Şu halde
başlangıçta "Muhakkak sizin çoğunuz fasıktır" hitabına layık olan kitap ehli
sayı bakımından eski haline göre "Fakat onlardan birçoğu fa s ıktır" kalmış ve
fakat keyfiyet bakımından "Allah kendilerine kızdı ve ebedî olarak
azaptadırlar." "Allah katında yeri itibariyle bundan daha kötü." (Mâide, 5/60)
olmuşlardır. Demek ki müslümanlar iman sözleşmesine ve iyiliğe gereği gibi
uymakta d evam ettikçe ve hayır yapmada yarışmak sûretiyle mücâhedeye gayret
ettikçe kötülük azalacak, âlemin düzelmesi artacak, herkes "onlara hiçbir korku
yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de" sırrına kavuşmakla mesut olacaklar.
Bunun
tersi bir durumda müslümanlar ın hali de kitap ehlinin haline dönecek,
fasıklara mahkum olup onların sürüklediği azaba düşeceklerdir.
Bu açıklamalardan ve kötülüğün azalmasından anlaşıldı ki, kitap ehli içinden
önce fasıkların pek çoğuna, sonra da fasıkların çoğuna karşılık olan birer kısım
vardır ki haksız aşırılık ve taassubtan sakınır, orta yolu tutar bir mûtedil
ümmettirler. Bunların bir kısmı fasıkların çoğuna katılmamış, önce ve sonra iman
ve iyi hallerini muhafaza etmişler, Musa'ya olduğu gibi İsa'ya, İsa'ya olduğu
gibi s on peygamber Hz. Muhammed'e de iman etmişlerdir. Bunların hallerinde bir
fark varsa önce o Peygamber, o hak ruh gelecek diye iman ederken, gelince de
geldi diye iman etmiş ve geçmişte indirilmiş kitaplar ile beraber bunlara
katılan yeni kitapları da doğru l amış olmalarından ibarettir. Diğer kısım ise
önce fasıkların çoğundan oldukları halde sonradan uyanmış, tevbe eder olmuş ve
diğerlerine katılarak fasıkların çoğunun karşısında yer almışlardır veya
alacaklardır ki, işte bunlar "Allah'a ve ahiret gününe i n anan ve güzel amel
işleyen"dirler.
Acaba bunlar içinde yahudi ve hıristiyanlar da aynı oranda mıdırlar, yoksa
farklı mıdırlar? Bu bakış açısından yahudi ile hıristiyanları mukayeseye
gelince: Hakikatte bunların ikisinin de çoğu fasıktırlar, fasıklar da müminleri
sevmezler, düşmanlık ederler. Bununla beraber hepsinin düşmanlık dereceleri ve
sevme kabiliyetleri de eşit değildir.
Ey Muhammed!
Meâl-i Şerifi
82- İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak
yahudileri ve Allah'a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi
bakımından en yakın olarak da: "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Çünkü
onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük
taslamazlar.
83- Peygamber'e indirilen (K ur'ân)i dinledikleri zaman, onun hak olduğunu
öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar: " Ey
Rabb'imiz iman ettik, bizi de şahitlerden yaz" derler.
84-"Hem biz Rabb'imizin bizi iyi kişilerle birlikte (cennete) sokmasını
arzulayıp dururken, neden Allah'a ve hak olarak bize gelen şeylere
inanmayalım!".
85-Böyle demeleri sebebiyle Allah onları altlarından ırmaklar akan
cennetlerle mükafatlandırmıştır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte iyilik
yapanların mükafatı b udur.
86-İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlar da cehennem ehlidir.
82- Gerek yahudi ve hıristiyan kitap ehli, gerekse bunların dışında bütün
kâfir olan insanlar içinde müminlere düşmanlık etmede en şiddetlisini -kasem
olsun ki- yahudiler ve müşrik (Allah'a eş, ortak katan)leri bulacaksın. İman
sahiplerine, düşmanlığın
şiddeti açısından yahudileri müşriklerin de önünde göreceksin. Demek ki
bunlar imandan uzaktırlar, fasıkların çoğunluğu bunlarda daha fazladır. Çünkü
bunların dünyaya hırsı hepsinden çoktur. "Onları, insanların hayata en düşkünü,
puta tapanlardan daha tutkunu bulacaksın" (Bakara, 2/96). Çünkü bunların
kalpleri kasvetlidir. "Biz onların kalblerini katılaştırdık.." (Mâide, 5/13)
Arzuları üzerine düşkünlükleri, fesat çıkarma y a meyilleri, Hakk'a karşı kibir
ve inatları pek kuvvetlidir. Peygamberleri yalanlama ve öldürmede , isyan ve
ihtilal yapmada alışkanlıkları pek çoktur.
Ve yine kasem (yemin) olsun ki bütün bu insanların müminlere sevgice en
yakınını "biz nesaray (hıristiyanlar)ız" diyenleri bulacaksın. Gerçi bunlar da
genelde mümin değildir. Ve müminlere düşmanlık bunlarda da vardır. Fakat cins
cinse mukayese edildiği zaman öbürlerinin düşmanlıkta şiddeti çok, bunların da
müminleri sevebilmek kabiliyeti fazladır. Y a ni onların sevme ihtimalleri
büsbütün yok değil, fakat bunların sevmesi daha çok düşünülebilir ve daha çok
yakın ihtimaldir. Bunlarda iman kabiliyeti, iman ehli sevgisi diğerlerinden
fazla bulunur. Bunların daha yakın bulunması şu sebepledir ki, bunla r dan
kıssisler, yani ilim ve ibadetle meşgul olan keşişler, ve rahipler, yani ahiret
korkusuyla manastırlarda nefislerini ezen, ibadetle meşgul olan dünyayı
terketmişler vardır. Bir de bunlar kibirli değildirler. Mütevazi (alçak gönüllü)
ve cana yakın d ırlar. Bu iki sebeple müminleri sevebilmeleri daha çok
düşünülebilir. Ve buna göre kulaklarına söz girme ve anladıkları zaman hakkı
kabul etme ihtimalleri fazladır.
KISSÎS: Gece bir şeyi taleb etme ve inceleme mânâsına "kasse"den mübâlağa
siğası (kipi)dır. İlim ve dini incelemeleri itibarıyla hıristiyan reislerinden
olan bilginlere ve ibadetle meşgul olanlara da "kass" ve "kıssis" denilmiştir.
İbnü Zeyd'in açıklamasına göre "kıssis", rahiplerin başı demektir. İbnü Atiyye,
aslı Arapça olmayıp Arapçal a şmış olduğunu; Kutrub da, aslı Rumca olup bilgin
demek olduğunu söylemişlerdir ki, "Kamus" mütercimi de "keşiş olacaktır" diyor.
"Rağıb"ın "Müfredât"ında da açıklandığı üzere "ruhbân" kelimesi "rehbet"
kökünden "rahib"in çoğuludur. "Su'büm' gibi müfret (t e kil) olarak
kullanıldığında zikredilmiştir ki, o zaman çoğulu "rehabîn" ve "rehâbine"
gelir.
"Rehbet", ızdırab ile korkup çekinmektir. "Terahhüb", manastırda ibadet
etmektir ki, rehbetin kullanılması demektir. "Rehbâniyyet" de fazla korkup
çekinmekten dolayı ibadete tahammül etmede aşırılık ve ifrat etmektir. Eski
hıristiyanlarda et yememek savm-ı visâl (kavuşma orucu) tutmak, nefislerine
eziyet etmek için boyunlarına zincir takmak ve hatta kendilerini iğdiş etmek
derecesine varanlar olmuştur ki, bunlar n e fs ile mücadele ederek aşırı
isteklerini kaldırmak, nefsi sabır ve tahammül ile itaate alıştırmak ve
hıristiyanların deyimince doğuştan olan günah ile günahkâr olan nefsi temizleyip
kutsayarak Allah'ın rızasını celbetmek (çekmek) gibi maksatları içine ala n bir
hareket ise de, gerçekte "haksız yere dininizde aşırı gitmeyin" hükmünde dahil
olan doğuştan olmayan aşırılık ve şiddet cümlesindendir. hıristiyanlar, güya
Hazreti Yahya ve İsa peygamberlerin hayat-ı tecerrüdlerini (her şeyden ellerini
eteklerini çekmiş bir hayat sürmelerini ileri götürmek ve bu şekilde Allah'ın
rızasına ermek maksadıyla bu ruhbanlık tarzını din reisleri hakkında bir kesin
görev koymuş iseler de Hadid sûresinde "Arkalarından Meryem'in oğlu İsa'yı da
gönderdik. Ona İncil'i verd i k. Ve ona uyanların kalblerine şefkat ve rahmet
duygusu koyduk. İcad ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık, yalnız
Allah'ın rızasını kazanmak için onu icad ettiler, fakat ona layıkıyle de
uymadılar" (Hadid, 57/27) âyetinde hatırlatıldığı üzere buna h akkıyle riayet
edememişler ve meşru olandan kaçarken meşru olmayan durumlara düşmüşlerdir. Ve
bunun için "İslâm'da ruhbanlık yok" tur. Ve böyle olduğu bu âyetlerin arkasından
anlatılacaktır. Fakat her çeşit kötü ahlâkın başı olan dünya hırsı ve şehvetl e
re uyma taşkınlığı ile bunun tamamen zıddı demek olan ruhbaniyet
karşılaştırıldığı zaman, herhalde dünya ihtiyaçlarına karşı ruhbanlık
mücadelesinin bir fazilet olduğu da inkâr edilemez. Çünkü dünya sevgisi bütün
hataların başıdır. Bir millet içinde böyle ciddi bir rehbet (korku) ile son
derece dindar ve ibadete sarılmışcasına bir tecerrüd (Allah'dan başka her şeyden
elini, eteğini çekmek), sabır ve tahammül hayatı takip edebilenler, o millette
ölçülü olma hissi uyandırabilecek bir ıslah örneği olmaktan u z ak kalmazlar.
İşte bundan dolayıdır ki, doğru bir şekilde ilim ve amele ilgi gösteren keşişler
ve dünyaya ait arzulardan soyunmaya çalışan rahiplerin varlıkları
hıristiyanların kibirlerini kıran ve müminlerin sevgilerinin yakınlaşmasına
sebep olan menkibe l erinden sayılmıştır. Yoksa ruhbanlık adı altında dünya
peşinde koşanların, helali yasaklayıp harama göz yumanların, din
ve dünyaya zararlı, "Ve onlardan çoğunun fasık" (Hadid, 57/27) olduklarında
şüphe yoktur. Nitekim Hadid sûresinde "Biz de onlardan iman edenlere
mükafatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da yoldan çıkmışlardır". (Hadid,
57/27) buyurulmuştur. Kısacası âyet bize gösteriyor ki, ilim ve âlimleri sevmek,
ahiret düşüncesi, akibet endişesi, aynı şekilde alçak gönüllülük, isterse kâfir
o l sun, hadd-i zatında beğenilen, en faydalı, en güzel yakınlaşma sebepleri
cümlesindendir. Ve bu sebepledir ki hıristiyanlar, müslümanlara sevgi açısından
daha yakın bir vaziyettedir. Bundan dolayı bu ahlâkî durumlar mevcut oldukça
hıristiyanlarda iman etme kabiliyeti daha fazladır. Ve bunlardan ciddi olarak
imana gelenler yahudilerden daha çok olmuştur.
Bu şekilde bunlar kibirsiz ve müminlere sevgi bakımından diğerlerinden daha
yakın bulunduğu gibi, içlerinde bizzat iman eden ve edecek olan ince kalbli,
Hakk'ı bilen müminlerin de bulunduğunu ispat ile iman ehline hitabı nakletmek
için şöyle buyuruluyor:
83- Peygamber'e indirilen Kur'ân'ı dinledikleri zaman da, gözlerini görürsün
tanıdıkları ve bir kısmını bilmiş oldukları haktan dolayı duygulanmış ve
etkilenmiş olarak coşar, göz yaşlarından dolar dolar taşar, gözleri dolarak
derler ki: Ey Rabb'imiz biz, bu indirdiğin hakka ve gönderdiğin Peygamber'e
kayıtsız ve şartsız, iman ettik. Sen bizi de onun ümmeti olan şâhitler ile
beraber y a z. Yani bunlar hitaplarında "Ruhu'l-Hakk" (Hakk'ın ruhu) olan o âhir
zaman Peygamberinin geleceğini bilirler. Ve "iman ederiz gelecektir", diye
inanırlar. Onun gönderilmesine arzu duyarlar, beklerler. Kur'ân'ı dinledikleri
zaman da Hakk'a karşı kibirleri o lmadığı ve kalblerinde incelik ve ihlâs, o
şevk ve bekleyiş mevcut olduğu için Hakk'ı tanırlar, tesirinin feyzini duyarlar.
Gözlerine yaşlar dolar, o Hakk'ın Resulünün gönderilmiş, gelmiş olduğunu
anlarlar. Gıyâbî (gaybe ait) olan imanları şühûda (görünür e) çevrilir.
Başlangıçta "iman ederiz gelecektir" derken, bu defa "geldi iman ettik" derler.
Şühûd ve şehâdet ehli olan Muhammed ümmeti defterine yazılmalarını niyaz
ederler.
84-Kendi nefislerine, yahut itiraz edenlere karşı bu iman ve itikatlarını
teyit ve ispat için şunu da söylerler: Biz Allah'a ve bize hak olarak her ne
gelmişse ona niçin, ne sebep, ne hak, ne mazeretle iman etmeyeceğiz. Halbuki
Rabbimizin bizi de salihler topluluğuyla beraber aynı yere koymasını ister ve
bunu çok arzularız. Şu h alde inanmamaya hiçbir sebep olmadıktan başka,
salihler
zümresinin sonuç ve takdirlerine iştirak etme istek ve arzusu gibi, inanmayı
gerektiren yüksek bir sebep ve çağırıcı da vardır.
85-İşte onlar Kur'ân'ı dinledikleri zaman hakkı tanıyıp böyle derler ve
derken gözleri yaşlarla dolar taşar. Şu halde Allah da onlara iman ve ihlâs
(samimiyet)la söyledikleri bu sözleri sebebiyle altlarından ırmaklar akan
cennetleri sevap ve mükafat olarak vermiştir, orada ebedî olarak kalacaklardır.
Muhsinlerin, ya n i güzel bakış, iyi niyet ve iyi amel, sahiplerinin, diğer
deyimle yaptıkları işi en güzel şekilde yapmayı alışkanlık edenlerin mükafatı da
budur.
Rivayet ediliyor ki, bu dört âyet Necâşî ve ashab (arkadaşlar)ı hakkında
inmiştir İlk Muhacirlerin Habeşistan'a göç ettikleri zaman Mekke müşrikleri
arkalarından bir grup insan göndermiş ve Necâşî'yi aleyhlerinde tahrik ve teşvik
ederek onlara baskı yaptırmak ve perişan ettirmek istemişlerdi. Bunun üzerine
Necâşî, ileri gelen keşişler ve rahipler ile bir top l antı yapmış ve
müslümanlarla müşrikleri de oraya davet etmiş idi. Bu mecliste toplandıkları
zaman Necâşî müslümanlara seslenerek: "Kitabınızda Hz. Meryem'in zikri (anılışı)
var mıdır?" diye sormuş, Ca'fer b. Ebî Tâlib hazretleri de: "Evet, onun adına
men s ub (nisbet edilen) bir sûre vardır." demiş, "İşte Meryem oğlu İsa budur."
(Meryem, 19/34) âyetine kadar bu sûre ile "Musa'nın haberi sana geldi mi?"
(20/9) âyetine kadar Tâhâ sûresini okumuş ve bundan dolayı Necâşi ağlamış idi.
Sonra Necâşi Medine'y e Peygamber'imize yetmiş kişilik bir grup göndermiş,
Resulullah (s.a.v.) da onlara Yâsîn sûresini okumuş, aynı şekilde bunlarda
ağlamışlar ve iman etmişlerdi.
Bu âyetler de bunların hallerini tasvir ederek nazil olmuştur. Bunun için
bazı tefsirciler bu âyetlerin hükmü bunlara ve düşmanlığın şiddeti meselesinin
de Peygamber'in zamanında bulunan Medine yahudilerine mahsus olduğuna kâni
olmuşlardır. Fakat âyetin zahiri âmm olduğundan tefsircilerin pekçoğu her iki
kavmin cins cins mukayeselerini gösterdiği n i açıklamışlardır. Gerçekte
Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi yahudilerden de bu şekilde imana gelenler
bulunmuş ise de bunlar nadir, hıristiyanlardan imana gelenler ise ilerden beri
çok bulunduğundan, herhalde iman kabiliyetinin ve sevgi yakınlığının h
ıristiyanlarda daha çok olduğu gösterilmiştir.
86-Muhsin (iyilik yapan)ler böyle, bunlara karşılık "İnkâr edip âyetlerimizi
yalanlayanlar da cehennem ehlidir". hıristiyanların İslâm'a yakınlık ve
kabullenmelerine işaret eden bu açıklamada hıristiyanlar önce içlerinde keşişler
ve rahipler bulunmakla öğüldüğü, ruhbanlığın
mânası da dünya lezzetlerinden ve güzelliklerinden bütün bütün kesilme ve
çekinme demek olduğu için, bundan müslümanların ruhbanlığa teşviki mânâsının
anlaşılmaması ve İslâm'da ruhbanlığın bulunmadığının anlatılması için burada
yine sûrenin başındaki akid (anlaşma)lerin yerine getirilmesi, helal ve haram
hükümlerine sözü nakletmekle müminlere seslenilerek buyuruluyor ki:
Meâl-i şerifi
87- Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram
saymayın. Ve aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
88- Allah'ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak yeyin ve
inandığınız Allah'tan korkun.
89- Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz.
Fakat kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bozulan yeminin
keffareti (cezası), ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek
veya giydirmek yahut da bir köle azad etmektir. Verecek bir şey bulam a yan
kimse için de üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi
bozmanın cezası budur. Yeminlerinizi koruyun. İşte Allah âyetlerini size böyle
açıklar ki, şükredesiniz.
87- Allah'ın size helal kıldığı nimetlerin hoş, lezzetli olanlarını haram
kılmayınız. Yani onlardan kendinizi tesebbüben (sebep olmak sûretiyle) veya
mübâşereten (doğrudan doğruya haram saymak sûretiyle) mahrum etmeyiniz. Önce
yahudiler gibi akidleri yerine getirmemek ve anlaşmayı unutup bozmak sûretiyle o
nimetler i n kesilmesine sebep olmayınız. İkinci olarak hıristiyanlar gibi ilâhî
akitlere uymayan akitler yaparak, aşırılığı ve şiddeti benimseyerek Allah'ın
size, "Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap
verilenlerin yemeği size helal, siz i n yemeğiniz de onlara helaldir. Ve
inananlardan namuslu hür kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden
namuslu hür kadınlar -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın namuslu bir
biçimde mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir" diye hela l ve mubah
kıldığı güzel nimetlerden kendinizi menetmeyiniz. Hakkın sınırlarıne, ilâhî
akitlerin hükümlerine de tecavüz etmeyiniz (geçmeyiniz). Önce helale haram
demeyiniz, ikinci olarak o hoş ve temiz nimetleri kesib de başkasının hakkına
yeltenmek sûre t iyle haram yapmayınız, üçüncü olarak helal şekilde kazandığınız
nimetlere de hakiki ihtiyaçtan çok hırs ve düşkünlük ile atılıp israf etmeyiniz
ve yalnız şehvetler peşinde dolaşmayınız, gerek nefsin ve gerek başkasının
hakkını gözeterek ölçülü ve iktisad i le hareket ediniz. Çünkü Allah aşırı
gidenleri sevmez, bu muhakkaktır.
88-Hasılı, helali haram, haramı helal yapmayınız da, Allah'ın size rızık
olarak verdiği nimetlerden helal, hoş ve temiz olarak yiyiniz. Ve iman etmiş
olduğunuz Allah'tan korkunuz, azarlamasından korkunuz da ifrat (aşırılık) ve
tefrit (ihmalkârlık)ten çekininiz.
Ne Allah'ın nimetlerini beğenmemek, onlardan kaçınmak gibi nankörlük, ne de
bu dünya nimetlerini son gaye zannedip Allah'dan ve ahiretten gaflet ederek
hırsın ve ş ehvetin esiri olunuz.
Rivayet ediliyor ki, bir gün Resulullah (s.a.v.) ashâbına kıyameti anlatmış
ve son derecede inzar (korkutma)da bulunmuştu. Ashâb-ı kirâm bundan etkilenip
duyguları incelerek Osman b. Maz'ûn'un evinde toplanmışlar, daima oruçlu olmaya,
döşek üzerinde uyumamaya, et ve yağlı yememeğe, kadınlara yaklaşmamaya, koku
sürünmemeye, dünyayı terketmeye, eski çul, paçavra giyip yeryüzünde seyahat
etmeye ve erkekliklerini kesmeye ittifakla karar vermişler. Derhal bu haber
Resulullah'a erişmiş, bundan dolayı onlara: "Ben böyle emrolunmadım, muhakkak ki
nefsinizin üzerinizde bir hakkı vardır. Şu halde oruç tutunuz, iftar da ediniz,
namaz kılınız ,uyku da uyuyunuz; ben namaz kılarım, uyku da uyurum, oruç
tutarım, iftar da ederim, et de yerim, y a ğ da yerim, kadınlara da yaklaşırım.
"Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir" buyurmuş, bu âyetler inmiştir.
Yine rivayet ediliyor ki, Resulullah tavuk ve palûze yerdi, tatlı ve bal hoşuna
giderdi ve buyurdu ki "Mümin tatlıdır, halâveti, tatlılığı sever." İbnü Mes'ud
hazretlerinden nakledilmiştir ki, bir zat ona: "Ben döşeği kendime haram ettim"
demiş, o da bu âyeti okumuş: "Döşeğine yat ve yeminine keffaret ver" diye cevap
vermiştir. Hasenü'l- Basrî hazretlerinden nakledilmiştir ki, "Bir gün y emeğe
davet edilmiş, beraberinde Ferkad Sebhî ve arkadaşları da varmış, sofraya
oturmuşlar, yağlı tavuklar, tatlı ve diğerleri türlü türlü yemekler var. Ferkad
bir kenara çekilmiş, Hasenü'l- Basrî de: "Oruçlu mu?" diye sormuş, "Hayır, böyle
çeşitli yiyece k leri mekruh görür" demişler. Bunun üzerine Hasenü'l- Basrî
Ferkad'e dönmüş: "Ey Ferkadcik demiş, sen hâlis tereyağı ve buğday özü ile
lüab-ı nahli, yani balı bir müslüman ayıplar fikrinde mi bulunuyorsun?"
demiştir. Yine adı geçen Hasenü'l- Basrî'ye: "Fal a n zat palûze yemiyor,
şükrünü edâ edemem diyor" demişler. "Soğuk su içiyor mu?" diye sormuş, "evet"
demişler. Buyurmuş ki:" O halde bu adam cahil, Allah Teâlâ'nın ona soğuk sudaki
nimetinin palûzeden daha çok olduğunu bilmiyor".
89-Şimdi burada bir müşkil (mesele, problem) vardır. "Akidleri yerine
getirin." emri, bütün akid (anlaşma) leri içine alır ve şüphe yok ki, yeminler
de bu akidlerde dahil idi. Burada da "Allah'ın size helal kıldığı güzel şeyleri
haram saymayın" buyurulmuştur. Şu halde bi r kimse her hangi bir sebeple yemin
eder ve bu yemin ile bir helali kendine haram etmiş olursa ne yapacak? Zira
yemininde dursa "haram saymayın" anlaşmasını bozmuş
olacak. Yemininde durmasa yemin akdini yerine getirmemiş olacak. İşte bu
müşkülü halletmek için buyuruluyor ki: Allah, yeminleriniz içinde lağv olan
kasem (yemin)lerle sizi sorumlu tutmaz. O, bir akid değildir. Yemin-i lağvin
tarif ve tefsiri Bakara sûresinde geçmişti. (Bakara, 2/225) Ve fakat akdetmiş
olduğunuz, yani "şöyle yapacağım, böyl e yapacağım, yahut şöyle olursa şöyle
edeceğim" şeklinde gelecekle ilgili olmak üzere kendinizi bağladığınız
yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bunlara "yemin-i mün'akide" (mün'akide yemin)
denir. Mesela "Vallahi evlenmiyeceğim, vallahi karıma yaklaşmayacağım, vallahi
yarın oruç tutacağım, yahut vallahi sigara içmiyeceğim" gibi yeminler
mün'akidedirler. Bu gibi yeminler birer akid oldukları için yerine getirilmeleri
lazım gelir. Getirilmezse Allah muâheze eder (cezalandırır). Bunlar ise iki
türlüdür. Birisi gün a h olmayan bir şeye yemindir ki, bunun bozulması asla caiz
değildir, büyük günahtır. Diğeri günah olan bir şeye yemindir ki, bunda sebat
etmek bozmaktan daha günahtır. Ve bunun için ehven-i şerreyn (iki şerden daha
hafifi) seçilip "Kim birşeye yemin ede r sonra ondan başka daha hayırlısını
görürse yemininin keffaretini versin, sonra o daha hayırlı olanı yapsın" hadis-i
şerifi delaletince yeminin bozulması tercih edilir ve keffaret (dünyevî ceza)
verilir ki, bu keffaret, hem yeminin bozulmasının bir cez a sı ve muahezesi, hem
de ahirete ait cezadan kurtuluş için bir ibadettir. Bununla beraber keffaretin
lüzumu yalnız bu kısma mahsus değildir. Öncekinde de vacibtir. Çünkü bozulması
caiz ve daha uygun olan bir yemin akdinin bozulmasından dolayı muaheze demek
olan keffaret (ceza) vacib olunca, bozulması asla caiz olmayan yeminin
bozulmasından dolayı bu muahezenin öncelikle farz olacağı açıktır. Bu şekilde
bütün keffaretlerde hem ceza, hem de ibadet mânâsı vardır. Ve herhangi bir
mün'akide yemin bozulduğu zaman da dünyada bir keffaret ile cezalandırılır. Ve
bu keffaret ile yukardaki müşkil (problem) halledilir.
Şimdi yemini bozmanın keffareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin çeşit ve
miktarında orta bir şekilde on fakiri bir gün doyurmaktır. Bu iki şekilde olur:
Birisi bir akşam, bir de sabah çağırıp yemek yedirerek karınlarını doyurmaktır
ki, buna ibâha denilir. Diğeri de akşam sabah doyuracak kadar ellerine bir şey
vermektir ki, buna da temlik ismi verilir. İmam-ı Âzam Ebu Hanife'ye göre bunun
ölçüsü he r fakir için bir fıtra (fitre) gibi buğdaydan yarım sâ (sâ = 2.917 kg.
hububat ölçüsü),
diğerlerinden bir sâ' dır. İmam Şâfiî'ye göre bir "müd" (1 müd = 832 gr.)
dür. Yeminin keffareti ya böyle on fakiri doyurmak, yahut on fakirin
kisveleridir. Kisve, dinen örtülmesi gereken yerleri örtecek bir elbise
demektir. Bir rivayete göre de bir "sevb-i câm" (bütün bir takım elbise)dır.
Veyahut bir rakabe, bir köle veya cariye insan azad etmek (hürriyetine
kavuşturmak)tir. İmam Şâfiî, adam öldürme keffaretine kı y as ederek, bunun da
mümin olmasını şart kılmış ise de, Hanefî imamları, adam öldürme keffaretinden
başkasında, nassın (dînî delilin) görünüşüne (zahirine) göre müslüman olmayan
köleyi de yeterli görmüşlerdir. Sözün kısası yeminin keffaretinde bu üçten bir i
vacibdir, tayininde ise mükellef serbesttir. Buna göre her kim bunlardan birini
bulamaz, vermeye gücü yetmezse onun keffareti de üç gün oruçtur. İbnü Mes'ud
Mushafında olduğundan bu üç günün fasılasız (ara vermeksizin) birbiri ardınca
tutulması da va c ibtir. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizin keffareti
budur. Bozulduğu zaman bu keffareti yerine getiriniz. Ve yeminlerinizi muhafaza
ediniz. Yani önce her şeye yemin etmeyiniz. İkinci olarak, yemininizin şeklini
iyi belleyiniz, ihmal ederek unutmayınız. Üçüncü olarak, günah olmayan ve bir
hayrı yasaklamayan yeminlerde gücünüz yettiği kadar sebat ediniz, bozmayınız.
Dördüncü olarak, bozduğunuz takdirde keffaretini de vererek yeminin şanını
koruyunuz. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıy o r ve gelecekte daha beyan
edecektir ki, şükredesiniz.
Meâl-i Şerifi
90 - Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları
şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.
91 - Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi
Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil
mi?
92 - Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Kötülüklerden sakının.
Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki, Peygamber'imize düşen sadece apaçık
tebliğdir.
93- İman edip salih amel işleyenler, Allah'tan korktukları, imanlarında sebat
ettikleri, salih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah'tan sakındıkları,
imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları
müddetçe, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah
iyilikte bulunanları sever.
90- Ey iman edenler! Helâl olan güzel şeyleri haram etmediğiniz gibi, haram
olan pisliklerden de iyi sakınınız. Bu cümleden olarak muhakkak ki hamr, yani
sarhoş edici şeyler ve meysir, yani piyango ve kumar (Bakara Sûresi 2/219.
âyetin tefsirine bkz.) ensâb yani tapılmak için dikilmiş taş vesâir putlar,
kumar ve piyango kalemleri, okları, zarları, bütün bunlar başka bir şey değil,
ancak birer ricstir, aklınızın tiksineceği,
iğreneceği pis, murdar bir şeydir, şeytanın işlerindendir. Şeytanın işi,
şeytanın teşvikidir. O halde bu pislikten çekininiz, uzak durunuz ki kurtuluşa
eresiniz.
Bu âyet, müskirât (şarhos edici şeyler)ın yasaklanması ve haram edilmesi
hakkında üçüncü ve son olarak nazil olan âyettir ki birincisi Nisâ Sûresindeki
"Sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayın." (Nisâ, 4/43) ikincisi de Bakara
sûresindeki "Senden içki ve kumarı sor a rlar. De ki: Onun ikisinde büyük bir
günah vardır." (Bakara, 2/219) âyeti idi. (Oraya bkz.) Allah Teâlâ bu âyette
içki ve kumarın haramlığını çeşitli yönleriyle tekit etmiştir. Birinci olarak
cümlenin başı ile başlanmış; ikinci olarak putlar ve fal ok l arı ile beraber
zikredilerek, "Şarap içen puta tapan gibidir" hadis-i şerifi delaletince puta
tapıcılık kabilinden gösterilmiş; üçüncü olarak "pislik" adı verilmiş; dördüncü
olarak başlı başına şer veya galip olduğuna tenbih edilerek "şeytanın işler i
nden" buyurulmuş; beşinci olarak bizzat kendilerinden çekinilmesi emredilmiş;
altıncı olarak, bu çekinme, kurtuluş ümidine bir sebep yapılmıştır.
91-Yedinci olarak da bu beyandan asıl maksad, içki ve kumarın haram
kılındığını hatırlatan ve bunların haram kılınmasını gerektiren dine, dünyaya
ait kötülük ve veballerini anlatmış ve şeytanın işini açıklayarak buyurulmuştur
ki: İçki ve kumarda şeytanın gayesi, başka değil, ancak aranıza kin ve düşmanlık
düşürmek ve sizi Allah'ı anmak ve yadetmekten, namazd a n menetmektir. Ki bir
defa bunlar olduktan sonra artık her günah, her cinayet işlenir, ne din kalır,
ne iman, ne dünya kalır ne ahiret. Sekizinci olarak, bütün haram olma sebepleri
açıklandıktan sonra itaat sözü alınmak üzere soru takriri ile anlaşmayı be l
gelemek için buyuruluyor ki: Artık siz şimdi bu yasaklamayı kabul ettiniz ve
içki ve kumardan tamamen vazgeçtiniz mi? Elbette geçtiniz değil mi? Bunun
üzerine Hz. Ömer'in ne söylediği Bakara sûresinde geçmiş idi.
92- Dokuzuncu olarak genelde itaati belg elemek ve tekid edilerek
muhalefetten sakındırmak sûretiyle buyuruluyor ki: Vazgeçiniz ve Allah'a itaat
ediniz, Peygamber'e de itaat ediniz, ve karşı gelmekten çekininiz. Eğer itaatten
yüz çevirecek olursanız biliniz ki, bizim Resulümüzün üzeri n e ait olan vazife
açık bir tebliğden ibarettir ki, O da onu işte yapmıştır. Ondan ötesinin
sorumluluğu ve zararı ona değil, sırf sizin kendinize aittir.
93-Rivayet ediliyor ki, içkiyi haram kılan âyet nazil olduktan sonra ashab,
"Ey Allah'ın Resulü, ya bundan önce vefat eden ve şarap içmiş bulunan
kardeşlerimizin ahirette hali ne olacak? " demişler, şu âyet nazil olmuş: İman
edip salih, iyi işler yapanlar haramdan sakınıp iman etmekte ve güzel ameller
yapmakta ciddi olarak, dış görünüş ve içyüzü bakımından sebat ettikleri sonra
yine haram kılınandan sakınıp iman ettikleri sonra ittikada, kötülüklerden
sakınmakta devam edip ihsan (iyilik) yaptıkları, güzel güzel ameller araştırarak
onlarla güzelce meşgul oldukları takdirde, geçmişte tattıkl a rı, yani yasaktan
önce içtikleri içkide günah yoktur. Bunlar "ihsan mertebesi"ndedirler. Ve Allah
iyilik yapanları sever, onları cezalandırmaz. Şu halde, kurtuluş ve saadetin
gayesi ruhbanlıkta değil, bu şartlar altında iyilik yapmaktadır.
Görülüyor ki, bu âyette iman ve güzel amel iki defa ve takva üç mertebe
olarak zikredilmiş ve neticede ihsan mertebesine gelmiştir ki, takvanın bu üç
defa zikri, çeşitli vecihlere ve takva mertebelerine işarettir. Birinci olarak,
geçmiş, şimdi, gelecek, üç zamana i şarettir. İkinci olarak üç hâle işarettir
ki, birincisi insanın kendisiyle yine kendi nefsi ve vicdanı arasında takva ve
iman, ikincisi kendisiyle insanlar arasında takva ve iman, üçüncüsü kendisiyle
Allah arasında takva ve imandır. Bunun için üçüncüsünde iman, ihsana tebdil
edilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.)'in "İhsan, senin Allah'a, onu görüyormuş gibi
ibadet etmendir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, muhakkak ki o seni
görüyor" tarifine işaret buyurulmuştur. Üçüncü olarak, Bakara sûresinin başında
açıklandığı üzere başlangıç, orta ve nihayet olmak üzere takvanın üç derecesi
bulunduğuna işarettir. Dördüncü olarak, sakınılacak şeylerin derecelerine
işarettir. Çünkü önce azabdan sakınmak için haramı terk, ikincisi harama
düşmemek için şüpheleri terk, üçüncüsü nefsi noksandan korumak, tabiat ve
alışkanlık kirlerinden temizlemek için bazı mubah şeyleri terketmek gerektir.
Nitekim bu noktaya yukardaki "Allah'ın size helal kıldığı güzel şeyleri siz
haram etmeyiniz." (Mâide, 5/87) ilâhî sözünde de b ir işaret vardır. Zira "Güzel
şeyler size helal kılındı." (Mâide, 5/4) âyeti delaletince helal kılınanlar
zaten tayyibât (güzel şeyler) olduğu halde, helallerin tayyibât (güzeller)ı
"Allah'ın helal kıldığı güzel şeyler." buyurulması "tayyibâtın tayyibâtı"
(güzellerin güzelleri)
meâlini ifade eder ki, bu da kıymetsiz olan mubahlardan bir çekinmeyi içine
alır.
İçki (şarap), kumar ve diğerleri gibi daima haram olanlardan başka, bir de
geçici ve sırf ibadet etme ve terbiye hikmetiyle yasaklanan ve haram edilenler
vardır ki, buna da sûrenin başında "İhramda iken avı helal saymamak şartıyla"
(Mâide, 5/1) kaydıyla işaret buyurulmuş idi. Şimdi buna dikkat çekerek
buyuruluyor ki:
Meâl-i şerifi
94- Ey iman edenler! Allah sizi ellerinizi n ve mızraklarınızın erişeceği bir
avla dener ki, gizlide kendisinden korkanları meydana çıkarsın. Kim bundan sonra
saldırıda bulunursa onun için acı bir azab vardır.
94-Bu âyet Hudeybiye senesi nazil olmuş ve bu imtihan o sene vuku bulmuştur.
Resulullah (s.a.v.), Ten'ûm denilen yere vardıklarında av hayvanları (âhû ve
diğer çeşitli vahşi yaratıklar) müminlerin etrafına fazlasıyla dolmuş,
yüklerinin aralarına varıncaya kadar sokulmuş, mızraklarını dürtseler yetişecek
ve elleriyle tutsalar tutulabilec e k derecede yaklaşmışlardı. Halbuki
müminlerin hepsi ve bir rivayette bazısı ihramlı olmakla, bunlara el uzatmaktan
yasaklanmış olduklarından, bu hâl onlar için önlerine gelen ve hırslarını
gıcıklayan bir dünya
nimetine karşı ondan meneden Allah'ın emrine uyma derecelerini gösterecek,
yani Allah'tan korkanla korkmayanları ayıracak bir deneme olmuştur. Gerçekte
içki ve kumar gibi doğrudan doğruya zarar olduklarından dolayı haram kılınan
şeylerde Allah'ın emrine uymak nisbeten çok kolaydır. Fakat bu gibi sebe p ve
hikmeti açık ve bilinen şeylerde emir veya yasağa uymada nefsin zarar ve çıkarı
bulunduğundan, Allah sevgisi veya Allah korkusu hâlis ve samimi olamaz. Bunlar
Allah için değil, nefis için tapınma demektir. "O kimseler ki gayba inanırlar"
(Bakara, 2 /3); "İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak
için canını verir" (Bakara, 2/207); "Her kim iyilik yaparak kendini Allah'a
teslim ederse..." (Bakara, 2/112) âyetleri gereğince tam ihlas ve teslim olma
ise, yaptığını sırf Allah i çin, Allah rızası için yapmaktadır. Tevhid, ancak
bundadır. Bu ise bütün nefse ait isteklerden sıyrılmaya bağlıdır. Bu da nefsin,
zarar veya menfaati açık olmayan, diğer bir deyişle açıkta mânâsı makul bir
sebep ve hikmeti görünmeyip, bütün hikmeti yalnız Allah'ın emrine itaatten ve
O'nun rızasına uymaktan ibaret olan ve bundan dolayı görünüşte faydasız ve
zararlı görünse bile yerine getirilmesi gereken, kısaca Allah ve Allah'ın
rızasının herşeyin ve her menfaatin başı olması iman ve itikadıyla yapılan ame l
lerle ortaya çıkar ki, bunlara ibadetle ilgili işler denilir. Ve bizzat hayır
olan ihsan (iyilik) ancak bununla ortaya çıkar. Ve insan nefsin şirkinden ancak
bununla kurtulur. Yoksa insanın kalbinde kendine tapmak hissi silinmemiş ve
gerçekten "Allah' d an başka ilâh yoktur" denilmemiş olur. Ve Allah'ın dışında
kendi iyilik ve çıkarını düşünmek iddiasında bulunanlar da, hakikatte hayır ve
menfaat düşünmemiş olurlar. Bunun içindir ki, mesela sarhoş edici şeyleri
Allah'ın yasakladığı ve haram ettiği için d e ğil, sırf kendilerine zarar olduğu
için terkedenler, bu terkedişlerinden dolayı dünyada o zarardan kendilerini
kurtarsalar bile, ahirette bundan dolayı bir sevaba nail olamazlar. Zira onu
Allah rızası için terketmemişlerdir. Ve yine bunun içindir ki, nama z, oruç,
zekat, hac gibi ibadetlerin, nefsinize şu şu faydaları vardır gibi nefisle
ilgili bir maksatla değil, sırf Allah rızası için ve Allah'ın emri olduğu için,
yalnız bir ibadet etme fikriyle ve sırf Allah'a yaklaşmak için samimi ve ihlaslı
olarak ibad e t niyetiyle yapılması gerekir. Ve öyle olmadıkça makbul olmaz.
Çünkü o zaman Allah'a değil, nefse ibadet edilmiş olur. Nefis ise hangi arzuları
üstün gelirse onun peşinde koşar. Böyle demek, bunların hadd-i zatında hiçbir
faydası yok demek değil, tersine f aydaları ve menfaatları sayılamayacak ve
tayin edilemeyecek kadar genel ve sonsuz demektir. Fakat Allah ve Allah'ın
rızası kavramına göre "umûmî" ve "sonsuz" kelimeleri
bile ufak olduğundan, ibadette nefsine az-çok bir mabudluk hissesi düşüncesi
vermekten uzak olmayan genel menfaatler ve sonsuzluk fikirlerinden de sıyrılarak
Allah sevgisini ve Allah korkusunu her menfaat ve zarardan öne almak, ancak ve
ancak Allah'ı ve Allah'ın emrini düşünmek aslî bir şarttır. İşte birtakım
helalleri geçici olarak haram v e yasak etmek demek olan ihram da Allah'ı böyle
halis bir niyyet ile tanıyıp tanımayanları ayırdedecek soyut bir ibadet
hikmetiyle emredilmiştir ki, bunlarla insanların fazilet terbiyeleri kemâle
erecek, Allah için dindar olanlarla, dünya ve nefisleri için dindar olanlar
ayrılacaktır. Fakat bilinmektedir ki, elde bulunmayan bir nimetten vazgeçmekle,
nimetin karşısında nefsi menetmek arasında fark vardır. Birincisi kolay,
ikincisi zordur. Mesela dağ başında kalmış bir kimsenin açlığa sabrederek
Allah'a ibade t etmesiyle, kurulmuş bir sofranın karşısında açlığa sabrederek
ibadet etmesi arasındaki fark düşünülsün. Elbette öncekinde fazilet mânâsı az,
ikincisinde ise çoktur. Birincide başarılı olanların çoğu ikincide olamaz.
Ruhbanlık terbiyesiyle İslâm terbiyesi n in arasındaki fark da bu misalden
ortaya çıkar. Bu âyette Allah Teâlâ ihrâmın hikmetini göstermek üzere müminleri
böyle bir denemeye tâbi tutacağını açıklayarak buyurmuştur ki:
Ey inananlar, elbette Allah sizi av cinsinden bir şeyle -yani can ve bilfiil
elde bulunan mal feda etmek kadar zor ve büyük değil, oldukça kolay bir şeyle -
deneyecek, öyle bir şey veya o şekilde bir av ki elleriniz ve mızraklarınız onu
yakalayıverecek bir halde, yani av hayvanları o kadar çok olacak ve yanınıza o
kadar y akın sokulacak ki ellerinizle tutsanız tutulabilecek ve mızraklarınızla
dürtseniz erişilebilecek bir vaziyette bulunacak, bu hâl içinde siz ise ihramda
ve avdan yasaklanmış olacaksınız. Bu da sizin nimetler karşısında Allah'ı ne
kadar saydığınızı ve emirl e rini ne kadar tanıdığınızı ve O'nun azabından ne
kadar korktuğunuzu isbat edecek bir imtihan olacaktır. Herhalde Allah sizi böyle
bir şey ile imtihan edecek ki, Allah kendisi gıyabında tanıyıp azabından
korkanları bilsin. Yani başkalarından ayırıp meydan a çıkarsın da ilerde
kendilerine nice nice büyük nimetler verilecek ve büyük büyük ilâhî emanetlere
ehil olacak kimselerin ehliyetlerini ortaya çıkarsın ve tahakkuk ettirsin. Şu
halde bu denemeden ve Allah'ın haber verdiği bu av imtihanının tahakkukundan
sonra her kim sınırı aşar, yasaklandığı şeye elini sunarsa, ona acıklı bir azab
vardır. Böyleleri geleceğin büyük nimetlerinden mahrum olduktan başka, dünya ve
ahirette acıklı bir azap da göreceklerdir. Zira böyle bir durumda kendini
tutamayan ve Allah'ı n hükmüne riayet edemeyenler, nefislerin
daha çok meyledici ve daha çok hırslı olacakları şeylere karşı nasıl
sabredebilirler? Ve öyle büyük nimetlerin emanetlerini nasıl edâ ederler? Ve o
halde böyle kimseler canların, ırzların, hazinelerin, Allah'ın hakları
(hukûkullah) ve kulların haklarının başına geçmek ehliyet ve selahiyetini nasıl
yüklenebilirler?
Görülüyor ki, bu âyet ihramdaki ibadet hikmetini açıklamak için müminlere
ileride yönelecek büyük ilâhî nimetleri av şeklinde bir öncü misal teşkil eden
olağanüstü bir bolluğun vuku bulacağını haber vermiş ve bununla müminlerin en
büyük ilâhî emanetlere ehliyet temin edecek bir deneme ve düzeltmeden
geçirileceklerini hatırlatmış ve iman ehline büyük bir ders ve yüksek bir
fazilet terbiyesi veren bir mu c izeye işaret etmiştir. Şu halde müminin öyle
bir fazilet ile yükselmesi gerekir ki, her zaman haram ve çirkin olan şeyler
şöyle dursun, aslı helal olan her türlü nimetler etraflarına saçılmış, önlerine
konulmuş olsa bile, Allah'ın izni ve şer'î cevazı olm a dan onlara el
uzatmayacak, haksız, selâhiyetsiz (yetkisiz) hiçbir şeye dokunmayacak, kendine
sahip, nefsine mâlik, eğilimlerine hâkim, Allah'ın emirlerine bağlı olacak. Bu
şekilde her türlü emanetlere yetkili, ahlâkî bir fazilet ile başkalarından
ayrılaca k tır. Hudeybiye senesi müslümanlar böyle bir imtihan ve ıslah ile
seçilmiş ve Hudeybiye barışının kendisi de bu imtihanın başka bir şekilde tekit
ve teyidi olmuş ve bundan sonra İslâm sofrası gelişmiş de gelişmiştir. Ve ihrâm
işte böyle bir seçim hikmetiyl e meşru kılınmıştır. Bu hikmetden dolayı:
Meâl-i şerifi
95- Ey iman edenler, ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten
onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, öldürdüğü hayvanın dengi ona
cezadır ki, Kâbe'ye ulaşacak bir kurban olmak üzere buna yine içinizden iki
adaletli kişi hükmeder; yahut (ceza olmak üzere) bir keffarettir ki, ya o
nisbette fakirleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi
affetmiştir. Fakat kim de bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan int i kamını alır.
Allah damia gâliptir, intikam sahibidir.
96 - Size ve yolculara yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal
kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz müddetçe size haram edilmiştir.
Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun.
97 - Allah, Kâbe'yi, o Beyt-i haram'ı, haram ayı, kurbanı ve (kurbanlardaki)
gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan
herşeyi bildiğini ve Allah'ın herşeyi hakkıyle bilici olduğunu sizin de bilmeniz
içindir.
98 - İyi bilin ki Allah, hem cezası çok şiddetli olandır, hem de çok
bağışlayıcı, çok merhametlidir.
99 - Peygamber'in üzerine düşen sadece duyurmadır. Allah, açıkladıklarınızı
da gizlediklerinizi de bilir.
100- De ki:"Pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz, pis olanın çokluğu
hoşuna gitse bile". Ey selim akıl sahipleri Allah'tan korkun ki kurtuluşa
eresiniz.
95- "Siz ihramlı iken av hayvanını öldürmeyin.." Hurum kelimesi "haram"n
çoğuludur ki, muhrim, yani gerek Harem'de ve gerek Harem dışında olsun ihramda
bulunan kimse demektir. Ve Harem'de bulunup da ihramda olmayan da bu hükümdedir.
Sayd, av demektir. Eti yenene de, yenmeyene de söylenir. Fakat örfte daha çok
eti yenenlerde yaygındır. Burada da lâm-ı ahd (ahd lâmı) veya mutlakın kemâli n
e sarfı ile murad budur. Nitekim bir hadis-i şerifte: "Beş şey Harem dışında da
Harem'de de öldürülür: Çaylak, karga, akrep -ve bir rivayette yılan- fare, kuduz
köpek." buyurulması da bunu teyit etmektedir ve kuduz köpek kavramında insana
saldıran diğ e r yırtıcı hayvanların öldürülmesinin caiz olduğuna da uyarma
vardır.
Hasılı ey müminler, siz ihramda iken avı öldürmeyiniz. İçinizden her kim
kasden, yani ihramda olduğunu ve avı öldürmenin kendisine haram olduğunu bilerek
avı kasden öldürürse, öldürdüğü ava denk hayvanlardan deve, sığır, davardan bir
ceza gerekir. Yani onun ona denk olduğu, yalnız kendi ölçünüzle değil, ilim ehli
makamında itimada şâyan iki doğru kimsenin takdiriyle tayin edilir. Ve bu ceza
Kâbe'ye varacak bir kurbanlık deve o lmak üzere lazım gelir. İhramda avı
öldürmenin cezası ya bu veya fakirlerin yiyeceği bir keffaret, veya bunun
dengi oruçtur. Hakem aracılığıyla avın kıymeti takdir edilir. Bununla ya Kâbe'ye
varacak bir kurbanlık deve alınır veya yiyecek alınıp her fakire yarım sa' (1
sa' = 2.917 kg) olmak üzere fakirlere verilir. Veyahut her yarım sa' yerine bir
oruç tutulur. Bu üçü arasında seçmeli bir ceza vacib olur ki ihramdayken avı
öldüren kimse yaptığı işin vebalini, ağırlığını tatsın. Âyetin zahirine gör e
avı öldürmek istiyerek olmayıp, hata ve unutmak şeklinde olursa ceza
gerekmiyecek sanılabilir. Fakat mefhûm-i muhalifin muteber olmadığının da
unutulmaması gerekir. Hz. Ömer'den, İbnü Abbas'dan, Tavûs'tan, Hasen'den,
İbrâhim Nahaî'den, Zührî'den rivayete göre hata ve unutmada da bu ceza vardır.
Ebu Hanife, Mâlik, Şâfiî ve arkadaşları da buna kâni olmuşlardır. Sonra
ihramlının avladığı veya kestiği, her ne şekilde olursa olsun, Hanefi ve Mâliki
mezheblerince ölü hayvan hükmündedir, kesilmiş temiz değildir; ne kendisi
yiyebilir, ne başkası. Fakat İmam Şâfiî, "kesilmiş temizdir, başkası yiyebilir"
demiştir. "Allah geçmişi affetmiştir. Kim tekrar bu yasağa uymazsa Allah ondan
intikamını alır. Allah daima gâliptir, intikam sahibidir."
96- Size her çeşit deniz avı ve yiyeceği, yani yenebilecek şeylerinden yemek,
gerek mukîm (yolcu olmayan) lerin ve gerekse yolcuların yemesi ve istifadesi
için her zaman helal kılındı. Ki taze taze tutar veya kurutur, tuzlar, hazar
(yolculuk dışın)da veya yolculukta yer v eya ticaretle faydalanırsınız. Kara avı
da ihramda bulunduğunuz müddetçe size haram kılındı. Dikkate şayandır ki kara
avında: "ve onun yiyeceği" buyurulmamıştır. Demekki ihramda bulunan kimse kara
avı avlayamaz ve aynı şekilde hayvan da kesemez. F a kat ihramda bulunmayan
kimsenin avladığı avdan ve kestiği hayvandan yiyebilir. Şu kadar ki, avlanması
veya kesilmesi kendi tarafından emredilmiş veya gösterilmiş olmasın. Deniz avına
gelince, başka zaman olduğu gibi, ihramda dahi hem avlanması, hem yemesi mutlak
olarak helaldir. İmam Şâfiî "Denizin suyu temiz ve temizleyicidir, ölüsü
helaldir" hadis-i şerifi ile de delil getirerek gerek balık cinsinden olsun,
gerek olmasın denizden avlanan her hayvanın helal olduğunu söylemiş ise de en
çok bilinen balıktır. Balık kesilmeden yendiği için ölü tabir olunmuştur. Yoksa
kendi kendine denizde ölen hayvan, balık da
olsa, yenmez. Rivayet edildiğine göre bu âyet Benî Müdlic hakkında nazil
olmuştur. Bunlar deniz sahillerine inerlerdi, suyun çekilmesiyle kenarda kalan
balıkları sormuşlardı. "Bahr"den maksad, bütün geniş ve çok sulardır ki,
nehirleri, gölleri, dereleri, büyük havuzları ve kaynakları da içine alır.
Hepsinin hükmü birdir. Ancak bazı bilginler "bahir"den maksad, bilindiği üzere
denizdir, âyetin nüzul ( i niş) sebebi de buna delalet eder, diğerleri buna
katılmıştır, demişlerdir. İşte deniz avı ve yiyeceği böyle her zaman helal ve
mubah, fakat ihramda veya Harem'de bulunulduğu müddetçe kara avı haramdır. En
sonunda toplanıp kendisine varacağınız, huzurund a haşrolacağınız Allah'tan
korkun da haramdan, hürmetsizlikten sakının.
97- Allah, Beyt-i haram olan (gayet muhterem ve her şekilde hürmeti vacib
bulunan) Kâbe'yi insanların ayakta durmalarına vesile kıldı. Halk bununla
tutunur kalkınır, din ve dünyaları bununla ayaktadır. Dünya ve ahiretlerinde
kalkınmalarının sebebidir, korkanlar buraya sığınır, zayıflar burada eminlik
bulur. Hacılar ve ziyaretçiler buraya gelir, namaz kılanlar buraya döner.
"Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya topl a yacaktır." (Bakara,
2/148) âyetinin sırrı bununla açık olur. Haccın yerine getirildiği haram ayı,
kurbanlığı ve gerdanlıkları da böyle yaptı, bütün bunları insanların maddî,
mânevî hayatlarının kalkınma vesilesi kıldı. Allah'ın bunları böyle yapması şunu
bilmeniz içindir, ki hiç şüphesiz ki Allah göklerde her ne var ve yerde her ne
varsa hepsini bilir. Ve hiç şüphe yok ki Allah her şeyi tamamiyle bilir. Ve bu
ibadetlerin vukuundan önce zararları defeden ve gerekli menfaatleri celbeden
hükümlerin konması, insan hayatının böyle birtakım açık ve kapalı hikmetleri
içine alan gizli hükümler ve intizamlı düzenle ayakta durması, Allah Teâlâ'nın
hikmetine ve noksansız ilmine delildir. Şu halde bunu kısaca bilesiniz ve
bunların açık hikmeti sizin eksik il i m ve kısa aklınızla kavranılabilmekten
çok yüksek olduğunu anlayasınız da bu ibadetlerin, bu haram ve helal etmelerin
gizli hikmetlerini ve sırlarını Allah'ın ilmine bırakıp, gerekleriyle amel
edesiniz.
98- İyi biliniz ki, Allah'ın azabının çok şiddetli olduğu muhakkak. Bununla
beraber, Allah'ın gafûr (affedici), rahîm (merhametli) olduğu da muhakkak. Bunun
için Allah'ın hükümlerine ve dinin korunmasını gerekli kıldığı hususlara iyi
dikkat etmeli ve bunları yalnız azab korkusuyla değil, hem yüksek bir korku ve
haşyet, hem de yüksek bir bağışlanma ümidi ve rahmet aşkı ile tatbik ve icra
etmelidir.
99-*} Elçinin, Peygamber'in görevi tebliğden ibarettir. İşte o da bunu
fazlasıyla yapmıştır. Artık sizin için hiçbir şekilde mazeret göstermeye ve
Peygamber'den başka şeyler istemeye hak yoktur. Ve ancak o her şeyi bilen Allah
bilir, siz ne açıklayıp ne gizliyorsunuz, dışınızı da bilir, içinizi de". Şu
halde tasdik etme ve yalanlamanızda, fiil ve amellerinizde, maksat ve
fikirlerinizde ona göre ihlas ve samimiyetle hareket ediniz.
100-Ey Resul de ki: Ey söyleneni anlayan akıllı kişi, şahıslarda, amellerde,
mallarda, kısaca herhangi bir şeyde çirkinin çokluğu, kötünün çokluğu hoşunuza
gitse bile, hiçbir zaman çirkin ile güzel, iyi ile kötü, pis ile temiz denk
olamaz. İyilik kötülük, pislik temizlik sade bir anlayış meselesi değil,
gerçekte bir mânâyı içerir. Gerçi dünyada çirkin güzelden daha çok, daha fazla
bulunabilir. Mesela boncuk elmastan, bakır altından, ısırgan dikeni gülden,
karga bülbülden, hayvan insandan, cahil bilginden, kâfir müminden, günahkâr
günahsızdan, hasılı kötü iyiden daha çok bulunur ve daha çabuk yetişir. Ve
birtakım kimseler kemmiyyet (nicelik) den daha çok memnun olduklarından dolayı
haram helal, iyi kötü de m ez, kötüleri toplar ve çokluğu ile öğünür,
sevinirler. Halbuki gerçekte iyi iyi, kötü kötüdür. Pis pis, temiz temizdir. Yüz
okka kokmuş kurtlu et yığmadan ise, bir okkacık tertemiz ekmeğe sahip olmak
elbette daha iyidir. Şu halde ey akıl sahipleri, Alla h 'dan korkun da çok olan
çirkinlere talip olacağınıza, isterse az olsun iyilere ve temizlere talip olunuz
ki kurtulabilesiniz. Her halde kıymet verme çokluğa değil, temizliğe ve
iyiliğedir.
Bu âyetin nüzul sebebi, sûrenin başında "Allah'ın (ibadetine delalet eden)
alâmetlerine saygısızlık etmeyin." âyetinde geçtiği üzere Hutam b. Dubey'a
el-Bekrî olayı olmuştur. Bir de bir kimse: "Benim ticaretim şarap satmaktı, ben
bundan birçok servet kazandım, bu maldan Allah'a ibadet olan ameller yaparsam
fay d ası olur mu?" diye Resulullah'a sormuş Peygamberimiz de: "Sen onu hacca
veya cihada veya sadakaya da sarfetsen Allah katında bir sinek kanadına değmez,
muhakkakki Allah iyi ve güzelden başkasını kabul etmez" buyurmuş ve bir
rivayette bu âyet bunun hakkınd a inmiştir.
Şimdi akıl sahipleri, az olsa bile, daima iyiyi tercih etmek gerektiği gibi,
faydasız, mânâsız, münasebetsiz, neticesi zararlı dedikodudan, asılsız çirkin
şeylerden de sakınmak lazımdır. Bunun için:
Meâl-i şerifi
101- Ey iman eden ler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden
sormayın. Eğer onları Kur'ân indirilirken sorarsanız size açıklanır. Halbuki
Allah onlardan geçmiştir. Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır.
102- Sizden önce gelen bir kavim bunları sormuştu da sonra inkâr etmişti.
103- Allah, ne "bahîre"yi, ne "sâibe"yi, ne "vesile"yi ve ne de "hâm"ı meşru
kılmıştır. Fakat küfredenler, Allah'a yalan iftira etmektedirler. Onların
çoğunun akılları ermez.
104- Onlara: " Allah'ın indirdiği (kitabı)ne ve peygamber'e gelin" dendiği
zaman:" Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" derler. Ataları bir şey
bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsa da mı?
101-102- Ey iman edenler, bir takım şeyler vardır ki size açıklanır ve beyan
edilirse gücünüze gider, üzülmenizi gerektirir, böyle olması düşünülen şeylerden
soru sormayınız. Çünkü cevabında kederlenirsiniz. Akıllı olanlar ise kendi
üzülmesine sebep olacak şeyi yapmaz. Ve eğer Kur'ân'ın indirildiği sırada, yani
vahy zamanınd a böyle şeylerden soru sorarsanız. Size onlar açıklanır, cevabı
verilir, bundan dolayı da kederlenmeniz muhakkak olur. Bunun için Peygamber'e
bunları sormayınız. Onlar öyle şeylerdir ki Allah bunlardan sizi affetmiş,
sorumlu tutmamıştır. Malûm ya A l lah gafûrdur, halîmdir. Birçok şeyleri
affeder. Bunun için geçen geçti, Allah affetti, fakat bir daha böyle bir şey
yapmayınız.
Anlaşılıyor ki bunlar, haber verilmesi ve açıklanması sahiplerini rezil
edecek olan gizli sırlar veya sorulması edepsizlik ve terbiyesizlik olan
münasebetsiz, faydasız veya mânâsız, şeyler kabilinden haberlere ilişik sorular,
yahut derinleştirilmesi, güç yetiştirilemeyecek birtakım meşakkatli teklifleri
gerektirecek duyulmamış, işitilmemiş şeylerle ilgili sorulardır. Nitekim H z.
Ali'den rivayet olunduğu üzere "İnsanlar üzerine o Beyt'i haccetmeleri, Allah'ın
bir hakkıdır" (Âl-i İmrân, 3/97) âyeti nazil olduğu zaman Resulullah bir hutbe
okumuş, Allah Teâlâ'ya hamd ve senadan sonra, "Allah üzerinize haccı farz kıldı"
buyurmuş t ur. Esed oğulları'ndan Ukâşe b. Mihsan ve bir rivayette Süraka b.
Mâlik de: "Her sene mi ey Allah'ın resulü?" dedi. Resulullah cevap vermedi, o da
üç kere tekrar etti,bunun üzerine, "Hayır, fakat 'evet' demeyeceğime nasıl emîn
oldun, vallahi 'evet' desem v acib olacaktı, vacib olsaydı dayanamayacaktınız,
terkederseniz de kâfir olacaktınız. Şu halde benim sizi terkettiğim müddetçe siz
de beni terkediniz, sizden öncekiler hep çok soru sormaktan ve peygamberlerine
karşı ihtilâf etmekten yok oldular. Bir şey em r ettiğim zaman, gücünüz yettiği
kadar tutunuz. Bir şeyden yasakladığım zaman da çekininiz" buyurdu. Aynı şekilde
Hz. Enes ve Ebu Hüreyre'den rivayet edildiği üzere, "İnsanlar, Resulullah'a
birçok şeyler sormuşlar, hatta ısrar ve direnme derecesine varmışla r dı. Bir
gün Resulullah kızgın bir şekilde hutbeye çıktı, Allah'a hamd ve senâdan sonra:'
Sorunuz, Allah'a yemin ederim ki şu makamda
bulunduğum müddetçe her ne sorarsanız açıklayacağım' buyurdu. Ashâb-ı kirâm
başlarına bir tehlike gelmek üzere bulunduğundan korktular. Enes (r.a.) demiştir
ki, 'Sağıma, soluma baktım, herkes başına elbisesini çekmiş ağlıyordu.
Kureyş'ten Beni Sehm'den Abdullah b. Huzafe denilen adam ki, erkeklerle bir
münâkaşa ettiği zaman babasından başkasına nisbet edilirdi. Kalktı: "Ey Allah'ın
Nebisi, benim babam kim?" dedi. Peygamberimiz de: "Baban, Huzafe b. Kays ez-
Zührî'dir" buyurdu. Diğer biri de kalktı: "Benim babam nerede?" dedi,
"ateştedir" buyurdu. Sonra Hz. Ömer (r.a.) kalktı: "Biz, Rab olarak Allah'a, din
olarak İslâm'a, Resul ve Nebi olarak Muhammed Aleyhisselâm'a razı olduk, biz
fitnelerden Allah'a sığınırız, henüz bir cahillikten ve şirkten yeni kurtulduk.
Şu halde bizi affet ey Allah'ın Resulü" dedi, Resulullah'ın kızgınlığı da
yatıştı'. Ki bu âyetlerin nüzul sebebi b u olaylar olduğu rivayet
edilmiştir.
Ey müminler, sizden önce bir kavim böyle meseleler sordular da, sonra bu
sebeple kâfir oldular. İsrâiloğulları, peygamberlerine birtakım şeyler sorarlar,
sonra tutmazlar, terkederler, yok olurlardı. Bundan dolayı müminler bu kâfirler
gibi olmamalı, onların mesleğine sarılmamalı, aynı şekilde cahiliyye uydurması
asılsız, çirkin şeylerden de vazgeçmelidirler.
103- Allah, ne bahîre ve sâibe, ne vasîle, ne hâm, hiçbirini meşrû
kılmamıştır. Allah'ın şeriatınde bunların aslı yoktur. Cehalet devri halkı, bir
dişi deve beş kere doğurur ve beşincisi erkek olursa kulağını yararlar ve
salıverirlerdi. Artık onu ne sağarlar, ne binerler, ne kullanırlardı ki "bahîre"
budur. İkinci olarak: Bir adam, başına bir dert geld i ği ve mesela hasta olduğu
zaman, "İyileşirsem devem sâibe olsun" diye adar ve bahire gibi salıverir, ondan
faydalanmayı haram ederdi. Üçüncü olarak: Koyun dişi doğurursa kendilerinin,
erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Eğer ikisini birden doğurursa, "k a rdeşine
ulaştı" derler. Bu dişiden dolayı erkeğini de kurban etmezlerdi ki, vasile de
budur. Dördüncü olarak: Bir erkek devenin dölünden on batın doğarsa, onun
sırtını haram sayarlar ve hiçbir sudan ve otlaktan menetmezler, "onun sırtı
yasaklandı" derl e rdi ki "hâmî", "hâm" da budur. Bunlar Hakk'ın meşrû kıldığı
şey değil, ve fakat kâfir olanlar Allah'a karşı din, şeriat adına böyle yalan
uydurur, iftira ederler. Tefsirciler demişlerdir ki: Amr b. Lûhayyi'l-Huzaî
Mekke'ye hükümdar olmuştu. İsmai l dinini ilk önce değiştiren de bu idi.
Putlar
yaptırmış ve diktirmiş, bahire, sâibe, vasîle, hâm âdetlerini koymuştur.
Bunun hakkında Peygamberimiz: "Ben onu ateşte gördüm, cehennem ehlini 'bağırsak
kokusu' ile incitiyordu" buyurmuştur ki "aksâb" bağırsaklar demektir. İşte
kâfirlerin ileri gelen seçkinleri, reisleri böyle yalan ve batıl şeyler
uydurarak halkı sapıtırlar ve peygamberleri de kendileri gibi hesap ederek
Allah'a iftira ederler. Ve bu kâfirlerin çoğunun, özellikle cahil halkının
akılları da ermez, onlara uyar giderler.
104- Bir de bunlara Allah'ın indirdiği hak şerîate ve Peygamber'e geliniz,
denildiği zaman, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" derler. Körü
körüne onları, o kâfirce âdeti taklit ederler. Hayret, ataları hiçbir şey bilmez
ve doğru yola gitmez olsalar bile mi? Yani âdete itibar etmek, atalara,
geçmişlere hürmet etmekle onlara uymak gerçi genelde yasaklanmış değil, birçok
durumlarda gereklidir bile, fakat bu uymanın cahillik ve sapıklığa değil, ili m
ve hidayete sarfedilmiş olması lazım gelir. Uyma ve taklit etme, yalnız ilmi
olana bile değil, ancak doğru yolda olan ilmi ile âmil kimseye olmalıdır. Daha
doğrusu âlimin şahsına değil, onun hak olan ilminedir. Örf ve âdet de makul ve
meşru olmak şartıyl a kıymetlidir. Zira haktan başkasına uyan muhakkak zarar
eder. Bunun için siz o kâfirlere bakmayınız da:
Meâl-i şerifi:
105- Ey inananlar, kendinize dikkat edin. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde
doğru yoldan sapanlar size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah'adır.
Yaptıklarınızı size O haber verecektir.
105-Burada kelimesi zarf değil, "üzerinize gereklidir" mânâsına ism-i fiil
(fiil ismi) dir.
Müminler kâfirlerin hallerine bakarlar, emir ve yasak dinlemez, sapıklık
içinde yüzdüklerini görürler, bunlara acıyarak iman etmelerini temenni
ederlerdi. Bu sebeple bu âyet nazil olmuş ve buyurulmuştur ki:
Ey iman edenler! Siz ancak kendinize bakınız, genelde hepiniz kendi
şahıslarınızı, kendi millet ve toplumunuzun iyiliğine önem veriniz, önce
kendinizi düzeltmeye uğraşınız. Çünkü siz, ferd ve toplum olarak hepiniz
hidayette bulunur, doğru yolu tutarsanız, sapıklıkta kalanlar size zarar vermez.
Bundan, "hiç kimse kimseye karışmasın, herkes kendi nefsinde bir yalnız hayatı y
a şasın" gibi bir mânâ anlaşılmamalıdır. Bilinmektedir ki doğru yolda olmanın,
doğru yolu tutmanın esaslarından biri de, gücü yettiği kadar iyiliği emretmek,
kötülüğü yasaklamaktır. "İçinizden hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten men
eden bir toplul u k olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" (Âl-i İmrân, 3/104);
"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder,
kötülükten men edersiniz" (Âl-i İmrân, 3/110) âyetleri yukarda geçmişti. Aynı
şekilde bir hadis-i şerifte de: "Sizden her kim bir kötülüğü görür ve
değiştirmeye gücü yeterse onu eliyle değiştirsin, ve eğer buna gücü yetmezse
diliyle değiştirsin, buna da gücü etmezse kalbiyle değiştirsin" buyurulmuştur.
Hz. Sıddîk (Ebu Bekir) (r.a.)den de rivayet edilmiştir ki, bi r gün minberde,
şöyle demiştir: Ey insanlar, siz bu âyeti okur ve konusunun dışına kor, ne
olduğunu bilmezsiniz. Ben Resulullah'dan işittim, diyordu ki: İnsanlar bir
kötülüğü görürler de değiştirmezlerse, Allah Teâlâ genelde hepsine azab eder. Şu
halde iyi l iği emrediniz ve kötülüğü men ediniz, âyetini yanlış anlayarak
aldanıp da herbiriniz: "Neme lazım, ben kendime bakarım" demesin. Allah'a yemin
ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz, yahut Allah sizin
üzerinize şer olanlarınızı kullanı r da onlar size en kötü azapları getirirler,
sonra iyileriniz dua eder de kabul edilmez." Yine Peygamberimizden şu hadis
rivayet edilmiştir ki: "Hiç bir kavim yoktur ki, içlerinde kötülük işlensin veya
fenalık yol alsın ve onlar onu değiştirmesin ve reddet mesinler
de onların hepsine cezaları umûmileştirmek Allaha hak olmasın olmaz. Herhalde
genel cezayı hakeder, sonra da duaları kabul olmaz". "Öyle bir fitneden sakının
ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz." (Enfâl, 8/25) âyet-i
kerimesi bunu anlatmaktadır. Şu halde bu âyeti sırf ferdî bir mânâda almamalı,
den ferdî nefsi ve tümüyle toplumun kendisini içine alan bir mânâ anlamalıdır.
Yani her ferd, kendi ferdliğinde vazifesini bilir ve yapar. Müslüman sosyal
toplumu da bütün işleri i t ibariyle toplum halinde iyilik üzere bulunur, bizzat
hidayet üzere gider, ferdî nefis ferdliğinde, sosyal nefis sosyalliğinde hidayet
ve iyiliğini muhafaza ederse, onlara kâfirlerin, müşriklerin, yabancı
milletlerin sapıklıkları hiçbir zarar vermez. Yoksa "Ben yapmıyorum ya,
başkaları ne yaparsa yapsınlar" deyip de toplum işlerinin işleyişiyle
ilgilenmeyen ve onun düzelmesini görev edinmeyenler, kendi şahıslarında doğru
yolu tutmamış ve yuları, şerli önderlerin ve sapık kişilerin ellerine teslim
etmiş olac a klarından dolayı, herhalde sorumlu olur, zarar görürler. Bununla
beraber âyet bize asıl şunu da gösteriyor ki, kurtuluş ve toplumun hidayeti,
kurtuluşun başlangıcı ve hidayeti de ferdîdir. Fertler doğrulunca toplum da
doğrulmuş olur. Toplumu ıslah ve tazi m etmek isteyen kişiler ilk önce
kendilerini düzeltmeli, iyiliği emir ve kötülükten menetmeye önce kendi
şahıslarından başlamalıdırlar. Her fert, hak yolunu tutup kendini bizzat
düzeltince, başkasına örnek olması, kurtuluş ve hidayetinin diğerlerine bulaşm a
sı nisbeten kolay olur. Ferdî nefis böyle olduğu gibi, sosyal nefis de böyledir.
Nefsinde kendi işleri hasta, kurtuluş ve hidayete muhtaç olan bir toplum da
diğer bir toplumu düzeltemez, başkalarını ıslah etmek veya onların zararlarından
kendilerini koru m ak isteyen bir millet ilk önce kendi iç işlerini düzeltmeli
ve nizama sokmalı, kendi yolunu doğrultmalıdır. Bunun için müminler de
başkalarından önce kendilerini düzeltmeli ve kendi iç işlerini ıslaha dikkat
etmelidirler. Bunu yaptılar mı, diğer bozu k olan bireylerin ve toplumların
sapıklıklarından rahatsız ve sorumlu olmazlar. Onların zarar ve sorumlulukları
sırf kendilerine ait kalır. Bundan dolayı sapıklara bakmayın da önce kendinize
dikkat ediniz. Zira her kim, hangi birey veya hangi toplum olursa olsun. Sonunda
hepinizin dönüş yeri ancak Allah'adır. Mümin ve kâfir, salih, fâsık, doğru ve
eğri hepiniz sonuçta Allah'a gidecek, Allah'ın huzuruna varacaksınız ve Ondan
başka bir dönüş yeri bulamayacaksınız. O da, o zaman size her ne yaptınızsa he p
sini haber verecek, ona göre muamele edecektir; kâr mı, zarar mı ettiniz, o
zaman
anlaşılacaktır. Şu halde doğru yol ancak Allah'ın yolu, Allah'ın rızası
yoludur. Akıllı olan, önce ve sonra, bundan ayrılmaması gerekir. Her kim olursa
olsun ölümden, ahiretten, Allah'tan kurtuluşa imkan yoktur.
Ölüm ve ahireti hatırlatan bu noktada ölüm olayı ile ilgili dünyaya ait bir
hükmü tebliğ ile nefislerin muhafazasından sonra, hukuk ve malların
muhafazasının da vacib olduğunu anlatmak ve bu şekilde "nefislerinize dikkat
ediniz" emrinin son nefeste bile toplumdan ayrılamayacağını anlatmak üzere
buyuruluyor ki:
Meâl-i şerifi
106- Ey iman edenler! İçinizden birine ölüm (emareleri) geldiği zaman,
vasiyet sırasında aranızdaki şahitliğin hükmü, kendi içinizden iki adaletli
şahit, yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, ölüm (emareleri de) size gelip
çatmışsa, sizden olmayan diğer iki şahit tutmaktır. Eğer (bunlardan) şüpheye
düşerseniz, namazdan sonra onları alıkorsunuz. Onlar da Allah'a şöyle yemin eder
l er: "Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın
şahitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi halde günahkârlardan oluruz".
107- Eğer o iki şahidin bir günah işledikleri anlaşılırsa ölene daha yakın
olan hak sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler ve: "Bizim
şahitliğimiz, önceki iki kişinin şahitliğinden daha doğrudur. Biz kimsenin
hakkına tecavüz etmedik. Aksi halde biz de zalimlerden olurduk" diye Allah'a
yemin ederler.
108- İşte bu, şahitliklerini gerektiği gibi yapmaları, yahut yeminlerinden
sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur. Allah'tan
korkun ve emirlerini dinleyin. Allah, doğru yoldan çıkan bir topluluğu hidayete
erdirmez.
106-Bu âyetin nüzul sebebi: Temim-i Dârî ve kardeşi Adî ve beraberlerinde Amr
b. el- Âs'ın azatlısı Büdeyl üçü ticaret için Şam'a çıkmışlardı. Büdeyl,
müslüman muhacir; diğer iki kardeş de henüz hıristiyanmışlar. Şam'a
vardıklarında Büdeyl hastalanmış ve yanında nesi varsa hepsini güzelce bir
defter yapıp bir sayfaya yazmış, arkadaşlarına haber vermeksizin kumaşların
arasına yerleştirmiş, sonra onlara döndükleri zaman bu mallarını ailesine teslim
edivermelerini vasiyet etmiş ve ölmüş. Onlar da o malların içinden üçyüz miskal
miktarında altın ile işlenmiş bir g ü müş kabı almışlar, geri kalan eşyayı
döndüklerinde Büdeyl'in ailesine teslim etmişler. Bunlar da eşyayı
araştırdıklarında defteri bulmuşlar, o gümüş kabın da yazılmış olduğunu
görmüşler, Temim ile Adiyy'e, "Bu kab nerede?" diye sormuşlar, "Bilmiyoruz, biz
e teslim ettiğini size verdik" demişler. Bunun üzerine Resulullah'ın huzurunda
muhakeme olunmuşlar, bu "Ey iman edenler" âyeti indirilmiş. Bundan dolayı
Resulullah, Temim ile Adiyy'i ikindi namazından sonra minberin yanında,
kendilerine teslim edilen e şyadan hiçbir şeye hainlik etmediklerine ve
gizlemediklerine
dair "Kendisinden başka ilâh olmayan" Allah'a kasem ile yemin ettirmiş, onlar
da yemin ettiklerinden yollarını boşaltmış. Sonra o gümüş kab bunlardan satın
alan müşterinin elinde Mekke'de bulunmuş, Sehm oğulları bunu haber alınca Adıyy
ile Temim'den yine istemişler, bu defa da her ikisi: "Biz bunu Büdeyl'den satın
almıştık" demişler, buna karşı: "Biz size Büdeyl eşyasından hiçbir şey sattı mı,
diye sormadık mı? O zaman siz hayır demediniz miy d i" dediklerinde: "Evet ama
bizim delilimiz yoktu, bunun için ikrar etmek istemedik" dediklerinden tekrar
Resulullah huzurunda muhakeme olmuşlar, bunun üzerine de âyeti inmiş, Amr b. Âs
ile Muttalib b. Ebi Vedâ'a kalkmışlar, yemin etmişler ve kabı almış l ardır .
Çünkü satın alma iddiası ispat edilemediğinden yemin bunlara dönmüştür. Bu âyet,
Kur'ân'ın i'râbı, mânâsı, hükmü itibariyle en müşkil âyetlerinden olduğu
söylenmiştir.
Ey iman edenler! Emrolunduğunuz şeylerden biri de herhangi birinize ölüm
göründüğü zaman, vasiyet zamanı aranızdaki şahitliktir. O zaman vasiyet etmek
gerek olduğu gibi, şahit de getirmeli, şahitler de bunu muhafaza edip gereği
halinde güzelce yerine getirmelidirler. Şahitlik edecek olanlar sizden, yani
akraba ve teallukatınızdan ve müminlerden iki adalet sahibi yahut gayrınızdan,
müslüman olmayanlardan iki kişidir. Fakat bu diğer iki kişinin şahitliği ancak
yolculukta bulunursunuz da ölüm musibeti başınıza gelirse o takdirdedir. Çünkü o
zaman kendinizden kimse bulmak m ü mkün olmaz da zaruret tahakkuk edebilir. Bu
ikisini namazdan sonra -özellikle ikindi namazından sonra- alıkorsunuz. Yani
durdurursunuz da kendilerinden şüphelenir, kuşkulanırsanız Allah'a "bu yemin
karşılığında hiçbir bedel almayız, yani yemininizi bedele satarak, şuna buna
tamah ederek yalan yere yemin etmeyiz. Çıkarına yemin edeceğimiz kimse
yakınlarımızdan olsa yine etmeyiz. Allah'ın şahitliğini, yani Allah'ın bildiği
ve doğruca yerine getirilmesini emrettiği şahitliği gizlemeyiz de. o takd i rde
bizim, herhalde günahkârlardan olduğumuzda şüphe yoktur" diye yemin ederler.
Burada dikkate değer iki mesele vardır ki, birisi müslümanın bulunamayacağı
zaruret halinde müslüman olmayanın şahit tutulması ve şahitliği; diğeri de
şahitlere yemin verilebilmesi meselesidir. Fakihlerin çoğunluğuna göre
akrabanızdan ve kabilenizden, de kabilenizden olmayan müminlerden
demektir. Akraba, ölünün durumlarına daha vakıf ve diğerlerinden daha
şefkatli olacağı için vasiyete, öncelikle hısım ve akrabadan, yolculuk gibi
bunların bulunamadığı durumlarda da yabancılardan şahit getirmek daha uygun
olduğu gösterilmiştir. İbnü Abbas, Ebu Mûsâ el-Eş'arî, Saîd b. Cübeyr, Said b.
Müseyyeb, Şürayh, Mücâhid ve İbnü Cüreyc'den nakledildiğine göre, bir insan
gurbette bulu n ur ve vasiyetine şahit getirecek müslüman bulamazsa, hıristiyan,
yahudi, mecusi, putperest veya herhangi bir kâfir olursa olsun şahit getirebilir
ve şahitlikleri kabul edilebilir. Ve bu şekilden başkasında kâfirin mümin
aleyhine şahitliği caiz olmaz. M ü slümanlardan, müslüman olmayanlardan
demektir. İmam Şâfiî demiştir ki: Müslümanlardan bir adam gurbette hastalanmış,
vasiyetine şahit getirecek bulamamış, kitap ehlinden iki adamı şahit getirmiş
idi. Kûfe'ye geldiler, vali bulunan Ebu Musa el-Eş'ari'ye v ardılar, olayı haber
verdiler. O adamın terekesini (ölünün bıraktığı malını) ve vasiyetini takdim
ettiler. Ebu Musa: "Bu iş bir defa Resulullah zamanında vâki olmuş, o zamandan
beri vuku bulmamıştı" dedi ve ikisini de Kûfe mescidinde ikindi namazından son r
a "yalan söylemediklerine, değiştirme ve bozmadıklarına dair Allah'a yemin verdi
ve şahitliklerini kabul etti". Bu görüşü kabul edenlerin bir kısmı, bu hükmün
muhkem ve bâkî (devamlı) olduğunu, bir kısmı da mensûh (hükmünün kalkmış)
olduğunu söylemişlerdi r. Cessas Ebu Bekr Râzî "Ahkâm-ı Kur'ân"ında der ki: "Bu
âyetin zahiri, müslümanın yolculuktaki vasiyetine zimmî (İslâm devletine tâbi
olan kitap ehli)nin şahitliğinin caiz olmasını gerektirir. Yani ün gayr-i
müslimler demek olduğu ve bunun da zimmet e h line sarfedilmesi açıktır".
Vasiyette satın alma veya borcu ikrar veya bir şeyi vasıyyet veya hîbe veya
sadaka herhangisi bulunursa bulunsun, ölüm hastalığında aktedildiği zaman
vasiyet ismi hepsini içine alır. Allah Teâlâ seferde olmak üzere vasiyet
esnasında bunların şahitliğine izin vermiş ve vasiyeti tahsis etmemiştir.
Vasiyet esnasında ise borcu veya aynı (taşınabilen kıymetli eşya) ikrar veya
başka şeyler olabilir. Âyet bunları ayırmamıştır. Fakat Bakara sûresindeki
"Müdâyene" âyetinin (Bakara, 2/282) Kur'ân'ın en son nâzil olan âyetlerinden
olduğu kesin olarak rivayet edilmiştir. Gerçi bazıları Mâide sûresinin de son
inen sûrelerden olduğunu rivayet etmişlerse de bu, her âyetinin değil, sûre
itibariyle kısmen son inenlerden olduğunu ifade edebi l ir. Müdâyene (borç)
âyetinde ise gerek vasiyet ve gerek diğerlerine ve gerek hazar (evde oturmay)a
ve gerek yolculuğa, şâmil olmak
üzere müminler zararına şâhitlik ehliyeti, "Erkeklerinizden iki kişiyi şahit
tutun." (Bakara, 2/282); "Razı olduğunuz şahitlerden" (Bakara- 2/282) diye
müslümanlara tahsis edildiği için müslaman olmayanın ikamet halinde,
yolculuğunda ve vasiyette müslüman üzerine şahitliğinin caiz olmasına dair
hükmün kalkmış olmasını içine alır. Fakat şu da unutulmaladır ki bu Mâide sûre s
i âyeti, zimmî (İslâm tebeasındaki kitap ehli)nin yolculukta müslümanın
vasiyetine şahitlik etmesinin caiz olduğunu ifade ederken, zimmînin vasiyetine
de şahitliğin caiz olduğuna delalet eder. Ve sonra müslümanın vasiyetine
şahitliğin caiz olması müdâyene âyeti ile neshedildiği zaman da zimmînin
vasiyeti zimmîye gerek yolcu olmadan ve gerekse yolculuğunda şahitliğin caiz
olması hükmü bâki kalmış olur. Bundan başka bu Mâide âyeti şuna da delalet eder
ki iki vasî (vasiyeti yerine getirmeye memur olan kişi)ni n, ölünün vasiyetine
şahitliği caizdir. Bunların ölüden bir şey satın alma davaları delilsiz kabul
edilmez. Söz, yeminle beraber veresenindir. Yani bahis konusu olan neshin bu
noktalara şümûlü yoktur. Gerçi Kâdî Beydâvî, " akraba (yakınlar) demektir, bun u
'zimmet ehli' diye tefsir edenler ise mensûh demişlerdir. Çünkü zimmînin
müslüman aleyhine şahitliği ittifakla kabul değildir" demişse de Fahreddin Râzî
ihtilaflı olduğunu göstermiştir. Ve hatta mensûh değildir diyenlerin görüşünü
altı şekil ile düzelter e k, tercih yolunda söz söylemiştir. Birinci olarak:
Hitap, bütün müminleredir. Şu halde, "sizden olmayan iki kişi" bütün müminlerden
başkası demek olur. İkincisi: Bunların şahitliği "eğer yolculukta iseniz" diye
yolculuk ile kayda bağlanmıştır. Eğer b u nlar müslüman olsalardı şahit
olmalarını istemenin caiz oluşunun yolculukla şartlanmaması gerekirdi. Çünkü
müslümanın şahitliği yolcu olmadan da, yolculukta da caizdir. Üçüncüsü: Yemin
ettirme meselesi de bunların müslüman olmadıklarına bir karine demekti r.
Dördüncüsü: Rivayet edilen nüzul sebebi iki hıristiyanın müslüman olan Büdeyl
üzerine şahitliği hakkındadır. Bütün bunlar Ebu Bekr Râzî'nin dediği gibi âyetin
görünüşü müslüman olmayan hakkında olmasını gerektirir. Beşincisi: Ebu Musa
el-Eş'arî'nin yu k arda nakledilen hükmü ashabdan kimse tarafından reddedilmemiş
olduğuna göre bir icma demektir. Altıncısı: Mesele, müslümanlardan, şahitlik
yaptıracak kimsenin bulunamayacağı gurbet haline ait olduğu için bir zaruret
meselesidir. "Zaruretler, mahzurları mubah kılar" . Bir gurbette bulunan ve
eceli yaklaşan bir müslüman şahitlik yaptıracak müslüman bulamaz ve bu halde
kâfirlerin de şahitliği makbul olamazsa birçok mühim
şeylerini kaybetmeye mahkum olur. Belki zekat, keffaret borçları vardır. Ve
belki yanında emanetler ve üzerinde başka borçlar vardır. Şu halde erkeklerin
bilemediği hususlarda, zaruretten dolayı, yalnız kadınların şahitliği caiz
olduğu gibi bunda da olmalıdır demiş ve neshi uzak bulmuştur. Hakikatte Mâide
sûresi, Kur'ân'ın son nazil olan sû r elerindendir. Bundan mensûh (hükmü
kaldırılmış âyet) yoktur. Veya ikiden fazla mensuh yoktur rivayetlerini dikkat
nazarına almamak sûretiyle, zaruret sebebiyle caiz görülmüş olan hususlarda da
nesih tasavvur olunmaması gerekir. (Bu konuda İbni Kayyim el-C e vzî'nin
"Siyâset-i şer'iyyeden turuk-ı hükmiyye" adlı eserinde de geniş bilgi
vardır).
Şahit ve yemin ettirme meselesine gelince: "Allah'a şahitlik ederim" demek
esasen bir yemin mânâsını içerir. Sonra şahidin, adaletli ve doğru kimse olması
gerekir. Şu halde şahide bir daha yemin ettirmek, hem onu hakîr görme ve eza
etme mânâsını içine alır, hem de yemini tekrar ettirmek sûretiyle bir ifrat
(aşırılık) ve görevi kötüye kullanmadır. Bunun için müctehid imamların çoğuna
göre şahide yemin vermek meş r û değildir. Her yemin ettirmenin vacib olmadığı
hakkında ittifak vardır. Bu âyette ise "eğer şübhelenirseniz" kaydıyle şüphe
halinde şahide yemin ettirmek, hem de vakit ve keyfiyette tağliz (kabalık etme)
suretiyle yemin ettirme gereği gösterilmiştir. G e rçi bundan bu vacib olmanın
anıldığı üzere müslaman olmayan şahitler hakkında olduğu anlaşılıyor. Fakat aynı
zamanda bundan müslüman olan şahitler hakkında da şüphe edildiği zaman yemin
ettirmenin caiz olduğu delalet sûretiyle anlaşılır. Hz. Ali'nin şahit ve rivayet
edeni töhmet halinde yemin ettirdiği de nakledilmiştir. Bundan dolayı ahlâkın
bozulduğu ve ahlâksızlığın çoğaldığı zamanlarda ve özellikle şahitliğin yemin
demek olduğunu bilmiyerek şahitliğe gelenlerin yemin ettirilmesi caiz
olmalıdır.
107- Bundan sonra, yani hükümden sonra bu iki şahidin günaha müstehak
oldukları, yani gerçeği bozmak gibi bir günah işledikleri anlaşılırsa o zaman o
iki şahidin veya vasî (vasiyeti yerine getirmekle görevlendirile)nin yerlerine
en uygun ve öncelik l i olan bu iki şahidin veya vasînin aleyhlerinde günaha
müstehak oldukları, yani haklarına tecavüz ettikleri kimselerden diğer iki şahid
getirilir. Hafs rivayetinde malum sîgasıyle okunur, bunun fâili olur. Diğer
kırâetlerin hepsinde ise meçhul sîgası y le okunur. Sonra diğerlerinde yine
okumakla beraber Âsım'dan Ebu Bekr, aynı şekilde
Hamze ve Yakub kırâetlerinde okunur. Şu halde okunduğuna göre mânâ:
"Müstehakkun aleyh olanlardan, yani haklarına tecavüz edilmiş bulunanlardan
diğer iki şahit öbürlerinin yerine gelir. O zaman bu iki (şahit) daha layık ve
daha haklıdır" demek olur ki, bu şekilde takdirinde haber veya den bedel olur.
'nin çoğulu olan kırâetlerine göre mânâ ise: "Önceki haklarına tecavüz edilmiş
olanlardan diğer iki öbürlerin i n yerine geçer" demektir ki hepsinin meâli
birdir. Ve kastedilen o iki şahidin veya vasînin karşısında davacı olan varisler
demektir. İlk önce önceki iki kişi vasî veya vasiyet sahibi olduklarında
yeminleriyle sözleri makbul idi, sonra, yani hükümden sonr a muteber bir delil
ile hainliklerine dair bilgi edinilince bu defa söz ve yemin önce aleyhine hüküm
verilen ve bu defa inkârcı olan ve durumun açıklanmasını iddia eden varislere
yönelecek ve onların yerine bunlar geçecektir. Şu halde varislerin bu defa da -
bilinen mânâsıyla - şahid durumunda bulunmadıkları bellidir. O halde bunların
iki olması şart olmayıp, bir de olsa hükmün yine böyle olması gerekir. Bundan
dolayı "diğer iki kişi" buyurulması, şahidde olduğu gibi tek kişiden mutlaka
ihtiraz (kaçınma) için değil, birinci olarak nüzul sebebine göre vukûîdir.
İkinci olarak, meselede önceki şahitlerin vasî bulunmaları takdiri de âyetin
ifade ettiği manalar cümlesindendir. Vasîlerin hainlikleri ortaya çıktığı
takdirde ise görevden alınmalarıyla yerlerine d i ğerlerinin tayini gerekir. Şu
halde ölen tarafından "tercih edilen vasî " olarak tayin edilmiş olan iki
kişinin evvela inanılır olmak üzere, yeminleriyle sözleri tasdik olunduktan
sonra hainlikleri öğrenilirse, görevden alınmalarıyla yerlerine aynı sayı d a
vârislerden iki kişinin tayini hususuna da işaret buyurulmak üzere "diğer iki
kişi o iki kişinin yerine geçerler" buyurulmuştur. Bunun içindir ki, tercihli
vasînin hainliği iddia edildiği zaman, eğer borç dâvası ise duruşmanın
bitmesiyle hainliğin sab i t olmasından sonra ve fakat ayn (taşınabilir mal)
davası ise duruşmanın devam edebilmesi için, ilk önce vasînin görevden alınması
ile işten el çektirilmesinin gereği ve duruşmadan sonra hainlik sabit olmayıp
şüphe kalktığı takdirde hâkim tarafından tekrar atanabileceği Hanefî fıkıh
kitaplarında ittifakla açıklanmıştır.
Bunlardan başka bu âyet şunu da gösteriyor ki, "hükümden sonra def (bir
davayı müdafaa için açılan başka bir davâ) mesmû'dur (dinlenir)", "kesinlik
kazanan bir hükümden sonra yeni deliller ortaya çıkarsa muhâkeme (duruşma)
tekrar edilir". Hasılı bu iki âyet, şahitlik, vasiyet, yemin, delillerin tercihi
meseleleri itibariyle birçok hukûkî esasları içeren çok açık ve vecîz birer
asıldır.
Bu şekilde iki tarafın durumları değişir, öncekilerin yerine karşıt taraftan
ikisi geçer ve bu defa yemin bunlara yönelir de onlar müdafa için açtıkları
davayı ispat edemedikleri surette bunlar Allah'a yemin ederiz ki bizim
şahitliğimiz, onların şahitliğinden daha hak, daha doğrudur. Ve biz bu şa h
itliğimizde hakka tecavüz etmedik. Çünkü tecavüz ettiğimiz takdirde muhakkak
zalimlerden olduğumuzda şüphe yoktur diye yemin ederler, yeminleriyle sözleri
tasdik olunur. Buradaki "bizim şahitliğimiz"den kastedilen, "Onlardan (eşlerine
zina suçu ata n lardan) her birinin şahitliği, dört defa Allah'a yemin edip
şahitlik etmektir" (Nûr, 24/6) âyetinde olduğu gibi yemin etmek demek olduğu
beyan olunuyor. Esasen şahitlik, görmeye dayanan bir bilgi ile şüphesiz doğruyu
haber vermek demek olduğundan başkası aleyhinde şahitliğe hem "Allah,
kendisinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti" (Âl-i İmrân, 3/18); "Kendiniz
zararına da olsa, yalnız Allah için şahitler olunuz" (Nisâ, 4/135) âyetlerindeki
gibi hem ikrara, hem de yemine yani kasem ile tekit ve takviye edilen habere de
denir ve vasiyet mânâsına da gelir. Şu halde burada "yemin" ile tefsir
edilmesinden "yemine yemin" gibi iki kere kasem mânâsı anlaşılmamalıdır. Maksad,
"Bizim kesin ilmimizi ifade eden haberimiz, sözümüz" demek olduğu açıktır.
108- Bu zikrolunan hüküm veya bu yemin verme şahitlerin layıkı vechile, yani
yüklendikleri üzere, olduğu gibi şahitlik etmelerine, veyahut yeminlerinden
sonra yeminler davacılara red olunmaktan, yani bu şekilde kendilerinin yalanları
meydana çıkarak rezil olmaktan korkmalarına daha yakındır. Yemini tekit etmede
ahiret korkusu, yemini reddetmede de dünya korkusu şer'î hikmetleri vardır. Bu
iki korkunun birleşmesi de şahitliği hakkıyle yerine getirmeye en çok sevkedecek
olan sebeptir. Bunu böyle bili n iz. Ve Allah'tan korkunuz , ve (Allah'ın
tavsiye ettiği hükümleri) dinleyiniz, uyunuz. Eğer korkmaz, sakınmaz ve
dinlemezseniz, fasık olursunuz. Allah ise isyankârlar gürûhunu doğru yola
çıkarmaz.
h Meâli şerifi
109- Allah, Resulleri t opladığı gün:" Size ne cevap verildi? "der. "Bizim
bilgimiz yok" derler, "gizlileri bilen yalnız sensin, sen!".
109- Bu "yevm" kelimesi, deki "Allah" lafzından bedeldir. Yani Allah'dan,
Allah'ın o gününden korkunuz ki o gün Allah bütün peygamberleri toplayacak da ne
gibi cevapla cevaplandınız, ne ile, hangi şekilde karşılandınız, kabul
edildiniz? diyecektir. Onlar da ne diyecekler bilir misin Ya Rab, senin ilmine
göre bizim hiç ilmimiz yoktur. Muhakkak ki, gayb (gizli)'leri layıkıyla bilen s
en, ancak sensin. Yani ümmetlerimizin içlerinde gizlediklerini, arkamızdan neler
yaptıklarını ancak sen bilirsin, açıkta bize gösterdiklerini de sen bizden daha
iyi bilirsin, diyecekler. Böyle diyecekleri Allah'ın ilminde kesindir. Yahut
dünyada böyle ded i ler, ahirette de diyecekler, şefaat etmeye kalkışmak şöyle
dursun, işi tamamen Allah'ın ilmine havale etmek sûretiyle kapalı bir şekilde
bir çeşit şikayet bile ettiler ve edecekler de "Yapmış olduklarınızı size haber
verecek." (Mâide, 5/105) âyetinin sırrı bütün dehşetiyle ortaya çıkacaktır.
Hasılı Allah o gün genellikle peygamberlere ümmetlerinin cevap verme
şekillerini soracak; onları, onların aleyhinde şahit tutup konuşturacak, onlar
da tamamen Allah'ın ilmine havale edecekler, Allah da her peygambere verdiği
âyetleri, delilleri ve bunlara karşı ümmetlerinin aldıkları durumu, gelecekte
olduğu üzere, birer birer sayarak iyi cevapta bulunmayanları azarlayacaktır.
İşte bu mânâyı ifade etmeye birer birer her peygambere ve ümmetine karşı
yapılacak sayım ve tehdit şeklini göstermek üzere peygamberler yanında en çok
aşırılığa ve gevşekliğe maruz kalan Hz. İsa örnek olarak şöyle tasvir
olunuyor:
O gün, o dem ki:
Meâl-i Şerifi
110 - Allah şöyle diyecektir: "Ey Meryemoğlu İsa! Sana ve annene olan
nimetimi hatırla! Hani seni Rûhu'l-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim.
Beşikteyken ve kemâle ermişken insanlarla konuşuyordun. Sana yazıyı, hikmeti,
Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapmış ve
ona üflemiştin, o d a iznimle kuş olmuştu. Anadan doğma kör olanı ve alaca
hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle (hayata)
çıkarmıştın. İsrailoğulları'na âyetlerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin:
"Bu ancak apaçık bir sihirdir" dedikler i zaman seni, onlardan korumuştum.
111- Hani Havarilere: " Bana ve Resulüme iman edin" diye ilham etmiştim.
Onlar da: "İman ettik, bizim şüphesiz müslümanlar olduğumuza şahit ol"
demişlerdi.
110- Durum gereği gelecek zaman kipiyle "diyecek" şeklinde buyurulması lazım
gelirken, bunun mazi (geçmiş zaman) kipiyle "dedi" buyurulmasında iki nükte
vardır, birisi, bilindiği üzere ilerde bu hitabın vâki olması kesin olduğundan
dolayı gelecek, vâki olmuş şeklinde tasvir edilmiştir.
Nitekim dilimizd e de: "Şöyle dediği zaman ne yaparsın?" denildiği zaman,
gelecekten geçmiş zaman kipiyle söylenmiş olur- ki böyle diyeceği muhakkaktır-
"derse ne yaparsın?" demek olur. Biri de, Allah'ın kelâmının ezeli olduğuna ve
Allah'a nisbet edilen fiillerde zaman ka v ramı olmadığına ve buna göre o gün
ahiretteki bu hitabın bir kelâm başlangıcı değil, ezelî olan ilâhî kelâmın
muhataba zuhur ve tecelli ile ilgisi olacağına tenbihtir. Yani Allah'ın şöyle
dediği günden sakınınız ki: Ey Meryemoğlu İsa, benim sana ve ann e ne olan
nimetimi hatırla. O zaman ki, nimetimi ki hani ben seni Ruhu'l-Kudüs (Cebrail)
ile teyit ve takviye etmiştim. Hıristiyanlar, Ruhu'l-Kudüs'e iki şekilde
inanırlar: Birisi, İsa'nın Meryem'den doğum ve cesetlenmesine başlangıç olan
Ruhu'l-Kudüs ki, buna yalnız Ruhu'l-Kudüs derler. İslâm inancında bu Cebrail
Aleyhisselâm'dır. Biri de âhir zamanda çıkacak olan Ruhu'l-Kudüs'tür ki,
hıristiyanlar buna Ruhu'l-Hak olan Ruhu'l-Kudüs derler. Bu bir Hâtemü'l-Enbiya
(peygamberlerin sonuncusu) inancıdır. Fakat hıristiyanlar bunun Muhammedî
hakikat olduğunu kabul etmemektedirler. Doğrusu Ruhu'l-Kudüs zatı itibarıyla
birdir ki ülü'l-azm peygamberlere inmiş olan Cebrail Aleyhisselâm'dır.
İndirilmesi ve ilgisi itibariyle de bir çok isimlerle anılır. Mesela daha çok
soyut ve Ruhaniyet hayatı yaşayan, yahudilerin iftiralarından uzak ve temiz olan
Hz. İsa'ya iniş ve tecellisi itibariyle Ruhu'l- Kudüs ve hakikat hayatı yaşayan
Hz. Muhammed'e iniş ve tecellisi bakımından da Ruhu'l-Hak (Hakkın Ruhu),
Ruhu'l-Emin (Emin Ruh, Nur-i Muhammedî (Muhammedî nur) ve genel olarak da
Ruhullah da denir. Şu halde Hz. İsa'ya "Seni Ruhu'l-Kudüs ile teyid ettim"
hitabı, birinci olarak ve bizzat Cibril ile teyidi ifade etmekle beraber,
arkasından yine Cibril'in inmesi ve Muhammed Aley h isselâm'ın gönderilmesi ile
de teyidine bir işareti içerir. Ve mânâ şu demek olur:" Ey Meryemoğlu İsa, seni
Ruhu'l-Kudüs ile, senden sonra Muhammed'i de Ruhu'l-Hak ve Ruhu'l- Emin olarak
tecelli eden Cibrîl ile teyit ettim, günahtan temizlenmiş, güçlü bir ruhî hayata
erişmiş ve dini ihya eden etkili bir kelâm ile takviye ettim. Sen hem beşikte
çocukken ve hem yetişmiş adamken insanlarla konuşuyordun. "Ben Allah'ın kuluyum,
bana kitap verdi" (Meryem, 19/30) diyordun. Ve o zamanki nimetimi ki hani san a
kitabet (yazı yazma), hikmet, Tevrat ve İncil öğretmiştim. Ve o zamanki nimetimi
ki, hani sen çamurdan kuş şekli gibi bir şey yapıyordun ve bunu kendine has olan
kudretinle değil benim iznimle, irademle yapıyordun, yapıyordun da içine
üflüyordun. O şekil
de benim iznimle bir kuş oluyordu. Ve yine benim iznimle körü ve abraş
(alacalı)ı iyi ediyordun. Ve o zamanki nimetimi ki, hani ölüleri yine benim
iznimle diriltip kabirlerinden çıkarıyordun. Ve o zamanki nimetimi ki hani
senden İsrailoğulları'nı defetmiş, seni öldürmek isteyen yahudilerin elinden
kurtarmıştım. O zamanki sen onlara, yukarda anlatıldığı üzere, deliller ile
gelmiştin de o İsrailoğulları'nın kâfir olanları: "Bu açık bir sihirden başka
bir şey değil" demişlerdi.
111-Ey İsa, sen bu nimetlere eriştin ve bu delillere karşı böyle bir küfür
ile karşılandın, bundan başka o zamanki nimetimi de hatırla ki, hani ben
Havârîlere: "Bana ve Resulüme iman ediniz" diye vahy göndermiştim, yani sana ve
diğer peygamberlere vahyettiğim ki t aplar ile emretmiştim; yahut kalblerine
böyle ilham etmiştim, onlar da iman ettik ve şahit ol, biz hiç kuşkusuz
müslümanız, yani imanımızda samimiyiz, dediler. Önceki kâfirlere karşı bir kısım
da seni ve Allah'ın emrini böyle bir iman, İslâm ve ihlâsa şa h it getirme
sözüyle karşıladılar. İşte ey müminler, Allah'ın İsa'ya böyle dediği ve böyle
bir bir nimetlerini sayarak kâfirleri tehdit ettiği ve müminleri tasdik edip
heyecanlandırdığı günden; bütün peygamberlere ve ümmetlerine yaptıklarını böyle
birer bir e r haber vereceği günden korkun ve korunun.
Dikkat etmek gerekir ki bu âyetler Hz. İsa'ya hitab ederek değil, ahirette
ona olacak hitabı hikaye ederek Muhammed ümmetine hitaptır. Çünkü "Allah'tan
korkun" emrine bağlıdır. Havârîlerin müslüman olduklarına şahit getirdikleri bu
noktada onların da hallerini tasvir ve yadetmek için herkesin şahidi olan
Resulullah'a üslûb değişikliği ve umûma hitabı andırır bir beyan lehçesi ve
iltifat ile buyuruluyor ki:
Ey Muhammed, sen burada şunu hatırla ve hatır lat:
Meâl-i Şerifi
112- Havariler:" Ey Meryemoğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir
mi?" dediler. İsa da: "İnanıyorsanız Allah'tan korkun" dedi.
113- Havâriler: "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalblerimiz iyice yatışsın,
senin bize doğru söylediğini bilelim ve bunu bizzat görenlerden olalım"
dediler.
114- Meryemoğlu İsa da: "Allah'ım, Rabbımız, bizim üzerimize gökten bir sofra
indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve senden bir
mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın!" dedi.
115- Allah buyurdu ki:" Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra
içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir
azabı yaparım".
112- O zaman havariler, ey Meryemoğlu İsa dediler, Rabbin bizim üzerimize
gökten bir sofra indirebilir mi? Bu deyim, dış görünüşüne göre Allah'ın
kudretinden bir şüphedir. Bu da havarilerin gerçekten samimiyetle iman etmemiş
olduklarını
ifade eder. o halde, ya o zaman imanları daha tahkik ve bilgi üzere değildi
veyahut "gücü yeter mi?"den kastedilen mânâ başkadır. Nitekim bazı tefsirciler
demişlerdir ki, burada istitâat (güç yetme) den maksat, güç yetmeyi gerektiren
değil, hikmet ve iradeyi gerektiren istitâattır. Yani "Gökten b ize bir sofra
indirmek Rabbinin hikmet ve iradesine uygun olabilir mi?" demektir. Süddî gibi
diğer bazı tefsirciler ise "duayı kabul etme" ve "cevap verme" gibi, 'nun
mânâsına geldiği, yani "Gökten bir sofra indirmek isteğine Rabbın rıza gösterir
mi?". Kısaca "istersen indirir mi?" demek olduğunu söylemişlerdir. Kisâî
kırâetinde okunur ki: "Gökten bize sofra indirmesini Rabbinden istiyebilir
misin?" demek olur. Bu şekilde önceki mahsur varid olmaz. Bununla beraber, her
ne olursa olsun, bu soruda bir olağanüstü, bir mucize isteği vardır. Halbuki
mucizeler gaye değil, delillerdir. Mümin ise medlul (delil getirilmiş olan)a
iman etmiştir. Bunun için mucize istemek küfrün şiarıdır. Hakk'ın gücünü deneme
sevdasıdır. Bir de olağanüstü ve mucize talebinde ıs r ar etmek, onu umumî bir
âdet ve tabiat gibi tek düzeye giden bir şey saymaktır. Bu ise bir çelişkidir.
Şu halde müminin mucize isteğinde ısrar etmesi asla caiz olamayacağı gibi,
mucize istiyor gibi görünmesi bile, imanında bir şüpheye işaret edeceği için
edepsizliktir.
İşte bu gibi hikmetlerden dolayı İsa dedi ki: Eğer siz gerçekten mümin iseniz
Allah'dan korkunuz. Böyle bir istekte bulunmayınız. Yani Allah'ın kudretinde ve
benim peygamberliğimin doğruluğunda şüpheye işaret edecek ve sizi iman ve ihlâs
iddianızda, şüpheli gösterecek söz kullanmayınız diye menetti ki, bu yasaklama
ve hatırlatmada ne büyük bir incelik ve ne büyük bir terbiyeyi içine almış
bulunduğunu iyi düşünmeli.
113- Havârîler özür dileme makamında maksatlarını ve samimiyetlerini
açıklamakla "Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalblerimiz iyice yatışsın da senin
bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlik edenlerden olalım" dediler.
114-Bu açıklama üzerine Meryemoğlu İsa -bunların maksatlarındaki meşruluğu
görerek bu arzudan vazgeçemiyeceklerini anlayıp tam anlamında delil getirmeyi
arzu ederek- Allah'a dua edip şöyle dedi: Ey rabbimiz olan yüce Allah, bize
gökten (yüksekten) bir sofra indir. Öyle bir sofra ki, o, yani onun indiği gün,
bize, bizden önceki l ere ve sonrakilere bir bayram, ve senden bir âyet -senin
tam kudretine ve benim peygamberliğimin doğruluğuna delalet eden bir delil-
olsun. Bize
böyle bir sofra indir. Ve ondan bizi rızıklandır. Ki rızık verenlerin en
hayırlısı sensin. Çünkü Allah rızkın hem yaratıcısı, hem de -karşılıksız olarak-
vericisidir. Ne kadar dikkate şâyandır ki, Havârîler sofrayı isteyip
maksatlarını anlatırken yemeği öne almışlar ve diğer dinî ve Ruhânî maksatlarını
geriye bırakmışlardı. Halbuki Hz. İsa dini maksatları ö n e almış ve yeme
maksadını hem geriye bırakmış, hem de rızık olmakla ifade etmiş ve sonra rızıkta
kalmayıp rızkı veren Allah'a geçmiş ve onu ululamış ve onu yüceltmekle şükrünü
de arzetmiştir. Bunlar düşünülünce ruhların derecelerindeki mertebeler ne büyük
bir fark ile ortaya çıkmış oluyor.
115-Bu dua ve niyaza karşı Allah Teâlâ muhakkak ben onu size indiririm. Bir
çok defalar indiririm, bu kolay; fakat bundan sonra da sizden her kim
küfrederse, herhalde ona öyle bir azab ile azabederim ki öyle bir azabı
âlemlerden hiç birine yapmam, buyurdu.
Şimdi bu sofra indi mi, inmedi mi? Bu konuda tefsirciler arasında üç rivayet
vardır:
1- Çoğunluğun rivayetine göre iki bulut arasında kırmızı bir sofra indi.
İnerken bakıyorlardı. Geldi ta önlerine düştü. Bunun üzerine İsa Aleyhisselâm
ağladı, "Allah'ım, beni şükredenlerden kıl; Allah'ım, bunu bir rahmet kıl, bir
işkence ve ceza kılma" diye dua etti. Kalktı abdest alıp namaz kıldı, yine
ağladı. Sonra örtüsünü açtı ve "Rızık verenlerin en hayırlısı olan Allah'ın
adıyla başlarım" dedi. Ne baksınlar, kızarmış, pulsuz ve kılçıksız yağ akıyor
bir balık. Baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke ve etrafında pırasadan
başka her türlü sebze ve beş yufka ki birinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsün
d e tereyağı, dördüncüsünde peynir, beşincisinde pastırma. Şem'ûn: "Ey Ruhullah,
bu dünya yiyeceklerinden mi, ahiret yiyeceklerinden mi?" dedi. O da: "İkisinden
de değil ve fakat Allah Teâlâ'nın kudretiyle yarattığı bir şey, dua ettiğiniz
şeyi yiyiniz ve şükrediniz ki, Allah size devam ettirir ve lutuf ve kereminden
daha da artırır" dedi. "Ey Ruhullah, bu mucizeden bize bir mucize daha
göstersen!" dediler. Bundan dolayı: "Ey balık, Allah'ın izniyle, diril" dedi,
balık da deprendi, sonra: "dön önceki haline" dedi, döndü yine kebap oldu.
Bundan sonra sofra uçtu, sonra da isyan edenler oldu, maymun ve domuza
çevrildiler. İndiği gün bir pazar günü imiş, hıristiyanlar o günü bayram
edinmişlerdir.
2- Diğer bir rivayete göre sofra kırk gün, gün aşırı iniyordu; fakirler,
zenginler, zayıflar, küçük, büyük toplanıp yiyorlardı. Zeval gölgesi dönünce
uçar
giderdi ve arkasından gölgesine bakarlardı, bundan hangi bir fakir yediyse
ömür boyunca zengin olmuş ve hangi bir hasta yediyse şifa bulmuş ve bir daha
hastalanmamıştı. Sonra Allah Teâlâ: "Soframı zenginlere ve sağlamlara değil,
fakirlere ve hastalara tahsis et" diye vahyetti, bunun üzerine insanlar ıztırab
ve ihtilale düştü ve bundan dolayı seksenüç kişi maymun ve domuza çevrildi.
3- Bir de denilmiştir ki, Allah sofrayı indirmeyi o şart ile vaadedince
istiğfar ettiler, "Böyle bir tehlikeyi arzu etmeyiz" dediler, bundan dolayı
inmedi.
Kâdî Beydâvî bu üç rivayeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: "Mücahid'den:
'Bu bir atasözüdür ki, Allah Teâlâ bunu mucize isteğinde ısrar edenler için
söylemiştir', diye nakledilmiştir. Bazı mutasavvıflardan da: 'Burada sofra,
bilgilerin hakikatlerinden ibarettir. Çünkü yiyecekler, bedenin gıdası olduğu
gibi, bilgilerin gerçekleri (veya gerçek bilgiler) de Ruhun gıdasıdır ', diye
nakledilmiştir. Bu durum şöyle düşünülebilir ki, bunlar henüz öğrenmeye
yetenekleri olmayan birtakım gerçeklere rağbet etmişler, İsa Aleyhisselâm da:
'Eğer siz imanı kazandınızsa takvayı kullanınız ki bunları öğrenebilesiniz'
demiş, onlar ise sorud a n vazgeçmemişler, üzerine düşmüşler, ısrarlarından
dolayı o da istemiş, Allah Teâlâ bunun inmesinin kolay olduğunu ve fakat
sonucunun tehlikeli ve korkunç bulunduğunu anlatmıştır. Zira manevî yola girene
makamından daha yüksek bir makam açıldığı zaman ona tahammül edememesi ve bundan
dolayı istikrar (kararlılık) bulamayıp bu yüzden büyük sapıklıklara düşmesi
ihtimali çok düşünülebilir". Şihâb'ın dediği gibi, Kâdî Beydâvî'nin bu ilavesini
âyetin bir tefsiri olmak üzere değil, bir işârî mânâ olmak üzere kayd e
tmelidir. Bununla bu kıssanın Resulullah'a ve müminlere hatırlatma hikmeti de
açıklanmış oluyor. Demek ki İsa'nın sofrası, İslâm sofrası için bir ibret örneği
olmaktan çok, bir ibret meselidir. Küfrün ve nimeti inkârın azabı yalnız
ahirette değil, dünyad a da büyüktür. Nimet ne kadar büyük, ne kadar olağanüstü
ise küfür ve inkârın azabı da o ölçüde eşsiz ve o nimetin zevali de o ölçüde acı
olur. "Bugün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din
olarak İslâm'ı beğendin" (Mâide, 5/ 3) buyurulduğu gün müslümanlara ihsan
edilmiş olan sofranın gerek hoşluğu ve gerek lütfedilme şekli bakımından İsa'nın
sofrasından ne kadar büyük bir devlet olduğunu düşünmeli de, buna karşı küfür ve
inkârın nasıl bir azaba layık olacağını anlamalıdır.
Bu şekilde Mâide sûresinin içeriğinin bir özeti demek olan bu hatırlatma
yapıldıktan sonra, yine ahireti hatırlatmaya devam ile yukardaki kıssasına
atfedilerek ve "Allah'tan korkun ve iyi dinleyin." emri altında müminlere
seslenilerek şöyle buyuruluy or:
Meâl-i Şerifi
116- Ve Allah demişti ki: "Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: 'Beni ve
annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi, sen yücesin,
benim için gerçek olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen
bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı
bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!".
117- "Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin
Rabbınız olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara
şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen
yalnız sen oldun. Sen herşeyi görensin.
118- "Eğer onlara azab edersen, onlar senin kullarındır, eğer onları
bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikme t sahibisin".
116- O insanlara, "beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilâh ediniz" diye sen
mi söyledin? Bunun, ne müthiş bir azarlama hitabı olduğunu düşünmeli ve Hz.
İsa'nın ilâhlık makamına karşı nasıl bir acizlik ve kulluk mevkiinde bulunduğunu
anlamalıdır. Şüphe yok ki bu azarlamanın asıl hedefi şimdi açığa çıkacağı üzere
bizzat Hz. İsa değil, onu ilâh edinen üçlü tanrı inanışı sahipleridir. Fakat
onların Hz. İsa'yı büyükleme adına taşkınlık ettikleri küfrün ona Allah'ın
huzurunda nasıl bir so r umluluk yöneltmiş olduğunu ve bundan dolayı o
kâfirlerin Allah'ın katında nasıl bir azarlanma ve azab edilme mevkiinde
bulunduklarını düşünmelidir. Bu âyetten anlaşılıyor ki, Allah'tan başka İsa'yı
ilâh edinenler bulunduğu gibi, annesi Hz. Meryem'i de ilâ h kabul edenler
varmış. Acaba bunlar kimlerdir? Âyet bu yönü açıklamamıştır. Bununla beraber
açıktır ki, bu da -olsa olsa- hıristiyanlar arasında bulunacaktır. Gerçi
hıristiyanlar tarafından mezheplerince Hz. Meryem'in üçlemeye sokulmadığı ve
bundan dola y ı ona oğlu İsa gibi ilâh denmediği ileri sürülerek bu âyete itiraz
edilmek istenilmiştir. Fakat birinci olarak, İbnü Hazm'ın "Fisâl"inde zikrettiği
üzere hıristiyanlardan "Berberâniyye" fırkası vardı ki, bunlar İsa'ya da,
anasına da ilâh diyorlardı. Bu me z hep sonra bitmiş kalmamıştır. Demek ki
bunlar üçlemeyi, baba, ana, oğul diye sayıyorlardı. Ve halk nazarında üçlemenin
açık şekli de budur. İkinci olarak, hıristiyanların üçleme inancı birlik
değilse, hulûl (ruhun başka bir şeye girmesi) inancından ayrı d eğildir. İsa'da
ilâhî bir tabiat veya İsa'nın bir cüz'ünü ilâh farzederek onu tam bir ilâh
edinenler Meryem'in de hamileliği esnasında o ilâhî cüz'ü taşıyan ve bundan
dolayı bir ilâh olduğu inancından - ister istemez- uzak değildirler. Sonra
kiliselerin d e ve evlerinde Hz. İsa gibi Hz. Meryem'in de resimlerine karşı
vaziyetleri, ibadet durumundan başka bir şey değildir. Bu bakımdan âyetin mânâsı
yalnız "Berberânîler"i değil, diğerlerini de içine alır. Üçüncü olarak, böyle
bir itiraz, âyetin mânâsındaki az a rlama hitabını ve sorumluluğun dehşetini
düşünmemek ve hesaba katmamaktan ileri gelmektedir. Zira azarlamanın asıl
şiddeti, İsa'nın ilâh kabul edilmesi noktasında toplanmaktadır. Çünkü sorumluluk
hitabı, "Ey Meryemoğlu İsa" diye doğrudan doğruya ona yönel t ilmiştir. Buna
karşı Hz. İsa'nın "Ey Rabbim, annemi demedim ama beni (kendimi) dedim"
diyebileceğini
farzetmek ve bundan dolayı İsa'ya ilâh demekte ısrar ettikleri halde,
annesine ilâh dememekle bu dehşetli sorumluluğun azabını hafifletecekleri
zannında bulunmak ne büyük sapıklık olduğunu hatırlatmaya bile gerek yoktur. Ve
işte bu küfürlerdir ki Hz. İsa'yı Allah'ın huzurunda böyle korkunç bir sorumlu
mevkide bulundurmuştur. İsa bu sorumluluğu kabul eder sanmasınlar, o bu soruya
cevap olarak ne dedi ve ne d iyecek bilir misiniz?
İsa muhakkak diyecek ki, seni sana layık paklıkta tenzih ederim, ilâhî
paklığına sığınır ve öyle haksız ve yakışıksız bir sözden uzak olmayı dilerim,
hâşâ ey Rabbim! bana, hak ve layık olmayan sözü söylemem bana yakışmaz, buna
ilmini şahit getiririm. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen onu
bilirdin. Çünkü sen benim dışım, açıklayıp ilân ettiklerim şöyle dursun,
nefsimde gizlediğim, gönlümden geçirdiğim şeyleri de bilirsin. Ben ise senin
nefsindekini, ilmin d e gizlediğin bilgileri bilmem. Şu halde söylemediğimi
bildiğin halde, bana bu soruyu sormaktaki ilâhî hikmetini de bilmem. Çünkü bütün
gaybları tamamıyla bilen "allâmû'l-ğuyub" sen, ancak sensin.
117-Tam paklık ve yüksek ululama ile İsa o müthiş soruya karşı böyle ince bir
edebî kulluk içinde, delalet bakımından nefy ile tekit edilmiş ve delilli bir
şekilde cevap verdikten sonra, o isnadı açıkça reddederek diyecek ki: Ben onlara
başka bir şey söylemedim, ancak bana emrettiğin emrini söyledim. He m benim, hem
sizin Rabbiniz olan Allah'a ibadet ediniz, ancak onu ibadete layık tanıyınız,
dedim. (Âl-i İmran, 3/50-51. âyetlerin tefsirine bkz.) İçlerinde bulunduğum
müddetçe de kendilerine şahit oldum. Şu halde bu müddet içerisinde çıkar ve
zararları h ususunda kabul edip etmediklerine şahitlik edebilirim. Fakat ne
zaman ki sen beni vefat ettirdin, içlerinden aldın, kaldırdın. "Ben seni
öldüreceğim, bana yükselteceğim" (Âl-i İmran, 3/55) vaadini yerine getirdin, o
andan itibaren üzerlerine kontr o lcü, gözcü ancak sen oldun, ve sen herşeye
şahitsin, önüne de şahit, sonuna da şahitsin.
118-Şimdi eğer onlara azab edersen şüphe yok ki onlar kulların, kölelerin,
mülk senin, hak senin, adalet senindir. Ve eğer bağışlarsan, şüphesiz ki sen
gâlipsin ve hikmet sahibisin, aziz ve hakîm ancak sensin. Şu halde ne azab
etmende bir haksızlık, ne bağışlamanda bir düşüklük, bir isabetsizlik
düşünülebilir. Ne istersen yaparsın, ne yaparsan aynen hikmet ve sevap olur;
yüce şeref senin, yüksek hikmet senindi r. Ne hükmüne karışılabilir, ne de
hikmetine itiraz edilebilir. Her
korkunun kaynağı sen, her ümidin merci'i yine sensin. Hâsılı ilâhlık ve
hükümranlık ancak senindir. Tek ilâh ancak sensin.
İşte ey müminler, İsa'nın Allah'ın huzurunda tam teslimiyet, sadakat ve ihlâs
ile böyle dediği ve bütün peygamberlerin de bu tarz üzere ilim ve Allah'ın
hükmüne dayanmayı emrettiği o toplanma gününden ve sorulardan korkunuz ve o
kıyamet gününün tek sahibi olan Allah'tan korkmak sûretiyle sakınınız ve
Allah'ın emirl erini dinleyiniz.
Fakat bu hatırlatmalar üzerine: Mademki Allah Teâlâ herkese karşı böyle azap
etmeye ve bağışlamaya - mutlak olarak- kâdirdir. Bundan onu menedecek hiçbir
kuvvet, hiçbir hüküm de tasavvur edilemez. O halde kâfirlere affı, müminlere
azab etmesi de mümkün demektir. O halde Allah'tan korkup korkmamanın, emrini
dinleyip dinlememenin hükmü eşit olmaz mı? Dünyada misalleri görüle geldiği gibi
Allah o gün de kâfirleri nimetlenmiş, müminleri de acı çeken kılarsa ve mesela
sadakatle kulluk eden İsa'yı cezalandırıp da ona ilâh diyen kâfirleri
bağışlayacak olursa, bu hatırlatmalardan ne fayda hasıl olacak? diye bir kuruntu
hatıra gelebilir. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın mutlak kudretiyle beraber, ilâhî
ahlâkın hikmetini isbat ve Allah üzerin e görev (vücüb alallah) olmamakla
beraber, Allah'ın emriyle kullara vacib olma (Vucub anillâh) nın sabit olduğunu
açıklamak sûretiyle, böyle bir kuruntuyu defetmek ve o müthiş soru karşısında
Hz. İsa'da ve diğer peygamberler zümresi ve sıddîklarda meydana gelen korku
heyecanını yoketmek için, hükmü yürütmeyi haber verme şeklinde bir vaad veya
hükmü yürütmenin vaadi şeklinde bir inşâ (dilek kipi) olmak üzere şu ilâhî hüküm
tebliğ olunuyor ki:
Meâl-i şerifi
119- Allah buyurdu ki: "Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür.
Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler
vardır". Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük
kurtuluş budur.
120- Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. O
herşeye kâdirdir.
119-*} O aziz ve hakîm ve mutlak hâkim olan Allah Teâlâ muhakkak buyuracak ki
işte bu korkunç gün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Nâfi'
kırâetinde nasb ile okunduğuna göre: Allah buyurdu ki, bu soru ve cevap
doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündedir. O gün vâki olacaktır. Dünyada
sözleşmelerinde duran, akitlerini samimiyetle yerine getiren doğrulara Allah
öyle vaad eder ve müjdeler ki, onların doğruluk ve samimiyetleri kı y amet günü
olan o korkunç toplanma ve sorgu gününde herhalde kendilerine faydalı olacak.
Hem dünyadaki gibi kederler ve gamlarla karışık bir fayda değil, her türlü korku
ve hüzünden uzak bir fayda ile faydalı olacaktır. Altlarından ırmaklar akan
cennetle r onlarındır. O sadıklar orada ebedî olarak kalacaklar. Allah onlardan
ezelî rızası ile hoşnut olup rızasına erdirmiş, onlar da dünyada Allah'tan razı
olmuş, sırf Allah'ın rızası uğrunda koşmuş oldukları gibi, bugün tamamen
rıdvanın zevkine ermiş bu l unacaklar; hem hoşnut, hem kendilerinden hoşnut
olunmuş olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş bundan, bu rıdvandan
ibarettir. Bütün gönüllerin aradıkları kavuşma zevkinin en büyüğü bu rızadır,
ebedî olarak Allah'ın rızası ile kulun rızasının toplamı demek olan bu rızanın
üstünde ne bir murad tasavvur olunabilir, ne de bir zevk.
120-Ve bu büyük zafer Allah'tan başkasında değil, Allah'ın rızasında ve ancak
O'na sadakat ve ihlastadır. Çünkü o bütün göklerin, yerin ve ihtivâ ettiklerinin
mülk ve saltanatı ancak Allah'ındır. Bununla beraber, O Allah her şeye de tam
kudretle kâdirdir. Bütün bu âlemde ve âlemin bölümlerinde dilediği gibi tasarruf
ve saltanat icra etmeye kâdir olduğu gibi, daha başka âlemler yapmaya da gücü
yeter. Bunun için Allah'ın dışında herhangi bir şeyin ve herhangi bir kimsenin
rızasına ermenin kıymeti yoktur. O, bugün zevk ise yarın acıdır. Ebedî olarak
faydalı olacak olan doğruluk ve samimiyet ancak Allah'a olan sadakat ve
ihlâstır.
Şu halde ey müminler, yahudi ve hıristiyanlar gibi antlaşmalarınızı
bozmayınız, sırf Allah rızası için akitlerinizi yerine getirmekle doğruluk ve
samimiyetinizi isbat ediniz de bu büyük kurtuluşa ve bu ilâhî rızaya eriniz.
Asıl ilâhî sofra bu, asıl bayram işte o gündür .Ve hiç şüphe yok ki Allah h er
şeye kâdir olduğu gibi, buna da kâdirdir.
Şimdi Mâide Sûresi bununla son buluyor ve bunu "Allah'a hamdolsun" teşekkürü
ile En'âm Sûresi takip ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder