Bu sûre de birçok şer'î hükümleri ve teklifleri kapsamaktadır. Baş tarafında
Allah'ın hakları, bütün insanlığın kardeşliği, çocuklara, kadınlara, yetimlere
acıma, şefkat gösterme ve haklarının verilmesi, mallarının korunması, evlenme ve
miras gibi hususlarla ilgili emirler ve hükümler ile başlamış, sûrenin sonu da
bu konularla bitmiştir.
Orta kısmında da aile terbiyesinden başlaması lazım
gelen temizlik, namaz, cihad, amirlere itaat gibi emirleri ve yükümlülükleri
kapsamıştır. Bütün bunlar, insa n ın yaratılışı ile ilgili ve terbiye esasına
dayalı bulunduğundan dolayı sûre: "Ey insanlar! Rabbinize karşı
gelmekten sakının..." hitabı ile başlamış ve bu konularda kadının ve
kadınlığın pek önemli bir yeri bulunmasından dolayı da ilk âyetinden itibaren
kadının yaratılışına ve şerefine dikkat çekilmiş, ismine de "Kadınlar Sûresi"
denilmiştir.
İnsanlık unvanıyla başlayan bu genel hitap, Bakara sûresinin başındaki ilk
genel hitabı hatırlatıyor. O genel hitap günahlardan sakınmak gayesiyle
"Rabbinize ibadet ediniz" (Bakara, 2/21) emrini vermiş ve bunu insanların
yaratılış delilleri ile aydınlatarak şimdiki zamandan başlangıca doğru götürmüş
ve özellikle Hz. Ademin yaratılış bahsini hatırlatmıştı. Burada ise bu hitabı
doğrudan doğruya günahlardan s a kınma emri takip ediyor. Bunu da özellikle
kadınların yaratılışı ile beraber yaratılış delili takip ediyor ki; bunda "Ey
insanlar! Artık büsbütün sakınma dönemine girmeniz ve aşağıda gelecek tarzda
tekliflerin (yükümlülüklerin) zevk ve hikmetinin manevi h a zzını anlamanızın
sırası geldi ve sakınma konularının en önemlilerinden birisi de kadınlar
konusudur." gibi düzgün ve edebî bir anlatım vardır. Dikkat etmeye değerdir ki,
Kur'ân'da ey insanlar! hitabıyla başlayan iki sûre vardır; birisi bu sûre,
diğeri H a cc sûresidir. Bu sûre, Kur'ân'ın ilk yarısından dördüncü sûre olduğu
gibi, Hacc sûresi de Kur'ân'ın ikinci yarısından dördüncü sûredir. Bu sûrenin
başında sakınmanın sebebi, yaratılışın başlangıcına dikkat çekmekle belirtilmiş
olduğu gibi, o sûrede de yar a tılışın sonu ve dönülecek yerin tanıtılmasıyla
belirtilmiş, "Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir." (Hacc, 22/1)
buyurulmuştur. Bu şekilde iki sûrenin başları tertipli olarak başlangıç ve
dönülüp gidilecek yeri (ahireti) tanıtmış ve bununla her b i r sûrede hakim olan
şer'î hükümlerin kayıt yönlerini de göstermiştir. Fahreddin er-Razî der ki: "Bu
konunun altında bir çok sırlar vardır..." Rabbinizin terbiye ile ilgili emri ve
koruması altına giriniz, emrine karşı çıkmaktan sakınıp genellikle asayiş e
uyunuz, O'nun şiddetli cezasından korununuz. O Rabbiniz ki sizi tek bir candan,
bir şahıstan yarattı. Bundan dolayı, aslında hepiniz bir babadan gelme
kardeşlersiniz ve hepiniz insansınız ve bir yaratıcının yaratıklarısınız. Bu
prensipler üzerinde, hukukla ilgili esasları insanlık gerçeğine ve terbiye
esasına dayandırarak kardeşlik haklarına riayet etmeli ve Rabbinizin emrine
aykırı hareket etmekten sakınmalısınız. Evet Rabbiniz bir can yarattı ve "O bir
candan eşini de yarattı" (Nisâ, 4/1). Böyle bir nimet ihsân etti. Biri diğerinin
canından kopmuş bir çift meydana getirdi. "Bütün çiftleri yaratan Allah, noksan
sıfatlardan münezzehtir". (Yâsin, 36/36) Ondan dolayı bu nimet ve gücün değerini
ve
büyüklüğünü takdir etmeli ve yaratılışın, eşyanın tabiatının eseri değil,
eşyanın yaratıcısı olan Allah'ın kuvvetinin eseri olduğunu bilmeli, ona itâat
etmeli ve azabından korkmalıdır.
Gözlem ve deneyle biliniyor ki, bir babadan erkek çocuk olabildiği gibi dişi
de olabilir. Halbuki yaratıcı kuvvet, eşyanın tabiatında olsaydı; ne topraktan
insan meydana çıkabilirdi, ne de bir erkekten bir kız çocuk olabilirdi. Çünkü
tabiat, düzenli ve uyumlu demek değil ise hiçbir şey değildir. Halbuki ne erkek
dişinin bir uyumu, ne de dişi erkeğin bir uyumudur. Hiç kimse erkeğe dişi,
dişiye erkek diyemez. Bunlar, iki çenekliler gibi bir kökten yarılmış,
özellikleri ayrı, vazifeleri birbirini tamamlayıcı değişik tabiatlı bir
çifttirler. Ve aynı zamanda bir kökün değişik çeşitleridirler. Bundan dolayı,
diğer arızalardan soy u tlanarak, yalnız fen ve ilim tabiatı adına düşünen ve
konuşan tabiat ilimleri bilginleri de tam olarak itiraf ediyorlar ki; her şeyi
sırf tabiata isnad etmek iddiası ile eşyanın çeşitliliğinin sebebini açıklamak
mümkün değildir. Ve yaratıcı kuvvet, tabiatın üstünde terbiye ile ilgili bir
etki yapan ve eserlerini yaratmak ve seçmekle meydana getiren yüce bir Rabb'dir.
O halde tam manasıyla tabiat yoktur. Ve tabiat fikri, ilmî bir prensip olamaz.
Çünkü bugün kabul edilen bir tabiat, yarın değişik şekillere g i rebilir. Ve
onun içindir ki, sırf ilmî bir mukayese her zaman için ilmin ölçüsü olamıyor.
Olayların meydana gelişi akılları durduruyor. Çünkü İblis de "Ben ondan (Hz.
Adem'den) daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu ise balçıktan yarattın."
(Sâd, 3 8 /76) diye ateşin tabiatına göre yaptığı mukayese ile aldanmıştır.
Gerçekten iş tabiatta olsaydı, akla göre tabiat hiçbir zaman erkekten dişi,
dişiden erkek çıkma sonucuna varmazdı. Gerçek durum ise böyle değildir. Bütün
insanlığın yaratılışının başlangıcı n a çıkıldığı zaman ise mesele daha fazla
açığa çıkmaktadır. Akıllar, etkinin başlangıç noktasını ne kendilerinde ne de
eşyanın tabiatında görmemelidir. Hepsinin üstünde yaratıcı Allah Teâlâ'da
görmelidir. O Yüce yaratıcı ki bir kişiden eşini de yaratmak şe k linde ilâhî
kuvvetini gösterdi ve bu ikisinden bir çok erkekler ve kadınları yeryüzüne
yaydı. Ve bugün var olan insanlar böyle meydana geldi. Bundan dolayı hiç yokken
topraktan seçmek suretiyle insan yaratan ve o insandan eşini yaratan ve iki
insand a n, birbirlerinden doğmaları suretiyle erkek dişi birçok çocuklar ve
torunlar yaratıp dünyaya yayan yüce yaratıcının ilâhlığının, bir şahıstan
ordular, milletler yetiştirebildiğini bilmeli ve ona göre tam bir iman ile
vazifesini yerine getirmeli, Allah yol u nda hiç bir fedakarlıktan çekinmemeli
ve evlenme kuralına uymakla nüfusun çoğalmasına önem vermeli ve bunların ilâhî
bir terbiye ile yetişmesine çok dikkat etmeli ve evlenmeye sevk eden,
yaratılıştan gelen meyilleri, kötüye
kullanmaktan sakınmalıdır. İşte bu şekilde bu günkü bir kaç insan yarın
dünyaları fetheden ve İslâmiyeti yükselten büyük bir ümmet olabilir. Ve ahirette
en büyük mutluluğu elde eder. Bu gerçekten dolayıdır ki, Allah'ın elçisi şöyle
buyurmuştur: "Evleniniz ki üreyip çoğalasınız. Çünkü b e n kıyamet günü düşük
çocuk bile olsa diğer ümmetlere karşı sizinle iftihar ederim."
Bu bir kişiden maksat, Hz. Âdem, eşinden maksat da Hz. Havva olduğunda fikir
ve görüş birliği vardır. Hz. Âdem "Şüphesiz Allah Âdem'i seçerek üstün kıldı"
(Âli İmran, 3/33). Ve "Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra ona 'ol' dedi ve o
da oluverdi" (Âli imran, 3/59) ayetlerinden anlaşıldığı üzere, topraktan
seçilerek yaratılmıştır. Hz. Havva da, Âdem'in kendisinden ayrılarak
yaratılmıştır. Bu mânâ hadislerde "Havv a, Âdem'in bir kaburga kemiğinden
yaratıldı". diye nakledilmiştir ki, bir yarılma mânâsına gelir. Ve bu mânâ eşlik
ilişkisinin temeli demektir. Bir sahih hadiste, "Kadın bir kaburga kemiği
gibidir. Kadın bir kaburga kemiğinden, bir eğri kaburga kemiğinden y aratıldı,
onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kırılması da boşanmasıdır."
buyurulmuştur.
Burada eğri kaburga kemiği, bu yarılmaya işaret etmekle beraber erkekle kadın
arasındaki tabiat uyumsuzluğuna ve kadınların erkekleştirilmeye kalkışılması,
onları kırıp atmak demek olduğuna dair uyarıyı içeren bir misaldir. Bundan başka
bu kısımlara ayrılmanın, cennetteki yaratılış başlangıcında meydana geldiği de
hadislerde yer almıştır. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın." (Bakara, 2/35;
A'raf, 7/19) âyeti d e buna delalet etmekte bulunmuş olduğundan cennetten
yeryüzüne atılmaları, yani dünyaya gelişleri, bu dallanmadan sonra demek olur.
Bununla birlikte şunu da hatırlatalım ki bir can Âdem, eşi de Havva olduğunda
şüphe olmamakla âyet bunu genel bir mânâ ile a n latmıştır. Çünkü âyet, bu
anlamı, sırf haber olarak değil, Allah'ın kuvvetinin delili olmak üzere şimdiki
zamanda bilinen ve görünen yaratılışın meydana gelişini delil göstererek
anlattığına göre işin başında şöyle ilmî bir tanıtımı kapsamaktadır: Görülüy o r
ki bugün var olan insanların hepsinin yaratılışı önce birer babadan başlıyor.
Anneler, aşılamayı babalardan alıyor. Fakat hayret edilecek şey odur ki erkek
olan babadan gelen çocuklar hep erkek olmuyor. Bunda tabiatın
uyum kuralı vuku bulmuyor. Bilakis erkek cinsinin eşi olan dişi cinsi de
tabiata aykırı olarak erkekten yaratılıyor. Ve erkekle dişinin evlenmesinden bu
sayede erkek ve kadın bir çok çocuklar meydana geliyor. Ve bu şekilde dünkü bir
Âdem, bir müddet sonra büyük bir ailenin, bir kabilenin, b i r ırkın babası
oluyor, babalar kadınsız çocuk yapamıyorlar. Fakat bu hususta aşılamayı yapan
erkek ve alan kadın olmasından dolayı erkek önce, kadın sonra geliyor. Bundan
dolayı erkeklerin kadınlardan dallanması (ayrılması)da beklenilmeyen bir iş
olmakla b eraber daha önce hepsi erkekten dallanıyor, türemenin başlangıcı erkek
oluyor. Şu halde genel olarak erkek cinsi ile, genel olarak kadın cinsi
karşılaştırılarak üzerinde düşünüldüğü zaman; insanlığın yaratılışının her
kuşağındaki başlangıcına göre erkek b i rinci, kadın ikinci temel bulunduğundan
dolayı, herşeyden önce kadının her zaman erkekten ayrılmış olduğu bir analiz
şeklinde meydana çıkıyor. Bundan dolayı şimdiki zamandan başlangıca göz atıldığı
zaman, türemenin ikiden dört ve dörtten sekiz gibi bir ma t ematiksel oran takip
etmesinden dolayı bugünkü milyarlarca insanların kökü ele alınınca matematiksel
bir şekilde sabit olur ki, insanlığın başlangıcı, Âdem ve Havva diye anılan bir
çifte, yani bir erkekle bir kadına döner. Ve bunlar arasında kök birliğini ifade
eden bir nefis ilişkisi vardır. Ve bu ilişkide erkek öncedir, kadın ondan
sonradır. Ve bundan dolayı o kadın, erkeğin canından ayrılmıştır, onun ruhundan
kopmuştur. Ancak bu dallanmada hayret uyandıran durum, daha fazladır. Çünkü
artık zaruri olarak onlardan önce anne ve babaları yoktur ve o kadının o
erkekten ayrılması da bir evlad ayrılması gibi değildir. İki cinsi taşıyan bir
kök dalından çatallanan ve ileride birbirleriyle karşılaşmak üzere karşılıklı
bir çekim besleyen ve tek bir gayeye hizmet e d en değişik özellikli etkileyici
ve bu etkiyi kabul edici bir çift küçük yaprakçığın ayrılması gibidir. Bu ise
topraktan insanı seçmek gibi bizzat Allah'ın yaratması ile açıklanır. Gösterilen
bu delilin tamam olması için, dünyanın sonradan yaratılmış olduğ u düşüncesini
unutmamak gerekir ki, bu konu daha önce açıklanmıştı. İşte âyet-i kerime, Adem
ve Havva'nın yaratılışını haber verirken şimdiki zamandan geçmişe giden böyle
bir delil ile sonuca varmayı da kapsayan bir beyan uslubu ile anlatmıştır.
Bundan dol a yı âyetin mânâsı hem nakle, hem akle dayanır.
" Minhâ" (o nefisten) kaydı ile erkeğin kadından önde bulunduğunu anlatırken
aynı zamanda " eşini" ifadesiyle de kadının yaratılışının, erkeği yalnızlıktan
ve kısırlıktan kurtaran büyük bir nimet olduğunu ve bu nimetin kötüye
kullanılmamasının ve şükrünün yerine getirilmesinin gerekli olduğunu da
bildirir. Nitekim bir hadiste Resulullah (s.a.v.), "Dünya bir
eşyadır. Ve dünya eşyasının en hayırlısı saliha kadındır." buyurmuştur.
İnsanlar, bu nimeti kötüye kullanmaya hazır bulunduklarından dolayı ilk önce
sakınmaları emredilmiş ve bu sakınma şu şekilde pekiştirilmiştir: "" Asım ve
Hamza ve Kisâî kırâetlerinde şeddesiz, diğer kırâetlerde şeddeli okunur. Mânâ
birdir. Hamza kırâetinde esre, diğerlerinde ü s tün okunur. Bundan dolayı, bunda
iki ayrı tefsir şekli vardır. Birine göre, "Birbirinizden bir şey rica ederken
Allah aşkına, Allah için senden şunu rica ederim, diye adına yemin verdiğimiz
Allah'a isyan etmekten ve o akrabaların haklarını ve itibarlarını gözetmemekten
korkunuz" demektir. Diğeri de, "O Allah'a isyan etmekten korkunuz. Öyle ilâhî ve
rahmânî bir ahlâk ile hareket ediniz, ki siz o Allah'a ve akrabalara and vererek
birbirinizden karşılıklı dilekleşmede bulunursunuz." demek olur. Araplar, akrab
a lıktan dolayı önemli bir yalvarmada bulunacakları zaman derlermiş ki, "Allah
ve akrabalık hakkı için rica ederim" mânâsınadır. Bu ikinci mânâ her iki kırâete
göre de mümkündür. Fakat birinci mânâ, Hamza kırâeti dışındaki diğer
kırâetlerdedir. Birincisi n de hukuk yönü açıkça, ahlâk yönü kapalı olarak
bildirilmiştir. İkincisi de bunun tam aksinedir.
ERHÂM: Rahimin çoğulu, rahim nın kesresi ile bilindiği gibi kadında çocuk
yatağı olan özel organıdır. Fakat yakınlık ve akrabalık sebeplerine de denilir.
Nitekim sıla-i rahim, arkabaya iyilik; kat'-i rahim, yakınlık ilişkisini kesmek
demektir. Burada da yakınlık sebepleri mânâsınadır. Her zaman rahim kelimesinin
sevgi, merhamet, şefkat ve acıma mânâsını anlattığı ve bunlar, kadınlığın
yaratılışının gereği bulunduğundan dolayı kadınlara acımak ve şefkat ile muamele
etmek, şeref ve haysiyetlerini yaratılışları gereğince korumak, tecavüzden ve
kötüye kullanmaktan ve evlenme gayesini bozacak yakışıksız şeylerden korumak ve
aile fertleri, çoluk çocukları, genel olarak akraba ve hısımlar hakkında da
akrabalık inceliğine yaraşan nazik ve çekici bir sevgi beslemek ve bütün
bunlarda Allah sevgisi ile Allah korkusunun özü demek olan Allah korkusu esas
kabul edilip iyi ve kötüyü bu açıdan düşünmek ve bundan dolayı bu ilişkilerde ne
erkeğin ne kadının yaratılış hikmetine ve türeme gayesine aykırı olan hırs ve
nefse ait kibri, ne de akrabaların Allahın emrine aykırı arzu ve meyilleri
gözönüne alınmayıp, her hususta Allah'ın hükmünün yerine getirilmesi lüzumu
gösteri l miştir. Bu konuda birçok hadis-i şerifler de vardır. Bazıları
şunlardır:
1- "Rahim (akrabalarla
ilişkiyi sürdürmek) Arşa asılıp şöyle der: Beni gözeteni Allah gözetsin, beni
terkedeni Allah terketsin. "
2- "Allah Teâlâ şöyle buyurur: 'Ben, Rahmanım, o rahimdir. Ben, ona ismimden
bir isim türettim. Bundan dolayı onunla ilgilenen, akrabalarla ilişki sürdüren
ve iyilik yapana ihsanda bulunurum, akrabalarla ilişkisini keseni de mahrum
ederim."
3- "Allah'a itaat edilen şeylerde akrabalık ilişkilerini sürdürmekten daha
çabuk sevabı verilen hiç bir şey yoktur. Allah'a isyan edilen amellerde de
cezası, zinadan ve yalan yere yeminden daha çabuk verilen hiçbir amel
yoktur."
4- "Sadaka ve akrabalık ilişkilerini sürdürmek, Allah bunlarla ömrü uzatır.
Ve kötü ölümü defeder. Sakıncalı ve tiksindirici şeyleri de defeder."
5- "Sadakanın en faziletlisi, düşman olan akrabalara verilendir."
Özetle "Rabbinizden korkan" ifadesi, genel olarak insanlar arasındaki umumi
kardeşliğin bozulmasından ve erkekle kadın arasındaki cinsel meyillerin kötüye
kullanılmasından, "Allah'tan korkun" ifadesi de aile ve akraba haklarının ve
ilişkilerinin bozulmasından sakınmayı kapsamaktadır.
Yani gerek genel ilişkilerde ve gerekse özel ilişkilerinizde Allah'a isyan
etmekten korkunuz. Çünkü her zaman Allah üzerinizde gözcüdür. Bütün
hareketleriniz Allah'ın kontrolü altındadır. Fiillerinizden, sözlerinizden,
niyetlerinizden hiç biri O'ndan gizli kalamaz. Görülüyor ki, bu âyet-i kerime,
derin bir belagatla sûrenin esas muhtevasına işaret etmiş ve Âl-i İmran
sûresinden sonra gelmesinden dolayı da savaş kayıplarını telafi etme
vasıtalarına dikkati çekmiştir.
2-Şimdi emr olunan sakınmanın tatbik yerlerinin açıklanmasına başlanıyor. Ve
ilk önce akrabalara acıma ile en çok ilgisi bulunmak üzere yetimlerin
haklarından başlanıyor. Şöyle ki: Akrabaları gözetiniz ve yetimlere mallarını
veriniz. Rivâyet ediliyor ki, Gatafan oğullarından bir adamın yanında yetim bir
kardeş oğlunun (yeğeninin) çokça bir
malı varmış, buluğ çağına erince malını istemiş, amcası engel olmuş. Bunun
üzerine bu âyet inmiş. O da Allah ve Resulüne itaat eder ve büyük günahtan
Allah'a sığınırız demiş ve malı teslim etmiştir. Hz. Peygamber de, "Böyle nefsin
cimriliğinden sakınıp Rabbine itaat ed e n, onun cennetine girer." buyurmuştur.
Çocuk da malını alınca Allah yolunda harcamış. Resulullah da, "Sevab sabit oldu,
fakat günah ebedî kaldı." buyurmuş. "Ey Allah'ın Resulü! Sevabın sabit olduğunu
anladık, günah nasıl ebedî kaldı? Allah yolunda harcıyo r." dediklerinde,
"Çocuğun sevabı sabit, fakat babasının günahı ebedî (kaldı)." buyurdu. Bilindiği
gibi âyetin iniş sebebinin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Ve
birkaç âyet sonra da bunun ne zaman verileceği açıklanacaktır. Bundan dolayı
burada "veriniz" demek "onlara göz dikmeyiniz ve sırası gelince hiç zorluk
çıkarmadan tam olarak veriniz ve vermek için iyi koruyunuz" demek olur. Bunun
için buyuruluyor ki "Hem de pisi temiz ile değiştirmeye kalkmayınız". Bundan şu
mânâlar anlaşılır:
1- Ey veliler veya vasiler! Elinizde bulunan yetimin temiz, hoş bir malını
kendinizin aşağılık kötü bir malınızla değişmeye kalkışmayınız.
2- Yetim malı size haram ve pistir. Kendi malınız ise helal ve hoştur. Bundan
dolayı kendi helal olan malınızla, yetimin haram olan malından bir değiştirme,
bir alışveriş yapmaya kalkmayınız. Yetimin mallarını olduğu gibi koruyunuz.
Korunması için satılması gerekli olanları bile değerlerine satınız ki töhmet
(suç) altında kalmayasınız, bu noktada yetimin taşınmaz malları ile taşınır
malları ve taşınır mallarından çabuk bozulan ve çabuk bozulmayan malları
hakkındaki hükümler içinde bulunmaktadır.
3- Kendi mallarınıza güzel güzel bakıp da yetimin malını kötü bir durumda
bırakmayın, ona kendi malınıza bakar gibi ve hatta ondan daha fazla bir özenle
bakın.
4- Yetimin malına saldırarak almayınız ki, elinizde güzel mallarınızın ona
karşılık yok olmasına sebep olup da felakete düşmeyin.
5- Nihâyet kendi helal rızkınızı beklemeyerek sabırsızlanıp yetimin malını
haram haram yemek için pis boğazlığa kalkışmayınız.
Gerçekten bu mânâlardan her birini müfessirler anlatmışlardır.
Kısacası her şekilde yetimlerin mallarını koruyunuz.
Ve onların mallarını kendi mallarınıza katıp ekleyerek yemeyiniz, yani boş
yere harcamayınız ve ondan faydalanmayınız. Çünkü bunların her biri büyük bir
günah olmuştur.
YETÂMÂ: "Nedîm ve nedâmâ" gibi yetîmin çoğuludur. Veya çoğulunun çoğuludur.
"Yetîm" yalnız kalma mânâsına "yetem" den alınmıştır. Nitekim eşsiz inciye
"dürr-i yetim" (sedefinde tek olan inci) denilir. İşte bu yalnız kalma mânâsı
düşüncesi ile babası vefat etmiş olana yetim denilmiştir ki böyle yetim kalmağa
da nın ötresi ile "yütm" denilir. Bundan dolayı, lugat bakımından bu ismin hakkı
gerek küçüğe ve ge r ek büyüğe denilebilmesidir. Çünkü babadan yalnız kalma
mânâsı kalıcıdır. Fakat örfe göre henüz kendini kurtaracak çağa ermemiş
bulunanlara aittir. Bu yönden "yetim" kelimesi bir zayıflık ve özellikle akıl
zayıflığı ve fikir noksanlığı mânâsı ile de ilgili d ir. Ve bundan dolayı
erginlikten sonra bile rüşdünü bulamayanlar üzerinde yetim ismi, lügat ve örf
açısından kalıcı olabileceği gibi, kocasından yalnız kalan kadınlara da yetim
denilir. Nitekim Resulullah bu mânâda "Yetim kadın (dul kadın)dan kendi nefsi
için izin istenir." buyurmuştur ki, bu izin istemenin küçük çocuğa ait
olamıyacağı bellidir. Diğer bir hadis-i şerifte de "Yetim ve kadın, bu iki zayıf
hakkında Allah'dan korkunuz." buyurulmakla yetimin zayıflık mânâsı
gösterilmiştir. Bununla beraber yaşlılık ve olgunluk devrinde bulunan erkek,
aklı zayıf ve noksan fikirli dahi olsa ona yetim denilmediği de bilindiğinden
dolayı erkeğe yetim denilmesi, ancak çocukluk durumunda veya henüz ona yakın bir
çağda bulunması itibarıyla olduğu halde, kadına babası n dan ayrılması
itibarıyla aynı mânâda ve kocasından ayrılması itibarıyla büyük iken bile
kendisine yetim denilmiştir. "İhtilamdan (ergenlikten) sonra yetimlik yoktur."
hadis-i şerifiyle de yetimin sözlük ve örfteki mânâsının değil, şer'î hükmün,
yani erge n likten itibaren yetimlik hükmünün kalkabildiğinin açıklandığı
anlaşılıyor ki, bununla da yetimin şer'î mânâsı yerleşmiş olur. Şu halde sözlük
örfü bakımından ve yetimler denilince babaları vefat etmiş oğlan veya kız,
küçükler ve çocuklar anlaşılabileceğ i gibi, kocasız kalmış kadınlar da
anlaşılabilecektir. Ve bunların hepsi acımaya değer ve haklarında Allah'tan
korkulmalıdır.
Genellikle yetimlerin mallarından başka, nefisleri ve ırzları ve özellikle
her
iki mânâdan biri ile yetim olan kadınların nefisleri ve ırzları da en fazla
korunması lazım gelen sakınma yerlerindendir.
3-Bunun için ve eğer yetimler hakkında onların haklarını gözetmeyeceğinizden
korkarsanız, yani gerek canları, gerek ırzları ve gerek malları itibarıyla her
yönden adalete ve doğruluğa riâyet edemiyeceğinizden korkarsanız -ki böyle büyük
günahtan elbette korkarsınız ve korkmanız gerekir o halde durumunuza göre
kadınlardan ikişer, üçer, dörder size helal ve hoşunuza gidenler ile evleniniz.
Hem onları zarar ve tehlikeden korumada, hem de kendinizi zulüm ve tecavüzden
korumaya vesile olur. Genellikle kadınlar kimsesizlikten ve ortaya düşmekten
kurtulur. Siz de zina ve diğer günahlara, haksızlıklara düşmezsiniz. Ancak bunda
da birden fazla kadınlar arasında adaleti korumak, birine d i ğerinden fazla
muamele etmemek gerekir. Bunun için ve eğer birden fazla kadınlar arasında da
adalet yapamayacağınızdan korkarsanız -ki bundan da korkmalısınız o halde ancak
bir kadınla evleniniz.- Ca'fer kırâetinde ötre ile okunduğuna göre - bir kadın y
eter. Yahut da sahip olacağınız cariyeler alırsınız. O, yani bir kadınla evlenme
adaletsizlik yapmamanız ve haksızlık etmemenize daha elverişlidir. Yalnız bir
kadının hakkını gözetmek elbette daha kolaydır. Bunda sıkıntıya düşmemek
ihtimali daha yakındır. Bu cümleden fakirlik ve çaresizliğe düşmemenize, yani
iktisadınıza daha elverişlidir mânâsı da anlaşılmıştır ki, bunda gibi düşünülmüş
veya bu mânâ, konunun bir gereği olmak üzere gösterilmiştir. İlk önce görülüyor
ki burada "Yetimler hakkında ad a let yapamayacağınızdan korkarsanız" diye bir
şart vardır. hitabı ile nikah (evlenme) emri buna bağlanmıştır. Bundan dolayı,
bu şartın mânâsını ve bu emrin meydana geliş şeklini iyi anlamak için bu konuda
rivâyet yoluyla gelen tefsir şekillerini bilmek ge r ekir. Şöyle ki:
1- Buhari ve Müslimde de rivâyet olunduğu üzere Urve b. Zübeyr (r.a.)
demiştir ki: "Ben, Hz. Âişe (r.a.)den ilâhî kelâmının mânâsını sordum. Hz. Âişe
dedi ki: "Kızkardeşimin oğlu! Bu o yetimdir ki velisinin gözetimi altında
bulunur ve mal hususunda ortak da bulunurlar. Malı ve güzelliği velisinin hoşuna
gider, mehrinde adalet yapmıyarak onunla evlenmek ister. Başkalarının vereceği
mehir kadar mehir vermez. İşte bu âyette bu gibi velilerin hakk ve adalete
riâyet edip, mehirlerini özel l ikle en yüksek miktarına eriştirmedikçe
gözetimleri altında bulunan yetim kızlarla evlenmeleri yasaklanmış ve hoşlarına
giden diğer kadınlarla evlenmeleri emredilmiştir. "Hz. Âişe
devamla şöyle demiştir: Bu âyetten sonra insanlar bunlar hakkında
Resulullah'tan fetva sordular, Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ da: "Kadınlar
hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: O kadınlar hakkında size fetvayı Allah
veriyor. Yazılan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz
yetim kadınların, zayıf düşürü l en çocukların hakkındaki ve yetimlere adaletli
davranmanız hususundaki hükümleri, Kur'ân'da size okunan âyetler açıklar. Ne
hayır işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir". (Nisâ, 4/127) âyeti indirildi.
Bu "Kur'ân'da size okunan" önceki âyetidir. âyet i de herhangi birinizin,
himayesi altında bulunan yetim kıza, mal ve güzelliği az olduğu zaman rağbet
göstermemesidir. Bundan dolayı, bunlara rağbet edilmediğinden dolayı mal ve
güzelliğine rağbet ettikleri yetim kızları hak ve adaleti gözetmedikçe onlarl a
evlenmekten men edildiler."
Yine Sahih-i Müslim'de Hz. Âişe'den Urve, Urve'den oğlu Hişam yoluyla rivâyet
edilmiştir. Hazreti Âişe demiştir ki: " âyeti şunun hakkında indi ki, bir
erkeğin yanında yetim bir kız olur ve bu erkek onun velisi ve mirasçısı bulunur.
Yetim kızın malı var, fakat o erkekten başka onu koruyacak ve evlenmesi için yol
gösterecek bir velisi de yoktur. İşte biricik velisi olan bu erkek, malına tamah
ederek, malına ortak olmak için onu kimse ile evlendirmez, evlenmesine engel
olur, zarar verir ve birlikte yaşayıp hoş geçinmez. Bundan dolayı Allah Teâlâ
buyurdu ki: "Size neler helal kıldım bak ve kendisine zarar vereceğin şu yetim
kızı bırak" diyor.
"Yetimlerin mallarını veriniz ve malları dolayısıyla onlara zarar da
vermeyiniz" mânâsıyla bu tefsirin bir önceki âyetle bağlantısı pek açıktır.
Zuhrî ve Rebi de bu şekilde tefsir etmişlerdir. Ebu Bekir er-Razî de
Ahkamu'l-Kur'ân'da bunu tercih etmiş ve bunun İbnü Abbas'tan da rivâyet
edildiğini zikretmiştir. Böylece evlenmesi düş ü nülebilen velilerde amca
çocukları gibi nikah düşen akrabalar olabilir.
2- İbnü Abbas hazretlerinden şu iki cümle rivâyet edilmiştir: "Erkekler,
yetimlerin mallarından dolayı dört kadınla sınırlandırıldılar. Çünkü bir adam,
yetimlerin malları ile dilediği kadar kadınla evlenebiliyordu, Allah Teâlâ bunu
yasakladı." Buna yakın olmak üzere tabiîn müfessirlerinden Hasan b. el-Hasan
hazretleri de demiştir ki: Veliler, velâyetleri altında
bulunan yetim kızlardan nikahı halil olanlarla evlenirlerdi. Fakat
kendilerine rağbetlerinden değil, mallarına rağbet ettiklerinden dolayı
evlenirlerdi. Ve bundan dolayı onlarla iyi geçinmiyorlardı, miraslarını yemek
için ölümlerini gözlerlerdi, bundan men edildiler.
3- Bundan önceki âyeti inince veliler, yetimlerin haklarında adalet yapamayıp
günaha gireceklerinden korkarak onlara vasilikten çekinmeye başlamışlar. Ve
halbuki o zaman nikahları altında on veya daha fazla veya daha az kadın
bulunabiliyor ve bunların haklarını gözetemiyorlardı, adalet yapamıyorlardı. B u
ndan dolayı bu âyetle onlara şöyle denilmiş oluyor: "Eğer yetimlerin haklarında
adalet yapamamaktan korkuyor ve bundan dolayı onlara velilikten çekiniyorsanız,
genel olarak kadınlar hakkında da adaletsizlikten korkunuz da haklarını yerine
getirebileceğin i z miktarda kadınlar alınız ki bu da en son dört tane
olabilir." İbnü Abbas'tan naklen Katâde ve Sûddi böyle söylemişlerdir. Fakat bu
rivâyet şöyle şarta bağlanıyor: Buna göre önceki âyetin bundan önce inmiş ve
yaygın olması gerekiyor. Halbuki onun hükmünü n ortaya çıkması bundan sonraki
(Nisâ, 4/5-6) âyetlerine bağlı bulunuyor. Bu ise beraber inmelerini gerektirir.
Onun için bu mânâ açısından sebeb, zikredilen âyet değildir; cahiliyye devrinde
bile Arapların yetimlerin işlerini günah sayıp da kadın işini g ünah saymamaları
olduğu zikrolunuyor ki, İbnü Cerir Taberi de Süddi'den ve Katede'den bu şekilde
rivâyet etmiştir. Sa'id b. Cübeyr hazretleri de demiştir ki: "İnsanlar o zaman
bir emir veya yasak söylenmedikçe cahiliyle dönemi gelenekleri üzere bulunuyorl
a rdı. Resulullah'a yetimler hakkında soru sordular. Allah Teâlâ'da bunu indirdi
ki yetimler hakkında adaletsizlikten korktuğunuz gibi kadınlar hakkında da
korkunuz da adalet yapabilecek kadar evleniniz." demektir.
4- İkrime'den de şöyle rivâyet edilmiştir: "Kureyşten bir adamın bir çok
kadınları bulunur, yanında yetimler de bulunurdu. Derken kendi malı tükenir,
yetimlerin malına meylederdi. Bundan dolayı bu âyet indi: Bir adam dört, beş,
altı ve on kadınla evlenirdi, diğer biri de ben de falan gib i niçin
evlenmiyeyim der, yetimin malını alır, bu mal ile evlenirdi. Bundan dolayı
dörtten fazla kadınla evlenmekten men edildi." Fahreddin Razi de: Bu görüş,
gerçeğe en yakın görüştür. Çok sayıda kadınla evlenilince o oranda çok
harcama
ve masrafa ihtiyaç ortaya çıkacağından bu ihtiyacın sevkiyle (iticiliğiyle)
yetim velilerinin, yetim malına tecavüz etmesinin gerçekleşmesi ihtimali üzerine
Yüce Allah, fazla kadınla evlenmekten insanları korkutmuş gibidir." diyerek bunu
tercih etmiştir. Fakat bu tercih, t e nkide değer. Çünkü yasak sebebinin yalnız
yetimin malına tecavüz endişesine bağlanması ve gerek yetimlerin nefsinin ve
gerek diğer taraftan kadınlara adaletli davranma meselesinin asıl sebepte
düşünülmemesi ve bunların nihâyet bir delalet (yol gösterme) m e vkiinde
tutulmaları âyetin derin ve çeşitli olan iniş hikmetinin hakkını vermemektir.
Sonra cariye meselesinde aynı sakıncanın söz konusu olmayacağı da kabul
edilemez. Bundan başka âyetin burada bulunması doğrudan doğruya kadın sayısını
azaltmayı hedef ed i ndiği, ilk önce ve bizzat dörtten fazlasını yasaklamaya
yönelik bulunduğu da herkes tarafından kabul edilmiş değildir. Gerçi bu âyet ile
birden fazla kadınla evlenmenin en fazla dört kadınla sınırlandırılması vaki bir
emir ve bundan dolayı fazlasının yasa k lanması da ister istemez sabit ve bu
şekilde cahiliye geleneğine göre sayının aşağı indirilmesi de kesin olmakla
beraber Kur'ân âyetinin, dörde indirmesi tarzında bir azaltma mânâsı ile değil,
birden dörde kadar müsaade ile yine bir çeşit çoğaltma üslubun d a bulunduğu ve
Hz. Aişe'nin dediği gibi, "Bakınız ben size neler helal ettim" mânâsını
bildirdiği de apaçıkça anlaşılır. Bundan dolayı azaltma ve çoğaltmayı yasaklama,
ibare ile değil, işaret iledir. Yukarda nakledilen İbnü Abbas'ın sözü de olsa
olsa bu s a yıyı azaltmanın ve fazlasını yasak etmenin ancak sabit olduğunu
ifade eder.
5- Bazı müfessirler de demişlerdir ki, bir adam, mal sahibi ve güzel bir
yetim kız buldu mu başkasından esirgeyip kıskanarak onunla hemen evleniyordu ve
bu şekilde bazen yanında haklarını gözetemeyeceği kadar birçok yetim kızlar
toplanırdı, âyeti bunlar hakkındadır ve şöyle demektir: "Ve eğer o yetim kızlar
ve kadınlarla evlendiğiniz zaman haklarında adalet yapamamaktan korkarsanız,
diğer kadınlardan hoşunuza gidenlerle evlen i niz". Kadı Beydâvî de bunu tercih
etmiştir. Fakat Ebu's-Suud'un haklı olarak tenkid ettiği şekilde buna nazım
(Kur'ân'ın ibaresi) müsaid değildir.
Çünkü bu şekilde; "diğer kadınlarla evleniniz" diye emir ve teşvik anlamsız
olur. yerine denilmesi ger ekirdi.
6- Mücahid demiştir ki, bunun mânâsı: "Yetimler hakkında adalet yapamamaktan
korkuyorsanız zinadan korkunuz da size helal ve hoşunuza giden kadınlardan
ikişer, üçer, dörder alınız ki harama düşmek tehlikesine maruz olmayınız."
Bu tefsir, büyük bir hakikatı kapsamaktadır ki, yetimlerin hakları ve
kadınlara adaletle davranma mânâsı içinde zinadan sakınma mânâsının önemli bir
esas teşkil ettiğini ve birden fazla kadınla evlenme müsaadesinin bu hikmet ile
ilgili olduğunu ve bunda fuhuş ve zin a sefaletlerine (aşağılıklarına) karşı
köklü bir mücadele bulunduğunu gösterir. Bu şekilde görülüyor ki, bu
rivâyetlerin bazıları âyetin iniş sebebini, bazıları da iniş hikmet ve
faydalarını göstermektedir.
Buna göre her biri bir görüş açısından önem arzetmektedir. Ve bu rivâyetlerin
toplamı, âyetin muhtemel olan veya içine aldığı mânâları da göstermektedir. İniş
sebebini en açık olarak gösteren, Hz. Âişe rivâyetidir. Yetimlerin veliler
tarafından mal veya güzelliğine tamah edilerek başkaları ile evlen m elerine
engel olunup, uygun olmayan bir mehir ile kendilerine zorla nikah ve can ve mal
açısından zarara uğratılmaları ve bu şekilde mal ve güzelliği az olan yetimlere
hiç rağbet edilmeyerek tamamen sefilliğe düşürülmeleri âyetin inmesinin esas
sebebi olm u ş ve bunun için âyet, emirden önce yasağı kapsamış ve bütün
kadınlara adaletle davranma gayesi de inmesinin hikmeti olmuştur. Ve işte birden
fazla kadınla evlenmeyi sınırlandırma, bu hikmetlerin ve faydaların bazıları
olduğu gibi, birden fazla kadınla evl e nmeye müsaade etmek de kadınların
sefaletine meydan vermemek ve tarlayı (çocuk verecek anaları) artırma hikmet ve
faydasını kapsamıştır.
Yukarıda dul kadınlara bile yetim denildiğini açıklamıştık. Âyetin inme
sebebi gerek yalnızca küçük yetimler olsun ve gerekse kayıtsız olarak kendileri
ile evlenilmiş kadınlarla da ilgili bulunsun, her şekilde âyetin mutlak surette
kadınlara adaletli davranma hikmet ve gayesi ile ilgili bulunduğu da açıkça
bellidir. Bundan dolayı âyetin iniş sebebinin özel oluşu, mân â ve hükmünün de
özel olmasını gerektirmeyeceğinden, da yetimler, delalet yolu ile olsa bile, dul
kadınları da kapsayan genel bir mânâ ile ele alınırsa, âyetin hükmü ve hikmeti
daha fazla bir açıklık ile düşünülebilecektir. Demek ki, âyetin iniş sebebi ba k
ımından velilerle ve kocalarla ve bir dereceye kadar özel menfaatlerle ilgili
olan bu âyet, hüküm ve hikmet ve iniş gayesi açısından onlarla beraber kamuyu ve
kamu yararını ilgilendiriyor. Ve bunun için evlenme ile ilgili meseleler, kul
haklarından başka bir de Allah hakkını ve kamu hakkını kapsamaktadır. Bundan
dolayıdır ki, evlenme, bir bakımdan hak ve bir bakımdan vazifedir. Hem muamele,
hem de ibadettir. Allah Teâlâ, en açık şekilde acıma
ve şefkata müstahak olan yakınlara ve yetimlere dikkati çektikten sonra, her
iki ince duygunun heyecanının etkisi altında adalet duygusunu tahrik ederek
hayat ve insanlığın mutluluğunun gelişme kanunu olan ve malî meseleler ile de
ilgisi bulunan evlenme işinin, hem hak ve hem vazife yönlerine sahip, bir
bakımdan geniş l emeyi ve bir bakımdan sınırlamayı kapsayan ve kadınla erkek
arasındaki yaratılışta var olan ilişkinin bütün inceliklerini içerecek bir
şekilde tesbit etmiş ve genel olarak erkekleri teşvik ile kadınları korumaya
sevketmiş ve cefa ve haksızlıktan, ahlâksız l ıktan, fuhuştan men etmiş ve
iğrendirmiştir. Yetimlerin ve kadınların haklarının ve bu hakları korumanın
genel vazifeler arasında bulunduğunu ve bu konuda evlenmenin önemli bir esas
meydana getirdiğini ve akla uygun olan birden fazla kadınla evlenmenin, k a
dınların hakları ve kadın cinsinin şerefinin gereklerinden olduğunu ve fakat
bunun kadınlara adaletle davranma gayesini bozmayacak bir adalet ve nöbet
taksimi ile tatbik edilmesinin gerektiğini ve bu şekilde birden fazla kadınla
evlenmenin erkeklere ağır y ük ve vazifeler yüklediğinden dolayı hakka riâyet
edemeyip adaletsizlikten korkanların bir kadınla veya cariyelerle yetinmeleri
lazım geleceğini anlatmış ve siz Allah'ın sakındırma emirlerine karşı yetimlerin
ve kadınların haklarını gözetmemekten korkan i n sanlarsınız, durumunuza göre bu
etraflı açıklama çerçevesinde hareket etmeniz gerekir, buyurmuştur ki, işte
"Yetimler hakkında adalet yapmamaktan korkarsanız." şartının mânâsı bu oluyor.
Burada önce şu soru akla gelebilir: Bu şart bulunmazsa ne olacak? B u rada
korkunun gerçek mânâsına göre böyle bir soru mümkün değildir. Çünkü yetimler
hakkında adaletsizlikten korkmamak bir küfür demek olur. Bundan dolayı herhangi
bir mümin için bu, şartının bulunmamasını düşünmek bir çelişki meydana getirir.
Bu şart bulunmayınca cezasının küfür olacağı bellidir. Bu açıdan bu şart, emrini
kayıt ve şarta bağlamaz, onu destekleme mânâsındadır. Fakat "korkarsanız" demek
de olduğu gibi mecaz olarak "bilirseniz, bir haksızlık olacağını zannederseniz,"
mânâsına olduğu tak d irde durum böyle değildir. Bu şartın bulunmadığını
farzetmek mümkündür. Bu şekilde yetimler hakkında haksızlık olmayacağı, onların
ne mallarına, ne canlarına, ne ırzlarına bir tecavüz edilmeyeceği bilinir.
Haksızlık düşünülmezse ne olacağını belirlemek ây e tin mefhüm-ı muhalifine ait
bir hüküm olacağından dolayı bunu belirtmek bir ictihad meselesi olur. Hz. Âişe
de iniş sebebine göre bunun bir çözüm şeklini göstermiştir. Mantığa göre bir
şart önermesinde önde bulunan cümlenin gerçekleşmemesinden, sonra ge l en
cümlenin gerçekleşmemesi lazım gelmeyeceğinden dolayı yukarıda zikredilen korku
bulunmadığı takdirde de gerek bir ve gerek birden fazla kadınla evlenme akdi
yapılamayacağı anlaşılmaz. Bunun
için müctehid imamlardan ve tefsircilerden hiç biri, bu şartın Hz. Âişe'nin
söylediği küçük kızların mehrinden başka yargı açısından bir hükmü anlattığını
söylememiştir. Her iki mânâ ile korku şartı, kalble ilgili işlerden olduğu için
yargı açısından değil, ancak dindarlık açısından bir hüküm ifade eder. Çünkü ada
l et yapamayacağını bilen bir adam, birden fazla kadınla evlenirse haksızlıktan
sakınmadığı için günahkar olur. Fakat evlenmede, dörtten fazla kadınla evlenmiş
gibi bu evlenme hükümsüz ve bozulmuş olmaz. Nafaka, soy gibi yargı ile ilgili
hükümler gerçekleşi r. Ve evlenmeden sonra haksızlıktan sakınabilirse yine sevab
kazanmış olur.
Şu halde emrinin anlamı nedir? Emir zahiren vacib mânâsına geldiği için,
Zahiriyye (mezhebine mensup olanlar), bu emrin vacib mânâsına geldiğini ve
bundan dolayı birleşmeye ve harcama yapmaya gücü yeten her kişi için evlenmenin
farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu da nefsin
coşması ve zina yapma korkusu durumunda, aile için harcama yapmaya gücü yetenler
için farz-ı ayn olduğunda görüş birliği hali n de iseler de genel olarak
evlenmenin vacib olduğunu söylemiyorlar. Hanefîlere göre kişisel açıdan cinsel
arzunun coşması halinde vacib, normal durumda "Nikah benim sünnetimdir. Kim
sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." hadisi şerifi gereğince müek k ed
bir sünnettir. Kadına haksızlık etme korkusu durumunda ise mekruhtur. Bundan
başka yine Hanefilere göre farz-ı kifaye olduğunu açıkça belirtenler de vardır
ki, her kişiye değil ise de ümmetin hepsine göre farzdır. Bütün ümmet, evlenmeyi
terkederse güna h kar olurlar, demek olur. Biz de âyetten bunu anlıyoruz.
Gerçekten bütün ümmetin birden evlenmeyi terkettiği varsayımı karşısında
hepsinin ibadetle meşgul olduğu bile düşünülse bütün ümmetin yok olacağı bir
gerçektir. Ve hiç birinin İslâm'ın devam etmesine karşı kötü niyette bulunma
cezasından kurtulamıyacağı apaçıktır. Bundan dolayı evlenenlere her yönden
yardım etmek de bir vazifedir. Evlenme muameleleri de güçleştirilmeyip daima
kolaylaştırılmalıdır. Çünkü evlenmeyi güçleştirmek, zinayı kolaylaştırmak de
mektir.
Sözün özü emri bağlı olduğu şartlara göre bazı durumlarda vaciblik, bazı
durumlarda mendubluk delillerine yakın olduğundan en genel mânâsı mendub
olmasıdır. Evlenme, nafile ibadet ile meşgul olmak için bekar kalmaktan daha
iyidir. İmam Şafiî hazretleri ise nikahın mübah olduğunu söylemiş. İbadet için
bekar kalmanın nikahtan daha faziletli ve hayırlı olduğuna hükmetmiştir ki,
bunların uzun uzadıya açıklaması fıkıh ilmine aittir.
Birden fazla kadınla evlenmeye gelince: Bu esas itibariyle yalnız bir müsade
ve mübah kılmak olduğunda ve haksızlık etme endişesi bulunduğu takdirde mekruh
olduğu hususunda söylenecek bir söz yoktur. Bununla beraber âyet, birden fazla
kadınla evlenmenin bazı durumlarda mendub olduğunu ve hatta vacib olduğunu
bildirm e kten de uzak değildir ki, bunu da en fazla gerek erkekler ve gerek
kadınlar için fuhuş ve zina tehlikesinin yüz göstereceği durumlarda aramak
gerekir. ifadesi gereğince bu müsadenin en fazlası dört (kadın) olmuştur. Çünkü
dile göre, "Şu elmaları şu cema a te ikişer ve üçer ve dörder paylaştır."
denildiği zaman bir kısmına yalnız iki, bir kısmına yalnız üç ve bir kısmına
yalnız dört elma düşeceği anlaşılır. Fakat Zahiriyye mezhebinden bazıları bu
sayıların üleştirme sayıları olduğunu i düşünmeyerek aradaki ye bakıp bundan bu
sayıların bir şahısta toplanması gerektiği hayaline kapılmış ve toplamını iki,
artı üç, artı dört gibi dokuz saymıştır. Bunlar (zahiriler), fikir yürütmeyi
kabul etmedikleri gibi, icmaı da kabul etmediklerinden Hz. Peygamberin asrından
beri gelen İslâm geleneğine, din imamlarına ve bütün müçtehid fakihlerin
icmalarına (görüş birliğine) aykırı hareket etmişlerdir. Hz. Peygamber âyetin
hitabına girmemekle beraber buradaki dokuz (kadın) kuruntusunu Hz. Peygamberin
kendine ait bir özelliğin e yorumlasalardı belki doğru bir görüş olurdu. Yoksa
iki defa iki, iki defa üç, iki defa dört demek olduğundan bu hesaba göre dokuza
değil, on sekize çıkmaları gerekirdi.
Diğer taraftan Râfızî şiîlerden bir kısmı bu sayıların hiçbir sınırlandırma
anlatmadığını ve ifadesinin genel mânâsı üzere kaldığını, bu sayıların ikişer,
üçer, dörder v.d. gibi bu genel mânâyı pekiştirmiş olduğunu iddia etmeye kadar
varmışlar. Ve sırf nefsanî arzu ve heveslerine uymuşlardır. "Allah korusun."
4-Âyetin iniş sebebi hakkında Hz. Âişe rivâyetinin doğruluğunu destekleyen
bir nokta da şudur: Kadınlara mehirlerini de bir dindarlık farizası olarak
-başka bir ifade ile- Allah'ın bir bağışı olarak veriniz, seve seve ve bütün
gönül hoşluğu ile veriniz. Yani siz erkekle r kadının malına göz dikmek ve
evlenmek için kadından mal gözetmek şöyle dursun, mutlaka uygun bir mehir ile
onlarla evleniniz ve mehirlerini kıskanarak değil, cömertlik ve el açıklığı ile
seve seve veriniz. Bu size bir kanun olsun da. "Erkekler kadınlard a n bir
derece daha üstündür" (Bakara, 2/228) âyetinin sırrı tecelli etsin. ın üstünlü
olması ve in ötreli olması ile, ın
ötreli ve in harekesiz olması ile cümle vezninde nin çoğuludur ki mehir
mânâsınadır. Kelimesi, millet, şeriat ve dindarlık mânâsına, bir de bağış,
armağan ve iyilik mânâsına gelir. Dilimizde "gıybet" denilen peşin ödenen mehir
geleneğinin aslı da bu emirdir. Bu hitapta eşlerden başka (kadınların)
velilerine de bir pay vardır. Eğer kadınların mehirlerini velileri, hepsini veya
bi r kısmını teslim almış olurlarsa, ondan faydalanma hakları yoktur. Kadınların
ellerine teslim etmeleri gerekir.
Ey kocalar veya veliler! Siz böyle veriniz de o kadınlar gönül hoşluğu ile,
kendi rızaları ile size o verilen mehirden bir şey bağışlarlarsa onu da
boğazınızda durmadan afiyetle yeyiniz.
5-Fakat aklı zayıf olanlara da mallarınızı vermeyiniz.
SEFİH: Aklı veya dini noksan olan, akla aykırı veya dine aykırı hareketlerde
bulunan ahmak veya günah işleyen kimse demektir ki, birinde Allah'a isyan etmek
mânâsı var, birinde yoktur. Yani mallarınızı böyle eksik akıllı veya günah
işleyen kimselere teslim edip te yok etmeyiniz ve günahkarlık ve sefahata
geçerlilik vermeyiniz ki, bu da bir ahmaklık ve akılsızlıktır. O mallar k i
Allah size yaşayışınızın sebebi kılmış, hayatınızı onunla devam ettirmiş, tedbir
ve idaresine sizi görevli kılmıştır. Bundan dolayı o malları çoluk
çocuklarınızdan bile olsa sefihlere (aklı zayıf olanlara) teslim etmeyiniz.
Bunda iki mânâ vardır: Birisi k endi mülkünüz olan mallar demektir. Birisi de
gerek mülkünüz olsun ve gerek olmasın, genel olarak velâyet ve idareniz altında
bulunan mallar demektir ki, bunun en başlıcasını yetimlerin malları meydana
getirir. Bu şekilde mallarınız buyurulması, şahsî mal l arın korunmasının da
kamu haklarını ilgilendirdiğini gösterir. Ve bundan dolayı âyet gerek kamu
malları ve gerekse özel malların idaresine aklı zayıf olan kimselerin musallat
edilmemesinin gerekli olduğunu bildirir. Bu mânâ itibarıyladır ki, bu âyette, bü
l uğ çağına ermiş aklı zayıf olan kimsenin tasarruftan alıkonmasına da bir
işaret olduğu anlaşılmıştır. Bununla beraber İmam-ı Âzam bu tasarruf
kısıtlamasına izin vermemiştir.
Evet açıklandığı şekilde aklı zayıf olanlara mallarınızı vermeyiniz, fakat
onları sefil (yoksul ve çok sıkıntı içinde) de bırakmayınız. O malların içinden
rızıklarını veriniz ve onları giydiriniz. Ve onlara akla ve İslâm'a uygun güzel
sözler söyleyiniz. Yukarda "Yetimlere mallarını veriniz." buyurulmuştu. Şimdi de
" A klı zayıf olanlara vermeyiniz." buyurulduğuna ve çocukların tam akıllı
olmadıkları
ve bundan dolayı bu kavramın içine girdikleri de bilindiğine göre yetimler
hakkında ne yapacağız derseniz
6- yetimleri de deneyiniz, tecrübe ile tâlim ve terbiye ediniz, güzel idare
etmeye alıştırınız nihâyet evlenme çağına geldikleri, yani baliğ oldukları vakit
kendilerinden rüşd hisseder, akıllarının ve dini terbiyelerinin tamam olduğunu
ve kendilerini güzel şekilde idare edebileceklerini yakından anlarsanız derhal m
allarını kendilerine teslim ediniz. Şu halde erginlik zamanında rüşdünü ortaya
koymazsa biraz beklenecek demek olur. Fakat bu durum devam ederse ne olacak?
Bunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. İmam-ı Âzam, yirmi beş yaşına kadar beklenir.
O zaman mutlaka ma l ı teslim edilir. Çünkü yirmi beş yaşı bir insanın dede
olması mümkün olan bir yaştır demiş ve ondan sonra tasarruftan alıkoymayı kabul
etmemiştir. Ve bu malları büyüyecekler de elimizden alacaklar diye bol bol
harcayıp israf ederek yemeyiniz. Zengin ola n veli veya vasi tamamen sakınsın,
kendi malıyla kanaat etsin. Fakir olan veli veya vasi de meşru şekilde çalışma
ve hizmetinin ücreti ve zorunlu ihtiyacı kadar yesin. Bu meşru miktar
"Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin" (Bakara, 2/188), "Yeti m lerin
mallarını haksız yere yiyenler..." (Nisâ, 4/10), "... ve yetimlere adaletli
davranmanız..." (Nisâ, 4/127) âyetleri ile belli olur. O yetimlerin mallarını
kendilerine teslim ettiğiniz zaman da onlara karşı şahid tutunuz, şahid
huzurunda verin i z. Allah da bütün hesaplarınızı görmeye yeter. Onun
emirlerine, yasaklarına dikkat ederseniz başka muhasibin (hesap görücünün)
sorumluluğundan korkmaya gerek kalmaz. Fakat Allah'ın emirlerine aykırı hareket
ederseniz, başka hiçbir muhasip de sizi kurtar a maz. Rifâa vefat etmiş ve oğlu
Sabit'i küçük olarak geride bırakmıştı. Velisi, "Gözetimim altında yeğenim
(kardeşimin oğlu) var. Bunun malından bana ne kadar helal olur ve malını ne
zaman teslim edeyim?" diye Resulullah'a (s.a.v.) sormuştu. Bu âyet de bun u n
üzerine inmiştir. Şimdi de mirasla ilgili hükümlere geçiliyor.
7- Anne ve babanın ve yakın akrabalarına miras olarak bıraktıklarında
erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana, baba ve akrabaların
bıraktıklarında hisseleri vardır. Azında da vardır çoğunda da. Bu hisseler
mefruz yani Allah tarafından farz edilmiş ve belirlenmiş, kesinlikle vacib bir
pay ve hisse olarak sabittirler. Rivayet ediliyor ki, cahiliyye devrinde
Araplar, "Mızrakları ile çarpışmayan ve yurdunu savunmayan mirasçı olamaz."
derler ve bundan dolayı kadınları ve ister erkek, ister kız çocukları mirasçı
olarak tanımazlarmış. Ensar'dan Evs b. Sabit (r.a.) vefat etmiş, hanımı Ümmü
Kahle ile üç kızı kalmıştı. Vasileri olan amcazadeleri Süveyd ve Urfuta yahut
Katude ve Arfece adında iki adam gelmişler. Cahiliyye âdeti üzere vefat eden
şahsın mirasını kendilerine almışlar. Hanımına ve kızlarına hiçbir şey
vermemişler. Bunun üzerine kadın Ümmü Kahle Resulullah (s.a.v.)'a şikâyet etmiş,
Peygamberimiz (s.a.v.), "Haydi evine git! Bak a yım Allah ne ortaya koyacak."
buyurmuş idi ki, işte bu âyet bunun üzerine indi. Bu âyet, mirasın yalnız
erkeklere ait olmayıp ana ve babanın ve bütün akrabaların mirasından, bütün
erkekler ve kadınların yakınlıklarına göre bir miras hakkının sabit bulunduğuna
genel bir şekilde işaret etmiş ve bundan dolayı bundan gerek asabeler ve gerek
zevi'l-erham hepsinin mirasçı olabileceği anlaşılmış olmakla beraber bunda henüz
farz olan payın miktarı açıklanmamış. Bu yönü kapalı kalmıştı. Bunun üzerine
Resulullah (s. a.v.) vasilere haber gönderip: "Evs'in malından hiç bir şeye
yaklaşmayınız." buyurdu. Ondan sonra âyeti indi. Koca ve karının farzları
(payları) ile ilgili âyet de indi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) vasilere
hanımın sekizde bir payını vermelerini ve kı z ların paylarını da ayırmalarını
emretti. Sonradan kızların paylarını da vermeleri için haber gönderdi, onlar da
verdiler. Bu yönüyle bu olay, miras hükümlerinin ilk olarak inmesinin sebebi
olmuş. Ve bununla bu konudaki eski hükümler ve gelenekler hükümsüz olup pek
esaslı bir inkılab meydana gelmiş ve fakat bu hükümler bir defada inmemiştir.
İlk önce kısaca, ikinci olarak etraflıca açıklanarak bir aşama takip etmiştir
ki, bu gibi aşamaların sağlamlaştırma ve sakındırma açısından ruhlar üzerinde
terbiyeyle a l âkalı çok büyük etkileri vardır. Bu etkilerin bir kısmından olmak
üzere mirasçı olmayan akrabalar da bulunabileceğine işaret edilerek önce şöyle
bir dinî edeb telkin olunuyor.
8- Mal paylaşılırken miraşçı olmayan büyük küçük akrabalar ve akrabalardan
olmayan yetimler ve fakirler de orada hazır bulundukları takdirde bunları da o
paylaşılan maldan rızıklandırınız, biraz bir şey veriniz ve kendilerine gönül
alacak söz söyleyiniz. Bu âyette ki emirler müstahaba yorumlanmıştır. Bazıları,
bu emirlerin va c iblik ifade ettiğini söylemişlerdir.
9- Bir de o kimseler ki arkalarında zayıf zayıf, güçleri kuvvetleri yetmez,
birtakım çocuklar bırakmış olsalardı üzerlerine korkup titreyeceklerdi,
bunların
yürekleri sızlasın da Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler. Bu gibi
işlerde kendilerine söz düşenler, kendilerini o vefat eden ölü ve onun yetim
çocuklarını da kendi çocukları yerine koyup düşünsünler de sözlerini ona göre
dosdoğru söylesinler. Yetimler hakkında kendi çocukları gibi hareket etsinler. Ç
ü nkü ölüm herkesin başına gelecek, herkesi bu köprüden geçirecektir. Ve bir
hadis-i şerifte rivâyet edildiği üzere: "Kul kendisi için neyi seviyorsa kardeşi
için de onu sevmedikçe mümin olamaz."
10-Şurası muhakkak ki: Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına
sadece ateş tıkamışlardır. Ve onlar ilerde alev alev yanan bir ateşe
sokulacaklardır.
O ateş bilinen ateşlerden hiç birine benzemez ve şiddetinin derecesini
Allah'tan başka kimse bilmez. Rivayet olunuyor ki, bu âyetin inmesi üzerine halk
korkularından yetimler ile bir arada bulunmaktan kaçınmaya başlamışlar. Bundan
dolayı vazifenin yetimlerden böyle kaçınmak olmadığını anlatmak için Bakara
sûresindeki "De ki: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır.
Eğer onları aranıza alırsanız onlar sizin din kardeşlerinizdir." (Bakara, 2/220)
âyeti inmiştir.
Kalblere, bu edeb ve terbiye, bu insaf, bu adalet ve hak duygusu, bu sakınma
ruhu telkin edildikten sonra, şimdi yukarıda zikredilen farz hisselerin
miktarını açıklama ve sahiplerini belirlemekle miras hükümlerinin etraflıca
açıklamasına gelelim:
Meâl-i Şerifi
11- Allah size evlatlarınızın miras taksimini şöyle emrediyor:
Çocuklarınızda, erkeğe iki kadın payı kadar, eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden
de fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi ve eğer bir tek kadın ise o zaman
ona malın yarısı vardır. Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da
bırakmışsa ana babanın her birine ölenin terekesinden altıda bir; şâyet ölenin
çocuğu yok da, mirasçı olarak a n a ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir.
Eğer ölenin kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin
borçları ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten sonra hak sahiplerine verilir.
Baba ve çocuklardan, hangisinin size fayda bakı m ından daha yakın olduğunu, siz
bilmezsiniz. Bütün bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah
alîmdir, hakîmdir.
12- Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı
sizindir. Şâyet bir çocukları varsa o zaman mirasın dörtte biri sizindir. Bu
paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa, borcu ödendikten sonra
verilir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte
biri hanımlarınızındır. Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın
sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine
getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir. Eğer ölen bir erkek veya
kadının çocuğu ve babası bulunmadığı halde kelâle olarak (yan koldan) mirasına
konuluyor ve kendisinin bir erkek veya kızkardeşi bulunuyorsa, bunlardan
herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer mevcut olan kardeşler
bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara
uğratılmaksızın aralarında eşit olarak taksim ederler. Bu p aylar ölenin
vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah
tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak
davranandır.
11-Bu iki âyetten birincisi doğum ilişkileri üzerinde durup ölüden itibaren
yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru fürû ve usul denilen iki tarafı
bulunan soy direği yakınlığına bağlıdır ki, çocuklar ve ebeveyn (ana ve baba) bu
direğin ölüye vasıtasız bağlı olan başlangıçlarıdır. İkincisi, önce vasıtalı
bağlantı ifa d e eden evlenme ilişkisine, ikinci olarak soyda, soy direğinin
dışında olup onun etrafında bulunan ve ona göre zayıf olduğundan dolayı kelale
(uzak akraba) denilen yakınlık yönü ile ilgilidir ki, ancak vasıtalı bağlantı
ifade eder.
Fahreddin Razî burad a şöyle bir tarihî özet yapmıştır. Cahiliyye halkı iki
şey ile birbirinden miras alıyorlardı: Biri neseb, diğeri anlaşma. Neseb
yönünden ne çocukları ne de kadınları mirasçı yapmazlardı. Ancak akrabalardan at
üzerinde savaşmaya ve düşmana vurmaya ve ganim e t almaya gücü yeten erkekleri
mirasçı kılarlardı. Antlaşmaya gelince: Bu iki şekilde olurdu ki, birincisi
hilf (sözleşme) idi. Bir adam, diğerine: kanım senin kanın ve yıkılmam senin
yıkılmandır. Sen bana mirasçı olursun, ben sana; sen benimle aranırsın ben de
seninle der. Bu şekilde anlaşma yaptılar mı hangisi arkadaşından önce ölürse sağ
kalanın, şart gereğince ölenin malında hakkı olurdu. İkincisi de evlat edinme
idi. Bir adam başkasının oğlunu oğul edinir. Ondan sonra bu oğlanın nesebi
babasına değil, b u adama nisbet edilir ve mirasçısı olurdu ki, bu evlat edinme
de antlaşma çeşitlerinden bir çeşittir. Allah Teâlâ, Muhammed Mustafa (s.a.v.)
hazretlerini peygamber olarak gönderdiği zaman her şeyden önce bunları
cahiliyyedeki durum üzere bıraktı. Hatta ba z ı âlimler demişlerdir ki, hayır
yalnız terk değil, onaylamıştır ki; "ana, baba ve akrabaların bıraktıkları her
şey için bir mirasçı tayin ettik..." âyeti neseb ile mirasçı olmayı; "Yemin
akdiyle (antlaşma ile) mirasçı kıldıklarınızın paylarını da verin." (Nisâ, 4/33)
âyeti, antlaşma ile mirasçı olmayı onaylamaktır. Cahiliyede mirasçı olmanın
sebepleri böyle idi. İslâm'daki mirasçı olma sebeplerine gelince, anlatıldığı
üzere antlaşma ve evlat edinme onaylanmış ve bunlara iki şey daha eklenmiş idi
ki; bir i hicret, diğeri kardeşlik bağları idi. Hicret, bir Muhacirin diğer
Muhacir'le fazla düşüp kalkması ve birbirine içten dostluk bağlantısı bulunduğu
zaman akrabalığı olmasa bile mirasçılığı sabit oluyor. Ve Muhacir olmayan kimse,
akrabasından dahi olsa o Mu h acir'e mirasçı olamıyordu. Kardeşlik edinme, Hz.
Peygamber (s.a.v.) bunlardan her iki kişi arasında bir kardeşlik akdi
yaptırıyor, bu da karşılıklı varis olma sebebi oluyordu. Sonra Yüce Allah,
"Akraba olanlar, Allah'ın kitabına göre birbirlerine daha y a kındırlar..."
(Enfal, 8/75) âyetinin hükmü ile bunların hepsini hükümsüz kıldı ve İslâm'da
yerleşen miras sebepleri şu üçü oldu: Neseb, evlenme, ve velâ (köle azadı veya
anlaşma ile meydana gelen varislik).
Bu açıklamayı, miras âyetinin iniş sebebinde de Ata, şöyle rivâyet etmiştir:
"Sâd b. Rabi' (r.a.) şehid olmuş, iki kızı, bir hanımı, bir de kardeşi kalmıştı.
Kardeşi, malın hepsini alıverdi. Kadın da Hz. Peygambere gelip, "Ey Allah'ın
Resulü! İşte Sâd'ın kızları, Sâd öldürüldü, bunların amcası da m allarını aldı."
diye durumu arz etti. Peygamber (s.a.v.) de, "Haydi şimdilik git, umarım ki,
Allah bu konuda hükmünü yakında verecektir." buyurmuştu. Bir süre sonra kadın
yine geldi ve ağladı ve bunun üzerine bu âyet indi. Bundan dolayı Peygamberimiz
kızı n amcasını çağırdı, "Sâd'ın iki kızına üçte iki ve bunların annesine
sekizde bir ver! Kalanı da senin." buyurdu. Ve işte bu âyet gereğince İslâm'da
ilk
paylaşılan miras bu oldu. Demek ki bu öbüründen önce sonuçlanmıştır. Demek ki
âyetin iniş hikmetinin en önemli yönü, kadınların ve çocukların mirasçılığa
hakkıyla katılması ve evlenmenin ister koca ve ister hanım için miras sebepleri
içine konması büyük inkılabı ile nicelik ve niteliği mirasçılığın kesin bir
şekilde belirlenmesi ve bundan önceki geleneklerin ve hükümlerin hükümsüz
kılınması ve yürürlükten kaldırılmasıdır. "Haklı olmanız müstesna Allah'ın
öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Allah aklınızı kullanasınız diye size
bunları emretti." (En'am, 6/151) gibi âyetlerden anlaşıldığı üzere "Allah'ın
vasiyeti" deyimi, "emr" kelimesinden daha kuvvetli kesin bir vaciblik ifade
eder. Bu, öyle beliğ bir emirdir ki bunda, bir hakkın bildirilmesi ile infazının
gerekli olduğunu ve infaz edilmemesi durumunda sorumluluğun ağırlığını ve bu
ağır sorumluluğun b ü sbütün emredilen kimseye yüklenmiş bulunduğuna dikkati
çekmiş ve aynı zamanda kendisine emredilene sevgi ve güveni bildirerek bir
velilik ve vekilliğin verilişini kapsayan bir sözleşme ve iyilikle gönül alma
vardır. Çünkü vasiyyet, ölümden sonrası ile ilg i li olup değiştirilmesi caiz
olmayan ve geri alınması ihtimali kalmayan, yapılması gerekli olan bir emrin
yerine getirilmesi için güven ve itimad ile başkası yerine veli olmayı içeren
bir açıklama ve antlaşmadır. Bundan dolayı şöyle demek olur: Allah Teâ l â
vefatınızdan sonra çocuklarınızın haklarını güven altına almak için, hak
sahiplerine ulaştırılması gerekli olan farz paylarını açıklayarak size şöyle
emrediyor ve söz veriyor: Erkeğin hakkı, iki kadının payı kadar, bir erkeğin
hakkı iki dişi hissesi k a dardır. İşte önce erkek ve kadının yaratılışının
mahiyetinde bulunan bir esas kural vardır ki, mirasla ilgili hükümlerin bir çoğu
bu esas üzerine halledilir(çözümlenir). Belli hisselerin değerlendirilmesinde de
bu kuralın bir tatbiki hissedilir. Bu kuralı n anlatılmasında erkek ve kadın
denilmeyip de zeker (erkek) ve ünsa (dişi) denilmesi küçük ve büyüklerin hak
etmede eşit olduğunu ve bu konuda erginlik ve büyüklüğün hiç etkisi olmadığını
şer'î delile dayandırmak ve cahiliyyede yapıldığı gibi çocukların mi r astan
mahrum edilmesine meydan vermemek içindir ki, yetimler âyetinden hemen sonra
gelmesi de özellikle bu noktaya dikkat çekmiştir. Bu şekilde başlangıçta miras,
çocuklar ile, çocuklar içinde erkek ile başlamış ve bununla velâyet ilişkisinin
diğer ilişki l erden kuvvetli bulunduğu anlatılmıştır. Demek ki, en fazla payı
çocuklar, çocuklar içinde de erkek çocuklar alacaktır.
Burada şöyle bir soru pek tabii olarak hatıra gelebilir. Dişi, erkekten daha
zayıf ve daha yufka yürekli daha muhtaç bir yaratılışta olduğuna göre
mirastan
hissesi erkekten daha fazla olması, hiç olmazsa eşit gözetilmesi gerekmez mi?
Bundan dolayı erkeğin payının iki kat olmasında hikmet nedir? Zamanımızdaki
insanların kafalarını meşgul eden bu soruyu müfesirler ve fakihler söz konusu
ederek hikmetini açıklamışlardır. Şöyleki:
İlk önce: Sûrenin başından beri de anlaşıldığı üzere genel olarak erkek ile
dişinin aile hayatına girmeleri istenmektedir. Miras da buna göre
düzenlenmiştir. Halbuki aile hayatında harcama sorumluluğu erkeğe yüklenmiştir.
Erkek bir kendisi, bir de eşi olmak üzere en az iki kişiyi besleyecektir. Bundan
dolayı erkeğin masrafı çok, kadının ki ondan az olacaktır, masrafın ise gelir
ile orantılı olması gerekir. Masraf, erkeğe yüklenirken gelir dağıtımında kadına
f a zla veya eşit verilmesi hem iktisat kanununa, hem de adalet ve hakka aykırı
bir zulüm olur. Ve aslında o zaman, hukuki eşitlik esası bozulmuş olur.
Bundan dolayı mirastaki bu fazlalık, kadınların faydası ve ihtiyaçlarına eşit
olarak nafakalardaki yükümlülük farkının denkleştiricisi olmak üzere böyle bir
hukuki ve iktisadi dengeyi temin ederek adalet ve eşitlik kanunlarının ince bir
tatbikatını kapsamaktadır. Ganimet, herkesin yaptığı hizmete uygun verilir.
"Erkeğe iki kadının payı kadar miras düşer" kuralı emri ile bir hukuki
denkliktir ki, bunu bozmak "haddini tecavüz eden, zıddına dönüşür" kuralı
gereğince devamlı kadınların zararına sonuçlanarak mirastan tamamen mahrum
edilmesine veya aile hayatında masrafa katılmak ile beraber mallarında dilediği
gibi tasarruf (harcama) hakkının kısıtlanmasına ve elinden alınmasına sebeb
olmuştur.
İkinci olarak: Kadın, erkekte bulunmayan veya noksan olan bazı özelliklere
sahip olduğu gibi, erkek de kadında bulunmayan veya noksan olan bazı özelliklere
sahiptir. Bunun içindir ki dişi, erkeğin aynı veya benzeri değil, karşıtı, dengi
ve eşidir. Öyle bir eş ki, yaratılış ve doğuştan olan vazifelerini yapmasında
erkekten sonra gelir. Erkeğin verdiği sermaye (anapara) üzerinde çalışır, onu
çoğaltır. İşte erkek ile d işi arasındaki doğuştan var olan bu farkın
sonuçlarından biri de aralarında ki mali değer ve iktisadi güç farkı olmuştur.
Özel şekilde kişiyi kişiye değil, genel bir şekilde dişi dişi, erkek erkek
fıtratı üzere düşünülerek dişi türü erkek türü ile mukayes e edildikleri zaman,
dişinin kazanç ve malları idare etme hususundaki kuvvetinin, başka bir ifade ile
mali yönden kuvvetinin, erkekten noksan olduğu kesin bir gerçek olarak görülür.
Bu fark, İslâm hukukunda en azından üçte iki veya ikide bir olmak üzere te s bit
edilmiştir. Denebilir ki, genel bir şekilde bir kadının gündeliği elli kuruş
varsayılırsa erkeğin gündeliği en az yetmiş beş veya yüz kuruş olarak
belirlenmesi
gerekir. Bir erkeğin diyetinin (kan bedelinin) iki kadın diyetine eşit
tutulması da bu hikmete dayanır. Çünkü can ödenmez, yok olan mali değer
ödenebilir. Ve ne zaman mali bir itibar ve hak söz konusu olursa bu esas
düşünülmelidir. Bundan ise burada şu iki sonuç ortaya çıkar: Birincisi genel
iktisat kuralları açısından hayatın devam etmesinin d a yanağı olan malların,
iktisadi gücü fazla olan erkeklerin eliyle idare edilmesi, hem kadın ve hem
erkek olmak üzere genel menfaat ve hakların gereğidir.
Şu kadar var ki kadını tamamen iktisadi güçten mahrum sayarak hakkı olan mali
itibardan tamamen düşürmek de umumun yararına aykırıdır. Çünkü yarım kuvvetin
inkar edilmesi ve itibardan düşürülmesi hukuk ve iktisat açısından bir zarardır.
Ve özellikle kadınlar için zarardır. Yarımın bir tama eklenmesi ile birbiriyle
birleşen ve yardımlaşan bir şeyin ima l edilmesi ise her iki taraf için faydanın
ta kendisidir. Bundan dolayı esas sermayeyi meydana getiren mirasta erkek ve
dişiden her birine iktisadi kuvvetlerine uygun mal taksim etmek, Allah'ın hakkı
olan umumun (kamunun) menfaatleri ve haklarının gerekler i ndendir ki yukarıda
âyetinde bu esasa bir işaret geçmişti. İkincisi de mali sorumluluğun kadınlardan
daha fazla erkeğe yöneltilmesi ve ailenin sosyal hayatında harcama vazifelerinin
özellikle erkeklere yüklenmesi gereğidir ki, hem bir insaflılık, hem de
kadınların menfaatleri ve hakları ile beraber kamu menfaatının gereğindendir.
Çünkü yükümlülüğün güç ve kuvvet ile orantılı olması gerekir. Kadın ise erkekten
fazla muhtaç olmakla beraber mali ehliyeti aynı seviyede ortaklık etmeye
dayanamaz. Bunun için k a dının malı kendine kalmalı, erkek Allah'ın kendisine
bağışladığı kuvvet üstünlüğünden harcama vazifesini almalıdır. Çünkü vergi,
ganimet ile orantılıdır.
Üçüncü olarak: Rivâyet ediliyor ki Cafer-i Sadık hazretlerinden bu konu
sorulduğu zaman, "Havva yasaklanmış ağaçtan bir avuç buğday aldı yedi, bir avuç
daha aldı sakladı, sonra bir avuç daha aldı Âdem'e verdi. O kendi payını erkeğin
iki katı yapmaya kalkıştığı için Allah Teâlâ bunu değiştirdi, kadının payını
erkeğin yarısı kadar yaptı." diye bir ceva p vermiştir ki, anlayabilenler için
işaret ve örnek şeklinde pek derin gerçekleri içermektedir. Bu açıklama
tefsirlerin ve bunlardan biri olan Fahr-i Razî'nin açıklamasından alınmıştır.
Ancak onların ilmî dilleri, bazı tasarruflarla (değişikliklerle) tarafımızdan
açıklanmıştır. Bundan özellikle şu sonuca geliriz ki: "Erkeğe iki kadının
payı
kadar miras düşer." gerçeği ileride erkekleri harcama zahmetinden kurtarmak
için erkekle dişi arasında miras eşitliğini hazırlamaya yönelik bir inkılabın
başlangıcı olmak üzere değil, ortada yaratılış hikmetine aykırı olarak bulunan
bir hukuki ve sosyal ihtilafı ortadan kaldırmakla adalet ve hak dengesini tesbit
eden ve anlatan ezelî bir hak kanununun ifadesi olmak üzere indirilmiştir.
"Zaman, Yüce Allah'ın yeri ve gö k leri yarattığı gündeki şekliyle dönüp
dolaşmaktadır." Düsturu gereğince oğlan çocuk, yanında başka bir mirasçı
bulunmazsa mirasın hepsini alabilecektir. Bir derecede akrabalık yön ve
kuvvetleri aynı olan mirasçılarda da bu kural geçerli olacaktır. Fakat çocuklar,
yalnız kadın veya kadınlar olduğu takdirde eğer çocuklar ikiden fazla dişiler
iseler hepsinin hakkı mirasın üçte ikisidir. Ve eğer bir kız ise ona mirasın
yarısı düşer. Acaba iki kız olursa ne olacak? Bu açıkça anlatılmamış görünüyorsa
da bun u n da üçte iki olduğu sözün mânâsından değişik yönlerle anlaşılıyor.
Kuralının bir ile iki mukayesesindeki anlatma şekli, aynı şekilde bu iki şart
cümlesinin tam karşılığı gibi anlatım ipuçları ile birinci şart cümlesi iki ve
daha fazla dişiler iseler, d emek olduğunu değişik yönler ile isbat etmişlerdir.
Ancak burada İbnü Abbas hazretleri yalnız başına muhalif olarak kalmış iki
dişinin payı da mirasın yarısı olmalıdır demiştir. Çocuk erkek olursa anne ve
babasının herbirine altıda bir miras düşer. Geri y e kalan mirasın tamamını
erkek çocuk alır. Geride kalanlar erkek ve dişi karışık olursa "erkekler iki
dişinin payı kadar alırlar." İki veya daha fazla kız iseler kalan miras üçte
ikiye denk olduğundan tamamını alırlar. Bir kız ise mirasın yarısını alac a
ğından altıda bir pay geri kalır ki o da yine babaya ait alacaktır. Çünkü
ileride göreceğiz ki baba hisselerden artan mirası alabilen asabelerdendir.
Çocuğu bulunmadığı ve anne ve babası kaldığı takdirde hem baba ve hem annenin
mirasçı oldukları zaman annenin hakkı üçte birdir. Bundan dolayı kalan kısmın
babaya ait olduğu zaruri olarak bellidir. Ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Şu
halde baba yalnız kalacak olursa bütün malı alabilecektir. Ne zaman hisselerden
artan bulunursa onu da alacaktır. Görülüyor k i, babaya karşı anneye üçte
birinin belirlenmesi de kuralının bir uygulaması demektir. Çocuklar,
bulunmayınca anne ile baba çocuklardan bir oğlan ile bir kız karşılığında
bulunmuş oluyorlar. Buradan çocuklar bulunduğu zaman baba ile anne-babanın eşit
ola r ak neden birer altıda bir aldıklarını çıkarabiliriz. Bilindiği gibi iki
altıda bir üçte bire eşittir. Bir üçte bir ise babaya karşı bir annenin
payıdır. Demek oluyor ki çocukların yakınlık derecesine göre çocuklar
karşısında anne-baba, baba karşısında bir anne hükmünde tutulmuş ve ona göre
üçte bire eşit olmak üzere eşit olarak birer altıda bir verilmiş ve artık
babanın anneye karşı erkekliği nazar-ı itibara alınmıştır. Ve bu nokta kıyâs-ı
celiye (açık kıyasa) aykırı görünürse de kıyâs-ı hafiye (kapalı kıy a sa)
uygundur ki, erkeklik hakkının çocuklar tarafından bulunmasının gerekli bir
sonucudur. Ve ikisine ortak olarak bir üçte bir takdir edilmeyip de birer altıda
bir diye tahsis edilmesi de bu hikmetle ilgili olsa gerektir. Bunun için çocuk,
bir kız olduğu taktirde çocuklar tarafındaki erkeklik hakkını
tamamlayamadığından bunu baba tamamlar da, iki altıda birle bir yarımdan kalan
kısmı yine baba doğrudan doğruya bir erkek olarak alır ki, buna asebelik ile
birlikte hisse alma denilir. Bu şekil üzere koca ve k arı kelale (akrabalığı
uzaktan olma) miraslarında da kuralının uygulanması bellidir.
Ve eğer ölen kimsenin çocuğu bulunmadığı halde iki veya daha fazla kardeşleri
bulunursa, işter anne baba bir veya baba bir veya anneleri bir nasıl kardeş
olursa olsunlar bu durumda annenin hakkı altıda birdir. Kardeşler, annenin
payını üçte birden altıda bire düşürürler. Gerçi kardeşlerin akrabalığı anneden
uzaktır. Fakat iki veya daha fazla oldukları zaman erkeklikleri dolayısıyla
anneye karşı bir çocuk etkisini y aparlar. Üçte bir, anne payının yarısını
kendilerine çekmek için annenin payını altıda bire indirirler. Gerçi baba varsa
bunları mirastan düşürüp ellerinden alacaksa da anneye de engel olmuş olurlar.
Bir kardeş ise bunu yapamaz.
Bütün bu mirasla il gili haklar, İslâm'a göre yapabileceği, yani yapması
geçerli ve uygun olan bir vasiyetten veya borçtan sonra sabit olur. Terikeye
miras hakkının etkisi derece itibarıyla vasiyetten veya borçtan sonradır.
Mirasın vasiyetten sonra olması, borcun da vasiyett e n sonra zikredilmesi,
gösterir ki, öncelik sırasına göre başlayan tertip; önce borç, ikinci olarak
vasiyyet, üçüncü olarak mirastır. Sıralamada mirasçı vasiyyeti, vasiyet de şâyet
bulunursa borcu takip edecektir. Bunu hatırlatmak için Hz. Ali, "Allah, vas i
yyeti önce zikretti. Fakat Allah'ın elçisi ilk önce borcun ödenmesine hükmetti."
demiştir. Bazı tefsirler bu tertibin Kur'ân'dan anlaşılmadığı zannında bulunarak
bu konuda bir çok deliller ileri sürmüşlerse de hiçbirine lüzum yoktur. Çünkü
kelimesinin m â nâsına göre zikredilen şeyin tertibi sonuncudan başta bulunana
doğru tabiî olarak cereyan ettiği düşünüldüğü zaman, sözde sonda bulunan
kelimenin mânâ açısından önde geleceği apaçıktır. denilseydi o zaman vasiyyetin,
borçtan önce olması lazım gelirdi. T ereddüdü
her terikede borç veya vasiyetin birleşmesi zaruri olmadığından ileri gelir.
Bir de görülüyor ki, vasiyet "vasiyyet ettiği" diye kayıtlı, borç kayıtsızdır.
Demek ki, her vasiyyet, mirastan önce değildir.
Vasiyet edebileceği geçerli bir vasiyyet veya İbnü Kesir, İbnü Âmir, Ebu Bekr
kırâetlerinde ın üstün harekesi ile okunduğuna göre tavsiye olunur mendub bir
vasiyyet önceliklidir. Bu ise kısa olduğundan Hz. Peygamberin açıklaması ile
üçte bir olmak ve varislerinden birine olmamak üzere te f sir edilmiştir. Bundan
başka kaydı, vasiyyetin mirastan önce gerçekleştirilme gereğini bildirdiği gibi,
kaydı meşru bir vasiyyet yapmaya teşvik mânâsını da ifade eder. (Bakara
sûresindeki, "Sizden birinize ölüm alâmetleri belirdiği zaman, eğer geriye ma l
bırakacaksa, babasına, anasına ve akrabasına malının üçte birinden çok olmayacak
şekilde vasiyyet etmek farz kılındı." (2/180 âyetine bkz.). Fakat borç, kayıtsız
olduğundan ikrar etmekle veya şahit ile sabit olan herhangi bir borç bütün
terekeyi kapsasa bile, yine miras ve vasiyetten önce verilmesi lazım gelir.
Bununla beraber ikinci âyetinde bunun da bir kaydını göreceğiz.
Babalarınız ve oğullarınız, bunların hangisi fayda açısından size daha
yakındır, bunu bilmezsiniz. Bu bölüm, bir taraftan yapılan vasiyyetin yerine
getirilmesinin gerekli olduğunu, bir taraftan da varislerin bir kısmını üstün
tutma ve tercih etme ve bir kısmını, kısmen veya tamamen mahrum edecek bir
vasiyyet yapılmamasını hatırlatır ve aynı zamanda çocuklara göre anne ve babaya
az pay verilmesinin, şanlarının noksanlığından meydana gelmediği ve bundan
dolayı onlara saygı göstermede kusur edilmemesini tavsiye etmekle anne ve babayı
taltiftir(ödüllendirmektir). İlk önce vasiyyetin yerine getirilmesini
hatırlatır. Yani vefat eden a n ne ve babanız olsun, zürriyetiniz olsun,
vasiyyet yapmayıp size fazla mal bırakanı mı, yoksa vasiyyet yapıp malı
azaltmakla beraber sevaba sebep olanı mı? Hangisi hakkınızda size daha
faydalıdır? Bunu siz belirleyemezsiniz, onu Allah bilir ve bildiği için vasiyyet
yapanın faydasının, daha yakın olduğunu anlatıyor ve yerine getirilmesini
tavsiye ediyor. İkinci olarak miras bırakanlara vasiyyet yapmalarını
hatırlatmaktır. Yani ölüme aday olup miras bırakacak olanlar! Size varis olacak
atalar ve çocuklarınızı n hangisinin dünya ve ahirette size daha faydalı
olacağını bilemezsiniz. Onun için varislerinizin bazısını tercih ve bazısını
mahrum etmek için varise vasiyyet fikrinde bulunmayınız da Allah Teâlâ'nın
tavsiye ettiği şekil üzere bırakınız. Ne bilirsiniz mah r um etmek istediğiniz
kimse belki sonunda sizin
için daha faydalı olacaktır. Bu mânâ "Varise vasiyyet yoktur." hadis-i şerifi
ile açıklanmıştır ki, ikinci âyette ile gösterilecektir. Bütün bunlar Allah
tarafından fariza olarak takdir ve tavsiye olunmuştur. Bu kayıt da başta fiiline
bağlı olarak aradaki açıklamaların hepsini kapsar. Bununla farz oluşu bir defa
daha pekiştirilmiştir. Miras taksimi ilmi, işte bu farizaların ilmidir. Şüphe
yok ki bu farizaları belirleyen ve size tavsiye eden Allah, t a ezelden beri
âlim ve hakimdir. Bundan dolayı bunların hepsini, Allah Teâlâ'nın, ilim ve
hikmeti ile farz ve takdir buyurmuş olduğunda dünya ve ahiret fayda ve
menfaatinize uygun bulunduğunda hiç şüphe etmeyiniz. Bu paylaşmanın doğru
olduğunu, noksan aklı n ız kavramaz da "kadınlara hiç verilmeseydi veya eşit
verilseydi, yahut şu yönü şöyle olsaydı" gibi düşüncelere saplanacak olursa, onu
Allah'ın ilmine havale ediniz ve gereği ile amel ediniz.
12- "Sizin terekenizden o kadınlara sekizde bir hisse vardır..." Kocası vefat
eden kadınlara bu şekilde terekeden miras ayırmakla Bakara sûresindeki
"İçinizden ölüp de geride eşler bırakan erkekler, kadınlarının, evlerinden
çıkarılmayarak, bir yıla kadar bakılmasını vasiyet etsinler... " (Bakara 2/240)
âyet i ndeki iddet nafakasının hükmü kaldırılmıştır. (Bu âyetin tefsirine
bkz.)
Eğer ölen bir erkek veya kadının usul ve furuû olmayıp, kendisine zayıf bir
derece ile Kelale olarak varis olunuyor da kendisinin bir erkek veya kızkardeşi
bulunuyorsa, bunlardan her birinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer
mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu durumda kardeşler mirasın üçte
birini aralarında eşit olarak taksim ederler "erkeğe iki kadın payı kadar"
değil, çünkü buradaki erkek ve kız kard e şten maksat, âlimlerin ittifakı ile
anne bir kardeşlerdir. Bunun için vasıflarında erkeklik hükmü yoktur. En yüksek
paylarının üçte bir olması da anne yerini tuttuklarını gösterir. Diğer
kardeşlerle ilgili hükümler, sûrenin sonunda gelecektir. (Oraya bakı n ız)
KELÂLE: Baba, anne ve çocuk yönlerinden başka olan, yani ata ve çocuk
zincirini oluşturan soy direğinin dışında bulunan akrabalık demektir. Bu kelime,
aslında yorulup kuvvetten düşmek veya etraftan kuşatılmak mânâlarına bir masdar
olup birincisinde kelal (zayıflık), ikincide iklil (taç) ile aralarında
ilişki
vardır. Bu yakınlık baba ve çocuk yakınlığına oranla zayıf veya onun başını
yahut etrafını sarmış bulunduğundan bu isim ile adlandırılmıştır. Karabet,
yakınlık sahibi mânâsına geldiği gibi, kelale de kelale sahibi mânâsına olarak
ne çocuk ne de baba ve anne bırakmamış olan mûrise (kendisine varis olunan
kimseye); bir de ne çocuk, ne baba ve ne de anne olmayarak kalan mirasçıya da
(kelale) denilir. Mesela: Kardeşlik bir kelale, usul ve fürûdan b i r şey
bırakmadan ölen kardeş bir kelale, onun arkasında kalan kardeş, amca, hala ve
diğerleri de hep kelaledir. Bu âyetteki de birinci mânâ ile temyiz, kelâle
sahibi mânâsına göre de hal veya nin haberi olur. Birincisinde miras yönünü,
ikincide ise varis veya miras bırakanın durumunu gösterir ki, netice olarak
hüküm birdir. Kelalenin tefsirinde sahabenin söylediği sözler ve münakaşaları
çoktur. Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.)'ın benimsediği görüşe göre kelale, anne
ve baba ve çocuklardan başkasıdır. En seç k in ve sahih söz de budur. Hz. Ömer
(r.a.) "Kelale, çocuklardan başkasıdır." dermiş. Ve sorulduğu zaman: "Ben
kelale, çocukları olmayandır görüşünde bulunuyorum, bu konuda Ebu Bekir'e karşı
gelmekten utanıyorum. Kelale baba ve çocuklardan başkasıdır." dediği de rivayet
edilmiştir. Kelale, mirası bir burada, bir de sûrenin sonunda vardır. Hz. Ömer,
oradaki "onun çocuğu yoktur" kaydını kelalenin tanımlamasına bir işaret gibi
düşünürmüş.
Hem vasiyyetin ve hem borcun kaydıdır. Yani vasiyyet veya borç ki varislere
zarar vermeye kalkışılmayarak yapılmış olsun. Bu bakımdan önce varislerden
hiçbirine vasiyyet geçerli olmaz, zararlı olur. Bunun diğerlerine zarar olduğu
ve hak ettikleri miras payını bozacağı açıktır. Demek ki bu kayıt ile bu miras
âyetleri â y etindeki vasiyet hükmünü, kaldırmıştır. "Dikkat ediniz, hiçbir
varise vasiyyet yoktur." hadis-i şerifi de bu hükmün kaldırıldığını
açıklamıştır. Aynı şekilde yabancıya veya varis olmayan akrabalara da malın üçte
birinden fazla vasiyyet geçerli olmaz, var i slerin müsadelerine bağlı olur.
Çünkü peygamber tarafından yapılmış olan vasiyyet, malın üçte biri olarak
açıklanmıştır. Fazlası, varislere zarar vermektir. Vasiyyet, ne kadar olmalıdır?
Sorusuna karşı Hz. Peygamber (s.a.v.) bir meşhur hadiste: "Üçte bir, üçte bir de
çoktur. Varislerini zengin olarak bırakman, onları fakirlik ve ihtiyaç içinde
bırakmandan hayırlıdır." Bundan dolayı malı az olanların üçte birini vasiyyet
etmeleri
bile hoş karşılanmıyor. Vasiyyetin böyle malın üçte birinden geçerli olması
da, ölüm hastalığındaki bir kimsenin varislerine karşı hukuki durumunun, miras
açısından bir erkeğe karşı bir kadının durumuna benzediğini anlatır. kuralı
hüküm açısından bunda da geçerlidir. Terekenin üçte bire ölü için vasiyyet
hakkı, üçte ikisi varisler e miras hakkı oluyor. Borcun varislere zarar verme
kasdı ile olmasına gelince, bu da ölüm hastalığında yalan yere borç ikrar etmesi
ile olur. Bunun için, ölüm yatağında yalnız ikrar ile sabit olan borç, mirastan
önce ödenmez, varisin iznine bağlı olur. İş t e bu zarar verme kaydının burada
zikredilmesi, kelale varislerine zarar vermesi kasdı çoğunlukla mümkün
olmasından ileri gelir.
Allah Teâlâ bunları, kendi tarafından bir vasiyyet olarak emir ve tavsiye
ediyor. Bu da öbür âyetteki gibidir. Ve bununla hem mânâ bakımından iki durumun
farklı olmasına uygun birer pekiştirme yapılmış, hem de bu âyetin sonundan,
önceki âyetin başına bir "son tarafı baş tarafa geri çevirmek" güzel edebî
sanatı gösterilmiştir. Allah her şeyi bilendir. Zarar verme ka s dında
bulunanları bilir, fakat hâlim (sabırlı) olduğundan ceza vermede acele etmez.
Bundan dolayı bu hilme (yumuşak muameleye) aldanıp zarar vermeye kalkışmamalı,
yapılacak olan vasiyyeti Allah rızası için yapmalı, Allah'ın vasiyyetlerine
uygun hareket et melidir.
Meâl-i Şerifi
13- İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır.
Kim Allah'a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan
cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş
budur.
14- Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları
aşarsa Allah onu da ebedî kalacağı cehennem ateşine koyar. Onun için alçaltıcı
bir azab vardır.
15- Kadınlarınızdan zina edenlere karşı, içinizden dört şahit getirin. Eğer
onlar, şahitlik yaparlarsa, bu kadınları, ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah
onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar evlerde hapsedin.
16- Sizlerden zina edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer onlar tevbe
edip kendilerini ıslah ederlerse onlardan vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri kabul
eden ve çok merhamet edendir.
17- Ancak Allah'ın kabul etmesini vaad buyurduğu tevbe, o kimseler içindir
ki, bilmeyerek günah işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah
bunların tevbelerini kabul eder. Allah alîmdir hakîmdir. (Her şeyi bilendir,
hikmet sahibidir).
18- Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: "İşte ben şimdi tevbe
ettim." diyen kimselerin tevbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de
tevbeleri kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap
hazırlamışızdır.
13-14-15-FAHİŞE: Haddini aşmış, pek çirkin, aşırı edepsizlik demektir.
"El-Fahişe" de zinanın bir ismidir.
Kadınlarınızdan yani müslüman kadınlarından zina yapanlar, Allah'ın çizdiği
nikah hududunu aşıp onun zıddı olan, o bilinen çok kötü işi kendi isteği ile
yapanlar oldu mu siz erkeklerden şahitlik etmeye ehil dört şahidin o kadınlara
karşı şahitlik etmeleriyle ispatlamayı isteyiniz olaydan sonra zaman aşımı
olmadan derhal şahitlik ederlerse -ki bunda zaman aşımı şehirlerde bir ay, biraz
uzak köylerde dört ve en fazla altı ay olmak üzere belirlenmiştir.- Kadınların
bu şekilde suçlulukları sabit olduktan sonra o kadınları, ölüm canlarını
alıncaya veya Allah kendilerine bi r yol açıncaya kadar evlerde hepsediniz.
Bununla zina eden kadının cezası, Allah'ın diğer bir hükmü ininceye kadar bir
müddet için "ölünceye kadar ebedî hapis cezası" olmak üzere belirlenmiştir.
Bundan dolayı Nûr sûresindeki: "Zina eden kadın ve zina ede n erkeğin her birine
yüzer değnek vurun." (Nûr 24/2) âyetleri indirilince bu ebedî hapis cezası
hükümsüz olmuştur ki kaydının gereği de budur. Şahitlik hakkındaki hüküm ise,
zinanın tesbit edilmesi hususunda sağlam bir esas olarak kalmaktadır.
16- E rkeklerden zina edenlere gelince: Sizden onu (zinayı) yapanların
ikisine de eziyet ediniz. Yani miktarı size bırakılmış olmak üzere sözlü veya
fiili azarlama ile terbiye ediniz. Burada diye ikil kipi ile
ifade edilmesi karışıklığa sebep olmuştur. Müfessirlerin çoğu bundan
kasdedilenin, zina eden erkek ile zina eden kadın olduğunu söylemişlerdir. Fakat
bu şekilde erkeğin cezasının, kadından hafif olması, kadının müebbet hapsinden
başka diğer bir azarlama ile de cezalandırılması ve eziyetin hapsi de kapsa d
ığı düşünüldüğü takdirde de anlatımda tekrar bulunması lazım geleceğinden dolayı
uygulamasında âlimler ihtilaf da etmişlerdir. Bazıları, bu âyetin indirilmesi
daha sonra olup önce kadın hakkında âyetinden anlaşılan mânâ üzere müebbed
hapsin hükmünü kaldı r mış ve daha sonra Nûr sûresindeki âyet ile de burada
kapalı olarak anlatılan azarlama, açıklanarak şer'î cezaya çevrilmiş olduğunu
söylemişlerdir ki, en uygun olan da bu olsa gerektir. Diğer taraftan Mücahid'den
bu âyetin zina hakkında değil, erkekler ara s ındaki cinsel sapıklık hakkında
olduğu ve bundan dolayı iki erkekten ibaret bulunduğunu nakletmiş. İsfahanlı Ebu
Müslim de bunu tercih etmiştir.
17- Allah Teâlâ'nın kesin olarak kabul edilmesini söz verdiği ve taahhüd
ettiği tevbe, ancak bir cahillikle bilmeyerek günah işleyip de
18- sonra çok geçmeden tevbe eden, günahında ısrar etmeyen kimselere aittir.
Yoksa günahları işleyip işleyip de nihâyet her birine ölüm gelip çattığı zaman
ben şimdi tevbe ettim, diyenlere bir de kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur. Şu
halde bu ikisi arasında bulunan, yani bilerek günah işleyen, çok geçmeden tevbe
etmeyip günah işlemeyi alışkanlık haline getiren ve böyle iken can çekişme
haline gelip hayattan ümidini kesmeden önce tevbe edenlerin tevbelerinin kabul e
d ilmesi kesin değildir. Allah'ın iradesine kalmıştır. Bu konudaki araştırmanın
sonucu şudur: Can çekişme durumundan önce henüz hayattan ümitsiz olmadığı halde
küfürden tevbe ile iman etmek geçerlidir. Fakat can çekişme halinde hayattan
ümit kesme durumunda küfürden tevbe etmek ve iman etmek geçerli değildir. İman
ettikten sonra iyi amel yapabilecek bir zaman bulunmalıdır. Fakat günah işlemiş
müminin son nefesindeki tevbesi de geçerli olabilir. "Allah'ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyiniz..." (Zümer, 39/53) Şu kadar varki, tevbenin kabul edileceği
de kesin olarak vaad edilmiş değildir. Bu âyetler işte bunu anlatmıştır.
Günahların akibeti, böyle acıklı azab, tevbenin hükmü de öyle olduğu için,
evlenmekle ilgili haramlara aşağıdaki şekilde çok dikkat etmek ger ekir:
Meâl-i Şerifi
19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir.
Verdiğiniz mehrin bir kısmını kurtaracaksınız diye, onları sıkıştırmanız da
helal değildir. Ancak açık bir hayasızlık yapmış olurlarsa başka. Onlarla iyi
geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki, siz bir şeyden
hoşlanmasanız da Allah onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur.
20- Eğer bir eşi bırakıp da yerine diğer bir eş almak isterseniz, öncekine
yüklerle mehir vermiş de bulunsanız, ondan bir şey geri almayın. O malı bir
iftira ve açık bir günah isnadı yaparak geri alır mısınız?
21- Birbirinizle kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir
teminat almışken verdiğinizi nasıl geri alabilirsiniz?
22- Cahiliye devrinde g eçenler müstesna, babalarınızın nikahladığı
kadınlarla evlenmeyiniz. Şüphe yok ki o, pek çirkindi, iğrenç idi, o ne fena bir
âdetti.
23- Size şunları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız
kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları,
sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve
kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey
kızlarınız. Eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girm e mişseniz onlarla
evlenmenizde size bir günah yoktur. Sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın
hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır.
Ancak cahiliyyet devrinde geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah gafur (çok
bağışlayıcı) v e çok merhamet edicidir.
19- "istemedikleri halde kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir."
Cahiliyyede bir gelenek varmış: Bir adam yakınlarından biri vefat ettiği zaman,
kalan karısının veya çadırının üstüne elbisesini atıp, "kendisine varis olduğum
gibi karısına da varis olacağım" dermiş ve böyle dedi mi, o kadına herkesten
daha fazla hak sahibi olurmuş; dilerse onu eski mehirden başka bir mehir
olmaksızın evlenirmiş, dilerse başkası ile evlendirir, mehrini alır ve kadına
ondan bir şe y vermezmiş. Ve isterse ölen kocasından alacağı olan mehirden
vazgeçirmek için " = adıl" yapar, yani kendisi onunla evlenmez, başkası ile
evlenmesine de engel olurmuş. Eğer kimse onun üzerine abayı (elbiseyi) atmadan
kadın kendi akrabalarının yanına gideb ilirse kendine sahip
olabilirmiş. Bazıları da hanımından hoşlanmaz ve bununla beraber kadının malı
bulunduğundan dolayı, mirasına konmak için zorla onu yanında tutar, ölümünü
gözler, iyi geçinmezlermiş. İşte bu âyet ya önceki sebep veya bu sebepten dolayı
indirilmiştir. Şu halde önceki sebebe göre helal olmayan mirastan maksat,
kadınların kendilerine mirasçı olmaktır. Kadın mirasçı olmaz. İkinciye göre de
mallarına mirasçı olmaktır. Yani zorla kadını tutup malına konmak da helal
olmaz. Diğer taraftan bazıla r ı da kadına ihtiyacı bulunmadığı halde onunla
evlenir, iyi geçinemez, bırakmak da ister. Fakat mehrini, nafakasını vermemek ve
hulu' (belirli bir miktar para karşılığında kadını boşanmaya) mecbur etmek için
kadını sıkıştırırdı. Bunlara karşı da şöyle buyu r ulmuştur: Kadınlara
verdiğinizin bir kısmını bile almak için kendilerine baskı yapmayınız, evlilik
haklarından men etmeyiniz, ancak pek açık bir şekilde, karı-koca arasını bozacak
aşırı bir edepsizlik veya bir zina yapmış olurlarsa başka. Ancak o zama n
ayrılmaya onlar sebep olacaklarından hulu' (boşamaya karşılık bir mal) isteğinde
mazeretli olabilirsiniz, yoksa yapmayınız. Kadınlarınızla İslâm'ın inkar
etmeyeceği uygun şekilde iyi geçininiz. Burada maruftan maksat, yatak ve harcama
hususlarında insa f lı, sözde, sohbette tatlı bulunmak gibi özelliklerdir. Eğer
kadınlar hoşunuza gitmez ve sohbetlerinden bıkarsanız olabilir ki, siz bir
şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda bir çok hayırlar yaratmış bulunur. Bundan
dolayı onları yukarda olduğu gibi, ka d ınlar tarafından bir gerek olmaksızın
yalnız nefsinizin hoşlanmamasından dolayı onlardan ayrılmaya kalkışmayınız,
geçimlerine sabrediniz
20- ve eğer bir hanımı boşayıp yerine diğer bir hanımla evlenmek isterseniz o
hanımlardan birine yüklerle, yani çok miktarda mal da vermiş olsanız o
verdiğiniz maldan hiçbir şey almayınız. Siz o malı kadına iftira ederek veya
açık bir vebal yükleyerek mi alacaksınız? Ne çirkindir, hiç bu yapılır mı?
21- Hem nasıl alabilirsiniz ki siz bundan önce birbirinizle birleştiniz,
başbaşa kaldınız. Bununla mehir kesinlik kazandı, karşılığı alındı, size hizmet
hakları sabit oldu ve daha birçok şey yapıldı ve onlar sizden bundan önce pek
kuvvetli bir söz ve anlaşma da aldılar. Bu anlaşma, Allah'ın emri ve Peygambe r
in sünneti üzere yapılan nikah akdi ve hükümleridir ki, bununla " Ondan sonra ya
kadınları iyilikle tutmak, ya güzellikle salmak vardır." (Bakara, 2/229)
âyetinin mânâsına göre hayat devam ettiği müddetçe güzel bir şekilde arkadaşlık
ve iyi geçinme ol a madığı
takdirde güzellikle memnun ederek boşama sözü verilmiştir. Halbuki Allah'ın
koyduğu sınırlara tecavüz edenler zâlimler, söz verdikten sonra anlaşmalarını
bozanlar ise zarar edenlerdir. "Kim sünnetimi terkederse o benim ümmetimden
değildir." buyuran Hz. Peygamber de "Siz onları Allah'ın emanetiyle aldınız ve
Allah'ın kelimesi ile helallandınız" yüksek açıklaması ile bu anlaşmanın
ağırlığına işaret etmiştir.
22-Bundan sonra nikahı helal olmayıp haram olan kadınlarla helal olanların
açıklanmasına başlanıyor, şöyle ki bir de atalarınızın, yani baba ve
dedelerinizin nikah etmiş olduğu kadınların ölmüş gitmiş olanlardan başka hiç
birini nikah etmeyiniz, atanızın el sürdüğü kadına el sürmeyiniz.Cahiliyye
devrinde yaşayanlar, kadınlara varis olma me s elesinden de anlaşıldığı üzere
ölümünden sonra babalarının hanımları ile evlenirlermiş. Bu âyet ile bu kötü
gelenek kayıtsız ve şartsız yasaklanmıştır. Ve yaygın bir cahiliye geleneği
olduğundan dolayı haram kılınan diğer şeylerden önce özel bir şekilde y a
saklanmıştır. Bundan dolayı İslâm dininde baba ve dedelerin sahih nikah ile
yalnız evlenme akdini yaptıkları, el sürmedikleri veya fasit (geçersiz) nikah
ile nikah akdini yapıp el sürdükleri, yahut nikah akdi olmadan sözleşme
yaptıkları kadınlardan hiçbir i ile oğulları ve torunları evlenemezler. Çünkü
nikah kelimesi, lügatta birleşme mânâsına olmasından ötürü, kucağa çekmek
mânâsında kullanılabileceğinden nikahlı kadında bu da düşünülebilir.
İstisnası şu iki mânâyı gösteriyor: Birincisi, ölmüş gitmiş olan kadınların
nikah edilmelerine imkan olmadığından dolayı "Deve iğnenin deliğinden geçinceye
kadar" (A'raf, 7/40) cinsinden imkansız bir şeye bağlı tutmak ile mübah olma
kapısını tamamen kapamaktadır. İkincisi de her nasılsa geçmişte olan olmuş, geç
e n geçmiş, bundan sonra sakın yapmayınız; bir kerre olmuş oldu, artık vaz
geçilmez, tevbe edilmez sanıp da ısrar etmeyiniz, hemen ayrılınız. Çünkü bu
durum, yani oğulların, torunların atalarının nikahlı karıları ile evlenmeleri
pek çirkin bir şey, bir fu h uş nefret edilen ve buğzedilen ve pek kötü bir
yoldur. Geçmişte de böyle idi, bugün ve yarın da böyledir. Cahiliyye devrinde
bile şeref ve itibarını bilenler bundan nefret ederlerdi.
23-Şimdi bundan başka diğer haram kılınmış hanımları dinleyiniz: Ey müminler!
Size şunların nikahı haram kılındı:
1- Anneleriniz, kendi anneleriniz, babanızın ve annenizin anneleri ve onların
anneleri, nineleriniz. Ataların hanımlarını nikah etmek kayıtsız şartsız haram
olunca, annelerin ve ninelerin haram olduğu da öncelikle anlaşılmış ise de
önemine binaen özellikle açıkça belirtilmiştir.
2- Kızlarınız ki ,gerek bizzat kendi çocuklarınız olan kızlar, gerek
oğullarınız veya kızlarınızın kızları olan torunlarınız, gerekse torunların
torunları kızlar...
3- Kız kardeşleriniz ki, gerek anne-baba bir, gerek baba bir, gerek anne bir
bütün kızkardeşleriniz.
4- Halalarınız yani babalarınızın, dedelerinizin kızkardeşleri olan genel
olarak bütün halalarınız, bibileriniz.
5- Teyzeleriniz, yani an nelerinizin ve ninelerinizin kızkardeşleri olan
büyük küçük bütün teyzeleriniz.
6- Ve kardeşinizin kızları, gerek çocukları ve gerek torunu olsun
yeğenleriniz.
7- Ve kızkardeşlerinizin kızları, aynı şekilde bütün yeğenleriniz.
Buraya kada r açıklanan yedi mahrem (nikah düşmeyen yakın akraba) neseb
yönünden yakın olan akrabalardır.
8- Sizi emzirmiş olan anneleriniz, yani süt anneleriniz ve nineleriniz...
9- Sütten kız kardeşleriniz, yani süt kızkardeşleriniz.
Çünkü süt emzir enlere anne, emenlere kardeş denilmiş olması, bunlarda neseb
vasıfları ve hükümlerinin geçerliliğini gerektirir. Süt anneler, süt
kızkardeşleri bulununca süt babalar, süt kızlar, süt halalar, süt teyzeler, süt
kardeş ve kızları hep var demektir. Bundan do l ayı süt emmeden dolayı haram
olanların da bu kıyas üzere yukarda olduğu gibi yediye ulaşacağı ve bu ikisinin
söylenmesi ile yetinilmiş olup geri kalanların zikredilmediği anlaşılır. Gerçi
birşeyin bildirildiği yerde bazı şeyleri zikretmemek hasr (daraltma) ifade
ederse de delalet-i iltizamiyye (Bir lafzın vaz olunduğu mânânın lazımına yani o
mânâ ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânâya delaleti) ile işaret
bulununca diğer mânâların düşmesi söz konusu olamaz.
Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.v.)b u işareti açıklamak veya bu kapalılığı
açıklamak için "Nesebden haram olanların hepsi,
süt emmeden de haram olur." buyurmuştur.
10 - 14- Bundan dolayı burada "o ikisine mukayese et" meâlinde bir işaret ve
icaz (kısaltma) bulunduğu ve bu şekilde buraya kadar neseb ile yedi,süt emmeden
de yedi olmak üzere toplam olarak on dört nikahı düşmeyen kadın sayılmış olduğu
unutulmamalıdır. Bundan sonra da evlenme ile meydana gelen akrabalıktan haram
olanlara geliyoruz.
15- Kayıtsız şartsız kadınlarınızın, yani ister kendisiyle zifafa girmiş
olduğunuz ve ister zifafa girmediğiniz nikahlı hanımlarınızın anneleri,
kaynanalarınız.
16- Kendisiyle birleştiğiniz kadınlarınızdan doğmuş karılarınızdan olma
umumiyetle himayenizdeki üvey kızlarınız. Eğer anneleri ile cinsi temasta
bulunmamış iseniz üvey kızlarınızla evlenmenizde bir mahzur yoktur. Demek ki
anneleriyle birleşmek kızları haram kılar. Kızları yalnız nikah etmek de
annelerini haram kılar.
17- Sulbunüzden bizzat ve dolaylı olarak gelen oğullarınızın eşleri olan
gelinleriniz ki, bütün torunların eşlerini de kapsar. "sülbünüzden" kaydı ile,
üvey oğullar ve oğulluklar (evlatlıklar) bu hükümden çıkarılmıştır.
18- İki kızkardeşle bir arada evlenmeniz, aynı şekilde biri erkek sayıldığı
takdirde diğeri ile evlenmesi caiz olmayan iki kadının, mesela bir kızla
halasının veya teyzesinin birlikte nikah edilmesi de iki kızkardeşin bir arada
nikah edilmesi gibi haramdır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v.) meşhur bir
hadisinde buyurmuştur ki: "Bir kadın ne halasının, ne teyzesinin ne kardeşin
kızının ne kızkardeşinin kızının üzerine nikah olunmaz", ancak eski devirlerde
geçmiş olanlar başka. Onlardan dolayı sorumluluk yoktur. Çünkü bu şekilde
evlenme Yakub (a.s.) şeriatında vardı. Şüphesi z ki Allah gafur (çok
bağışlayan), rahim (çok merhamet eden)dir. Fakat şimdi ve gelecekte bunlar yasak
ve haramdırlar.
19-
24- Evli hür kadınlar...
Meâl-i Şerifi
24- Bir de harb esiri olarak sahibi bulunduğunuz cariyeler müstesna, evli
kadınlarla evlenmeniz de size haram kılındı. Bütün bunlar Allah'ın üzerinize
farz kıldığı hükümlerdir. Bunların dışında kalanlar ise iffetli olarak zina
etmeksizin mallarınızla mehir vermek suretiyle evlenmek istemeniz size helal
kılındı. O halde onlardan ni k ah ile faydalanmanıza karşılık mehirlerini
kendilerine verin ki, bu farzdır. O mehri takdir edip kesinleştirdikten sonra
birbirinizi razı etmenizde bir mahzur yoktur. Şüphesiz ki Allah her şeyi çok iyi
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Harp esiri olarak sahip olduğunuz cariyeler müstesna olmak üzere bütün evli
hür kadınların hepsi de size haram kılındı. Bununla dan buraya kadar özet olarak
on beş, uzun uzadıya açıklandığında, yirmi, yirmi bir çeşit kadınla evlenmek
haram edilmiş oldu. Dem e k ki gerek müslümanların, gerek zımmilerin ve gerek
kendileri ile savaş halinde bulunulan kimselerin nikahı altında bulunan ve hür
olan bütün
kadınların da genel olarak nikahları haramdır. Ancak savaşta esir olup
hürriyetlerini kaybetmiş bulunan cariyelerin nikahı genel olarak haram
değildir.
Buradaki on kırâetin hepsinde dın fethasiyle, bundan başka yerlerde ise gerek
ve gerek Kisâî kırâetinde ın esresi ile, diğer kırâetlerde yine fetha ile
okunur. Biri dan ism-i meful (edilgen ortaç), biri de ism-i fail (etken ortaç)
kipidir. İhsan, lugatte sarplık ve sağlamlık demek olan "hasenet"ten türemiş
olup bir yeri kale gibi sağlam yapmak ve kocanın karısını, nikahı düşen
kimselerden korumak mânâlarına müteaddi (geçişli), ırzını koruyup iffetli olmak
veya evlenmek mânâlarına lazım (geçişsiz) olur. Kur'ânda da evlenme, veya
hürriyet veya İslâm veya iffet olmak üzere dört mânâ ile ilgili olup yerine göre
kendisine uygun düşen mânâya yorumlanır. Bundan dolayı burada muhsanât evli yani
kocası olan ve i stisnası ipucu ile de hür olan kadınlar demek olduğu apaçıktır.
Yemin, aslında sağ el mânâsına olduğundan milk-i yemininiz demek ellerinizle
meşru bir şekilde hakkıyla kazandığınız mülkleriniz demektir ki, en fazla köle
ve cariyelerde kullanılır. Burada söz konusu, kadınlar olduğu için bundan maksat
hakkıyla sahip olduğunuz köle kadınlar demek olduğu da apaçık bellidir. Bunlar,
kadınlardan istisna edilince geride yalnız hür olanlar kalır. Ve genel şekilde
nikahları haram kılınan muhsanatın da hür olan ko c alı kadınlar, demek olduğu
anlaşılır. Demek olur ki, hür olmayan kadınlar evlenmiş olsalar da hür kadınlar
gibi genel şekilde haram değildirler. Bunlar, özel hükümlere tabidirler.
Bunların haram olanları bulunabileceği gibi helal olanları da bulunabilecek t
ir. Çünkü dârü'l-harbdeki (İslâmın elinde olmayan, her zaman savaş yeri
olabilecek yer) karılığın ilk tutsaklık sırasında hükmü kalkabilir de
sahiplerine helal olurlar. Yoksa bundan, evlendirilmiş köle kadınlarla, nikah
altında iken kayıtsız şartsız sahip l erine helal olacağı gibi bir mânâ
anlaşılmamalıdır. Yani istisna, kayıtsız şartsız haram olmaktan değil, genel
olarak haram olmaktan çıkarmaktır. Olumsuzluğun kapsamı yolu ile köle kadınların
helal olduklarını genelleştirmek için değil, kapsamı olumsuz kı l mak yolu ile
haramlığın, hepsini içine almasını önlemek içindir. Diğer taraftan bu istisna
bundan sonraki ikinci âyette açıklanacak mânâya bir çeşit işareti de içerir.
Bu ibare yukarıda ki "size haram kılındı..." hükmüne bağlıdır. Yani yukarıda
olduğu gibi anlatılan kadınların haram kılınması üzerinize kesin şekilde
yazılmış bir Allah yazısıdır. Bunların nikahının haram kılınması insana ait bir
padişah buyruğu değil, bir Allah buyruğu gereğidir. Nikah bağı ve muamelesinin
şahsa ait olan bir takı m sosyal, hukuki
ve ahlâki gerekleri vardır. Bu şekli ile soydan ileri gelen evlenme yasağı,
yakın akrabalıktan ileri gelen evlenme yasağı, sütten ileri gelen evlenme yasağı
ve nikahla meydana gelen akrabalıktan ileri gelen evlenme yasağı ve evli
olmaktan ileri gelen evlenme yasağı, evlenmenin ve aile meydana getirmenin
mahiyetinin gereği ve ilâhî kanun ile çizilmiş sınırlar ve temel haklardır.
Bunlarla evlenmek haram kılındı ve bunların dışında kalan kadınlar size helal
kılındı ki siz erkekler muhsin kendisini haramdan saklayıp zina yapmadan, yani
iffetinizi koruyarak ve zinadan sakınarak mehir veya para olacak mallarınızla
nikahlarını veya mülkiyyetlerini isteyesiniz. Muhsin olmak, iffetini korumaktır
ki buna ihsan veya nefsi tahsin etmek (kale gi b i sağlamlaştırmak) da denilir.
Müsafaha, "sefh" kökünden türetilmiş müfaale babıdır. Sefh, aslında kan ve su
kategorisi sıvıları döküp akıtmak demek olduğundan müsafeha veya sifah, sırf
suyunu boşaltmak, yani her iki tarafın (kadın ve erkeğin) üreme ve t ü reme
maksadında bulunmayıp yalnız su akıtarak cinsel arzularını gidermek mânâsını
ifade eder. Ve bunun için zinaya sifah denilir. Demek olur ki, yukarıda olduğu
gibi kadınların helal kılınmasından esas maksat, yani nikahın ve odalık almanın
meşru olmasını n hikmeti, nefsi tahsin (kale gibi sağlamlaştırmak) ve üremedir.
Nefsani arzuları gidermek de buna bağlıdır. Yoksa yalnız şehveti gidermek
maksadı ile nikah veya cariye edinmek caiz değildir. Bu maksat da ya gizli veya
açıkça olur. Gizli olur, yani yalnız k albde kalırsa nikah akdi görünürde sahih
olsa da dini yönden helal olmaz. Fakat görünürde kapalı ve belirsiz olursa,
mesela evlenme akdinin yalnız faydalanma maksadı ile olduğu açıkça söylenir veya
geçici bir müddet ile sınırlandırılırsa, bu şekilde nikah hem dini açıdan, hem
de hukuki açıdan geçersiz olur. Bundan dolayı kaydından tamamen anlarız ki,
müt'a nikahı, başka bir ifade ile metres tutmak helal değildir, bir zinadır.
Erkekle kadın arasındaki doğuştan var olan ilişkinin yaratılış hikmeti, hayatın
a kıcı suyunun, yalnız kısır bir zevk için yok edilmesi değil, "Ondan eşini
yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan."
(Nisâ, 4/1) hükmünün tecellisidir. Bakara sûresinde "Kadınlarınız sizin
tarlanızdır." (Bakara, 2/223) buyurulmuştur. Burada, "Kadınlarınız sizin
eğlenceniz." denilmemiştir. "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın." (Âli İmran
3/191), daha esasında "Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur"
(Bakara, 2/29) âyetinden anlaşıldığı üzere ins a nların nefislerinde ve
ırzlarında aslolan mübah olmak değil, haram olmaktır. Ve bunun için
burada da önce haram kılınmış kadınlar sayılmış, daha sonra zina yapmaktan
sakınmak ve evlenme gayesi üzerine ve mallar karşılığında evlenmek istemeye
müsaade olunarak evlenmenin helal olduğu açıklanmıştır. Kısaca nikah, zinanın
zıddıdır. Zina batıl olup meşru değildir. Yaratılış gayesini değiştirmeye
çalışmaktan başka bir şey değildir. Nikahın, iyi niyetle ve geçici olmamak üzere
akdedilmesi lazımdır. Bir de kaydı şunu gösteriyor ki, mehir nikahın
gereklerindendir. Nikah denildi mi karşılığında bir mal söylenmemiş olsa bile
mutlaka bir mehirden uzak olmayacaktır. Bundan dolayı bu şartlar altında o helâl
kadınlardan herhangi birisinden faydalanmak isterseniz onların ücretlerini, yani
namuslarının karşılığı olan mehirlerini bir farz olarak veriniz. Zifaf ile
mehrin tamamı kocanın boynunun borcu olur. Bakara sûresinde zifaftan önce
boşanma gerçekleşmiş ise "Belirlediğiniz mehrin yarısını kendilerine verin."
(Bakara, 2/237) buyurulmuştu. Öyle olmakla beraber mehir farz edilip belirlenip,
adlandırıldıktan sonra her ikinizin karşılıklı rızası ile yaptığınız indirim
veya borçtan kurtulmada günah yoktur. Çünkü yukarda "Kadınların mehirlerini
gönül hoşluğu ile verin. E ğer kendi istekleriyle mehrin bir kısmını size
bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin." (Nisâ, 4/4) buyurulmuştu. Şüphesiz ki,
bunları böyle emreden Allah alîm (çok iyi bilen) hakîm (hüküm ve hikmet
sahibi)dir. Şimdi özellikle köle kadınların nikahına geleli m:
Meâl-i Şerifi
25- Sizden her kim hür mümin kadınları nikah edecek bir zenginliğe gücü
yetmiyorsa, ona da ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin
rızası ile nikahlamak var. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz
birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izni ile ve mehirlerini örfe göre
vermek suretiyle cariyelerden iffetli olan, zina etmeyen, dost da edinmeyenlerle
evlenin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, o vakit hür kadınlar hakkında
gerekli bulunan cezanın yarısı k endilerine lazım gelir. Bu hükümler, içinizden
günah işlemekten korkanlaradır. Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır.
Allah Gafûrdur, Rahimdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir).
25- Burada muhsenat, sahip olma karşılığı olduğundan hür kadınlar
mânâsınadır. Yani içinizden her kim hür kadın ve imanlı olan kadınlarla
evlenecek fazla bir mali güce sahip değil ise sahip olduğunuz genç ve imanlı
cariyelerinizden nikah etsin. Hür bir kadını yoksa veya hür kadın almaya mali
gücü yetmiyo r sa mümin cariye ile evlensin. Çünkü cariyenin masrafı azdır.
Fakat her zaman mümin kadını tercih etmelidir. Mümin kadın ve cariye nikahını
mutlak surette bir alçaklık saymasın, çünkü Allah imanınızı en iyi bilendir siz
birbirinizdensiniz; müminlerin hü r olanları ile olmayanlarınız bir dinden, bir
cinstensiniz. İyi niyetle onlarla evlenmek, gerektiğinde bir erkek için alçaklık
değildir. Zina tehlikesi, daha büyük bir alçaklıktır. Şu kadar var ki,
cariyeleri hür kadınlara tercih etmek de hür kadınların ha k larına tecavüz
etmektir. Bunun için nikahı altında bir hür mümin kadın bulunan bir adamın, onun
üzerine cariye ile evlenmesi asla caiz olmayacağı gibi, bir mümin hür kadınla
evlenebilme gücüne sahip hür bir erkeğin de cariye ile evlenmesi mekruh veya
hara m dır. Ve o zaman cariye nikahı bir aşağılıktır. İmam eş-Şafiî
hazretleri
âyetin mefhum-i muhalifini göz önünde bulundurarak buna haram demiş ise de
İmam-ı Âzam mekruh olduğunu söylemiş, haram olanın yalnız hür kadın üzerine köle
kadınla evlenmeye kalkışmak olduğunu açıklamıştır.
Köle kadınla evlenmenin sahih olmasının şartına, hükmüne ve gayesine gelince
cariyeleri sahiplerinin izni ile nikah ediniz ve mehirlerini veya nafakalarını
kendilerine iyi şekilde güzelce veriniz ve bunları "Fuhuşta bulunmayarak, gizli
dost da edinmeyerek namuslu yaşadıkları halde..." vasıfları ile vasıflanmış
olmaları üzere, bu durumları yaşamaları maksadı ile onlarla evleniniz.
"Haden"in çoğuludur. Yani gizli dost tutmak demektir. Cahiliyye devrinde iki
çeşit zina vardı. Birisi herkesin gözü önünde açıktan genelev işletmek, diğeri
de birini dost tutarak özel bir şekilde gizlice zina etmekti. Ve bu şekildeki
zinalar, çoğunlukla cariyelerle yapılırdı. İslâmda bunların ikisi de
yasaklanmıştır. Dikkate değerdir ki, hü r kadınlara aid olan âyette, erkeklerin
zinası, burada da kadınların zinası açık olarak yasaklanmıştır. Bu ise büyük bir
edeb ve belagati içermektedir.
İlk önce hür olan kadınların zinaya tenezzül etmeyecekleri ve onlar hakkında
fuhuş ve zina ihtimalini düşünmek bile uygun olmadığını ve böyle bir ihtimal
olsa olsa erkekler yüzünden ve erkeklerin iffetsizliği dolayısıyla
tasarlanabileceği, cariyelere gelince bunların zarurete binaen zina aşağılığına
düşebilmeleri pek düşünülebilen ve hatta cahiliyye dev r inde âdet olduğu ve
bununla beraber bunun da yine erkeklerin ahlâksızlığından meydana geldiği ve bu
sefaleti (alçaklığı) kaldırmak da erkeklerin elinde bulunduğu, erkekler iyi
niyetle hareket edip vazifelerini yerine getirdikleri takdirde bunların da bu s
e faletten kurtulacağı ve bundan dolayı müslümanların hep bu iffet ve iyiliğinin
gayesini takip etmelerinin gereği anlatılmıştır.
Bundan dolayı, cariyeler evlenmekle iffetleri güven altına alındıktan sonra
fuhuş yoluna girerler ve zina yaparlarsa o vakit bunlara da hür kadınlara
uygulanması vacib olan cezanın yarısı vacib olur. Çünkü bu şartlar altında
mazeretleri kalmaz ve bununla beraber esir oldukları müddetçe hür kadınlar
seviyesinde de tutulamazlar. Bunun için cariye ile evlenmek içinden ş e hvetin
üstün gelmesi ile bozulmak, günaha girmek, zina tehlikesine düşmek korkusu
bulunanlar hakkındadır. Yoksa sabretmeniz hakkınızda daha hayırlıdır. İmam
eş-Şafiî hazretleri buradan ne hür kadın ne cariye, hiç
evlenmemeniz daha hayırlıdır, ibadet nikahtan daha faziletlidir, mânâsını
anlamış ise de Hanefî imamlarının dediği gibi bunun cariye hakkında olduğu
açıktır. Demek ki, mehir ve harcamaya gücü yetenler için şehvetin coşması
durumunda nikah vacibdir. Ve böyle bir durumda hür kadının mehir ve nafak a sına
gücü yetmiyecek olanlara bir cariye ile olsun evlenmesi vacibdir ve mümin
cariyeyi tercih etmesi de en azından mendubdur. Çünkü cariyelerin de sefaletten
kurtulmaları istenen bir husustur. Buna ise mümin cariye hepsinden daha fazla
layıktır. Bundan d o layı evlenmenin vacib olması da ancak zina korkusu
bulunanlar hakkındadır. Bu korku olmadığı takdirde cariye ile evlenmek, vacib
olmak şöyle dursun mendub bile değildir. Çünkü bu evlilikte bir taraftan hür
kadınların (itibardan) düşmelerine sebebiyyet ver m ek, diğer taraftan neseb
soyluluğunu ve çocukların seçimini bozmak gibi sakıncaları da vardır. Bunun için
Hz. Ömer (r.a.) "Cariye ile evlenen her hangi bir hür, hürriyetinin yarısını
kaybetmiş olur." demiştir. Fakat bütün bu sakıncalar zina tehlikesine ka r şı
hiçtir. Çünkü zina doğrudan doğruya spermasını yoketmek ve genel bir şekilde
gerek erkek ve gerek kadınlar için pis bir alçaklık ve insan türü için pek büyük
aşağılıktır. Ve insandan başka hayvanlar içinde hiçbiri dişisini yalnız suyunu
telef etmek içi n takip etmez. İnsanlar, elinde hapsedilen erkek hayvanlar
istisna edilirse kediler, köpekler bile dahil olmak üzere, hiçbir hayvan
kösnümiyen dişisine zorla saldırmaz ve işini yalnız aşılama için yapar. Hatta
develerin dişi sidiğini koklaması aşılanmış ol u p olmadığını farketmek için
olduğu bilinmektedir. Özetle hayvanların bile hayvanca birleşmelerinde zina
mahiyeti yoktur. Yaratılış ve fıtratları, başka bir ifade ile iç güdüleri buna
fırsat vermez. Bu rezillik, bu kısırlık sevdası insanlığı hayvanlardan d a ha
alçak bir duruma düşüren bir beladır. Bu musibete düşmektense cariye ile olsun
evlenmelidir. Bununla birlikte bu korku yoksa sabır daha hayırlıdır. Her ne
kadar evlenmemede de üreme ve türemeden mahrum olmak varsa da "Allah çok
bağışlayıcıdır, çok me r hamet edicidir." Halbuki zina edenler için acıklı azab
vardır. Bu açıklamadan sonra Allah'ın rahmeti gereğince kanun koyma hikmet ve
maksadına bağlı olarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
26- Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden önceki lerin yollarını
size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
27- Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Halbuki şehvetlerine uyanlar
ise, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile sapmanızı istiyorlar.
28- Allah, din hususundaki ağır teklifleri sizden hafifletmek istiyor. Çünkü
insan sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratılmıştır.
26- Allah'ın bu kanunu koymasından maksadı, size helal ve haramı fark ettirip
açıkça anlatmak, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine, yani tutup nimet ve
mutluluğa erdikleri yollara hidâyetle yol göstermek ve cahiliyye devrinde sizden
şefkatle bakışını ve rahmetini çekmiş iken sizi İslâm ile böyle doğru yola
çevirip günahlarınızdan tevbe ettirere k üzerinize rahmet ve nimetlerini ardarda
vermektir. Yani burada, "Sen, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin
kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil." (Fatiha, 1/6-7)
duasına özel bir cevap vardır. Bu açıklanan helal v e haram hükümleri tamamen
yeni teşri olunmuş (kanun olarak vazedilmiş) ve hiç denenmemiş bir yol değil,
aslında yaratılış ve fıtratın gereği olup sizden öncekilerin nimet ve mutluluğa
ermelerine sebep olmuş denenmiş ve sağlam yollardır. Bundan önce nimette n
faydalanan peygamberler ve salihlerin mutlulukları özellikle bu yolda olmuştur.
Bundan
dolayı burada önceki şeriatların pek güzel bir gelişme ile yerleştirilmesi
vardır. Bundan sapanların üzerinden Allah'ın gözetimi çekilir ve tekrar bu yola
girenlere de Allah'ın gözetimi yeniden döner. Çünkü "Şüphesiz ki, bir millet,
kendisini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez." (R'ad, 13/11), "Sizden
öncekilerin yollarını size göstermek (istiyor)." yüce âyeti önceki şeriatlardan
bazı hükümlerin onaylanmasına d e lalet ettiği yönüyle usul ilmindeki "Allah ve
Resulü anlattığı takdirde bizden öncekilerin şeriatı, bizim için de şeriattır."
kuralını açıkça belirtmiş olduğunda şüphe yoktur. Ve yine şüphe yoktur ki,
burada bu onaylama yukarda olduğu gibi vahiy ve All a h'ın açıklaması ile
olmuştur. Bununla beraber biz şunda da şüphe etmiyoruz ki, burada vahy ile
onaylamadan başka; özellikle peygamberlik devrinden sonrası için, hükümlerin
illetlerini (sebeplerini) çıkarmada tecrübenin de büyük bir önemi bulunduğuna
özel b ir işaret vardır. Mutlaka teşriî (kanun koyma) içtihatlarında yalnız
kelimelerin delalet ettikleri mânâ ile yetinilmeyip tecrübe ile hayatın dış ve
hikmete ait akışının da göz önünde bulundurulması lazım gelecektir. "Ey akıl
sahipleri ibret alınız." (H a şr, 59/2) emrinde bu nokta pek önemli bir yer
işgal etmiştir. Şu şartla ki, her hususta olduğu gibi bunda da şehvetten ve
hırsla istemeden iyice sakınmanın ve olaylara şehvet maksadı ile bakmamanın da
bir şart olduğu şimdi anlaşılacaktır. "Allah, âlimdir, hakimdir." Kanun koyma,
bir irade eseri olmakla beraber Allah'ın kanun koyması ilim ve hikmet ile
beraber bulunuyor. Allah'ın Rahmân olması, sebeplerden önce ise de Allah'ın
Rahim olması, sebeplerin düzeni üzerinde olur.
27- O gafur (günahları bağışlayan) ve Rahim (merhamet eden) ve herşeyi bilen
hikmet sahibi olan Allah, sizin tevbe ve durumunuzun düzelmesini görüp
üzerinizden devamlı olarak rahmet gözüyle bakmak ve mutlu etmek istiyor. O
şehvetler (arzular) arkasında koşup zevklerine tabi olanl a r da büyük bir sapma
ile doğru yoldan sapmanızı, kendilerine uyup haram, helal tanımıyarak kötülük
yollarında dolaşmanızı ve uçurumlara sürüklenmenizi istiyorlar. Bundan dolayı
siz böyle günah işleyenlerin isteklerine uymayınız.
28-İctihatlarınızda davranış ve hareketlerinizde şehvete değil, hikmete ve
Allah'ın açıklamalarına ve önünüzde bulunan doğru yolda gidenlerin ahlâk ve
davranışlarına uyunuz ve İslâmın teşrî ilminde (kanun koyma ilminde) pek büyük
bir esas olan şu âyete bakınız: Allah Teâlâ siz d en ağır yükümlülükleri
kaldırıp sorumluluğunuzu hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak
yaratılmıştır. Bundan dolayı kanun koyma konusunda nefsani arzulara uymak caiz
olmadığı
gibi şiddet ve baskı da caiz değildir. Burada "Rabbimiz! Bizden öncekilere
yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme!" (Bakara, 2/286) dualarının bir
kabul olma işareti vardır ki, "Onların üzerindeki ağır yükleri ve kendilerini
bağlayan bağları kaldırır." (A'raf, 7/157), "Allah size kolaylık diler, size
zorluk dilemez." (Bakara, 2/185) "Dinde size bir güçlük yüklemedi." (Hac, 22/78)
âyetleri, aynı şekilde "Ben size kolay ,toleranslı hanif dinini getirdim."
nebevî hadisi de hep bu kolaylaştırma ve hafifletme düsturunu ifade ediyor.
İnsanlar, zannettikleri gibi kuv v etli bir yaratık değildirler. Şiddete
dayanamazlar, hafifletmeye muhtaçtırlar ve İslâm dini, onlara bu hafifliği
bağışlamak için gelmiştir. Bu esaslardan dolayı nikah hususunda da sertlik ve
zorluklar gösterilmemeli, zinaya ve suistimale (kötüye kullanmay a) meydan
vermemek için hükümler ve nikah muameleleri kolaylaştırılmalıdır. İbnü Abbas
hazretlerinden rivâyet edilmiştir ki, o şöyle demiştir:
Nisa sûresinde sekiz âyet bu ümmet için güneşin üzerine doğduğu ve battığı
şeylerin hepsinden hayırlıdır.
1- (Nisa, 4/26)
2- (Nisa, 4/27)
3- (Nisa, 4/28)
4- (Nisa, 4/31)
5- (Nisa, 4/48-116)
6- (Nisa, 4/40)
7- (Nisa, 4/110)
8- (Nisa, 4/147)
Kanun koymakla ilgili bu esaslar, anlaşıldıktan sonra, nikahın mali güç ile
özel bir ilişkisi bulunmasından dolayı malların kazanılması ve tasarruf edilmesi
ile ilgili olmak üzere ayrıca bir hitap ile buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
29- Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi
rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helaldir. Birbirinizin canına kıymayın.
Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.
30- Kim, zulüm ve tecavüz yolu ile bu yasakları işlerse, yakında onu cehennem
ateşine atacağız. Onu ateşe atmak da Allah'a pek kolaydır.
31- Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, diğer
kusurlarınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız.
32- Bir de Allah'ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni
etmeyin. Erkeklere hak ettiklerinden bir pay vardır. Kadınlara da kendi
kazandıklarından bir pay vardır. İsteklerinizi Allah'ın fazlından ve kereminden
isteyin. Gerçekten Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
33- Anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için bir mirasçı tayin
ettik. Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınızın paylarını da verin. Şüphesiz Allah,
her şeye şahittir.
34- Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini
(cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de
erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar
olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı
zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz
kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, y ataklarından ayrılın. Bunlar
da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka
bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.
35- Eğer karı-koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem
erkeğin tarafından, bir hakem de kadının ailesinden kendilerine gönderin. Bu
arabulucu hakemler gerçekten barıştırmak isterlerse, Allah karı-koca arasındaki
dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyin
aslından haberdardır.
36- All ah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya,
babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara,
yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin.
Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.
37- Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye
ederler ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler. Biz
kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladık.
38- Bunlar, Allah'a ve ahiret g ününe iman etmedikleri halde mallarını,
insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne
kötü arkadaştır!
39- Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği
rızıktan gösterişsiz harcasalardı kendilerine ne zarar gelirdi? Allah onların
söz ve işlerini çok iyi bilendir.
40- Şüphesiz ki Allah, hiç kimseye zerre kadar zulüm etmez. Eğer yapılan
iyilik zerre kadar da olsa, onun sevabını kat kat artırır. Ve kendi katından
büyük bir mükafat verir.
41- Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit
yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hali ne olacak!..
42- Allah'ı, inkar edip peygambere isyan edenler, o kıyamet günü yerle bir
olmayı isterler. Allah'tan hiçbir sözü gizleyemez ler.
29- Mallarınızı kendi aranızda -yani ister genel olarak ve ister karı-koca ve
akraba arasında haksız, meşru olmayan bir şekilde boşu boşuna yemeyiniz. Ayrıca
birbirinizin malını haklı ve meşru bir sebep olmaksızın almayınız. Hem de o
malları boş yere harcamayınız. Bakara sûresindeki "Birbirinizin mallarını haksız
yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını bile bile günaha girerek yemek için
onları hakimlere aktarmayın." (Bakara, 2/188) âyetine bakınız.
Batıl : Hırsızlık, hainlik, gasbetmek, kumar, faiz, geçersiz (haksız)
değiştirmeler ve sefihlik, israf ve bütün meşru olmayan sebepler ve maksatların
hepsini, yani hem kazanma sebebini ve hem harcama şeklini kapsar.
Ancak o malların aranızdaki karşılıklı rızadan elde edilen bir ticaret olması
müstesna. Yahut Asım, Hamza, Kisâi, Halef-i Âşir kırâetlerinden başka
kırâetlerde ötreli okunduğuna göre, ancak aranızda karşılıklı rızadan meydana
gelen bir ticaretin bulunması başka, bundan ve bunu yemekten nehyedilmiş
değilsiniz. Bu i s tisnanın kendinden önceki hükümsüz muamelelere mânâ açısından
dahil olmadığından dolayı istisna-i
munkati (önceki cümle ile ilişisi olmayan istisna) olduğu ve bundan dolayı
sınırlama mânâsına gelmediği ve şu ticaretten başka, bağış, sadaka, temlik
(birine mülk kazandırma), mübah kılma ve miras gibi diğer meşru sebeplerin
varlığına engel olmayacağı açıklanıyor. Ticaretin özellikle zikredilmesine
gelince: Bunun hikmeti olarak deniliyor ki: Bununla ticaretin mülkiyet sebepleri
içinde en önemli ve en fazla vuk u bulan bir esas ve şeref sahipleri için en
uygun bir kazanç yolu olduğu anlaşılmıştır. Biz buna şunu da ilave edeceğiz:
Birincisi, bunlar yalnız hukuki açıdan anlaşılan hususlardır. Halbuki âyetin
gelişi, evlenme ve harcama için mali hazırlıklarla da ilgi l i olduğundan daha
fazla iktisadi yönü de vardır. Yani malların elde edilmesi, meşru vasıtalarla
olsa dahi harcamalarında iktisatlı davranmak ve hazır mal yemek sevdasında
bulunulmayıp eldeki malların çoğaltılması ve zaruri bir sebep olmadıkça
sermayeye d o kunmayıp gelirinden ve kârından yenilmesi, ve bu arada özellikle
ticarete özen gösterme, ticaret esnasında da karşılıklı rıza esasına iyi riâyet
etmek ve bu durumda başkalarının malları şöyle dursun, kendi mallarının bile
boşu boşuna yenip yedirilmemesini n gerekli olduğu hatırlatılmıştır.
İkinci olarak, istisna-i münkati bu kuruntunun ortadan kaldırılması için
önceki cümlenin hükmünden ayırmak yerinde bulunacağından burada hukuki ve şer'î
açıdan önemli bir problemin halledilmesi de vardır. Çünkü yalnız akıl yoluyla
yapılan mukayese ile düşünüldüğü zaman, ticaret kazanç maksadıyla mal değişimi
demek olduğuna, mal değişiminin mânâsı ise tam bir eşitlik mânâsını kapsadığına
göre, herhangi bir mal değişiminde bir tarafın bir kâr elde etmesi, bu mal
değişim i ve eşitlik esasına aykırıdır. Bundan dolayı faiz gibi bir haksız ve
haram kazanca benzemesi ihtimali celî kıyas (açık kıyas) ile devamlı söz konusu
olur. Hatta mali muamelelerde mal değişimi (trampa) ve mübadele pek önemli bir
esas olmakla beraber bu mua m ele bizzat açıkça uygun bile değildir.
Çünkü akla göre, bir malın diğer bir malın karşılığı olması akla uygun ise
mal değişimi anlamsız, değil ise bir yalan demek olur. Zorunlu olan bazı
ihtiyaçlardan dolayı "Allah alışverişi helal kıldı." (Bakara, 2/275) diye
karşılıklı mal değişimi esasına müsade buyurulmuş ise de bunun zaruretten ileri
gelen bir müsade olmasından dolayı, buna ticaret kasdı eklendiği takdirde bu
ticaretin bir çeşit haksızlığı kapsamış olması ve bundan dolayı takva duygusu
ile har e ket edecek olanların bunda bir haram şüphesi kuruntusuna
düşebilmelerinin ihtimali gerçekten vardır. Yalnız ihtimalle kalmaz aksine bir
gerçektir. İşte bu kuruntuyu ortadan kaldırmak için kıyasa aykırı görünen
ticaretin, " Allah sizin sırtınızdaki (ağı r yükleri) hafifletmek istiyor;
çünkü insan, zayıf ve güçsüz yaratılmıştır" âyetinin mânâsı gereğince
insanların ihtiyaçlarından dolayı meşru kılınmış olduğu ve aslında karşılıklı
mal değişimi mahiyetindeki adalet ve eşitlik konusunda alış-veriş akdini yapan
iki tarafın karşılıklı olana ihtiyaçlarına ve onu değerlendirecek olan
hoşnutluklarına göre düşünmenin lazım geldiği ve karşılıklı rıza olmayınca
yalnız ticaretin değil, genel olarak mal değişmelerinden ve muamelelerinden
hiçbirinin yapılamayacağını ve bu durumda karşılıklı rızayı bozan ticaretlerin
de meşru olmayacağını anlatmak için buyurulmuş ve bu şekilde takva sahiplerinin
ticaretten kaçınmaları şöyle dursun, aksine boşu boşuna mal yememek için ticaret
ile meşgul olmalarının, en uygun bir ikti s at yolu olduğu anlatılmış ve ondan
sonra buyurulmuştur ki ve kendi nefislerinizi veya kendinizden sayılan
nefislerinizi hiç bir şekilde öldürmeyiniz. Nefsi telef etmeye sebep olmayınız.
Olumsuz edattan sonraki öldürme (yani öldürmemek), kasıtlı veya hata ederek,
bizzat kendisinin veya sebep olacağı öldürmeyi kapsadığı gibi, kelimesi de
kişisel nefsi ve milli nefsi kapsadığından dolayı bu yasak birçok mânâlara
gelir:
1- İlk önce, doğrudan doğruya insanın kendini öldürmesini yani kasıtlı olarak
intihar etmesini yasaklamıştır ki, bu mânâ açıkça anlaşılmakla beraber âyetin
gelişine uygun değildir. İkincisi, insanın kendini öldürmesine sebep olmasını
yasaklamaktır ki, bu husus başlıca üç yönden açıklanmıştır:
Birincisi, bazı cahillerin yaptığı gibi zühd ve ibadet adı altında devamlı
sıkıntıya düşüp kendi nefsini son derece sıkıştırmakla ezmektir ki, Kâdı Beydâvî
buna, "Hind cahillerinin yaptıkları gibi" diye misal vermiştir . Karşılıklı rıza
ile yapılan ticareti, hileli bozuk muameleler gibi zühd ve takvaya muhalif
sayarak bu yolda mal kazanmaktan sakınıp, kendi nefsini yok etmeye sebep olacak
şekilde fakirlik ve zuraretle karşı karşıya bırakmak da bu türden olacağı için
bu mânâ özellikle istisnanın gelişine uygundur. İkincisi, öldürmeye sebep olan c
i nâyetler işleyerek kendini öldürmeye sebep olmaktır ki, şunun bunun malına
haksız yere musallat olmak da bu örneklerden biridir. Üçüncüsü, iyilik adına
olsa dahi herhangi bir şekilde kendini boşuna tehlikeye atmaktır ki, ticaret
yapacağım diye kendisini t e hlikelere atmak da bu cinstendir. Rivâyet
edildiğine göre, Amr b. Âs bu âyetten delil getirerek soğuktan sakınmak için
soğuk su ile yıkanmaktan çekinip teyemmüm etmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) de bunu
tenkid etmemiştir.
2- Kendi nefislerinizi, diğer bir ifade ile birbirinizi hiçbir şekilde
öldürmeyiniz demek olur. Bunun da âyetin gelişine uygun olan yönü, haksız ve boş
bir şekilde birbirinizin malını yemenin; aynı şekilde ticaret konusunda iyi
şekilde karşılıklı rıza gözetilmeyip herkesi sıkıntıya sevke t mek için
karaborsacılık yollarına sapmanın, insanları öldürmeye ve yok etmeye sebep
olmasıdır. Kısacası mallarınızı aranızda haksız ve boşu boşuna yemeyin,
karşılıklı rıza ile ticaret yapın, böyle yapmazsanız yok olur ve birbirinizi yok
edersiniz. Bundan d olayı hiçbir şekilde insanı öldürmeye ve insanları yoketmeye
sebep olmayınız. Şüphe yok ki, Allah size karşı çok merhametlidir. Bunun için
haramı yemeye ve canı yok etmeye müsaade etmez, karşılıklı rıza ile ticaret
yapmaya müsaade eder. Ve birbirinizden karşılıklı razı olarak güzelce yaşamanızı
ister.
30-Bunun için kim insanı öldürmeyi veya haram yemeyi veya surenin başından
beri yasaklanan günahları işleyip haddini aşar, başkalarına zulmedip veya
nefsine zulm ederek bunları kasıtlı olarak yaparsa biz onu ilerde muhakkak bir
ateşe sokacağız. Gerçi bu nasıl olur diye bunu imkansız görenler bulunabilir.
Fakat bunu yapmak da Allah'a göre çok kolaydır. "Haksızlık ve zulüm ederek"
kayıtları gösteriyor ki, cehennem ateşini hak etmede en fazla göz önünd e
bulundurulacak yönler bunlardır.
31-Bununla beraber Allah'ın rahmetinin tecellilerine bakınız ki eğer size
yasaklanan günahlardan, büyük günah denilen günahlardan sakınır, kasıtlı olarak
haksızlık ve zulüm ile günah yapmaktan sakınırsanız küçük günahlar denilen diğer
kusurlarınızı, tarafınızdan örteriz, bağışlarız. Ve sizi, saygı gösterilen yer
olan hoş bir yere koyarız, Yahut -Nâfi' ve Ebu Cafer kırâetlerinde mimin üstün
harekesi ile okunduğuna göre"sizi ikramla ağırlanacağınız hoş bir yere koy a
cağız." Evlerinizin kapılarından ikram edilmiş olarak girer, mezarlarınıza ikram
edilmiş olarak gider ve en son cennette ağırlanmış olarak kalırsınız, Fakat bu
noktada ahlâkla ilgili pek önemli bir konu vardır ki, o da genel bir şekilde ve
özellikle erkek l erle kadınlar arasında birbirinizin makamına göz dikerek hased
ve kin taşımamak, yarışma ve rekabet davalarına girişmemektir. Çünkü haset ve
kin, bir çok büyük günahlara sevk eden huylardır.
32- Bunun için Allah'ın bazınıza diğer bazınızdan fazla olarak bağışladığı
şeyleri temenni etmeye de kalkışmayınız, birbirinizin malına, makamına ve sahip
olduğu Allah tarafından verilmiş veya çalışmakla elde edilen nimetlerine göz
dikmeyiniz. Çünkü bu gibi temenniler, ilkönce hased, kin ve düşmanlık uyandırır.
İki n ci olarak Allah'ın takdir
ve taksimine razı olmamayı bildirir. Üçüncü olarak, kendi hakkında takdir
edilmeyen bir şeyi temenni etmek, kaderdeki hikmete karşı gelmek ve boş bir
ızdıraptır. Başkasının hakkında çalışmakta takdir edileni, kuru kuru temenni
etmek bir işsizlik ve avarelik ve zamanı boşa harcamaktır. Çalışmadan takdir
edileni, temenni etmek de gerçekleşmesi imkansız olan boş bir temennidir.
Erkekler için kendi kazandıkları şeylerden bir payları kadınlar için de
kazandıkları şeylerden bir pay l arı vardır. Hiç birinin çalışması ve kazancı
boşa gitmez, mutlaka kendisine bir pay verilir. Fakat yaratılıştan birinin
kabiliyeti, kazancı fazla, diğerinin eksik olması, aynı şekilde birine kazancına
uygun olarak verildiği halde, diğer birine kazancından fazla verilmesi gibi
yalnız Allah'ın vergisi olan özellikler, başlıbaşına Allah'ın iradesinin eseri
olan bir ihsandır ki, bunda kimsenin etkisi ve müdahele hakkı yoktur. Bunun için
gerek erkek ve gerek dişiye yakışan başkalarının payını temenni etmek deği l,
Allah'ın kendisine bağışladığı kabiliyet ve yeteneğe uygun olarak çalışmak ve
Allah'tan istemektir. Bundan dolayı çalışınız, ve Allah'tan, Allah'ın lutuf ve
ihsanından isteyiniz de herkesin elindeki şeyleri temenni etmeyiniz. Allah her
şeyi bilendir, herkesin hak ettiğini bilir ve üstün kılmayı bilerek yapar. Demek
ki yasağın esas hedefi hasedden, işsizlikten, Allah'ın hükümlerine ve takdir
ettiği şeylere itiraz etmekten menedip, üstünlük ve ihsanın ve girilecek
kıymetli yerin hased ve temenni ile değ i l, çalışma ile istenmesinin lazım
geldiğini hatırlatmaktır.
Bu âyetin inmesi, miras âyetlerinden dolayı kadınlar tarafından ortaya konan
bazı temenniler ile ilgilidir. Bu cümleden olarak Hz. Peygamberin hanımlarından
Hz. Ümmü Seleme'nin, "Ey Allah'ın elçisi! Erkekler, din uğruna savaşıyorlar, biz
savaşmıyoruz ve bizim mirastan hakkımız erkeğin yarısı oluyor. Ne olurdu biz de
erkek olsaydık." diye bir temennide bulunduğu ve bunun üzerine bu âyetin
indirildiği rivâyet edilmiştir. Bunun için yukarıda " Erkeğe, iki kadının payı
kadar miras verilir." (Nisa, 4/11) kuralının hikmetlerine bağlı olmak üzere;
yaratılıştan var olan, hukuki ve iktisadi açılardan zikredilmiş olan
açıklamaların kaynaklarını burada ve bundan sonraki bir iki âyette bir ahlâki
kura l ı telkin etmek ve erkek, kadın çekememezliğinin düzeltilmesi ve ortadan
kaldırılması ve aile hayatının takviye ve düzenlenmesi mahiyetinde tamamen
göstermiş bulunuyoruz ki; üstün kılmak ve fazilet ve keremde yarışma,
yaratılıştan var olan kabiliyetlere; k a zanma ve kazanma payı, çalışma ve
iktisatla ilgili değerlere; aşağıda gelecek olan harcama
eşitliğine işaret etmiştir.
33-Şimdi mirasın kazanma ile ilgili olmayıp yalnız Allah'ın lutuf ve ihsanı
olduğunu ve bundan da gerek erkek ve gerek dişi her birine kazanma gibi
derecelerine göre bir pay verilmiş bulunduğunu anlatmak için, miras hükümlerini
bazı ilavelerle özetleyerek buyuruluyor ki: Erkeklere ve kadınlara kazançlarına
göre birer pay verildikten başka bir de erkek ve dişiden her biri için anne ba b
a ve akrabaların ve yeminlerinizle akit yapıp veyahut kırâetine göre
yeminlerinizle karşılıklı anlaşma akdi yaptığınız kimselerin, yani nikah akdi
ile koca veya karının veya koruma akdi ile kölenin efendisinin terekelerinden
miras alır mirasçılar yaptı k, herkesi yalnız kendi kazancıyla bırakmayıp mirası
da hak yaptık ve bunu yalnız erkeklere veya kadınlara ait kılmayıp ikisine de
verdik. Bir de yalnız anne, baba veya çocukların terekesinden değil, genel
olarak bütün akrabaların terekelerinden dereceleri n e göre genelleştirdik.
Akrabalıkla da kalmayıp akitlerle de miras verdik ki bütün bunlar yalnız
Allah'ın lutuf ve ihsanıdır. Çünkü Allah vermezse kimsenin mirasa konması mümkün
değildir. Bundan dolayı birbirinizin paylarına göz dikmeyiniz de bütün o mir a
sçılara paylarını veriniz. Ve aranızda mallarınızı bu şekilde de haksız olarak
yemeyiniz. "Çünkü Allah, her şeye şahittir."
34-Erkeklerin mirasta hak ettikleri paylarının fazla olmasının hikmeti
erkekler ve özellikle tam erkek olan erkekler, kadınlar üzerinde hakimdirler,
onların üstlerinde dururlar, işlerine bakarlar, dikkatle gözetir, muhafaza
ederler; kahyaları, müdürleri, koruyucuları, amirleridirler. Küçükler de buna
adaydırlar.
KAVVAM; "kâim"in mübalağası olup den alınmıştır. Bir kadının işine bakan ve
korunmasına önem veren ve işlerini idare edene "Kayyimü'l-mer'eti" ve daha
kuvvetli olarak "Kavvâmü'l-mer'eti" denilir. Bu deyim, erkeğin kadına
hakimiyyetini ve fakat rastgele değil "Milletin efendisi, onlara hizmet
edendir." mânâsı üzere hizmetçilikle karışık bir hakimiyetini ifade eder. Bundan
dolayı bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının
değer ve üstünlüğünü bildirir. Ve bu ayırım içinde eşitlik iddiasını kaldırarak
karşılıklı olarak farklı bir eşit l ik metoduyla öyle bir birlik sağlar ki, bu
durum sultan ile ümmet arasındaki karşılıklı haklara benzeyecek ve bu şekilde
aile terbiyesi, toplum terbiyesi ve siyasi terbiyenin bir başlangıcı olacaktır.
Bunun için Kadı Beydâvî un tefsirinde der ki, "V a liler, halkı idare ettikleri
gibi onlar da kadınları öyle idare ederler." Şimdi bu esas da biri Allah
tarafından verilen,
diğeri çalışmakla kazanılan iki sebebe bağlanarak buyuruluyor ki: Çünkü
erkekler ve kadınların bir kısmını diğerine yaratılış açısından üstün kılmıştır.
zamirinin delalet ettiği mânâ ile bundan erkeklerin kadınlara üstünlüğü ve
tercihleri anlaşılmakla beraber âyetin öyle güzel bir açıklaması vardır ki, bu
üstünlük ve değeri, "Allah o erkekleri kadınlara üstün kılmıştır." diye mu t lak
surette erkeklere tahsis etmemiş, kapalı olarak bazısının diğer bazısına
üstünlüğünü ifade etmiştir. Bu ise, erkeğin kadında bulunmayan, yaratılıştan var
olan bir takım üstünlüklere sahip olduğu gibi, aynı zamanda kadının da erkekte
bulunmayan yaratılıştan var olan bazı üstün vasıflara sahip olduğunu ve bundan
dolayı her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ve bu şekilde
erkekle kadının yaratılıştan farklı ve karşılıklı olarak birbirlerinden
üstünlükleri olduğu gibi, her erkeğin ve a y nı şekilde her kadının da
seviyelerinin bir olmadığını ve bundan dolayı her erkeğin, her kadın ile tek
olarak mukayese edilemeyeceğini ve bununla birlikte bütün bunlar toptan
karşılaştırılınca kadınların erkeklere ihtiyacının, erkeklerin kadınlara
ihtiyacından daha fazla olduğunu ifade eder. Ve açıklandığı üzere esas üstünlük
ölçüsü olan kazanma ve mal edinme açısından erkek, faaliyet gösterme yeteneğine
sahip; kadın ise itaat duygusu ve kabiliyet yönünden ince ruhlu ve çekici bir
yaratılışa sahip olup bun u n için erkeklerin kuvveti ile korunmaya ve muhafaza
edilmeye daha fazla muhtaçtır. Ve bundan dolayı sonuç olarak genel bir şekilde
üstünlük ve faziletin erkek tarafında bulunduğunu, amirlik ve idarecilik
yetkisinin, hakkıyla erkek olan erkeklere verilmes i ve kadınların onlara itaat
etmesi, hem bir hak ve hem de kadınların menfaatlerinin gereği olduğunu pek
beliğ özlü bir ifade ile anlatır. Ve işte erkeklerin peygamberlik, imamet
(imamlık, devlet başkanlığı, valilik, şeair-i İslâm, yani İslâm'ın önemli pre n
siplerini gerçekleştirmek), kısas cezalarında şahitlik etmek, cihadın
kendilerine vacib olması, cumanın vacib olması, ezan, hutbe, itikaf, asabelik
(mirasın tamamını alan kimse), hata ile ve kasame öldürmelerinde kan bedelini
yüklenmesi, ricat boşanmasınd a bağımsız hareket etmesi gibi bir takım
özellikler, haklar ve vazifeler ile üstün olmaları da bu örneklerden
bazılarıdır. "kadınlar üzerine hakimler." olarak ailede başkanlık hakkına sahip
olmalarının bir sebebi, bu yaratılıştan olan üstünlük; biri de e rkeklerin
mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya harcamaları meselesidir.
Çalışılarak elde edilen bu sebeb de öncekine bağlıdır. Ve kadınların mirastan
paylarının yarım olması özellikle bu sebeple ilgilidir. Ve bunda kadınların
faydası, mirasta erkeklere eşit olmalarından çok fazladır. Şu halde
hanımının
hakkını vermeyen, kadının malına göz diken ve aile için harcama vazifesini
yapmayan ve ailesinin ırz ve namusunu korumayan erkekler erkeklerden
sayılmazlar. Şüphesiz ki, bu vazifelerini yapan erkeklerin de kadınlar üzerinde
hakimiyyet sahibi olmaları ve onlardan itaat ve bağlılık beklemeleri meşru bir
haklarıdır. Bundan dolayı saliha olan kadınlar da Allah'a itaat ederler.
Kocalarının huzurunda hazır olarak bekleyip haklarına riâyet ederler. Koca l
arının gıyabında can, mal, namus, itibar (onur) ve aile sırları gibi korunması
lazım gelen hususları Allah'ın korumasına dayanarak korurlar. Çünkü Allah bunun
korunmasını emretmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den rivâyet edilmiştir ki:
"Kadınların h ayırlısı o kadındır ki, baktığın zaman seni sevindirir, emredersen
itaat eder, gıyabında bulunduğun zaman da seni malında ve nefsinde korur."
buyurmuş ve bu âyeti okumuştur. Bu âyetin de yukarda açıklanan Hz. Ümmü
Seleme'nin sözü üzerine indirildiği söyle n miş ise de bunun asıl iniş sebebi şu
şekilde rivayet olunur: "Ensar'ın ileri gelenlerinden Sâd b. Rebia'ya karşı
hanımı Habibe binti Zeyd b. Züheyr ve bir rivâyete göre Habibe binti Muhammed b.
Seleme isyan etmiş, o da bir tokat vurmuş, bunun üzerine baba s ı kızını almış,
Hz. Peygambere gidip şikayet etmiş. Hz. Peygamber de "Mutlaka ondan kısasını
(öcünü) alırız." buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Peygamber (s.a.v.)
de: "Biz bir şeyi yapmak istedik, Allah'da diğer bir şeyi irade etti ve şüphe yo
k ki, iyilik Allah'ın irade ettiği şeydedir." dedi. Bu sebeple salih kadınları
açıkladıktan sonra kocalarına karşı gelen kadınlar hakkında buyuruluyor ki: Ey
hakim olan ve hanımlarının haklarını veren kocalar! Kafa tutup, itaatsizlik
etmelerinden korktuğ u nuz, korkacak bir belirti hissettiğiniz karılara
gelince:
NÜŞÛZ: Aslında lugatte yükseklik ve tümseklik mânâsından alınarak kadının
kocasına kafa tutup baş kaldıracak bir durum almasıdır ki, sözde kendisini
yüksek sayıp itaatını ortadan kaldırmış olur. Bunu açıklamak için büyük
müfessirlerden şu açıklamalar yapılmıştır: Kadının nüşûzu kocasına isyan etmesi
(İbnü Abbas), koku sürünmemesi, kocasını birleşmekten men etmesi, önceleri
kocasına yaptığı muameleyi değiştirmesi (Ata), kocasından hoşlanmaması ( E bu
Mensur), kocasının şer'î mesken olarak belirlediği konutta beraber oturmaktan
kaçınıp onun istemediği bir yerde oturmasıdır (denilir) ki, bu mânâlar az çok
birbirlerine yakındırlar.
Böyle bir durum karşısında önce bunlara vaaz ve nasihat ediniz. İkinci olarak
onların yataklarından ayrılın. Üçüncü olarak onları hafifçe ve kusur
bırakmayacak bir şekilde biraz dövünüz.<D>
Bunun üzerine size itaat ederlerse artık onlara saldırmak için aleyhlerine
başka bir yol aramayınız, ve meydana gelmiş kusurlarını olmamış gibi sayınız.
"Çünkü günahtan tevbe eden günahı olmayan gibidir." Mutlaka şunu kesinlikle
bilmeliyiz ki Allah Teâlâ pek yüksek ve pek büyüktür. Bundan dolayı Allah'tan
korkunuz da kadınlara karşı size vermiş olduğu kuvveti kötüye kul l anmayınız.
Allah'ın size karşı gücü, sizin kadınlara karşı gücünüzden çok fazladır. Ve
sizin Allah'a karşı günahlarınız, kadınların size karşı işledikleri suçlarından
daha çok ve daha küstahçasına olduğu halde, Allah sizin tevbelerinizi kabul ve
günahları n ızı affederken size itaat eden hanımlarınızın meydana gelen
kusurlarını nasıl affetmezsiniz ve nasıl olur da onlara saldırmak için bahane
arar durursunuz? Diğer bir mânâsı şöyledir: Allah zulümden ve haksızlıktan yüce
bir ululuk sahibidir. Bundan dolayı o n un şanının yüceliği ve ululuğu
karşısında zulümden, haksızlıktan, sadakatsizlikten, terbiyesizlikten
vazifelerinizi kötüye kullanmaktan son derece sakınmalısınız.
35- Kadın itaat etmezse ne olacak? O zaman iş yargılamaya (duruşmaya) düşer.
Bundan dolayı ey müslümanlar topluluğu ve özellikle ey hakimler! Koca ile karı
arasında bir geçimsizlikten endişe ederseniz. Şayet bunlar arasında bir
geçimsizliğin meydana gelmesinden korkar, yani evlilik devam ettiği halde
aralarının açıldığını anlarsanız biri kocanın
akrabasından, biri de karının akrabasından olmak üzere iki hakem gönderiniz.
Çünkü akrabaları onların iç yüzlerini daha iyi bilirler ve faydalarını daha
fazla arzu ederler. Bununla beraber akrabalardan olmaları müstahabdır. Yoksa
yabancılardan da hakem tayin etmenin caiz olabileceği açıklanmıştır. Hakemi
seçme hakkı, ilk önce koca ve karıya aittir. Ve bunun her iki taraftan
akrabalarının istişaresiyle yapılmasının müstahab olacağı da ve kayıtlarının
işaretlerinden anlaşılıyor. O halde akrabaları b ulunmadığı veya yabancılardan
olmaları kendilerince uygun bulunduğu takdirde şüphesiz caiz olması gerekir.
Bu hakemlerin yetki dereceleri ne olacaktır? Barıştırma veya birbirinden
ayırmanın her ikisini de yapabilirler mi? Bu konuda müctehidler ihtilafa
düşmüşlerdir. Bir kısmı eşleri birbirinden ayırabilirler ve bu durumda bir
talak-ı bain ile kadın boşanmış olur demişler ki, bu görüş Hz. Ali'den rivâyet
edilmiştir. Bir kısmı da bunlara eşleri barıştırmak emredilmiştir, onları
birbirinden ayıramazlar d e miştir. Bu da Hasan'dan rivâyet edilmiştir. Ve bu
İmam-ı Âzam'ın görüşüdür. Gerçi eşleri birbirinden ayırma yetkisi açıkça ifade
edildiği, koca da bunu kabul edip ve onlara bıraktığı takdirde bu konuda ihtilaf
yoktur. Ancak koca, ayırma yetkisini vermediğ i takdirde mahkeme kendiliğinden
zorla iki hakemi mutlak yetki ile seçebilir mi seçemez mi? Sözün kısası iki
hakem karı-kocanın vekilleri yerinde midir? Yoksa mahkemenin hükmetmeye izin
verdiği vekilleri makamında mıdırlar? Ve mahkemenin bizzat eşleri ayır m a
yetkisi var mıdır, yok mudur? İşte ihtilaf bu hususlardadır. Şüphe yok ki,
âyetin gelişi, eşleri barıştırma üzerindedir. Onları birbirinden ayırmaktan
bahsetmek uygun görülmeyip bu konuda açıklama yapılmamıştır. Ve bunun için bir
içtihad konusu olmuştur.
Bu iki hakem gerçekten iyi niyetle arabuluculuk kasdederler, aralarını
düzeltmek isterlerse Allah iki tarafın arasını bulur ve onları barıştırır. Koca
ve karının kalblerine sevgi ve dostluk hislerini kor. Bunu nasıl yapar? Muhakkak
Allah her şeyi hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır. Nasıl yapacağını bilir
ve şüphe yok ki, alîm (çok bilen) ve habir (herşeyden haberdar olan) Allah'ın
burada eşleri birbirinden ayırma yönünden bahsetmemesi de gâyet anlamlıdır.
Demek ki Allah'ın rızası geçims i zlikte değil, arabuluculuktadır. Esas istenen
iyi geçinmedir. Görülüyor ki bu hükümler, kadınların itaatsizliği üzerinde
yürümüştür. Acaba erkekler tarafından itaatsizlik olmaz mı? Kadın ne olursa
olsun itaat etmeye mecbur mudur, gibi bir soru akla gelebi l ir. Evet erkekler
tarafından da itaatsizlik olabilir.
İleri de "Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz
çevirmesinden korkarsa, karı kocanın aralarında anlaşarak sulh yapmalarında bir
sakınca yoktur." (Nisâ, 4/128) âyetinde bununla ilgili hükümler gelecek,
ayrılmak konusu da orada zikredilecektir. Fakat burada söz konusu olan,
erkeklerin hakimiyeti ve onun gereğince bütün vazifelerinin yapılması ve bundan
dolayı erkek tarafından hiçbir kusur ve suç bulunmadığı varsayımı üzerine o l
duğundan, bu şartlar altında erkeğin geçimsizliğini düşünmek aslında geçmediği
gibi, açıklama gayesi de aile hayatının yalnız düzelme ve terbiyesine bağlı
bulunduğundan dolayı, burada kadınların itaatsizliğinden dolaylı olarak
bahsedilmiş ve erkeklerin ge ç imsizliği konusu daha sonra başlıbaşına
açıklanması için sonraya bırakılmıştır. Böylece aile hayatının iyiliği temin
edildikten sonra, aile terbiyesinde herkesin bilmesi, genel ve temel bilgiler
olarak öğrenilmesi ve uygulanması gerekli olan güzel ahlâkla r a geçilerek her
şeyden önce şu on vazife emrediliyor:
36- Birincisi, Allah'a ibadet ve kulluk ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayıp
samimiyet ile ibadet etmek. İkincisi, anneye babaya iyilikle muamele etmek.
Üçüncüsü, akrabalara iyilik. Dördüncüsü, yetimlere iyilik. Beşincisi, yoksullara
iyilik. Altıncısı, yakın komşuya iyilik ki evi yakın olan veya akrabadan olan
komşu. Yedincisi, uzak komşuya iyilik ki ya evi uzak olan veya akrabadan olmayan
komşu veya müslüman olmayan komşu. Hz. Peygamberi n bir hadisinde buyurulmuştur
ki: "Komşu üç kısma ayrılır. Birisinin üç hakkı vardır; komşuluk hakkı, yakınlık
hakkı ve İslâmiyet hakkı. İkincisinin iki hakkı vardır; komşuluk hakkı ve
İslâmiyet hakkı. Üçüncüsünün bir hakkı vardır; komşuluk hakkı ki bu kit a p
ehlinden ve Allah'a şirk koşan komşudur." Sekizincisi, yanındaki arkadaşa
iyilik. Bu da öğrencilik, sanatkarlık, yolculuk gibi herhangi bir faydalı işte
beraber bulunan arkadaş ve yoldaş demektir. Bu mânâ koca ve karıyı da kapsar.
Dokuzuncusu, yolcu l uktan gelen misafire veyahut herhangi bir misafire iyilik.
Onuncusu, ve elinizin altındaki köle ve cariyelere iyilik. "Allah böbürlenen ve
öğünenleri sevmez." "MUHTAL" kibirlenen "FEHUR" öğünen, böbürlenen demektir ki,
Allah bunları sevmez. Bilha ssa o cimri kibirlenenler ki
37-41- hem kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler.
Bazı yahudilerin Ensar'a karşı mallarınızı muhacirler
için harcamayınız, fakir düşmenizden endişe ediyoruz, diye nasihat etmeye
kalkışmaları bu âyetin indirilmesine sebep olmuştur. Bir de Allah'ın sırf lütuf
ve kereminden kendilerine vermiş olduğu malı ve ilmi gizleyenler hele o gösteriş
için harcama yapan böbürlenenlerdir ki, Burada Hz. İsa hakkındaki "Aralarında
bulunduğum sürece onlara şah i t oldum." (Maide, 5/117) hitabı ile tanık olarak
getirilen şahid mânâsına geldiği ve her ümmetten şahid de o ümmetin peygamberi
olduğu müfessirler tarafından açıklanmıştır. Yani bilir misin her ümmetten bir
şahid getirdiğimiz, Ey Muhammed! Seni de o şahi d ler üzerine şahid getirdiğimiz
vakit, o kıyamet günü o kâfirlerin hali ne olacak?
42İşte cevabı: O gün, inkar edip Peygambere isyan eden kâfirler keşke yere
geçmişler, üzerleri düzlenmiş kendilerinden hiçbir iz kalmamış olsa idi, diye
isteyecekler ve Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler. Çünkü "Yâsîn" sûresinde
geleceği üzere ağızları mühürlenecek, elleri ve ayakları konuşacaktır. İbnü
Mesud hazretlerinden şöyle rivâyet olunmuştur ki: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)
"Bana bir Kur'ân oku" diye emretti. Ben de "Ey Allah'ın elçisi! Bana Kur'ân'ı
öğreten sensin" dedim. "Başkasından dinlemeyi severim" buyurdu. Bunun üzerine
Nisâ sûresinden başladım, âyetine geldiğimde, Resulullah ağladı, ben de okumayı
kestim demiştir.
Burada iç temizliği ile dış temizliği emrinin manevî bir sırrını ortaya
koymak ve imandan sonra ibadetin en önde geleni namaz ve namazın ilk şartı da
maddî ve manevî pislikten temizlenmek olduğu ve büyük abdest olan guslün de
nikah ve aile hükümleri ile ilgisinin pek fazla bulunduğu, b unların yerine
getirilmesinin ise her şeyden önce ve idraki korumakla olacağı anlatılmak üzere
buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi:
43- Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza
yaklaşmayın. Cünüb iken de yolcu olanlar müstesna gusül edinceye kadar namaza
yaklaşmayın. Eğer hasta olur, veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz
abdest bozmaktan gelince veya cinsî münasebette bulunup, su da bulamazsanız o
zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin. Niyetle yüzlerinize ve ell e rinize
sürün. Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.
43-Bu âyetin indirilmesinin sebebi Abdurrahman b. Avf hazretlerinin ziyafeti
olayı olduğu rivâyet edilmiştir. Geniş bilgi Bakara sûresinin, "Ey Muhammed,
sana içki ve kumar hakkında soruyorlar..." (Bakara, 2/219) âyetinde geçmiştir.
(Oraya bakınız.) Sarhoşluğun cünüplük ile ve ondan sakınmanın da abdest ve gusül
ile beraber söz konusu edilmesi ve bu durumda müminin namaza yaklaşmaktan men
edilmesi, sarhoş edici maddelerin haram old u ğunu ve pisliğini anlatmak için ne
kadar beliğ ve edebîdir. Bu mânâ, Maide sûresinde "Pisliktir, ondan sakınınız."
(Maide, 5/90) diye açıkça anlatılacaktır.
"Sarhoş iken namaza yaklaşmayın." Burada bazı müfessirler, salattan maksat
cami ve namazgahtır. Bununla sarhoşlar camilere girmekten men edilmişlerdir,
demişler ise de bu mânâyı anlamak için salatı, esas mânâsından çıkarmaya gerek
yoktur. Bu yasak, söylediğini bilmeyen sarhoşun namazının sahih olmadığına ve
bundan dolayı sarhoşluğun haram o l duğuna delalet ettiği gibi, sarhoşun ve
cünübün camiye girmesinin ve ona
yaklaşmasının yasak olduğuna da işaret yoluyla delalet edebilir. Bundan
dolayı sarhoşun ve cünubun camiye girmeleri ve hatta yakınında bulunmaları caiz
değildir. Yolculuk durumu müstesna cünüb iken de yıkanıncaya kadar namaza
yaklaşmayın ve dolayısıyla camiye de girmeyin.
CÜNÜB: Cenabet olan, yani menisi gelen kimsedir ki, masdar gibi hem bir
kişiye hem çoğula denilir.
İĞTİSAL: Gusletmek, yani tepeden tırnağa yıkanmaktır.
ÂBİRÎ SEBİL: Yolculuk edenler, sefer halinde bulunanlar demektir. Bunların
önceki hükümden ayrılmasının, teyemmüm meselesinden dolayı olduğu şimdi
anlaşılacaktır. Bununla beraber âyetin mânâsı, genel olarak yoldan geçme
durumuna da gelebilir. Bu itibarla da cünübün namaz kılınan camiden değil, fakat
yanındaki yoldan geçmesinin caiz olduğuna bir işaret olur. Bu istisna kaydının,
cünüb ile yıkanma arasında bulunduğu için sarhoşlarla ilgili yönü yoktur. Demek
ki söylediğini bilmeyen sa r hoşların cami yakınından geçmelerine de izin
yoktur. Çünkü aslında sarhoşluğa izin yoktur.
GAİT: Engin, çukur yer demek olup helaya işarettir. Heladan gelmek de kinaye
yoluyla hades ve abdest bozmak demektir. Kisâî ve Halef-i Âşir kırâetlerinde
elifsiz olarak okunur. Bu den, önceki dendir. İkisi de kadınlara dokunmak
demektir. Bunun da özel şekilde bir dokunmak demek olan iki tenasül uzvunun
birbirine değmesi mânâsını ifade ettiğinde ittifak vardır. Ve boy abdesti
gerekir. Fakat bunda, el veya diğer şeylerle yalnız vücudun vücuda dokunması
mânâsına da gelmesi kasdedilmiş mi kasdedilmemiş midir? Burada âlimler ihtilafa
düşmüşler. Biz Hanefilere göre bu mânâ kasdedilmemiştir. Bundan dolayı kadının
bir tarafına yalnız dokunmakla abdest bo z ulmaz. Fakat Zâhirî ve Şâfiî
mezhebine göre bozulur, boy abdesti değil, yalnız abdest almak gerekir. Ancak
Zâhiriler, kelimesinin dış görünüşüne bakarak dokunanın abdesti bozulur,
dokunulanınki bozulmaz demişlerdir. İmam eş-Şafiî ise, ikisinin de abdest i nin
bozulacağını söylemiştir. Hanefiler hafifletmeye, Şafiîler de işi sağlama
bağlamaya ve ihtiyata riâyet etmişlerdir. Kısaca cünüb iken hasta olursanız veya
seferde bulunursanız veya ister yolculukta, isterse evde abdest bozar veya
kadınlara dokunur, bo y abdesti veya abdest gerekir de bir su bulamazsanız _ ki
hastalıktan dolayı su bulamamak gerçekten veya hükmen su bulamamaktan daha genel
olmuş oluyor _ böyle su bulamadığınız taktirde
temiz toprakla teyemmüm ediniz de yüzlerinize ve ellerinize meshediniz.
TEYEMMÜM: Lugatte, kasdetmek demektir. Bundan dolayı niyetsiz teyemmüm olmaz,
niyet teyemmümün aslına dahildir. "Saîd" de yer yüzü demektir ki, taşı toprağı
kapsar. Bundan dolayı eline hiç toprak bulaşmasa bile bir taş ile teyemmüm etmek
caiz olur. Fakat İmam eş-Şâfiî birazcık olsun toprak bulaşmalı demiştir.
"Tayyib" de tertemiz demektir. Bundan dolayı pis veya şüpheli olmamalıdır. Demek
olur ki, İslâm'da maddi ve manevi temizlenme meselesinin o kadar önemi vardır
ki, su bulamadığı z a man hiç olmazsa boy abdesti veya abdest yerine
temizlenmeye niyet ve kalbini temizliğe bağlayıp maddi yönden de tertemiz bir
toprağı abdest uzuvlarının yarısı demek olan yüzüne ve dirseklerine kadar
ellerine dokundurmalıdır. Yani ellerini bir defa toprağa vurup mesh etmeli, bir
defa da vurup dirseklerine kadar ellerini mesh etmelidir. İmanı olmayanlar
bundan ne çıkar, diyebilirler. Fakat aklın bundan en az alacağı ders şudur ki,
insan hem dış ve hem de iç temizliğini bırakmamalıdır. Kalb temizliği esasdır.
Kalbi pis olan ne yapsa temizlenmez ve fakat yalnız kalb temizliği de yetmez.
Maddi olarak dışını da temizlemelidir. Su bulamayınca zaruret durumunda teyemmüm
etmek, aslında kalble ilgili bir temizlik işi olmakla beraber maddi şartın ve
zahiri şeklin de "tamamı elde edilemeyen şeyin hepsi terkedilmez" düsturunun
ifadesi üzere en güzel şekilde korunmasıdır. "Şüphesiz ki Allah çok affedici,
çok bağışlayıcıdır." Bunun için teyemmüme ruhsat verir. Fakat sarhoşluğa ve
cünüp durmaya müsaade etmez.
B urada konu, akıl ve şuuru korumaya ve maddi manevi temizliğe ermekle
özellikle akıl ve düşünce ile ilgili terbiyeye parlaklık ve ahlâk ile dindarlığa
kuvvet verilmek ve bu şekilde aile terbiyesinden genel terbiyeye ve herkesin
düzelmesine doğru gidilmek, s avaşmak ve din uğrunda savaşa girişmek için dost
ve düşmanı, mümin ve kafiri, hak ve batılı, düzen ve bozukluğu ayırt etmek ve
karşılaştırmak üzere sarhoş durumunda bulunan sapıkların ve düşmanların durumuna
dikkat çekilerek buyuruluyor ki:
Meâl-i Şer ifi
44- Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar,
sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.
45- Allah sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah
yeter. Ve yardımcı olara k da Allah yeter.
46- Yahudilerden bir kısmı, (Allah'ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından
kaydırıp; dillerini eğerek ve dine saldırarak, "Sözünü işittik, emirlerine isyan
ettik, dinle, dinlemez olası ve râinâ (bizi gözet)" diyorlar. Halbuki onlar,
"İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize de bak" deselerdi bu, kendileri için daha
hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini
lanetlemiştir. Artık onlar, pek azı müstesna, iman etmezler.
44-45-46- "Yahudi olan lardan" ifadesi, kendilerine dikkat çekilen
"Kendilerine kitaptan bir nasib verilenler" âyetinin açıklamasıdır. Yani burada
söz konusu olan yahudilerdir. Bunlar
kelimeleri yerlerinden kaldırıp değiştirirler, dillerini eğerler bükerler.
Tahrif (bozma) şekli hakkında üç suret rivâyet edilmiştir:
1- Bir kelimeyi diğer kelime ile değiştirirler. Mesela Tevrat'ta,
Hz.Peygamberin vasıfları ile ilgili olan "reb'a" kelimesini "uzun olmayan"
terimine, aynı şekilde "recm" kelimesini "had(şer'î ceza)" deyimi ile
değiştirmeleri gibi ki, yazıdaki değiştirmedir. Buna karşı her tarafta meşhur
olan bir kitap böyle nasıl değiştirilebilir, bu mümkün müdür, denemez. Çünkü bu
gibi değişiklikler en fazla bir dilden diğer dile nakletme ve tercüme sırasında
meydana geli r. Bunun için tercüme işi hem bir yetenek, hem bir doğruluk işidir.
Bundan başka yazanların pek az ve iyi hafızlar olmaması veya az olduğu
zamanlarda bunun kopya etmeler esnasında yapılması da mümkün olur. Daha sonra bu
gibi değiştirmeler aslını bilenleri a ldatmamakla beraber diğerlerini kolaylıkla
aldatabilir.
2- Ortaya şüphe atma ve yanlış yorumlarla bir kelimeyi öteye beriye çekerek
mânâsını haktan batıla çevirmektir ki, bu da tefsir ve açıklamada yapılan bir
manevi tahrif (bozma)dir. Fahreddin Razi "Nitekim zamanımızdaki bidat ehli de
görüşlerine aykırı olan âyetlerde böyle yapıyorlar." demiş ve tahrifin
tefsirinde bu ikinci şeklin asıl olduğunu da kaydetmiştir.
3- Yalnız kitap değil, bir söz söyledikleri zaman duydukları ve kalblerinde
bildikleri gibi dosdoğru söylemeyip değiştirerek söylemeleridir. Çünkü yahudiler
Hz. Peygamberin huzuruna gelirler, bazı şeyler sorarlar, yanından çıktıkları
zaman Peygamberin sözlerini değiştirerek yaymaya çalışırlardı. İşte Kur'ân
bunların değiştirme şekiller i ni şu misallerle anlatıyor: Değiştirirler ve
derler ki "işittik ve isyan ettik" bu bir, "işit, işitmez olası" bu iki, "râinâ"
(bizi gözet) bu da üç. Yani Peygambere karşı ilk önce diyecek yerde derler, hep
tersini yaparlar. İkinci olarak "di n le" diyecek yerde diye bir de cinas ilave
ederler ki, bu kelime bir taraftan övgü ve saygıya, bir taraftan ihanet ve
sövmeye delalet eder. Çünkü işittirilmiş olmayarak demek olduğundan bir yönden
lütfen ve tenezzül ederek dinle, çünkü sana karşı söz s ö ylemek ve zorla
dinletmek haddimiz değildir, mânâsına bir saygı ifadesi olabileceği gibi, öte
yandan bir kaç yönüyle de küçümseme ifade eder. İlk olarak; "dinle ha söz
dinlemez", ikinci olarak; "dinle ha dinlenmiyesice?" Üçüncü olarak; "dinle ha
iyi haber işitmiyesice." mânâlarına da gelebilir ki, bunlar hep sövmek ve
küçümsemektir. Dördüncü olarak; "dinle fakat benden işitmiş olmayarak dinle"
demek de olabilir ki, bu da bir sırrı emanet bırakma gibi olmakla beraber
yalancılık teklifini kapsayan bir
münaf ıklığı da içerir. Kelimesi de böyle iki yönlüdür. Bakara sûresinde
(Bakara, 2/104) âyetinde geçmişti. (Oraya bakınız.) İşte bunlar böyle derler ve
kelimeleri yerlerinden böyle tahrif ederler (bozarlar). Ve bunları söylerken
dillerini burarak, sarhoş g ibi ağızlarını eğerek söylerler, hem de dini
kötülemek için söylerler. Halbuki bunlar Peygambere "işittik ve isyan ettik"
diyeceklerine "işittik ve itaat ettik" ve "dinle işitmez olası" diyeceklerine
yalnız "dinle"; ve "bizi gözet" d iyeceklerine "bize bak" demiş olsalardı
kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Fakat inkarlarından dolayı Allah
onları lanetledi, onun için bunlar iman etmezler, etseler de pek az ederler. Ya
pek az bir şeye iman ederler, veya faydası olmayacak az bir zamanda, mesela can
çekişme durumunda iman ederler veya içlerinde iman edenleri pek az bulunur.
Fakat bulunur.
Bundan dolayı bunlara ve hatta bütün kitap ehline bir nasihat ve davet olmak
üzere şöyle değişik bir hitap yapılıyor:
Meâl-i Şer ifi
47- Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan (Tevrat)ı tasdik
etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Biz birtakım yüzleri silip de
enselerine çevirmeden yahut cumartesi halkını (yahudileri) lanetlediğimiz gibi
onları lanetlemeden önce iman edin. Yoksa Allah'ın emri mutlaka yerine
gelecektir.
48- Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını
(diğer günahları) ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her
kim Allah'a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş
olur.
47- Nice yüzleri veya yüze gelenleri silip belirsiz yaparak arkalarına
çevirmeden veya onları, sebt (cumartesi) ehlini lanetlediğimiz gibi lanetlemeden
önce iman ediniz.
TAMS: Asl ında bir şeyin izlerini yoketmek ve alâmetlerini gidermek mânâsına
olmakla, burada yüzlerin kılığından çıkıp yüz denecek durumları kalmamak
mânâsını ifade eder. İbnü Abbas (r.a.) deve tabanı, hayvan tırnağı gibi olması
ile, Katade ve Dahhâk "Eğer diles e ydik o kâfirlerin gözlerini silme kör
ederdik..." (Yâsin, 36/66.) mânâsı üzere gözlerin görmez olması ile, bazı
müfessirler de suratlarının maymun yüzü gibi çirkin ve perişan olması ile misal
vermişler ve açıklamışlardır.
Bu şiddetli bir uyarmadır ki, hem dünya ile ilgili, hem ahiretle ilgili
felaketleri hatırlatır. Bununla birlikte dünya ile ilgili olması daha açıktır.
Cumartesi ehli, Bakara suresinde geçmişti.
48- "Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz." Burada şirk, kayıtsız
olduğundan mutlak surette kâfirlik demek olduğu unutulmamalıdır. Bunun kitap
ehline iman teklif etme yerinde gelmiş olması da bu konuda özel bir ipucu teşkil
eder.
Bu âyetin inmesi üzerine yahudiler, biz müşrik değiliz, Allah'ın özel ve
ileri gelen kullarındanız, demişlerdi. Nasıl ki, "Biz, Allah'ın oğulları ve
dostlarıyız." (Maide, 5/18.) dediler. "Ateş bize sadece sayılı günler
dokunacaktır." (Bakara, 2/80) da diyorlardı. Bir de bazı yahudiler bir gün
çocuklarını alıp Hz. Peygamberin huzuruna gelmişler "Ey Muhammed! bunların
günahı var mıdır?" demişler. "Hayır" buyurulmuş. Bunun üzerine "İşte biz de
tıpkı bunlar gibiyiz, gece yaptığımız günahlar gündüz, gündüz yaptığımız
günahlar gece örtülür." diye kendi nefislerini tezkiye etmişlerdi. Bunun üzerin
e bunlar hakkında şu âyetler nazil oldu:
Meâl-i Şerifi
49-50- 49 Kendi nefislerini temize çıkaranları görmüyor musun? Hayır! Ancak
Allah, dilediğini temize çıkarır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.
50- Bak nasıl da Allah'a yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu
yeter.
51-55-Rivayet ediliyor ki, yahudilerin reislerinden Huyeyy b. Ahtab ile Ka'b
b. Eşref yanlarına yahudilerden yetmiş süvari alarak Mekke'ye gitmişler ve
Kureyş ile bir anlaşma ve sözleşme yaparak Hz. Peygamber ile olan anlaşmalarını
bozmak istemişlerdi. Onlar da, "Siz kitap ehlindensiniz, Muhammed'e bizden daha
yakınsınız. Bundan dolayı biz size güvenmiyoruz. Bizim putlarımıza secde ediniz
de gönlümüz rahat olsun." diye bir teklifte bulunmuşlardı. Yahudiler de derhal k
abul edip bunu yapmışlar (putlara secde etmişler). Sonra Ebu Süfyan Ka'b'a hitap
ederek, "Sen kitap okuyan âlim bir adamsın, biz ise okuma yazma bilmiyoruz;
bundan dolayı bizim mi yoksa Muhammed'in mi, hangimizin tuttuğu yol doğrudur."
diye sormuş, Ka' b da "Muhammed ne diyor?" demiş. Ebu Süfyan, "Yalnız Allah'a
ibadet etmeyi emrediyor ve Allah'a şirk koşmaktan nehyediyor." cevabını vermiş.
"Sizin dininiz nedir?" deyince de, "Biz Beytullah'ın görevlileriyiz, hacılara su
veririz, misafirlere yemek yedirir i z, esirleri kurtarırız, şunu yaparız,
bunu yaparız." diye anlatmış. Bunun üzerine Ka'b, "Sizin yolunuz daha
doğrudur." demiş ve putprestleri iman ehlinden üstün saymış ve tercih etmişti ki
şu âyetler bunu hakkındadır:
56-Meâl-i Şerifi
51- " Şu kendilerine kitaptan (okuma yazmadan) bir nasib verilmiş olanları
görmüyor musun! Onlar puta ve şeytana inanıyorlar. Ve Allah'ı tanımayanlara,
"Bunlar, müminlerden daha doğru yoldadır." diyorlar.
52- Onlar, Allah'ın lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık
ona asla bir yardımcı bulamazsın.
53- Yoksa onların mülkten bir payı mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara
bir çekirdeğin zerresini bile vermezlerdi.
54- Yoksa onlar, Allah'ın lütuf ve kereminden insanlara verdiği nimetleri
kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmeti vermiştik.
Hem de onlara büyük bir mülk ve saltanat ihsan ettik.
55- İşte o yahudilerden bir kısmı ona iman etti. Bir kısmı da ondan yüz
çevirdi. O iman etmeyenlere cehennem alev i yeter.
"Tağut" kelimesinin mânâsı Bakara sûresinde "Dinde zorlama yoktur..."
(Bakara, 2/256) âyetinde geçmişti. "Cibt" ise put demektir. Kâhine de "cibt"
dendiği nakledilmiştir. Bu şekilde bu iki kelime Allah'dan başka ilâh edinilen
canlı ve cansız mabudların (kendisine tapılan şeylerin) tam isimleridir. Birbiri
yerine de kullanılabilirler. Lügat âlimlerinin çoğu kelimesinin lugatte çekimi
olmadığı görüşünde bulunmuşlardır. Fakat bunun aslı olduğu naklediliyor ki cibs,
pis ve alçak demektir.
Hükmünün açıklanması için kitap ehlinin bir kısmı hakkındaki tehditten sonra
bütün kâfirlere ait olmak üzere de buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
56- Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri biz yarın bir ateşe
atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, kendilerine başka deriler
vereceğiz. Çünkü, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bunlar böyledir. Fakat:
Meâl-i Şerifi
57- İman edip salih ameller işliyenleri ise, altlarından ırmaklar akan
cennetlere koyacağız. Orada ebedî olarak kalacaklar. Onlara orada tertemiz eşler
vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.
57- Gölgeli gölge, koyu gölge, yaygın gölge ki, tam ve devamlı nimete
işarettir. Çünkü refah içinde bulunanlar, genel bir şekilde latif gölgelerde
yaşarlar. Nasıl ki dilimizde de sayedar olmak, sayeban olmak, sayesinde
(gölgesinde) yaşamak, sayesinde (himayesinde) yaşatmak terimleri nimet ve
mutluluk anlamına gelen terimlerdir.
Bu hikmetten dolayıdır ki:
Meâl-i Şerifi
58- Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne
güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla
görendir.
58- Allah size şunları muhakkak emrediyor: Biri, emanetleri ehline vermeniz
biri de, insanlar arasında hüküm ve komuta ettiğiniz zaman adaletle
hükmetmeniz.
EMANET: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimad edilen kimse olması) yani
kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir
şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde
bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma
durumuna, gerek Allah ve gerek insanl a r tarafından herhangi bir şekilde
bırakılmış olan şeye de ismi meful (edilgen ortaç) mânâsına gelen masdarın ismi
olmuştur ki, burada emanet bu mânâyadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile
insanlığın, Allah'ın bir emaneti olan şeref ve namus emanetini n korunması
emredilmiştir. "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten
kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununa beraber
onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim, çok cahildir." (Ahzab,
33/7 2), yüce âyeti gereğince insan, Allah Teâlâ'nın emanetini taşıyan bir
emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegane yaratıkdır ki, bu sayede diğer
yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç yetirebilir. Bu sayededir ki,
insanlar da birbirinden emin ola r ak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile
birçok hakları ve emaneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah'a ve gerek
kullara karşı emanetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emaneti
ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer v e iyiliklerini artırmış
bulunurlar ve bu şekilde Allah'ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve
halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hakimiyet şerefini elde etmiş
olurlar. "Ey Davud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hüküm d ar
yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra seni Allah'ın
yolundan saptırır..." (Sâd, 38/26) buyurulmuştur. Sırf emanet, aslında hiçbir
şeyle telafi edilebilecek değildir. Emanetlerin bir garantisi varsa, o da
hainlik veya hainlik şü p hesi ile emanetin yüce onurunun kırılması veya
kaybedilmesi ve emniyet ile vekilliğin garantisinin düşmanlığa dönüşmesidir.
Bunun için eminliği kötüye kullananlar Allah'a ve kullarına karşı başkalarının
hakkını gasbedenler ve eşkiyalar gibi itibardan düşe r ler ve dış görünüşe göre
olmasa bile, içten kalblerde düşmanlıkla mahkum olurlar. Güvenilir olmakla
hakimiyetin bu önemli ilişkisine dayanan bu âyette, emaneti sahibine vermek ile
adaletle hükmetmek ayrı ayrı olarak emredilmiş ve güvenilir olma emri, hükm e
tme emrinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı insanın Rabbine ve kendine ve
halka karşı olmak üzere üç çeşit güvenilirlik muamelesi vardır. İlk önce Rabbine
karşı emanete riayet etmesi Allah'ın hükümlerinin ve kanunlarının tatbikatı yani
vazife meselesi ile ilgilidir ki, bütün
uzuvların vazifelerini içine alır. İbnü Mesud hazretleri demiştir ki: "Emanet
her şeyde lazımdır. Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs. de." İbnü
Ömer hazretleri de demiştir ki: "Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu
ki, 'Bu bir emanettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et.
Ancak hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hariç." İşte bütün organların da böyle
birer emanet olan vazifeleri vardır. Kendine karşı din ve dünya emanetinde,
kendine en f aydalı ve en uygun olanı seçmesi, öfke ve şehvet veya cahillik ile
sonunda zararlı olan şeyleri yapmamasıdır. Halka karşı, hakların emanetini
gözetmek, alış verişte aldatmamak, zarar veren olmamaktır ki idarecilerin halka
adaleti, âlimlerin halkı batıl ta a ssuba sevketmeyip dünya ve ahirette faydalı
olan amellere ve doğru inançlara sevketmesi, halkın da onlara karşı hainlik
yapmaktan sakınması, aynı şekilde kocanın karısına, karının kocasına karşı
sadakatla (doğrulukla) ırzlarını ve çocuklarının soylarını k o rumaları ve
çocukların terbiyesine dikkat etmeleri bunların içindedir.
Bu şekilde ister Allah'a ait haklarda ve ister insan hakları, başka bir ifade
ile ister genel haklar ve ister özel haklardan insanların emanet zimmetleri ile
ilgili fiilî veya sözlü veya inançla ilgili, maddî veya manevî, malî ve malî
olmayan hakların hepsini kapsadığı gibi hitabının hükmü de bütün mükellefleri
kapsar. Özel haklarla ilgili ve emniyetle bırakılan emanet ve diğer şeyler,
emanetlerden olduğu gibi, kamu işlerine ve haklarına ait olan yönler, makamlar,
velayet (valilik), imamlık ve hüküm sürmek, nasihat ve fetva vermek de
emanetlerdendir. Bir de kelimesi sahip ve ehliyetli mânâlarını kapsadığı için bu
emir, verilmiş olan emanetlerin sahibine geri vermek ve ulaştırm a ktan başka,
emanet edilecek şeylerin de ehline ve hak etmiş olanlara emanet ve havale
edilmesi mânâsını da ifade eder. Ve bu mânâ kamu hakkından olan emanetlerde önem
arzeder ve ancak o itibarla emredilmiş bir vazife olur. Öyle olmakla beraber bu
da Allah ' a ait haklardan olan emanetleri sahibine vermek ve ona ulaştırmak
demektir. Nitekim bu âyetin iş başında bulunan kimseler hakkında indiği de
rivâyet edilmiştir.
Âyetin indirilmesinin sebebi hakkında meşhur olan rivâyet şudur: Mekke'nin
fethi günü Resulullah Mekke'ye girdiği zaman Kâbe'nin anahtar taşıyıcısı olan
Osman b. Talha b. Abdüddar kapıyı kilitlemiş, anahtarını Resulullah'a (s.a.v.)
teslim etmekten kaçınmış, "Allah'ın elçisi olduğunu bilseydim engel olmazdım."
demiş. Derhal Hz. Ali de Osman'ı t u tmuş, kolunu bükmüş anahtarı alıp Kâbe'nin
kapısını açmış ve Resulullah (s.a.v.) Kâbe'ye girip iki rekat namaz kılmış idi.
Çıktığı zaman, amcası Hz. Abbas anahtarın kendine verilmesini
ve eskiden sorumluluğunda bulunan Zemzem sakalığı (hacılara su dağıtma
vazifesi) ile beraber sedanetin (yani Kâbe kapıcılığının) birleştirilmesini
istedi. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.)
anahtarları Osman'a geri vermesini ve ona teslim etmesini ve kendisinden özür
dilemesini Hz. Ali'ye e m retti. Hz. Ali de anahtarları götürüp özür dileyince
Osman: "Beni zorladın, bana eziyet verdin, sonra geldin (hatanı) düzeltmeye
çalışıyorsun." dedi. Hz. Ali de: "Senin hakkında Allah Teâlâ Kur'ân indirdi."
deyip âyeti okudu. Bunun üzerine Osman, diye şe hadet getirerek hemen müslüman
oldu.
Kabe kapıcılığının (anahtarının taşınması görevinin) ebedî olarak Osman'ın
zürriyetinde kalması hakkında bir de vahiy geldi. Sonra Osman Mekke'den hicret
edip anahtarı biraderi Şeybe'ye verdi ki bugün de Kâbe'nin anahtarı Şeybe'nin
torunlarındadır. Şüphe yok ki sebebin özel olması, hükmün genel olmasına engel
değildir. Aksine bu sebep "emanetlerin" pek genel kapsamlı olduğunu gösterir.
Bakınız, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Emaneti sahibine vermek, adaletle h
ükmetmek, bunlar ne güzel şeylerdir. Ve sizin için ne kadar faydalıdır. Her
zaman (mutlaka) bu emirleri tutmalı, hainlik ve zulümden sakınmalı. Çünkü "Allah
her şeyi işiten ve görendir." Bundan dolayı hükümlerinizi işitir, emanet
hakkında yaptıklarınızı görür.
Bu şekilde idarecilere ve hakimlere, işin başında bulunan herkese genel
olarak veya özel bir şekilde emanetleri sahiplerine vermek ve adalet ile
hükmetmek ve memleketi idare etmek emredildikten sonra, şimdi de diğer iman
ehline bunları yapan idarecilere itaat etmeyi ve fakat kayıtsız bir şekilde
değil, Allah ve Peygambere itaat etme içinde şu genel hitabı ile emrediyor.
Meâl-i Şerifi
59- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden
olan emir sahibine de itaa t edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve
Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.
59- Ey iman edenler! Allah'a itaat ediniz ve All ah'ın elçisine (Hz.
Muhammede) itaat ediniz. Sizden olan emir sahibine (idarecilere) de itaat
ediniz. Dikkat etmek gerekir ki Allah ve Resulü hakkında diye mutlak itaat
açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında buyurulmayıp
bunlara i taat etmek Peygambere itaata atfedilmiş ve yalnız Peygambere itaat
etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem
aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler
de bu hükmün dışında bırakıl m ıştır. "Allah'a isyan hususunda hiç bir mahlukata
itaat edilmez". Aynı şekilde "İyi ve faydalı şeylerde itaat edilir." hadis-i
şerifleri de bunu açıklıyor. Şu halde amirin her emri, memuru sorumluluktan
kurtarmaya yetmez. Diyelim ki, bir memur amirin i n emri ile rüşvet alsa veya
hırsızlık yapsa sorumluluktan kurtulamaz. Bu mefhum, amirin kanuna aykırı olan
emri memuru sorumluluktan kurtarmaz, diye de ifade olunur.
Dikkate değer kayıtlardan birisi de müminlere hitap edilerek "sizden"
kaydıdır ki, mânâsı apaçıktır. Müminlerden olmayan idarecilere itaat etmek dinen
vacib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir anlaşmaya riâyet etmek
söz konusu olacaktır. Fakat itaat etmenin vacib olmamasından mutlaka isyan
etmenin gerekli olduğunu anlamaya k alkışmamalıdır. İtaatin vacib olmaması,
isyan etmenin vacib olmasını gerektirmeyeceğinden itaat mecburiyetinde
bulunmamakla, isyan mecburiyetinde bulunmak arasında fark vardır. İsyan hakkı
başka, isyan etme vazifesi yine başkadır.
Bundan dolayı burada n mümin olmayan bir çevrede (ortamda) bulunan
müminlerin şuna buna karşı isyancı ve ihtilalci bir durumda kabul
edilmemeleri ve belki müminlerin her nerede bulunurlarsa bulunsunlar Allah'a ve
Resulüne karşı itaatsizlikten sakınmak ve aynı zamanda kendilerinden olan
idarecilere itaat etmeleri ve tağutlara boyun eğmemelerinin gerekli olduğunu
anlamak gerekir. Bu bakımdan Taberî tefsirinde de zikredildiği gibi şu hadisler
ne kadar önemlidir: İbnü Zeydin babasından rivâyet ettiği üzere Peygamber
(s.a.v.) Efend i miz buyurmuştur ki: "İtaat, itaat, itaatte imtihan da vardır.
Fakat Allah dilemiş olsaydı emretmeyi hep peygamberlere verirdi." Yani
peygamberler mevcut iken bile hükümdarlara emretmeyi nasib etmiştir. Ve nitekim
Yahya aleyhisselâmın öldürülmesine bile hü k metmişlerdir. Aynı şekilde Ebu
Hüreyre'den rivayet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: "Benden
sonra size bir takım valiler valilik edecek iyi iyiliği ile velâyet edecek,
günahkar da günah işlemekle velâyet edecek; hakka uygun olan her konu d a
bunları dinleyin ve itaat edin ve arkalarında namaz kılın, iyilik yaparlarsa hem
sizin, hem onların lehinedir. Kötülük yaparlarsa sizin lehinize (menfaatinize),
onların zararınadır." Aynı şekilde Abdullah b. Ömer hazretlerinden rivâyet
olunduğu üzere Hz. Peygamber buyurmuştur ki: "Müslüman olan kişinin itaat etmesi
onun vecibesidir, hoşlandığında da hoşlanmadığında da. Ancak günah işlemesi
emredilmiş olursa başka. Günah işlemeyi emredene itaat yok." Şuara sûresinde: "O
aşırıların emrine uymayın. Onlar y eryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah
etmezler." (Şuarâ, 26/151-152) âyeti de bu hususu apaçık ifade ediyor.
Ebu's-Suûd, tefsirinde bütün bunları şu şekilde özetlemiştir. Bunlar raşid
halifeler ve onlara uyan ve doğru hareket eden hakkı emreden idareci l er ve
adil davranan valilerdir. Zâlim idarecilere gelince, bunlar Allah'a ve Hz.
Peygambere atf ile kendilerine itaat etmenin vacib olmasını hak etmekten
uzaktırlar <D>.
Âyette buyurulmayıp buyurulması dikkate değer bir husustur. Bu mânâ, amirleri
ve hakimleri kapsamaktan başka gerçek anlamıyla (emir
vermeye) sahip olmak ve işlerde başvurulacak kimse olmak mânâsını da içine
alır. Buna göre sahabe ve tabiinden ilk müfessirler bu konuda bir kaç mânâ
nakletmişlerdir:
1- Raşid halifeler,
2- Ây etin iniş sebebine göre küçük müfreze komutanları.
3- "Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kişilere gösterselerdi,
içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu (haberin neye
delalet ettiğini) bilirlerdi." (Nisâ, 4/83) âyetinin işaretiyle âyetlerden hüküm
çıkarma gücüne sahip olan âlim ve fakihler olduğu zikredilmiş ve bununla emrin
yalnız askerî ve sivil idarecilere ait olmayıp daha fazla kazaî (hüküm verme) ve
teşriî (kanun yapma ile ilgili) yöne ait bulunduğu da göster i lmiştir. Bundan
dolayı Ebû Bekr er-Râzî'nin de hatırlattığı şekilde gerek âyetin beyan uslubuna
ve gerekse rivâyetlerin tamamına göre meseleyi daha geniş bir şekilde düşünmek
gerekir. Bunun için Fahreddin er-Râzî bu gerçeği inceleyerek Allah ve Hz. Muhamm
e d'den sonra toplumsal bir kural halinde kendilerine kesin olarak itaat etmek
vacib kılınan emir sahiplerinden maksat, "erbab-ı hal ü akd" (işleri görüp
sonuca bağlayana kimseler) denilen ve ittifakları bütün ümmeti temsil ederek
Kur'ân ve Sünnetten sonra b aşlı başına bir şerî delil meydana getiren icma ehli
olması lazım geldiğini, Allah ve Peygambere itaat etmekten sonra en mutlak
itaatın ancak bu olabileceğini ve amirlere, hakimlere ve âlimlere itaatin de
bunlardan biriyle ilgili olduğunu delil getirerek t afsilatlı bir şekilde
açıklamıştır.
Said b. Cübeyr'den rivâyet edildiğine göre bu âyet, Abdullah b. Huzafe b.
Kays dolayısıyla indirilmiştir. O sırada Hz. Peygamber onu bir müfrezeye komutan
olarak göndermişti. Süddi'nin rivâyetine göre de Resulullah, Halid b. Velid
kumandasında bir müfreze göndermişti ki, içlerinde Ammar b. Yasir de vardı.
Gittiler, geceleyin hareket hedefleri olan kavime yakın bir yere kondular. Onlar
da casuslarından aldıkları bir haber üzerine sabaha kadar kaçtılar. Yalnız
içleri n den bir adam çoluk çocuğuna eşyalarının toplanmasını emretmiş ve
kendisi gece karanlığında yürüyüp Halid'in askerine gelmiş ve Ammar b. Yasir'i
sorup yanına varmış, "Ey Ebu Yakzan! demiş, Ben müslüman oldum diye şehadet
ettim, kavmim ise sizin geldiği n izi işitince kaçtılar, ben kaldım; benim
müslüman olmam yarın bir fayda verir mi,
yoksa ben de kaçayım mı?" diye sormuş, Ammar da, "Hayır kaçma! Sana fayda
verir." demiş. O da kaçmamıştı. Sabahleyin Halid akın etmiş, o adamdan başka
kimseyi bulamamışlar. Onu malı ile beraber tutmuşlar. Ammar, haber alınca
Halid'e gelmiş, "O adamı bırak, çünkü o müslüman oldu ve ben ona eman verdim."
demiş. Halid de, "Sen kim oluyorsun da adam kurtarıyorsun." diye çıkışmış ve
bundan dolayı birbirlerine söz atmışlar. Nihayet Resulullah'a mahkeme için
başvurmuşlar. Hz. Peygamber, Ammar'ın eman vermesine izin vermiş ve bir daha
amire karşı böyle kendi kendine söz vermemesini de hatırlatmış, bunun üzerine
peygamberin yanında da atışmışlar. Halid, "Ey Allah'ın elçisi! Bu burnu ke s ik
kölenin bana sövmesine müsaade eder misin?" demiş. Resulullah da: "Ey Halid!
Ammar'ı kötüleme, çünkü Ammar'ı kötüleyeni Allah kötüler Ammar'a karşı kin
besleyenden Allah nefret eder, Ammar'a lanet edene Allah lanet eder." buyurmuş.
Ammar da öfke ile ka l kmış. Bunun üzerine Halid, arkasından koşup elbisesinden
tutmuş, özür dilemiş, o da razı olmuştu. İşte âyeti bunun üzerine indi, diye
nakledilmiştir. Bu iki rivâyetin çözümüne göre âyet, müfreze komutanları ve
askerî işler sebebiyle inmiş ve fakat it a at meselesini genel olarak esaslı bir
nizama bağlamıştır.
Bundan dolayı Ey müminler! gerek genel bir şekilde birbirinizle ve gerek
yetkililer ile sizin aranızda ve gerekse yetkili olanlar arasında herhangi bir
şey hakkında tartışırsanız onu Allah'a ve Resulüne götürünüz. Yani yalnız kendi
arzu ve isteğinizle halletmeye kalkışmayınız. Çarpışmalara düşmeyiniz.
Başkalarına da gitmeyiniz de önce Allah'ı, ikinci olarak Hz. Muhammed'i
kendinize başvurulacak yer biliniz, bu hükme ve bu mahkemeye mür a caat ediniz.
Aranızda biricik hakem ve hakim Allah ve Peygamberini tanıyınız. Değişik
hükümlerinizi, fikirlerinizi Allah'ın âyetlerine ve Hz. Muhammed'in
açıklamalarına tatbik ederek ve uydurarak birleştiriniz ki, Allah'a müracaat,
Allah'ın birliğine inan m ada samimiyetle Allah'ın âyetlerini araştırmak ve
incelemekle, Resûlüne müracaat da zamanında kendisine ve ondan sonra sünnetine
ve halifelerine durumu arzetmekle olur. Zâhiriyye (mezhebi âlimleri) bu âyetten
hareketle ihtilafa düşülen meselelerde mutlaka Kur'ân ve Sünnete başvurmanın
vacib olduğunu ve bundan dolayı kıyas ile amel etmenin caiz olamayacağını
zannetmişlerse de besbellidir ki, Kur'ân ve Sünnetle açıkça anlatılmamış
hususların, çekişme halinde Kur'ân ve Sünnete başvurmak için sebeplerini ve il l
etlerini düşünmekle benzerleriyle mukayese etmekten başka bir yol yoktur.
Kıyastan maksat da zaten budur. Fıkıh ve hikmet de budur. Demek ki, İslâm da
dört çeşit hüküm vardır.
Kur'ân'da açıkça belirtilen, sünnette açıkça belirtilen, yetkililerin
ittifakıyla üzerinde ittifak edilen ve sahih kıyas ile nasslardan çıkarılan
hükümler. Bununla beraber bu dördüncüsü ile ihtilaf azaltılabilirse de tamamen
birleştirilemez. Bunda anlaşmazlık çıktığı zamanda yetkililerin şûrasına ve
nihâyet sultanın emrine mürac a at olunur ki, bu da "Allah'a itaat ediniz,
Resul'e ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." emri gereğince Allah'ın
emrine müracaat etmektir. Ve "Emanetleri ehline vermenizi emrediyor." (Nisâ,
4/58) bunun da kaynağıdır. Ve mutlaka müslümanlar b i r olayda ihtilafa
düştükleri zaman ilk önce Allah'ın birliğine inanmak, emaneti ehline vermek ve
adaletle hükmetmek vazifelerini göz önünde bulundurup, kendilerini Allah'ın ve
Peygamberin huzurunda toplanmış görerek ona göre düşünmeleri ve fikirlerini ve a
rzularını Allah Teâlâ'nın himayesi altına vermeleri ve daima hakkın birliği
yolunda gitmeleri lazım gelir. Eğer Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman
ediyorsanız böyle yaparsınız, Allah'a ve Resulüne ve yetkililere itaat eder ve
şâyet bir şeyde aranı z da çekişme olursa onda da Allah'ın ve Resulünün
hükümlerine baş vurursanız. Bu başvurmak sizin için halen sırf iyiliktir,
çekişmeyi keser. Ve sonuç açısından da daha güzeldir.
Bu emirleri tesbit ettikten sonra işin başında adlî ve teşriî (kanun koymaya
ait) esaslar üzerinde itaat etmeyi temin etmek ve müminlere adaletle hükmetmek
emredilmiş iken, adalet ve hakka aykırı hükmetmeye istekli olmamaları ve
muhakeme meselelerinde adalete aykırı harekette bulunma vaziyeti almamaları ve
tağutlar mah k emesine müracaat etmemeleri gerektiğini telkin ve mümin ismi
altında Peygambere itaat etmekten hoşlanmayan ve onun hükmüne razı olmayıp başka
mahkemelere müracaat edenlerin münafık olduğunu anlatmak ve sonuçta Resulullah'a
itaati sağlamlaştırmak için dikk at çekilerek buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
60- Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce
indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine
emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir
daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.
61- Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin!" denince, münafıkların
senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.
62- Ya nasıl, elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince,
hemen sana geldiler de: "Biz sadece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik." diye
Allah'a yemin ediyorlar.
63- Onlar, Allah'ın kalblerindekini bildiği kimselerdir; Onlara aldırma,
onlara öğüt ver ve onların içlerine t esir edecek güzel söz söyle!
64- Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah'ın izni ile itaat edilmek
üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de
Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların
bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı.
65- Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında
çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman
etmiş olamazlar.
66- Eğer biz onlara: "Kendinizi öldürün, veya yurtlarınızdan çıkın." diye
yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapamazlardı. Fakat kendilerine
verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de daha
sağlam olurdu.
67- Ve o zaman elbette kendilerine katımızdan büyük mükafat verirdik.
68- Ve onları elbette doğru yola iletirdik.
69- Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine
nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir.
Bunlar ne güzel arkadaştır!
70- Bu lütuf Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter.
60- Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ettiklerini iddia
edenlere, dış görünüşe göre müslüman görünüp münafık olanlara baksana! Muhakeme
olunmak üzere tağuta, yani Allah'tan korkmaz azgın şeytana başvurmak istiyorlar.
Halbuki "Kim tağutu inkar edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam
b i r kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara, 2/256) âyeti
gereğince tağutu inkâr etmek kendilerine emredilmiş bulunuyordu. Böyle iken
tağutun mahkemesine gitmek istiyorlar. "Şeytan, onları derin bir sapıklığa
düşürmek istiyor."Bu âyetin ind i rilmesinin sebebi olmak üzere birkaç olay
rivâyet edilmiştir. Birçok tefsircilerin İbnü Abbas'tan rivâyet ettikleri
açıklamalarına göre bir münafık ile bir yahudi kavga etmişler. Yahudi
yargılanmak için Hz. Peygambere başvurmayı, münafık da yahudilerin başkanı olan
Ka'b b. Eşref'e gitmeyi teklif etmiş. Çünkü yahudi haklı, münafık haksızmış.
Halbuki Hz. Peygamberin ancak hak ve adaletle hükmettiği Ka'b b. Eşref'in
rüşvete düşkün bulunduğu her iki tarafça bilindiğinden yahudi, Peygambere
başvurmayı, münafık d a Ka'b'a başvurmayı istiyormuş. Nihâyet yahudi ısrar
etmiş, Resulullah'a başvurmuşlar. Yahudinin lehine, münafıkın aleyhine
(zararına) hüküm çıkınca münafık razı olmamış, "Haydi Ömer'e gidelim aramızda o
hakem olsun." diye teklif etmiş. Hz. Ömer'in yanına varmışlar. Yahudi,
"Resulullah benim lehime hükmetti, bu onun hükmüne razı olmadı." diye anlatmış.
Bunun üzerine Hz. Ömer münafığa "öyle mi?" diye sormuş. O da "evet" demiş. Bunun
üzerine, "yerinizde durunuz, azıcık dışarı çıkayım, gelir hükmümü veririm."
diyerek çıkmış, varıp kılıcını kuşanmış gelmiş ve derhal münafıkın boynunu
vurmuş, işini bitirmiş, sonra, "Madem ki beni hakem
yaptınız, işte Allah'ın hükmüne ve Resulünün hükmüne razı olmayan hakkında
benim hükmüm budur." demiş. Yahudi kaçmış. Bundan dolayı münafığın akrabaları
Hz. Peygambere şikâyet etmişler. Hz. Peygamber Ömer'i getirtmiş, olayı sormuş, o
da, "Hükmünü reddetti ey Allah'ın elçisi!" diye cevap vermiş. O zaman hemen
Cebrail (a.s.) gelip, "Ömer, faruktur, hak ile batılı birbirinden ayırdı."
demiş. Hz. Peygamber (s.a.) de Hz. Ömer'e "sen faruksun" buyurmuştur. Bu durumda
demek ki, tağut, Ka'b b. Eşref'e işarettir. Şa'bî'den nakledilen bir rivâyete
göre de bu münafık, hasmını Cüheyne kabilesinden bir kahine de davet etmiş,
orada muhakeme o l muşlardı. Süddî'nin açıklamasına göre de olay Kurayza
oğulları ile Nadîr oğulları arasında öldürülmüş olarak bulunan biri hakkında
meydana gelmiş. Her iki taraftan müslüman olanlar Hz. Peygamber'e gidip
yargılanmak istemişler. Münafıklar da bundan çekinip kahin Ebu
Berdetü'l-Eslemi'ye başvurmakla yargılanma isteğinde ısrar etmişler ve ona
gitmişlerdi. Çünkü (bu konuda) şöyle buyuruluyor:
61-66- Onlara "Allah'ın indirdiği şeriata ve Peygambere geliniz!" denildiği
vakit de Ey Muhammed! Münafıkları gördün ki, senden yüz çevirmeye ve çekinmeye
kalkışıyorlar, kalkışıyorlar amma elleriyle yaptıkları bu cinâyetten dolayı
başlarına bir musibet gelince nasıl oluyor? Sonra sana gelmişler, "Allah'a yemin
ederiz ki, bizim kötü niyetimiz yoktu, maksadımız i y ilik yapmak ve Allah'ın
yardımına kavuşmaktı." diye Allah'a yemin ediyorlar. Bunlar öyle kimselerdir ki,
kalblerindeki kötülüğün derecesini Allah bilir. Bundan dolayı bunlara yüz verme,
acı ve etkili vaaz ile ders ver. Ve kendileri hakkında öyle beliğ ve etkili bir
söz söyle ki canlarına işlesin. Bunlar, Peygamberin ne demek olduğunu
anlamıyorlar. Halbuki biz herhangi bir Peygamberi gönderdik ise, ancak Allah'ın
izni ile itaat olunmak için göndermişizdir. Bundan dolayı Peygambere itaat,
Allah'ın e m rine itaat, ona isyan ise Allah'a isyandır. Hayır. Ey Muhammed!
Rabbine yemin olsun ki, mümin olduklarını iddia edenler, mümin olamazlar,
aralarında çatallanmış, çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sana müracaat
edinceye kadar. Sonra verdiğin hükümden gönüllerinde hiçbir sıkıntı
hissetmesinler ve tam bir teslimiyetle açık ve gizli olarak sana boyun eğsinler.
İşte o zaman gerçek mümin olurlar. Eğer biz onlara kendinizi öldürünüz veya
yurtlarınızdan çıkınız
diye yazmış olsaydık İsrailoğullarında olduğu gibi günahtan tevbe etmek ve
kurtulmak için, kendi elleri ile intihar etmeyi veya vatanlarından çıkıp gitmeyi
farz kılıp teklif etseydik pek azı hariç olmak üzere onlar bunu yapmazlardı.
Fakat Hz. Muhammed'in şeriatında böyle ağır bir yükümlü l ük yoktur. Bilakis "Ve
nefislerinizi öldürmeyiniz." (Nisâ, 4/29) hükmü vardır. Kendilerini ve
vatanlarını ve dinlerini savunmak ve tehlikeden, musibetten korumak emirleri
vardır. Bundan dolayı bunu candan kabul etmemek, samimiyetle mümin olmamak, nef
s ine ve vatanına zulmetmektir. Eğer onlar, verilen ve verilecek olan vaaz ve
öğütlerin gereğini yapmış olsalardı mutlaka kendileri için bir hayır ve pek
fazla hayırda kalmalarına sebep olurdu. Biz burada önceki âyetlerden hareket
etmekle şu mânâyı da h a uygun buluyoruz: Yurtlarından, vatanlarından çıkmak
şöyle dursun, onda kuvvetle yerleşme ve kalmalarına sebep olurdu
67-70- ve bu takdirde tarafımızdan kendilerine gerçekten büyük bir mükafat da
verirdik. Hem onları şüphesiz doğru bir yola iletirdik. Çünkü "Her kim Allah'a
ve Resule itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği
peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kimselerle birliktedirler." şu
halde:
Meâl-i Şerifi
71- Ey iman edenler! Düşmana karşı her türlü savunma tedbirinizi alınız.
Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket ediniz veya topyekün seferber
olunuz.
72- Şüphesiz içinizden bir kısmı vardır ki, pek ağır davranır. Eğer başınıza
bir musibet gelirse: "Allah bana lutfetti de onlarla beraber bulunmadım."
der.
73- Ve eğer Allah'tan size bir lütuf ve zafer erişecek olsa, sizinle kendisi
arasında hiç sevgi yokmuş gibi, bu sefer de hiç şüphesiz şöyle diyecek: "Ah ne
olurdu, onlarla beraber olaydım da büyük murada ereydim."
74- O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak
olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür
veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat
vereceğiz.
75- Hem size ne oluyor ki, A llah yolunda: "Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı
zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize
katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler,
kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa ç ıkmıyorsunuz?
76- İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda
savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın
hilesi zayıftır.
77- Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin"
denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı
insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin
bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da
biraz d a ha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır,
ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar
haksızlık edilmez."
78- Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler
içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse "Bu,
Allahtandır" derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, "Bu, senin yüzündendir." derler.
Ey Muhammed! De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz
anlamaya yanaşmıyorlar?
79- (E y insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük
dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak
gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter.
80- Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz
çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.
81- Sana "Peki" derler, fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden
birtakımı, geceleyin (gündüz) söylemiş olduklarının tersini kurarlar. Allah
onların geceleyin tasarladıklarını yazıyor. Sen onlara aldırma. Allah'a güven.
Vekil olarak Allah yeter.
82- Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o
Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler
bulurlardı.
83- Kendilerine gü ven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen
yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere
götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah'ın
üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana
uyardınız.
84- (Ey Muhammed) Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından
sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin gücünü
kırar. Hiç şüphesiz ki Allah kuvvet ve kudretçe çok daha güçlü, ve cezası daha ç
etindir.
85- Kim güzel bir işte aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır.
Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona da o kötülükten bir pay vardır.
Allah her şeyi gözetip karşılığını verir.
86- Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle
karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin
hesabını gereği gibi yapandır.
71-72- Uyanık ve ihtiyatlı bulununuz; düşmandan sakınmak için maddî ve manevî
bütün sebepleri ve vasıtalarınızı edininiz, silâhınızı alınız da onlara karşı
takım takım, bölük bölük hareket ediniz.
Sübat: Sübe'nin çoğuludur. Sübe, ondan fazla erkekten oluşan cemaat demektir.
Veya hepiniz birlikte seferber olunuz ve şüphesiz içinizden öyle kimseler vardır
ki mutlaka ağır davranır, geri kalır durur da şayet başınıza bir musibet
gelirse, yani başarılı olamadığınız, sıkıntılar çektiğiniz veya şehid olduğunuz
takdirde ne iyi Allah bana lutfetti, nimetler verdi. Çünkü ben onlarla beraber
bulunmadım, der. Üzülecek yerde sevinir, ve fakat Allah tarafından bir lütuf ve
ihsan size ulaşırsa, fetihler yaparak ganimeti elde ederseniz sanki onunla sizin
aranızda hiç bir sevgi olmamış, yabancılar gibi mutlaka diyecektir ki: Ah ne
olurdu, keşke ben de o nlarla beraber olaydım da büyük maksatlara ereydim. Yani
sizin başarılı ve muzaffer olmanızdan bir dost memnuniyeti kadar memnun
olmayacak, memnuniyet yerine üzülecek, sizinle beraber bulunmadığına ahiret
düşüncesiyle değil, yalnız dünya sevgisiyle pişma n olacaklardır. Bundan dolayı
bunlar böyle yapmaya devam etsinler,
73- 75- dünya hayatını ahirete satan, bu güne aldanmayıp sonunu gözeten ihlas
sahibi daima hazır bulunup savaşsın... Her kim Allah yolunda savaşır da
öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona büyük bir mükâfat
vereceğiz Burada savunma şeklindeki savaştan başka, hücum şeklindeki savaşa da
işaret etmek ve bunun gibi bir maksat ve hikmetle savaşın meşru olabileceğini
anlatmak gayesiyle buyuruluyor ki: ne menfaatiniz, ne hakkınız ve ne mazeretiniz
var ki, Allah yolunda ve zulüm ile baskı altında kalmış, "Ey Rabbimiz! Bizi
halkı zâlim olan, zâlimler elinde bulunan şu memleketten çıkar ve bize kendi
tarafından bizi sever ve gözetir bir sahip ve idareci gönder. Yine
tarafından
bize bu zâlimlere karşı yardım edecek bir yardımcı gönder." deyip duran zayıf
ve çaresiz erkekler ve kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda
savaşmayacaksınız?" İşte bu Ümmü'l-Kurâ olan Mekke'ye işarettir ki, müşrik olan
Mekke halkı, zayıflara ve ö z ellikle içlerinde bulunan müminlere son derece
zulüm ve eziyet ediyorlardı ve zaten; "Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür."
(Lokman, 31/13) âyetinin mânâsı gereğince Allah'a şirk koşmak zulümlerin başı
olan büyük bir zulümdür. Allah Teâlâ zulme uğr a yanların dualarını kabul ve
Peygamberinin eli ile Mekke'nin fethini nasib edip Hz. Muhammed'in veliliği ve
yardımı ile maksadına eriştirmiş ve onu aziz kılmıştır. Demek ki savaş, ile bir
yeri işgal etmek ancak böyle Allah rızası için zulme uğrayanları, za l imlerin
pençesinden kurtarmak ve halk üzerinde Allah Teâlâ'nın adil hükümlerini ve
rahmetini tatbik etmek için meşru olabilir, yoksa zulüm ve baskıyı
yaygınlaştırmak ve memleketleri istila etmek gibi sırf tecavüz ve saldırı için
savaşmak asla meşru değild i r. Tam bir açıklama için bu önemli nokta yani
savaşın gayesi meselesi, bir de şu şekilde âyetlerle tesbit edilmiştir:
76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar kâfirler de tağutun yolunda, yani
Allah'tan başka kendilerine tapılan azgınlar yolunda, azgınlık ve şeytanlık
uğrunda savaşırlar. Bundan dolayı siz (savaşa) hazırlanınız da şeytan
dostlarına, şeytan taraftarlarına karşı savaşınız ve korkmayınız, çünkü Hakk'a
karşı şeytanın hile ve tuzağı zayıftır.
Tefsirciler diyorlar ki, bunun i çin hak ve iyilik taraftarları hayatlarında
yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunsalar bile sonsuza kadar aziz olarak güzel
hatıraları baki kalır. Bu gün olmazsa yarın mutlaka mutlu olurlar. Kötülük,
şeytanlık, azgınlık ve yalancılıkla hükmeden zorbaların zor b alıkları da nasıl
olsa söner, yerlerinde yeller eser, şâyet anılırlarsa lanetle anılırlar.
"Muhakkak ki yeryüzüne salih kullarım varis olacaklardır." (Enbiya, 21/105),
"İşte o ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde kibir ve fesat arzusu bulunmayanlara ve
ririz. Akibet muttakilerindir." (Kasas, 28/83).
Bir şairin dediği gibi:
Zulmün topu var, dehşeti var, savleti varsa
Hakkın da bükülmez kolu var, kuvveti vardır.
"Yani zulmün topu, dehşeti ve saldırganlığı varsa, buna karşılık Hakk'ın da
bükülmez kolu ve kuvveti vardır."
77-Böyle iken, Baksana o bir zamanlar kendilerine, ellerinizi (savaştan)
çekiniz, sakın savaşa sebep olmayınız ve siz hemen namazı dosdoğru kılınız,
zekatı veriniz, denilenleri görmedin mi? Yani savaş ve çarpışmanın zamanı değil
iken, "Bize bir hükümdar gönder. (Onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım."
(Bakara, 2/246) diyenler gibi savaşa taraftar olup da sakın savaşmayınız diye
men edilenler üzerlerine savaşmak yazılıp farz kılınınca, savaş kesin bi r
vazife halini alınca bunlardan bir kısmı Allah'tan korkar gibi veya daha
şiddetli bir şekilde insanlardan korkmaya başladılar. Sözlü olarak veya
davranışlarıyla dediler ki: Ey Rabbimiz! Bize savaşmayı niçin yazdın, niçin
takdir ettin, veya niçin farz kıldın? Bizi çok uzak değil yakın bir zamana kadar
geciktirseydin. Az bir müddet daha bize mühlet verseydin de biraz daha yaşasak
ne olurdu? Ey Muhammed! Sen bunlara de ki: Dünya malı ne olursa olsun azdır,
mutlaka geçicidir. Ahiret ise mutt a ki olan, fenalıktan korunabilenler için
daha hayırlıdır. Size kıl kadar zulüm edilmez veya onlar zulme uğramazlar.
FETİL: Hurma çekirdeğinin ortasındaki yarıktaki ince iplik gibi çizgi demek
olup azlık ve önemsizlikte mesel olarak kullanılır ki, Türkçemizde 'kıl kadar"
diye ifade edilir.
78- Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir. Yüksek kalelerde veya
sağlam saraylarda, hatta gökteki yıldızlarda dahi bulunsanız yine ölüm gelir
sizi bulur. Bundan dolayı ölüm korkusu ile vazifeden kaçınmanın hiçbir anlamı
yoktur. Madem ki mutlaka bir ölüm vardır. Ona her zaman hazır olmalı, dünya
hayatına bağlanmamalı, vazifeyi seve seve yapmalıdır. Bir de Ey Muhammed! Bir
takım kimseler -ve özellikle münafıklar- kendilerine bir iyilik, bir nimet vey a
herhangi bir güzellik nasib olursa "bu Allah tarafındandır" diyorlar. Allah'tan
biliyorlar. Ve eğer başlarınıza bir bela veya herhangi bir kötülük gelirse "bu
senin tarafındandır" diyorlar.
Bu hususta şöyle rivayet edilmiştir ki: "Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye
geldiği zaman Medine'de bolluk ve ucuzluk olmuştu. Hz. Muhammed'in insanları
İslâm'a davet etmesi üzerine yahudilerin inadı ve münafıkların münafıklığı
ortaya çıktığı sıralarda kıtlık ve pahalılık görülmeye başladı. Bunda belki
Medine' n in kalabalık olmaya başlamasının da bir rolü düşünülse bile,
yağmurların alışılmışın aksine az yağması, meyve ve ürünlerin olmaması gibi
tabii durumlar da vardır ki, "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora
halkını (Peygamberlere baş kaldırdık l arından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar
diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır." (A'raf, 7/94) âyetinde her
peygamberin gönderildiği memlekette başlangıçta böyle bir darlık ve sıkıntının
yüz göstermesi de Allah'ın âdeti olduğu açıkça belirtilmiş t ir. İşte o zaman
yahudiler ve münafıklar; "Biz böyle uğursuz bir adam görmedik. Bu geleli
meyvalarımız az biter oldu ve fiyatlar arttı, pahalılık çoğaldı." diyorlar.
Bolluğu ve ucuzluğu Allah'a, darlığı ve pahalılığı Peygambere isnad ediyorlardı.
Çünkü "Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, (Bu bizim hakkımızdır.) derler. Eğer
kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz
sayarlardı " (A'raf, 7/131) âyetinin mânâsından anlaşıldığı gibi vaktiyle Hz.
Musa'yı da böyle uğursuz saymışlardı. Bu âyetin iniş sebebi bu olmuş. Fakat
âyet, beyanın gelişi itibariyle savaş durumlarını da ilgilendirdiğinden
iyilikler ve kötülükler, bolluk veya darlık, sıhhat veya hastalık, hayat veya
ölümden başka, zafer veya yenilgi gibi savaş sonuçlarını da k apsayacak bir
şekilde ifade edilmiştir.
Ey Muhammed! De ki, başınıza gelen iyi ve kötü şeylerin hepsi Allah
tarafındandır. Onun yaratması ve takdiri iledir. İyilikler, Allah'ın bir ihsanı,
kötülükler de Allah'ın yardımı kesmesidir. Bu böyle iken bu adamların ne çıkarı
var ki bir sözü veya olayı fıkhı ile, yani sırrı ve hikmeti ile anlamaya
yaklaşmazlar da Allah tarafından başlarına gelen felaketi peygambere isnad
etmeğe kalkışırlar.
Şimdi de öyle bizi niye dine davet edip duruyorsun? Kâfirlik de Allah'tandır
demeye kalkışırlar. Çünkü söz anlamamak yüzünden denilince bir taraftan bundan
insanın çalışmasını ve iradesini inkar etmeye, kulların işlerinde cebr (zorlama)
mânâsını çıkarmaya kalkışırlar. Diğer taraftan öyle ise sorumluluk nered e
kalır? Allah'a inanma ve iman etmenin tabiat tasavvurundan ne farkı
olur? Allah'a kötülük nasıl isnat edilir? Allah'ın zararlı olan bir şeyi
yaratması nasıl caiz olur, gibi şüphelere saplanırlar.
79-Bu konuda Ey Muhammed, hitaba layık ve Allah'ın sözünü anlayacak olan
sensin, dinle: Sana gelen her iyilik, her menfaat, itaat ve mükafat
Allah'tandır, çalışıp kazanman olsa da olmasa da Allah'tandır. Çünkü Allah
dilemeyince hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ Rahman ve Rahim olduğu için de
iyilikler O'nun irade ve takdirine, yaratma ve var etmesine dayanmakla beraber,
O'nun rızasına da tamamen uygundur. Bunun için insanın çalışıp kazanmasıyla
ilgili olmayan iyilikler yalnız Allah'ın ihsanı olduğu gibi, insan iradesiyle
ilgili iyilikler de Allah'ın takdir ve yara t masına, hükmünü yürütmesine ve
başarılı kılmasına, irade ve rızasına uygun olması hasebiyle yine O'nun bir
ihsanıdır. Bunun için sübjektif, objektif, maddî, manevî, çalışılarak kazanılan
ve çalışmadan elde edilen mutlak şekilde bütün iyilikler Allah'tan b i
linmelidir. Başına gelen her kötülük ise kendi nefsindendir, kendi günah veya
kusurundandır. Gerçi "Hepsi Allah'tandır." âyeti gereğince bu da Allah
katındandır. Allah takdir ve irade etmemiş olsaydı bu da olamazdı. Fakat bunda
yapma veya terk etme y önünden mutlaka senin sebep olman vardır. Bunun esası
senin kendin, senin arzun veya senin kusurun, senin hatan veya senin acizliğin
ve senin özündür. Çünkü sen başlangıçta kendi nefsinde ve aslında her şeye gücü
yeten ve varlığın başlangıcı olsaydın elbe t te kendine hiçbir günahı
yaptırmazdın ve hiçbir taraftan sana bir zararın gelmesi ihtimali olmazdı.
Bundan dolayı birinci derecede günahların kaynağı, yokluğun aslı ve yalnız
mümkün olan yaratıkların mahiyyetinin kendi acizliğidir. Allah, ona herhangi bir
var oluş anında bol bol iyilik ihsan etmese o derhal yok olur gider. İkincisi,
başa gelen kötülüklerin bir kısmı insanın arzu ve iradesine bağlıdır. İnsan onu
nefsinde tecelli eden bir irade ve istek ile bilerek veya bilmeyerek bizzat veya
dolayısıyla ist e r. Hatta ısrar da eder, irade ve istek kuvveti nefsinde bir
iyilik olduğu halde istenen maksat, iyilik de kötülük de olabilir. Allah Teâlâ
da cimri olmadığından kulunun iradesine izin verip hükmünü yürüterek maksadını
yaratır ve istenen kötülük yine Allah katından gelmekle beraber, sebep ve çıkış
yeri kulların nefsi ve onların kazancı sayılır ve sorumluluk da yapana ait olur.
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz
yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder." (Şûra, 42/30). Üçüncüsü,
genel anlamıyla "seyyie" sadece günah değil, meşakkat ve sıkıntıları da
kapsadığına göre bazı sıkıntılar, acılar vardır ki nefsi temizlemeye sebep ve
günahlara keffaret ve bundan dolayı iyiliğin başlangıcı olur.
Bu gibi kötülüklerin de b aşa gelmesi yalnız nefsin ıslahı veya kurtuluşu
hikmetine dayandığından bu da Allah katından gelmekle beraber buna "nefsin için"
mânâsına "nefsinden" demek doğru olursa da bunu iyilikten saymak daha uygundur.
Bundan dolayı, her ne şekilde olursa olsu n kötülük önce kula nisbet edilmeli,
insan onu kendisinden bilmeli ve bununla birlikte "Allah katından" olduğunu da
unutmamalıdır. Bu âyetten, Mutezilîlerin istenerek yapılan işlerde kulun kendi
yaptıklarının yaratıcısı olduğunu, çıkarmaya kalkışmaları d oğru değildir. Çünkü
âyeti böyle bir iddiaya aykırıdır. Hülasa, "Her şey Allah'tandır." Fakat bundan
cebir (zorlama) anlaşılmamalıdır. Âyetinin açıklamasına uygun olarak ne zorlama,
ne serbestlik "ikisi arasında bir durum," bir adalet ve sorum l uluk
anlaşılmalıdır ki, burada de ki, "İyi ve kötü herşey Allah'tandır." iman
esasının güzel bir açıklaması vardır. Ve bu açıklama kendisini iyi, başkasını
kötü, iyiliği kendinden, kötülüğü başkasından bilen cahil ve gururlu insanlığın
gururuna karşı bir ders olduğu gibi; kendisini ne iyilik, ne de kötülük hiçbir
şeyle ilgili saymayan tembel insanlığın tembelliğine ve ilişiksizliğine karşı da
bir derstir. Mutlaka şunu iyi düşünmek gerekir ki, hem hem de olması, Allah ile
insan arasında önemli bir i l ginin varlığına delalet eder ki, bu da, "Ben
yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara, 2/30) âyetinde anlatılan vekillik;
"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğru s u o çok zâlim, çok cahildir."
(Ahzab, 33/72) âyetinin yüce açıklamasında arzedilen emanet meseleleridir.
Nefis, ne zaman kendini ileri sürer, hareketlerini ve iradelerini kendi hesabına
yapmaya kalkışırsa, vekilliği ve emaneti kötüye kullanmış olur ve kö t ülüğün
kaynağı olmuş olur. Ve her ne vakit iradesini, emanetin yerine getirilmesi ve
vekillik vazifesinin yürütülmesi açısından harcar, kendini Allah'ın iradesine
teslim ederse, o zaman da Allah'ın iyiliklerine mazhar olur. Ve işte insanlık
mertebeleri bu iki itibarın ortaya çıkmasına bağlıdır. Ve bunun en başında
peygamberlik mertebesi, onun başında da genel elçilik (Peygamberlik) mertebesi
vardır. Bunun için burada Hz. Peygamber'in bütün insanlığa peygamberliği âyetle
ifade edilerek, bütün iyiliklere nai l olduğu işaretle buyuruluyor ki: Ve biz
seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik, sen onlara nefsini değil, Rabbinin
iradelerini, besbelli gücünü göstereceksin. Bundan dolayı senin nefsin, kendi
hesabına ortaya çıkmaktan berî kılınmıştır. Sen hiç bir z a man kötülük kaynağı
olmazsın
ve buna şahid olarak Allah yeter. Allah'ın emrine bizzat Allah'ın
şahitliğinden daha açık hiçbir şey yoktur. Sen, sözlerinde, işlerinde ve
iradelerinde senin değil Allah Teâlâ'nın kudret, irade ve rızasını
göstereceksin, hakkın iyiliklerini ortaya çıkaracaksın. "Allah'ın, kendisinden
başka ilâh olmadığına şahitlik etmiş." (Âl-i İmran, 3/18) olduğu gibi,
"Allah'ın, Muhammed'in kendi elçisi olduğuna şahitlik etmiş" olduğu da
anlaşılacaktır.
80-81-Bilindiği gibi elçiye itaat, elçiyi gönderene itaattir. Bunun için her
kim Allah'ın elçisine itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Her kim de nefsine
uyar, itaatten yüz çevirirse onu kötülüklerden koruyacağım diye uğraşma. Çünkü
biz seni onların başına bir koruyucu olar a k göndermedik, elçi olarak
gönderdik. Artık onlar, kötülük kaynağı olan nefislerdir, elbette kötülükleri
yapacaklardır. Sen onları kötülüklerden, kötülüklerin cezasından koruyamazsın.
Onlar yani "başüstüne" de, derler. Sonra yanından çıktılar mı bir kısmı
geceleyin sana söyleyeceğinin veya senin söyleyeceğinin tersini söyler, başka
bir ifade ile, sana verdiği sözün veya senden aldığı emrin tersini yapmak için
beyit yapmaya çalışır gibi yalan dolan uydurmakla uğraşır, dediği halde gönlünde
isyanı ku r ar, sıkıntı çıkarmaya uğraşır, kalbinde daima bunu gizler. "Kim
peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur." hükmüne karşı münafıkların
bir kısmı artık Muhammed, Allahlık iddiasında bulunmaya kalkışıyor demek
istemiş, bunun üzerine bu âyet inmişt i r. (Âl-i İmran, sûresindeki "De ki, eğer
Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz." (3/31) âyetinin tefsirine bkz.) Onlar
gönüllerinde ne gizlerlerse Allah onu yazar, vahy ile sana bildirir. Kur'ân'a
geçirir veya sırası gelince cezalarını vermek üzer e defterlerine geçirir.
Bundan dolayı sen onlara bakma, her hususta Allah'a dayan, bunları da ona havale
et Allah Teâlâ vekil olarak yeter.
82- Bunlar hâlâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer bu Kur'ân,
yahut senin söylediklerin Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı bunda bir
çok tutarsızlık bulacaklardı. Böylece gaipten verilen haberin ve özellikle gizli
gizli kalblerinde gizledikleri şeylerden haber veren bu kadar haberlerin şaşan,
doğru olmayan, gerçeğe uygun olmaya n yalanlarını yanlışlarını bulabilirlerdi.
Halbuki bulamıyorlar ve bulamazlar. Kendilerinden başka kimsenin haberdar
olmadığı
durumları, fikirlerini ve sırlarını Kur'ân'ın ve Peygamberin, olduğu gibi ve
ihtilafsız haber verdiğini görüyorlar. Bunun sonunu düşünmeleri ve Allah
tarafından olduğunu doğrulamaları gerekir. Kur'ân'ın ne verdiği haberlerinde, ne
de vaad ve tehdidinde aksine gelişen hiçbir şey bulunamamıştır ve bulunamaz.
Bundan başka Kur'ân bir Allah vergisi olmasaydı, bunu baştan başa icazkar (he r
kesin yapamayacağı şekilde fasih), benzeri olmayan bir belağat ve fesahat içinde
cereyan etmiş, gitmiş bulmazlardı. Bir kısmını fasih, bir kısmını kusurlu, bir
kısmını kolay ve bir kısmını zor, karşı çıkılabilir ve mutlaka çıkılabilir,
değişik, çok değişi k bir şekilde bulurlardı. Bu kadar beyan çeşitlerinin ve
makamların farklı olması ile beraber hepsini birbirine benzeyen ve birbirine
uygun bir fıtrat düzeni, sağlam ve kusursuz bir metin içinde bulamazlardı. Beyan
üslubunda tabiatın zorlamasından, düşünce ile ilgili zorlanmalardan, hak ve
iyiliği, doğru düşünmeyi hedef edinmeyen, nefse ait maksatlar, nefis ve şehvetle
ilgili meyillerden bir çok nişaneler bulurlardı. Daha sonra kırâet ve
hükümlerinde, sûre ve âyetlerinde, maksat ve mânâların, hikmet ve yara r ların,
durumların gereğinin çeşitli ve değişik olmasıyla uyumlu ve hepsinde Allah'ın
hükmünün hissedilen akışını gösteren ahenkli bir çeşitlilik ve değişiklik
bulmazlar. Değişik ve tahrif edilmiş (bozulmuş) Tevrat ve İncil nüshalarında
açıkça görüldüğü üz e re, nesih ve değiştirme konusu olmayan aynı olayda, aynı
zamanda bir çok uyuşmazlıkla değişik ve çelişkili nice haberler, hükümler
bulurlardı. Evet Kur'ânda zamanların, yerlerin ve durumların değişmesine göre
değişik hükümleri ve çeşitli mânâları ifade ed e n kırâet ve lafızlar vardır. Ve
bu açıdan birbiriyle çelişkili olduğu görünen âyetler vardır. Fakat bunların
hiçbiri Allah'ın birliğine ters düşen aynı olayda, aynı zamanda, aynı şartlar
altında çelişkili ve dağınık bir gidişat üzerinde değil, yavaş yavaş birbirini
iyice açıklamak, tefsir etmek ve çeşitli durumların gereğine göre hükmü
değiştirmek, yerine başkasını koymak suretiyle açıklamak ve zaman zaman
değiştirmek ve kaldırmakla beyan ederek giden ve sonsuz bir hayatın akışını ve
hizmetini devam ettire n özel ve düzenli bir gelişme üzerinde yürür gider ve
hakikat gülistanında açılan bütün yaratılış tecellileri ve güzellikleri gibi
çokluk içinde birliği ve birlik içinde çeşitlenmeyi ifade eden mükemmel bir
ahenk ve uyumlu bir değişiklik ve çeşitlilik arze d er. Ve Kur'ân ilminin en
büyük önemi ve zevki de içinde fazla karışıklık bulunmayan bu çeşitli ahenk
içinde sonunu tam düşünmekle müteşabih âyetleri muhkem âyetlere havale ederek
Kur'ân âyetlerinden Allah'ın hükümlerini ve kâinatın olaylarından Allah'ın v a
rlığını okuyup bulmaktır.
Mesela "Hepsi Allah tarafındandır." ifadesiyle "Sana her ne kötülük isabet
ederse kendi nefsindendir." düsturları arasında açık bir çelişki ve zıtlığın
bulunduğu zannedilebilir. Halbuki bunlar, birbirini tamamlayan bir açıklama
olarak beraberce düşünülmek ve aradaki çelişme noktaları atılıp beraberlik
yönleri düşünülmek üzere söylenmiş ve, "Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf
anlamıyorlar!" (Nisâ, 78) âyeti ile de bu nokta özellikle hatırlatılmış. Burada
da ifade ed i len değişik hükümlerin, bu gibi çeşitli açıklamaların hükümde
çelişkiden değil, hikmet ve faydalar ve durumların gereğine uygun ve ahenkli bir
hikmetten ileri geldiği özel bir şekilde anlatılmak ve münafıkların yalan
dolanlarına tamamen engel olmak için f a zla değişiklik olmadığı ifade edilerek
buyurulmuş ve iyice düşünmeye sevk olunmuştur.
83-Yukarda diye Allah'a itaat ile, Hz. Peygamber'e itaat etmek birbirinden
ayrıldığı halde burada diye ikisi birleştirilerek Peygambere itaat Allah'a
itaate çevrildiği sırada hem idarecilere itaatın hükmünün Peygambere itaat
etmeye bağlı ve ona eklenmiş olduğunun anlatılması, hem de müslümanların siyasi
yönden eğitimlerinin yükseltilmesi için buyuruluyor ki: Bir de kendilerine
emniyet veya korkuya dair tatlı veya acı bir emir, bir haber, bir şey gelince
hemen onu yayarlar; doğru mu, değil mi, yahut yayılmasında bir zarar var mı yok
mu, kamu yararı açısından neşredilmesi caiz mi, yoksa gizlenmesi gerekir mi,
düşünmeden danışmadan yayarlar Burada gazetecilerin d urumuna da temas eden bir
uyarı vardır. Bunlar işittikleri bu haberi Peygambere ve kendilerinden olan
idarecilere, yani o işte yetkisi ve ihtisası bulunan zatlara veya amirlere
götürüp onlara başvursalar, danışsalar veya havale etseler onu içlerinden b ilgi
ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat edebilecek ve
hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar,
anlatırlardı.
İSTİNBAT: Çıkarmaktır. "Nebıt" de bir kuyu kazılırken ilk çıkan su demektir.
İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve
bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve
karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir
ki, bu bir meleke ve özel bir kudrett i r. Herhangi bir işte böyle bir liyakat
ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında
yetkilileridir. Bunun için yukarıda diye Allah'a ve Peygamberine
müracaat edildiği gibi, burada da Allah'ın Peygamberine ve böyle yetkili
kimselere müracaat tavsiye edilerek bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat
etmeye bağlı olduğu bir daha anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli
olan görüş bu gibi yetkili zevatın görüşüdür.
Bu âyet bize özellikle şu hükümleri anlatıyor:
1- Olaylarla ilgili hükümler içinde doğrudan doğruya âyet ile bilinmeyip
istinbat ile bilinecek olanlar da vardır.
2- İstinbat da bir delildir.
3- İstinbata ehil olmayan bilgisiz kimselerin olaylarda ve bilmedikleri
konularda âlimlere başvurmaları ve onlara uymaları gerekir.
4- Hz. Peygamber bile istinbat ile mükelleftir. Çünkü den sonra âyeti
Peygamberi de kapsadığında şüphe yoktur.
İniş sebebine gelelim: Münafıklar fırsat buldukça düzmece şeyleri ve
uydurdukları kötü yalanları yayarlar. Müslümanların zayıflarından bir takım halk
da müfrezelerin durumlarıyla ilgili tatlı veya acı herhangi bir haber
işittikleri zaman doğruluğunu, yanlışlığını araştırmadan, ne öncesini, ne de
neticesini hesaba katmadan doğrudan doğruya yaymaya ka l kışırlardı. Ve bu gibi
saygısızlıklardan bazı fitneler meydana gelirdi. Tefsircilerin çoğu, bu âyetin
bundan dolayı indiğini açıklamışlardır ki, bu şekilde âyetin iniş sebebi, savaş
ve askerî durumlarla ilgili olmuş oluyor. Diğer taraftan Sahih-i Müslim'd e Hz.
Ömer'den, İbnü Abbas kanalıyla rivayet edildiğine göre, Resulullah'ın,
kadınlarından bir süre için uzak durduğu esnada, bir gün Hz. Ömer camide
insanların, Resulullah bütün hanımlarını boşamış diye üzülerek konuştuklarını
görmüş ve bu haberi aklı alm a dığından derhal koşup izin isteyerek peygamberin
huzuruna girmiş, biraz derdini anlattıktan sonra bir fırsat bulup "kadınlarını
boşadın mı?" diye sormuş, "hayır (boşamadım)" cevabını alınca çıkıp "bilesiniz
ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlarını boşamadı" diye bir tellal gibi
seslenmiştir. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir ki, Hz. Ömer'in gerçeği
istinbatına (ortaya çıkarmasına) işaret etmekle, onu övmeyi de kapsamaktadır. Bu
rivâyete göre âyetin iniş sebebi, Nisâ sûresinin esas itibarıyla içine aldığı
ail e hükümleri ile bir ilgisi de vardır. Fakat terbiye ile ilgili hükmü genel
olduğundan âyet daha fazla savaşla
ilgili durumları ve siyasi eğitimi hedef alan bir nazım uslubuyla ifade
buyurulmuştur. Çünkü bunlarda boş boğazlık daha çok yapılır ve daha fazla
zararlıdır.
Ey Müslümanlar! Eğer Allah'ın bu fazileti ve rahmeti sizin üzerinizde
olmasaydı, yani böyle peygamber ve istinbata gücü yeten ilim ehli yetki
sahipleri ile doğru yola irşad ve hidâyeti olmasa muhakkak ki siz çoğunlukla
şeytana, şeytan gibi münafıklara uyardınız, sürüklenirdiniz, uymadığınız konular
veya uymayan adamlar pek az olurdu. Çünkü az çok aklı olan herhangi bir kimse
her konuda şeytana aldanmaz. Kitabın sırlarını bilen ve hüküm çıkarmaya gücü
yeten yetkililer, çok geniş bilgi s ahibi olan âlimlerden olan zatlar da hak ve
hayırlı işleri Allah'ın kuvvetiyle birbirinden ayırmaya güçleri yettiğinden
bunların da şeytana aldanması pek az olur. Halbuki halk, çoğunlukla aldanır.
Bununla birlikte ilim ehlinin aldanmaması da yine Allah'ın fazilet ve rahmeti
sayesindedir. Bunun için diğer bir âyette: "Eğer üzerinizde Allah'ın lutfu ve
merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkmazd" (Nur, 24/21)
buyurulmuştur. Bundan dolayı bu iki âyet arasındaki lutuf ve merhametin farkı
unutulmamalıdır. Birisi mutlak, birisi kayıtlıdır.
84-Durum böyle olunca yani savaş yazılmış, mazlumlar (zulme uğrayanlar)
inler, acı büyük, dünya malı az, ölüm nasıl olsa takdir edilmiş, hazırlıklı
olmak ve itaat etmek lazım olduğu halde münafıklar itaat etmez, hile ve
dolandırmaya çalışır, birtakımları da ağır davranır savaştan kaçınırsa Ey
Muhammed! Bizzat sen Allah yolunda savaş. Sen ancak kendi nefsinle mükellefsin,
kendi yaptıklarından sorumlusun. O halde yalnız da kalsan bu vazifeni yap. Mü m
inleri de savaşa teşvik et ve istekli kıl ki Allah'ın kâfirlerin zarar ve
kuvvetini önlemesi kuvvetle umulmaktadır. Yani vaad edilmiştir. Bu âyet, Küçük
Bedir savaşı hakkında inmiştir. Âl-i İmran sûresinde . "Onlara bazı kimseler,
insanlar, size karşı b ir araya geldiler, demişlerdi" (Âl-i İmran, 3/173)
âyetinde açıklandığı üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) Uhud savaşından sonra Ebu
Süfyan'a karşı bir sene sonra zilkade ayında Küçük Bedir pazarına katılacağına
dair sözleşmiş ve söz vermişti. Zamanı gelince i n sanları davet etti, fakat
onlardan bir takımı çekindi. Bunun üzerine bu âyet indi ve Hz. Peygamber: "Ben
yalnız kalsam yine giderim" buyurdu Ve yetmiş atlı arasında hareket etti. Allah
Teâlâ da kâfirlerin kalbine bir korku koydu ve onları (Bedir'e gelmekt e n)
caydırdı. Onlar, Merri Zahran'dan döndüler. Hz. Peygamber de beraberindeki
(ashabı) ile birlikte Bedir'de
sekiz gün kaldılar ve ticaret yaptılar. Bu şekilde Allah'ın, "Kafirlerin
şiddet ve kuvvetini önleme" vaadi de Kureyş kâfirlerinin aleyhine gerçekleşti.
Bunun genel bir şekilde gerçekleşmesi de Hz. İsa'nın gökten inmesi meselesi
olacağı söylenmiştir. Hz. Peygamber bu "Küçük Bedir" olayında bu emre uygun
olarak tek başına gitmeye kalkıştığı gibi, buna uyarak Hz. Ebu Bekir Sıddık da
Peygamberin vefatı ü zerine zekatı vermekten kaçınan mürtedlere karşı böyle
yapmış ve Hz. Peygamberin halifesi olmayı hak ettiğini bununla da ispat etmiş ve
başarılı olmuştu.
Evet, kâfirlerde şiddet ve kuvvet bulunabilir ve fakat Allah kuvvet ve
kudretçe onlardan hem pek çok yüksek, hem de cezası ve azabı onlarınkinden çok
şiddetlidir. Bundan dolayı kâfirlerin kuvvetinden korkup da Allah'a isyan
etmemeli, Allah'ın kudret ve azabından korkup da Allah'a itaat etmeli ve
kâfirlere karşı gelmelidir. Bunun için ey Muhammed! S e n kendin Allah yolunda
savaş ve müminleri teşvik et. Çünkü bu bir şefaat demektir.
85-Halbuki kim güzel bir şefaat yaparsa, yani Allah rızası için bir yararlı
işe aracılık ederse ve yol gösterirse onun o şefaatten (aracılıktan) bir payı,
güzel bir sevabı olur. Yararlı ve güzel bir işte yol gösteren onu yapan gibidir.
Ve kim de İslâm'a aykırı kötü bir şefaat (aracılık) yaparsa onun da ondan aynı
oranda kötü bir payı vardır. Allah'ın da her şeye gücü yeter. Ve her şeyi
layıkıyle gözetir, İyiyi iy i liğinden, kötüyü kötülüğünden derecesine göre
hisse sahibi kılar.
Savaş ve teşvik emirlerinden sonra ve ceza bölümünden sonra bu şefaat
âyetinin gelmesi ne kadar beliğdir (fasih ve edebidir). Bundan dolayı kötülüğe
aracılık etmekten sakınmak gerektiği gibi her çeşit güzel aracılıklar da
yapılmalı ve kabul edilmelidir.
86-Bu örneklerden biri olmak üzere kimin tarafından olursa olsun bir selam
ile selamlandığınız zaman, bir selam ile size saygı gösterildiği vakit de siz
ondan daha güzeli ile karşılık veriniz, selamlayınız veya onu geri veriniz, yani
aynı ile karşılık veriniz.
TAHİYYE : Lugatte mülk ve bulunduğu durumda kalma mânâsına gelir. Nasıl ki
şair; "Onunla Numân'ın yanına gidiyorum. Ordu ile onun mülkü üzerinde
yerleşinceye kadar." demiştir ki, "onun mülkü üzerine" demektir.
Bir kimseye diye dua etmeye de tahiyye denilir ki "Allah ömürler versin"
veyahut "Allah seni mülk sahibi yapsın" veya "Mülkünde daim kılsın" mânâlarına
gelir Cahiliyye devrinde Araplar selam yerinde derlerdi. Sonraları bizde yaygın
olan "Allah ömürler versin" ifadesi bu selamın bir canlandırılması olmuştur.
Fakat bunlar bir dua olmakla beraber mutlak surette hayırlı bir dua değildir.
Çünkü ömür, hayat, mülk mutlaka selamet ve mutluluğu gerektirmez, fe l aket
içinde de geçebilir. Bundan dolayı bu şekilde selam, aslında noksan bir
selamdır, hepsinin başı baş sağlığıdır. "Allah ömürler versin" denildiği zaman,
muhatap bu mânânın kastedildiğini farz ederek hoşlanabilirse de bu bir
gaflettir. Çünkü söyleyeni n niyeti belli değildir. Veyahut hiç düşünmemiştir.
Bunun için İslâm dini, bu noksan tahiyyeleri selama çevirmiş ve yerine dünya ve
ahiret selameti ve barışı yayan dua ve iltifatını yerleştirmiş olduğundan
İslâm'da selam olmuştur.
Bunun için " Size bir selam verildiği vakit." demek olur. Selam bir tahiyye
ve iltifattır. Fakat her tahiyye ve iltifat selam değildir.
İşte Yüce Allah, Peygamberini ve müminleri cihada teşvik ederken İslâm'da
savaşın gayesinin, barışı temin etmek olduğunu özellikle hatırlatmak için güzel
şefaatı (aracılığı) teşvik ettikten sonra, düşmanlar barış yapmaya istekli
oldukları vakit siz de daha güzel veya onlar kadar barış yapmaya razı olunuz
diye emretmiş oluyor. Bundan dolayı burada Allah'ın sözü "Eğer onlar barışa
yanaşırlarsa, sen de ona yanaş." (Enfal, 8/61) âyetinin meâlini içerir veya
gerektirir.
Demişlerdir ki; hıristiyanların selamı, elini ağzına koymak; yahudilerin
birbirine selamı, parmaklarla işaret etmek veya baş eğip kıç kırmak; mecusilerin
selamı, eğilme; Arapların birbirine selamı "Allah ömürler versin" demek,
padişahlara selamları da "Sabahleyin nimet bul!" demek; müslümanların biribirine
selamı da ve daha güzeli demektir. buna işarettir. Rivâyet edildiğine göre bir
adam Hz. Peygamber e demiş, cevap olarak Peygamberimiz buyurmuş, diğer biri
demiş, peygamber buyurmuş, diğer biri de demiş, buna de peygamberimiz buyurmuş.
Bunun üzerine bu adam, "Bana noksan selam verdin, Allah Teâlâ'nın dediği nerde
kaldı." demiş ve bu âyeti okum u ş, Resulullah da "Sen bana fazla bir şey
bırakmadın, ben de sana aynısı ile karşılık verdim." buyurmuştur. Çünkü
istenen
şeylerin hepsi bunun içinde bulunur, zararlı şeylerden emin olma, çıkarların
meydana gelmesi ve devamı gibi. Kısacası, selam pek büyük bir şeydir. Hatta
Allah Teâlâ'nın güzel isimlerindendir. Ve Kur'ân'da on iki yerde Allah Teâlâ
mümine selam vermiştir. Selam almak farz-ı kifayedir. Nehaî'den, "Selam sünnet,
selam almak farzdır." diye rivâyet edilmiştir. Hutbe, sesli olarak Kur'ân okuma,
hadis rivâyeti, ilim okutma, ezan, ikamet esnasında selama cevap verilmez. Oyun
oynayanlara, şarkı söyleyenlere, abdest bozan kimseye, hamamda veya diğer bir
yerde çıplak bulunana selam verilmez. Sünnet olan yürüyenin oturana, binek
üzerinde bulunanın yü r üyene, atlının merkebe binene, küçüğün büyüğe, azın çoğa
selam vermesidir. İki kişi karşılaşınca ikisi de hemen selam vermeye girişirler.
İmam-ı Âzam dan rivâyet edilmiştir ki, selam alan sesini pek yükseltmez. Özetle
kim tarafından olursa olsun verilen t a hiyyeyi, selamı en azından benzeri ile
olsun almalı, selam verene hiçbir zarar verilmemelidir. Barış barışla, ikram
ikramla karşılanmalı ve herhangi bir iyilik mümkün olduğu kadar karşılıksız
bırakılmamalıdır. Çünkü Allah Teâlâ'nın herşeyin hesabını hak k ıyla gördüğünde
şüphe yoktur. Bütün bu işlerde de ancak onun hesabını düşünmelidir. İyi
bilinmelidir ki:
Meâl-i Şerifi
87- 87- Kendinden başka ilâh olmayan Allah, sizi kıyamet gününde mutlaka
biraraya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Allah'tan daha doğru sözlü kim
olabilir?
Şu halde:
Meâl-i Şerifi
88- O halde, siz niçin münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah
onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde Allah'ın
saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için
bir çıkış yolu bulamazsın.
89- Onlar, küfür işledikleri gibi, sizin de küfür işleyip kendileriyle bir
olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar
içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve
bulduğunuz yerde öldürün; Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı
edinmeyin.
90- Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir
kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı
gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir. Eğer Allah
dileseydi, onları size musallat kılardı, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer
onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, A
llah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir.
91- Diğer birtakım kimseleri de bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem
de kavimlerinden emin olmak isterler. Fitne için her davet olunuşlarında onun
içine başaşağı dalarlar. Eğer bunlar sizden çekinmezlerse, kendilerini
bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde size açık bir
ferman verdik.
88-89-Hasan ve Mücahid'den rivâyet olunduğuna göre bir kavim, Medine'ye gelip
müslüman olduklarını açıkladıktan bir süre sonra Medine'den sıkıldıklarını
bahane ederek çöle çıkmak için Hz. Peygamberden izin istemişler ve çıkınca aşama
aşama göçerek gitmişler, sonunda müşriklere katılmışlar, Müslümanlar da bunların
müslüman olup olmadığında ve savaş açısından haklarında nasıl bir muamele
yapılmasının lazım geleceğinde ihtilafa düşmüşlerdi. Bu sebeple bunların aslında
münafık oldukları açıklanarak genel bir şekilde savaş hukuku ile ilgili bazı
hükümler tebliğ edilmek üzere şu âyetler inmiştir:
Her kim güzel bir işte aracılık yaparsa sevap, kim de kötü bir işte aracılık
yaparsa günah kazanır. Allah'a hesap vermek bir gerçektir,
Allah birdir, kıyamet gününde şüphe yok iken, siz o münafıklar hakkında neden
iki gruba ayrılıyorsunuz? Halbuki Allah onları kazandıkları küfür ve günahlar
sebebiyle tersine çevirip reddetmiştir. Siz Allah'ın sapıklığa düşürdüğü
kimselere hidayet vermek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah, her kimi sapıklığa
düşürürse, yani kimde sapıklığı yaratırsa Ey Muhammed! Sen bile artık ona bir
yol bulamazsın. O n lar, kendileri nasıl kâfirler ise siz de öyle kâfir olasınız
da hepiniz kâfirlikte eşit olasınız diye arzu etmektedirler. Bundan dolayı,
Onlar Allah yolunda hicret edinceye, bu şekilde imanlarını isbatlayıncaya kadar
içlerinden dostlar edinmeyiniz. Eğer onlar, Allah yolunda doğru dürüst hicret
etmekle imanlarını açıklamaktan çekinirlerse onları tutunuz ve bulduğunuz yerde,
yani Harem-i Şerif içinde de olsa kendilerini öldürünüz ve onlardan ne bir dost,
ne bir yardımcı tutmayınız, tamamen onlarda n sakınınız.
90- Ancak şu iki durumun birinde bulunanlar yakalanıp öldürülmekten
müstesnadır.
1- Sizinle aralarında bir anlaşma ve sözleşme bulunan herhangi bir kavme
varıp onlara sığınanlar... Böyle sizinle savaş durumunda olanları terkedip savaş
durumunda olmayan bir kavmin anlaşma ve güvencesine katılanlar, o kavm ile olan
anlaşmanın hükmüne tabi olurlar.
2- Yahut, sizinle savaşa girişmekten veya sizinle savaş halinde olan kendi
kavimlerine karşı savaşmaktan göğüsleri sıkışarak; yani ne sizinle, ne kendi
kavimleriyle savaşmayı akıllarına sığdıramayıp ne lehinizde, ne aleyhinizde
savaşmaya karışmamak, tarafsız kalmak arzusunda bulunarak soluk soluğa size
gelmiş olanlar. Bunlar da aşağıda açıklanacağı gibi taarruzdan
korunmuşlardır.
Çünkü düşünmek ve takdir etmek gerekir ki, Allah dilemiş olsaydı elbette
bunları; yani ne size, ne de düşmanınız olan kendi kavimlerine karşı savaşmak
istemeyenleri üzerinize saldırırdı da bunlar da öbürleri gibi sizinle muhakkak
savaşırlardı. Made m ki böyle olmadı, bunun Allah tarafından size bir lutuf
olduğunu anlamalı ve şükrünü yerine getirmelidir. Bundan dolayı bunlar, sizden
çekinirler ve sizinle savaşmaya girişmezler ve sizinle barışarak size boyun
eğerlerse artık bunlar aleyhinde Alla h size hiç bir yol vermemiştir. Onları bir
anlaşma yapmadı diye ne öldürmeye, ne esir etmeye, ne de
herhangi bir saldırıya uğratmaya hak ve yetkiniz yoktur. Savaştan sakınmakla
boyun eğmeyi (barışmayı) arzetmeleri, saldırıdan korunmalarına yeterli bir
sebeptir. Nasıl ki, Müdlic oğulları, Hz. Peygambere bu şekilde savaşmaktan
sakınarak gelmişlerdir.
91- Diğer birtakımlarını bulacaksınız hem sizden emin olmak, hem de kendi
toplumlarından emin olmak isterler. Ya iki tarafca da hoş görünmek, göze girmek,
el tutmak, zarar etmemek, sırasını bulunca külah kapmak için mümin ile mümin,
kâfir ile kâfir olurlar veya yalnız zarar etmemek maksadıyla tarafsız olmak ve
savaşan her iki tarafın kavgasından güven içinde kalmak, siyaset yapmak
isterler. Rivayet edildiğine göre Esed ve Gatafan kabilelerinden birtakım
insanlar Medine'ye gelirler, müslümanların güven ve itimadını celbetmek, bir
savaşın meydana gelmesi durumunda canlarını, mallarını güven altına almak için
müslüman görünürler, söz verirler, yurtlarına gidince d e kâfir olurlardı.
Deniliyor ki bu durum, Abdüddâr oğullarının bir geleneği haline gelmişti. Bir de
Nuaym b. Mesud Eşcaî müslümanlarla müşrikler arasında güvenli bir durumda
bulunur, Peygamber ile müşrikler arasında söz götürür getirirdi. Âyetin iniş
sebe b i bunlardan birisi olmuştur.
Böyleleri her fitneye itildikçe, küfür ve şirke veya savaş ve ihtilâle doğru
davet veya sevk edildikçe ona tepe taklak atılır, fena halde dalarlardı. Her
türlü edepsizliği yaparlardı. Şu halde bunlar hakkında ilk önce iyi bir siyaset
takip etmek, onları küfür ve şirke doğru itmemek gerektir. Bundan dolayı bunlar
sizden çekinirler, barış ve güven isterler ve ellerini çekip usulca otururlarsa
yapılacak bir şey yoktur. "Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan da h
a güzeli ile selamlayın..." (Nisâ, 4/86). Fakat savaşta sizden çekinmezler ve
size barış ve andlaşma teklif etmezler ve ellerini çekmezlerse bunları tutunuz
ve yakaladığınız yerde öldürünüz ve işte bunlara saldırmak için size açık bir
emir ve yetki verdik.
Bu âyetleri, Mümtehine sûresindeki: "Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve
sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adil davranmanızı
yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din
uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara
yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar." (Mümtehıne, 60/8-9) âyetleriyle ve
"Berâe = Tevbe" sûresindeki
bazı âyetlerle beraber gözönünde bulundurmak gerekir ki, uzun açıklaması ve
teferruatlı hükümleri İmam Muhammed'in Siyer-i Kebir'indedir. Orada geniş bir
şekilde açıklanmıştır.
Savaş esnasında olabilir ki bir adam diğer bir adamı görür, seçemez, savaş
halindeki bir kâfir zanneder öldürür, sonra da bir mümin veya bir muahid (zimmi)
olduğu ortaya çıkar, işte burada bu olayın hükmü genel bir şekilde açıklanmak ve
ondan sonra savaşla ilgili diğer bazı hükümlere geçilmek üzere buyuruluyor
ki:
Meâl-i Şerifi
92- Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini
yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine
(varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin
bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size
düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir.
Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin,
ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara
gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka a r kaya iki ay
oruç tutması gerekir. Allah, Alimdir (her şeyi bilendir), Hakimdir (hüküm ve
hikmet sahibidir).
93- Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab
hazırlamıştır.
92- Bir müminin, diğer bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. İman buna
engel olur. Ancak hata ile olursa; kasdetmede veya yapmada bir yanlışlıkla kaza
ile meydana gelirse başka. Mesela bir düşmana veya bir ava atarken kaza olarak
bir mümine rast gelirse bu eylem de bir hatadır. Yahut karşısındakinin yerine
veya elbisesine bakıp bir düşman zanneder, ona ateş eder vurur. Bu da amaç ve
niyete bir hatadır. Bunların da hiçbiri mübah değilse de hatadan tamamen
sakınmak insanın gücü dahilinde olmadığından böyle bir hata, müminin de başına
gelebilir. Nasıl ki, Ayyaş b. Rebiat'el-Mahzumî ki -o Ebu Cehl'in ana bir
kardeşi idi- müslüman olmuş ve akrabasının kötülüğünden kaçarak peygamberimizin
hicretinden önce, ilk mühacirler arasında Medine'ye hicret etmişti. Bunun
üzerine annesi, o (oğlu) dönüp gelmedikçe yiyip içmemeye ve tavan altına (eve)
girmemeye and içmiş, Ebu Cehil de yanına Haris b. Zeyd b. Ebi Üneyse'yi almış
beraber gitmişler, onu Medine'de bir dam başında "Utum" denil e n kale gibi
sağlam bir odada bulmuşlar. Ebu Cehil aşağıdan bunu kandırmak için dereden
tepeden dolanarak, "Muhammed seni akrabalarla ilişki sürmeye teşvik etmiyor mu?
Bundan dolayı git annene iyilik et ve yine dininde kal." demiş, sonunda o da
inmiş, onla r la beraber gitmiş, Medine'den çıktıkları zaman tutmuşlar, onu
bağlamışlar ve dövmüşler, herbiri yüz değnekten iki yüz değnek vurmuşlar. O da
Haris'e "Bu benim kardeşim, fakat sen kim oluyorsun, ey Haris! Eğer seni yalnız
başına bulursam seni öldürmek Alla h için boynuma borç olsun." demiş. Kısacası
kolları bağlı olarak anasına gitmişler, bu defa da annesi önceki dinine
dönmedikçe bağının çözülmemesine yemin etmiş, o da dili ile eski dinine dönmüş,
sonra yine hicret etmiş. Ayyaş da o adama "Kuba"nın arka tar a fında yalnız
başına rastlamış ve müslüman olduğunu bilmeyerek vurmuş öldürmüş. Daha sonra
müslüman olmaya geldiğini haber alınca yaptığına pişman olmuş. Hz.
Peygamber'in
huzuruna gelip "Onu öldürdüm, fakat müslüman olduğunu bilmiyordum." demiş. Bu
âyet de bunun üzerine inmiştir, diye rivayet olunuyor.
Aynı şekilde "Uhud" savaşı günü de Huzeyfe b. el-Yeman'ın babası Yeman da
İslâm askeri tarafından bilinmeyerek hata ile öldürülmüştü ki âyetin iniş
sebebinin bu olduğu da rivayet edilir. Bundan dolayı bir müminin bir mümini
doğrudan doğruya öldürmesi din ve iman açısından yapılamazsa da hata ile
öldürmek müstesnadır. Bu olabilir. Ve özellikle savaş sırasında pek muhtemeldir.
Ve her nerede olursa olsun hükmü de aşağıda gelen şekildedir:
Kim bir mümi ni hata ile öldürürse bir mümin köle veya cariye azad etmesi
gerekir. Ve öldürülenin varislerine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir.
(Bu diyetin ödeme şekli ve miktarı için fıkıh kitaplarına bakınız.) Ancak ölünün
varisleri o diyeti affeder l er ve bağışlarlarsa o başka.
Köle azad etmek Allah'ın hakkı olarak bir keffaret, diyet de kul hakkı olarak
bir zarar ödemesidir. Bir müminin öldürülmesinde bu şekilde biri Allah hakkı,
biri de kul hakkı olmak üzere iki hak bulunur. Hayat, herşeyden önce Allah'ın
hakkıdır, hürriyyet de bir çeşit hayattır. Bu da Allah'ın hakkıdır. Allah'ın
kullarından bir müminin Allah'ın hakkı olan yaşamasının yok edilmesine karşılık,
diğer bir mümin kula hürriyet bağışlayarak yeni bir hayat kazandırmak, hata ile
öldür e n müminin günahını örtmeye vesile olacak en güzel ve en uygun bir
keffarettir ki, bunda bir yönden bir ceza, bir yönden de bir ibadet mânâsı
vardır. Öldürme kasıtla olsaydı bu günah keffaret ile örtülemezdi. Fakat hata,
az çok bir dikkatsizliği kapsamakla beraber büsbütün kendisinden sakınma imkanı
olmadığından öldüren kimse bir taraftan terbiyeye, bir taraftan da teselli
etmeye ve kendisine yardımda bulunmaya layıktır. Bunun için, keffareti affetmesi
söz konusu olamaz. Sonra Allah'ın hakkı olan hayattan ö l dürülen kimsenin bir
faydalanma hakkı vardı, hayat hakkına sahipti. Öldüren hata ile de olsa bu hayat
hakkını ondan almış olduğundan ve hiçbir hak boşa gitmeyeceğinden buna karşı
yalnız bir tazminat olmak üzere öldürülen kimsenin yerinde kalıp malından fa y
dalanacak olan varislerine bir diyet verilmesi de bir kul hakkıdır. Ve hata
ederek öldüren kimse de burada yardıma layıktır. Bunun için baba tarafından
akrabası varsa diyete katılması gerekir. Varislerin bunu affetmeleri de bir
yardımlaşmadır. Bundan dola y ıdır ki, affedip temize çıkarma yerine "tasadduk"
(sadaka verme) deyimi ile bu yardımlaşmaya teşvik edilmiştir. İşte İslâm
ülkesinde bir mümini yanlışlıkla öldürmenin hükmü iki şeydir; keffaret ve
diyet.
Ancak yanlışlıkla öldüren kimse müslüman değilse yalnız diyet gerekir.
Kâfirlerin memleketine gelince; eğer hata ile öldürülen size düşman bir
milletten, savaş durumu devam eden kâfirlere ait bir ülkenin halkından olur.
Halbuki kendisi mümin ve böyle olduğu halde bir mümin tarafından orada
yanlışlıkl a öldürülmüşse öldürenin mümin bir köle azad etmesi gerekir. Burada
diyetten bahsedilmemiştir. Demek ki, diyet gerekli değildir. Ve bununla birlikte
bu husus ictihad konusudur. Bazı tefsirciler, bunun sebebi hakkında, "Çünkü
öldürülen bu şahıs ile ailes i ve akrabası arasında miras yoktur." demişler ise
de öldürülen kimsenin o küfür memleketinde kendisi gibi mümin bir varisinin
bulunabilmesi de mümkün olduğu, sonra bu durumda İslâm ülkesinde öldürülüp,
küfür ülkesinde müslüman olmayan akrabası bulunan bir müminin de diyetinin
alınmaması ve kanının boşa gitmesi gerekeceğinden dolayı bu sebep tam değildir.
Diyetin gerekli olmamasının esas sebebi şudur: Çünkü küfür ülkesi, korunma yurdu
olmadığından bu mümin düşman bir toplumun arasından çıkmamış ve orada otu r mayı
seçmiş olmakla kendi kanını boş yere harcamıştır.
Ve eğer yanlışlıkla öldürülen kimse, sizinle aralarında devamlı veya geçici
herhangi bir anlaşma bulunan bir kavimden ise; bu durumda o kavim müslüman
olmayan bir toplum ise de öldürülenin müslüman veya kâfir olduğuna bakılmayarak
mutlaka diyet de keffaret de gerekir. Anlaşmayı bozma kuruntusundan sakınmak
için diyetin ödenmesinde acele davranılacağını hatırlatma bakımından burada
diyet, (kan pahası) birinci bölümün aksine olarak öne alınara k anlatılmıştır.
Şu halde İslâm ülkesi halkından bulunan, müslüman olmayan bir zimmî veya yabancı
halklardan bulunan müslüman olmayan bir sığınmacı veya bir müslüman, İslâm
ülkesinde bir mümin tarafından yanlışlıkla öldürülürse, aynı şekilde İslâm
ülkesi i l e özel anlaşması bulunup savaş durumunda olmayan yabancı bir devlet
halkında bir müslüman ve belki müslüman olmayan İslâm ülkesi dışında mensub
olduğu memlekette bir mümin tarafından yanlışlıkla öldürülürse, bunların
hepsinde İslâm ülkesinde yanlışlıkla ö l dürülen herhangi bir müminde olduğu
gibi; öldürene hem diyet, hem keffaret gerekecektir. Yani birinci bölümü
kayıtsız olmakla beraber, karşılaştırma ipucu ile İslâm ülkesinde öldürülen
herhangi bir mümin; ikinci düşman olup anlaşması olmayan bir devle t halkından
küfür ülkesinde öldürülen bir mümin hakkında; üçüncü bölümü de İslâm ülkesinde
zimmî ve sığınmacı ile anlaşma yapan bir yabancı ülke halkından bulunan ve
orada
öldürülen mümin hakkında demek olur. Çünkü bu müminin İslâm ülkesinde
öldürülmesinin, birinci bölümün içine girdiğinde şüphe yoksa da İslâm ülkesi
dışında öldürülmesinin oraya dahil olması, ikinci bölümden dolayı "Genel mânâ
ifade eden kelime, tahsis edildikten sonra geri kalan kısımda zan ifade eder."
kuralı gereğince şüpheli kalacağın d an burada bu şüpheyi ortadan kaldırmak
için, zimmî ve sığınmacı ile beraber mânâsı altında bir daha
tekrarlanmıştır.
Bu üç cümlede yanlışlıkla öldürülen şahsın mümin veya mümin olmayan kimse,
İslâm ülkesinde veya bu ülke dışında olmasına göre bütün ihtimaller gösterilmiş
ve fakat bütün bunlarda ancak mümin olup yanlışlıkla öldürenin vazifesi
açıklanmıştır. Bununla beraber bundan müslüman olmayan ve fakat anlaşması
bulunan, yanlışlıkla öldüren kimsenin vazifesinin de kan bedeli olacağı ve
bunlara ke f faret teklif olunmayacağı anlaşılmış olur. Çünkü keffarette ibadet
mânâsı bulunduğundan mümin olmayan kimseler, imandan önce bununla yükümlü
değildirler.
Demek ki yanlışlıkla öldüren bir mümine diyet ister gerekli olsun, ister
gerekli olmasın mutlaka keffaret olmak üzere bir mümin köleyi azad etmesi
farzdır. Bundan dolayı kim, yani yanlışlıkla katil olan herhangi bir mümin, azad
edecek bir mümin köle bulamazsa; ne bir mümin köleye, ne de ona sahip olabilecek
bir vasıtaya sahip bulunmuyorsa birb i ri ardına aralıksız iki ay oruç tutması
gerekir ki bu oruç, Allah tarafından tevbe için, tevbenin kabul edilmesi
içindir. Diğer bir mânâsı, bu oruç tutma teklifi, esas ve azimet (takva ile amel
etmek) olan köle azad etmeye güç yetmemeye karşı Allah tar a fından verilen bir
ruhsat ve kolaylığa dönüştür, ikinci derecede bir keffarettir. Buna göre ikisi
de Allah tarafından istenir. Kullar tarafından istenemez. Kul hakkı olana diyet
yerine de geçemez. Bir mümin veya anlaşmalının Allah'ın hakkı olan hayatının y
ok edilmesi yanlışlıkla olsa da yine bir günahtır. Demek oluyor ki, mümin bir
köleyi azad etmek, yok edilen hayat yerine geçebilecek bir çeşit diriltme olduğu
gibi, oruç da bir köle azad etme hükmündedir. Gerçekten köle azad etmek, diğer
bir canı kölelik v e esirlik bağından kurtarmak olduğu gibi oruç da kendi
nefsini şehvetlerin esirliğinden kurtarmak ve temizlemektir. Bundan dolayı
yanlışlıkla öldüren mümin kimse, diğer bir mümin köleye hürriyet vermekten aciz
kalınca hiç olmazsa arka arkaya iki ay oruç t u tarak nefsini kuvvetli arzuların
bağından azad etmeli ve kendine manevî bir hürriyet vererek nefsini günahtan
kurtarmalıdır. Çünkü o da bir
mümin köledir. Allah Teâlâ her şeyi çok iyi bilendir. O öldürenin durumunu da
bilir; Hakimdir, kanun olarak koyduğu bütün bu hükümleri de hikmeti ile
koymuştur. Orucun iki ay olmasının hikmetini de O bilir.
93-Yanlışlıkla öldürmenin hükümleri bunlardır, kasten öldürmeye gelince bunun
dünya ile ilgili hükmü Bakara sûresinde, "Ey iman edenler! öldürülenler hakkında
kısas, size farz kılındı." (Bakara, 2/178) âyetinde açıklanmıştı. Ahiretle
ilgili hükmü de şudur: Mümin veya kâfir kim bir mümini kasten, bile bile,
hayatına kasdederek öldürürse onun cezası cehennemdir. Orada pek uzun müddet ve
belki sonsuza k adar cezalandırılır. Çünkü Allah ona gazab etmiş, onu
lanetlemiş, merhamete layık görmeyip onun için büyük bir azab hazırlamıştır.
Bu âyetin indirilme sebebi Mıkyes b. Dababe adındaki bir mürted olmuştur.
Şöyleki bu Mıkyes b. Dababe el-Kinanî ve kardeşi Hişam, müslüman olmuşlardı.
Mıkyes, bir gün kardeşi Hişam'ı Neccar oğulları içinde öldürülmüş olarak buldu,
gelip Resulullah'a bu durumu anlattı. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onunla beraber
Bedir savaşına katılan sahabeden Zübeyr b. İyaz Fihri'yi Neccar oğullarına
gönderdi, katili biliyorlarsa kısas etmesi için Mıkyes'e teslim etmelerini ve
eğer bilmiyorlarsa kan bedelini ödemelerini emrediyordu. "Allah'ın Resulünün
emri başüstüne, katili bilmiyoruz, fakat diyeti veririz." dediler ve yüz deve
getirdiler, onlar da aldılar, Medine'ye döndüler. Yolda gelirken Şeytan Mıkyes'e
şöyle bir vesvese verdi: "Kardeşinin kan bedelini kabul edeceksin de kendine baş
kakıncağı yapacaksın, öyle mi? Yanındakini öldür, cana can olsun, kan bedeli de
sana kâr kalsın." dedi. B u nun üzerine Fihrî'nin bir gafletini gözetip bir kaya
ile onun başını parçaladı, sonra develerin birine binip geriye kalanları sürerek
ve kâfir olarak Mekke'ye döndü gitti, şöyle diyordu:
Âyet bu olay üzerine indi. Hz. Peygamberin Mekke fethi günü güvence verdiği
şahıslardan ayırdığı bu idi. Bu mürted katil, O gün Kâbe'nin örtüsüne yapıştığı
halde kendisine eman (güvence) verilmeyip öldürüldü.
İşte mümin öldürmek büyük bir cinayet ve yukarıda açıklandığı üzere anlaşmalı
veya anlaşma yapılanlara katılan veya cemaatten ayrılıp bir yana çekilen ve
mülteci ve andlaşma ve barış yanlısı kâfirlerin öldürülmesi de yasak ve haram ve
hatta yanlışlıkla öldürme de bile hükmü mümin gibi olduğundan:
Meâl-i Şerifi
94- Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden
ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının
menfaatini gözeterek, "Sen mümin değilsin" demeyin. Allah katında çok ganimetler
var. İslâm'a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle i diniz. Sonra Allah size
lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır.
94-Ey iman edenler Allah yolunda adım attığınız, savaş için hareket ettiğiniz
vakit iyice araştırınız, acele olarak şüphe ve kuruntu üzerine ve zayıf
yorumlarla değil, dikkatle ve kesin bilgiye göre kılıç vurunuz. Hamza, Kisaî ve
Halef-i Âşir kırâetlerinde sebattan okunduğuna göre iyi tutunuz, ayağınızı denk
atınız, sağlam basınız, acele ederek çürük tahtaya basmayınız, ayağını z
kaymasın ve size İslâm selamı veren, kendini müslüman gösteren kimseye, -veyahut
Nâfi, İbnü Âmir, Hamza, Ebu Cafer ve Halef-i Âşir kıraetlerinde elifsiz
okunduğuna göre - size teslim olma ve boyun eğme vasıtalarını sunan kimseye
sen mümin değilsin demeyiniz. Beyan edilmiş olan, açık olandır. Gizli şeyler
hakkında verilecek hükmün de açık olması için açık bir delile dayanması gerekir.
Gizli olana, açık olandan hükmedilir. Ve gizli olan şeylerde bir şeyin delili
onun yerine geçer.
Selam veya te slim olmak görünen ve apaçık bir durumdur. Kalb ve vicdan ise
gizli ve görünmeyen bir nesne olduğundan o görünen ve apaçık nesneyi bırakıp da
kalb ve vicdana bunun maksadı şu veya budur diye görünene aykırı olarak doğrudan
doğruya hükmetmeğe kalkışmak, ar a ştırma yapmadan hareket etmektir. Bunun için
bir kimsenin açıkça verdiği selamı, gösterdiği boyun eğmeyi hiçe sayıp da ona
aykırı kuruntularla doğrudan doğruya kalbine hükmetmeye kalkışmayınız, dış
görünüşüne göre muamele ediniz. Açıkça belli olan bir şey i diğer belli bir şey,
meydanda olan bir şeyi, meydanda olan başka bir şey bozarsa o zaman da en
kuvvetli ve en açık olanı tercih etmek için sebat ve ihtiyat ile iyice düşünerek
karar veriniz. İsa b. Verdan kırâetinde ikinci mimin üstün ile okunmasıyla, ok u
nduğuna göre, "Sana güven verilmez" demeyiniz. Böyle deyip de hemen vurmayınız,
bununla birlikte hiçbir şey demeyiniz değildir. O alçak hayatın geçici nimeti
olan, devam ve sürekliliği olmayan, geçici malına gönül vererek; zavallının
malına göz dikerek v eya gelip geçici bir maksat takip ederek öyle demeyiniz.
Yasak mutlak surette değil, dünya malı gayesinden boş olmayarak söylemeye
yöneliktir. Bu da iyice araştırmayı terk ettiren ve aceleye sevkeden duruma
işarettir. Demek esas yasağın gelişi, iyice araş t ırmadan zahirin aksine hüküm
vermeyi yasaklamıştır. Dolayısıyla "güvenceli değilsin" denileceği zaman, dünya
ile ilgili ve nefisle ilgili maksatlardan soyutlanarak ve hak gözü ile bakarak
söylemeli ve kılıcı da ona göre vurmalıdır. Böyle olursa, yani sela m verene
geçici dünya menfaati maksadı ile sen güven altında değilsin denilmez, durumu
iyi anlaşılmadan hareket olunmazsa Allah katında pek çok ganimetler vardır ki
bunlara, o gibi katillere (adam öldürmeye) tenezzül etmeyenler ve durumu iyice
anlayıp te s bit etmekle hareket edenler kavuşur. Bu âyetin inişine bir kaç olay
sebep olmuştur:
1- Feked halkından Mirdas b. Nehik yalnız başına müslüman olmuştu. Onun
toplumu içinde ondan başka müslüman yoktu. Peygamberin Galip b. Fudale
komutasında bir müfrezesi bunların üzerine gitmişti. Toplumun hepsi kaçtılar.
Yalnız Mirdas müslümanlığına güvenerek kaldı. Atları görünce davarını dağın bir
dolambacına sığındırdı. Ona ulaştıklarında tekbir aldılar. O da tekbir alıp
indi ve dedi. Fakat Üsame b. Zeyd, Mirdas'ı öldürüp hayvanlarını sürdü.
Geldiler Hz. Peygambere haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) çok
fazla darıldı ve onu şiddetle azarladı. "Siz onu beraberindeki mala göz dikerek
öldürdünüz." buyurdu. Sonra bu âyeti Üsame'ye okudu, Üsame, "Ey All a h'ın
elçisi! Benim için mağfiret dile." diye rica etti. "O, lâilâhe illallah demişken
nasıl olur da onu öldürürsünüz?" buyurdu. Üsame kendisi demiştir ki, "Bunu
sürekli tekrar etti. Hatta o dereceye geldi ki daha önce müslüman olmamış
bulunsaydım da bu gün olsaydım diye temenni ettim. Sonra hakkımda mağfiret
diledi ve bir köle azad et, diye emretti."
2- Abdullah b. Ebi Hadret ve Ebu Katade Haris b. Rıb'î ve Muhallem b. Cüsâme
b. Kays Leysî ve daha birkaç kişiyi Resulullah İdam tarafına göndermişti. İdam
deresinde Âmir b. Azbatı Eşceî rastlamış, İslâm selamı ile selam vermiş,
Muhallem b. Cüsüme ile bunun arasında Cahiliyye devrinden kalma bir kin varmış,
Muhallem, bir ok atmış Amir'i öldürmüş, Hz. Peygambere haber gelince öfkelenmiş,
Muhallem'in mağfiret dilemesine karşı "Allah seni mağfiret eylemesin" buyurmuş.
Muhallem, ağlayarak kalkmış aradan yedi gün geçmemiş vefat etmiştir.
3- Mikdad b. Esved'de de Üsame olayı gibi bir olay olmuş. Mıkdad demiştir ki,
"Ey Allah'ın elçisi, dedim, ne buyurursun kâfirlerden birine rast gelsem,
çarpışsam, o benim elimin birini kılıçla vursa, sonra bir ağaca siper alıp 'Yüce
Allah'a teslim oldum' dese, bundan sonra onu öldüreyim mi?" Hz. Peygamber,
"öldürme" buyurdu. Ben de "Ey Allah'ın elçisi o benim kolumu kesti." dedim. Hz.
Peygamber (s.a.v.) "Öldürme! Çünkü öldürürsen o senin onu öldürmeden sonraki
yerinde, sen de onun söylediği kelimeyi söylemeden önceki yerinde olursun".
4- Birtakım sahabe müşriklerle çarpışmışlar ve onları bozguna uğratmışlar.
Birisi birine mızrakla saldırmış. O da süngü yetişince ben müslümanım demiş,
fakat dinlememiş onu öldürmüştür. Ondan sonra durum Hz. Peygambere arz edilince,
"Müslüman olduğunu iddia ettiği halde sen onu öldürdün ha" buyurmuş.
O da "Ey Allah'ın elçisi! O, bu kelimeye sığınarak bunu söyledi." demiş.
Bunun üzerine "Kalbini yarmalı değil miydin?" buyurmuştur. Bu kınaması daha
birkaç olayda söylenmiştir.
5- Buhari ve Müslim'de rivâyet olunduğu üzere Selim oğullarından bir adam
sahabeden bir kaç zata rastlamış, yanında davar da varmış, selam vermiş, onlar
da bu selamı korunmak için verdi demişler ve onu öldürmüşler, davarını almışlar.
Hz. Peygambere gitmişler, bu âyet indirilmiş. İşte bu olayların her biri âyetin
iniş sebebi olmak üzere rivayet edilmiş ve a ralarında bir çelişki bulunmamış
olduğuna göre deniliyor ki, âyetin indirilmesinin esas sebebi bu olayların
birbirine yakın bir zaman içinde birden fazlası olmuş ve herkes kendi olayını
sebep bilmiştir.
Ey cihad edenler! Siz de çoğunluk itibariyle bundan önce başlangıçta müslüman
olduğunuz zaman tıpkı böyle idiniz: Size selam veren veya teslim olduğunu
gösteren bu adam gibi ağzınızdan çıkan bir kelime ile, bir şehadet kelimesi ile
İslâm dinine girdiniz, girdiniz de Allah size lutfetti, canınızı, m a lınızı
taarruzdan korudu, sonra yükselttikçe yükseltti, doğruluk ve dürüstlükle seçkin,
tam imanla seçkin kıldı. Mahkumiyyetten hakimiyyete yüceltti ve ilâhî
hazinesinden sizi nice ganimetlere aday kıldı. Şimdi iş başına geçip harekete
geldiğiniz vakit dü n ya menfaatlerine dalarak bu durumlarınızı unutmayınız da
iyi anlayıp dinleyiniz veyahut ihtiyatlı bulununuz. İsterse zorlama durumunda
olsun, İslâm'a gelenleri Allah'ın size yaptığı gibi başlangıçta sözleriyle kabul
ediniz, teslim alınız da sonra orta y a çıkacak durumlarına göre muamele ediniz.
Bunun selam vermesi veya şehadet getirmesi veya müslüman görünmesi, korkusundan
kellesini kurtarmak veya hainliğinden kendini gizlemek için bir siper, bir
kalkandır diyerek ilk anda onu öldürmeye kalkışmayınız, i htiyatlı davranınız,
sonunu gözetiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızdan haberdardır. İyilik ve
kötülük hiçbir amel karşılıksız kalmaz.
Müminleri donatarak savaşa hazır hale getirirken böyle araştırmaya ve
ihtiyatlı davranmaya sevk eden bu emirler ve tâlimatlara karşı "o halde cihada
gitmemek ve ona katılmamak daha büyük bir ihtiyat ve yerinden ayrılmamak daha
hayırlı olacak" deyip de özürsüz oturup kalmamak için buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
95- Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla,
canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad
edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı. Allah onların hepsine de
cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanla r ın üzerinde
büyük bir ecir vermiştir.
96- Kendi katından derece derece rütbeler, bir mağfiret ve rahmet vermiştir.
Öyle ya, O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
97- Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara,
"Ne işte idiniz?" derler. Onlar da: "Biz yer yüzünde zayıf kimselerdik." derler.
Melekler: "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz
ya?" derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş
yeridir.
98- Ancak ger çekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol
bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...
99- Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Allah çok affedici, çok
bağışlayıcıdır.
100- Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünd e gidecek çok yer de
bulur, genişlik de bulur. Her kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek
maksadıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, kuşkusuz onun
mükafatı Allah'a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
95-96
Bir şeyi yapmaya üşenip oturana "kâıd" denilir. savaşa gitmeyip geri
kalanlara da "kâidün", yahut "ku'ad" denilir. Bu kelimeler, "kâidûne ani'l-harb"
yani savaştan geri kalanlar demektir.
DARAR, bir şeye gelen eksikliktir ki, hastalık veya körlük ve topallık gibi
sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma köre ve çok zayıf hastaya "darir"
denilir. Askerin yiyecek, içecek ve yakacak gibi ihtiyaçlarını ve savaş alet ve
gereçlerini tedarik etmekten aciz olmak da bu mânâdadır. Bundan dolayı
zararlılar, dertlil e r, sakatlar, acizler ve özürlüler, bunların dışında kalan
ise, sıhhatli, sağlam ve gücü yetenler demek olur.
Bu âyetin başlangıçta mutlak olup bu "özür sahibi olmaksızın" kısmının
sonradan indiği rivayet edilmektedir. Bera b. Azib'den rivayet edildiğine göre,
bu âyet indiği zaman Resulullah (s.a.v.) "Üzerine yazı yazılabilecek bir şey ve
kalem getiriniz, diye emredip "Müminlerden oturanlarla cihad edenler eşit
olmaz." yazdırmıştı. Bu sırada İbnü Ümmi Mektum gelmiş orada bulunuyordu. Bu
sahabi an a dan doğma kör idi. "Allah'ım! Ben özürlüyüm, bana ruhsat var mı?"
dedi. Bunun üzerine, âyetin kısmı indi.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in katibi Zeyd b. Sabit'ten de şöyle rivayet
edilmiştir: Resulullah (s.a.v.) âyeti indiğinde, bunu bana yazdırıyordu. İbnü
Ümmi Mektum geldi: "Ey Allah'ın Resulü! Cihada gücüm yetseydi cihad ederdim,
fakat körüm" dedi. O sırada Resulullah (s.a.v.)'a vahiy baygınlığı geldi,
ağırlaşıp bayıldı. Dizi dizimin üstüne geldi. Öyle ağır geldi ki ezip ufalayacak
zannettim. Çok kor k muştum. Sonra ayıldı, dedi. Daha sonra, "yaz" dedi: İbnü
Abbas'tan da şöyle rivâyet edilmiştir: Bedir savaşı olduğu zaman Bedir'e katılıp
katılmayanlar hakkında âyeti inmişti. Abdullah b. Ümmi Mektûm bunu işitti ve Ebu
Ahmed b. Cahş b. Kaysi'l-Es e dî ile beraber, "Ey Allah'ın Resulü! Biz körüz,
bize ruhsat var mı?" dediler. Bunun üzerine, den, kısmına kadar bu âyet indi.
Bunlar gösteriyor ki, sakat olanlar ve gücü yetmiyenler, güçsüzler demektir ki,
bunların dışında kalanlar da sıhhatli, sağ l ıklı ve güçlü olanlar demek olur.
Ayrıca İbnü Abbas'ın, ın mânâsı dır, dediği rivayet edilmiştir. Bu kavram,
"ziyan" anlamına gelen "zarar"dan alınmış olarak düşünülürse daha genel bir
anlam ifade eder. Zira "zarar sahibi" sözü, hem zarar görenleri, hem de zarar
verenleri kapsar. Zararlı, aciz bulunanlar kendilerinde eksiklik olduğu gibi
ister istemez cihada gidemediklerinden dolayı sevap bakımından zarar görmüş;
güçleri varken savaşa gitmeyenler de ya kendilerine ihtiyaç duyulduğu halde
gitmedikl e ri veya isyan etmekten çekinmedikleri takdirde hem savaş ve
güvenliğe zarar vermiş, hem de günahları sebebiyle zarar görmüş olurlar.
Özürlüler zararda ve zararlı oldukları gibi bunlar da zararlı ve zarardadır. Şu
halde ikisi de kapsamı içine girerler. D o layısıyla bunların dışında olup
da
oturup kalanlar, güçleri olduğu halde savaşa gitmeyen ve gitmemekle beraber
zararı da olmayan hayırlı ve emin kişiler demek olur. Onun içindir ki, "Allah
onların hepsine de cenneti vaad etmiştir" buyruluyor.
İşte bunlar aslında en güzel şeyle müjdelendikleri halde cihad edenlerle
karşılaştırıldıklarında onlara denk olamayacakları ve cihad edenlerin
derecelerinin dünya ve ahirette bunlardan üstün olduğu ve ayrıca ilâhî rahmet ve
bağışlama hususunda gerek bu oturanl a rdan gerekse cihad edenlerden her birinin
kendi sınıflarında da birçok derece ve rütbelere ayrıldıkları anlatılmış ve bu
suretle cihadın her zaman herkesin yapması gereken bir farz olmayıp öncelikle
farz-ı kifaye olduğu bildirilmiştir. Çünkü cihad herkesi n yapması gereken bir
farz olsaydı, gücü kuvveti yerinde olduğu halde oturanlara en güzel şey değil,
azap vaad edilirdi.
Görülüyor ki, oturanlarla cihad edenlerin genel bir karşılaştırılmasının
yapılması uygun görülmemiş, bu karşılaştırma sadece özürlü olmadıkları halde
oturanlarla mücahidler arasında yapılmış, özürlü olanlar bu karşılaştırmanın
dışında tutulmuştur. Çünkü az önce anlaşıldığı üzere zarar sahibi olarak savaşa
gitmeyip oturanlar iki kısımdır. Bir kısmı özürlü, bir kısmı da güçlü, isyankar
ve zarar verici olanlardır. Özürlü olanlar bu âyetle genel olarak yükümlülükten
hariç tutuldukları gibi, bunlar arasında bir taraftan özür ve ızdırabının
şiddetine sabredip dayanmak, öte yandan cihadın erdemini takdir ederek, cihad
edenlerle beraber bulun a madığından dolayı kederinden kanlı yaşlar döküp
onların kurtuluş ve zaferleri için dua ve "Allah ve Resulüne sadık kaldıkları
takdirde..." (Tevbe, 9/91) irşadına uyarak Allah ve Resulü için hayır dilemek
suretiyle manevî cihad içinde bulunanların ahire t te mücahidler derecesinde
mükafat ve sevap elde edebilmeleri ihtimali anlatılmak için bunlar mücahidlere
eşit olmama özelliğinden hariç tutulmuşlardır.
Güçlü, isyankar ve zarar verici olanlar ise derece hak edecek değil, azap hak
edeceklerinden, Allah yolunda cihad edenlerle eşit olmaları şöyle dursun, savaşa
gitmeyip oturan salih kişilerle bile eşit olamayacakları için onlarla
karşılaştırılma faziletinden hariç tutulmuşlardır. Özetle, istisnada asıl,
olumluyu olumsuz, olumsuzu olumlu yapmak olmayıp, s adece bir kısmını hükümden
dışarda tutmak ve "istisna ettikten sonra geri kalanla hüküm vermek" olmasına
dayanılarak, burada "eşit olmaz" hükmünden istisna edilen "özürlüler" hakkında
aynı seviyede bir eşitlik hükmü lazım gelemeyeceğinden, "özürlülerin d ışında
kalıp da savaşa katılmayanlar mücahidlerle eşit olamazlar,
ama özürlüler genellikle eşit olurlar" gibi bir anlam çıkarmamalıdır. Aslında
burada özürlülerin eşit olup olamayacağı hakkında bir hüküm verilmemiştir.
"Onlar ya hiç eşit olamazlar veya içlerinde eşit olanların bulunması
düşünülebilir" diye anlamalıdır. Ayrıca, şunu da göz önünde bulundurmak gerekir
ki, bu karşılaştırmada mücahidler de mutlak bırakılmamış, öncelikle iki şeyle
kayıtlanmıştır. Birisi, bu cihadın Allah yolunda olması, diğeri i s e mal ve
canla yapılmasıdır. Esasen şeriat örfünde "mücahidîn", Allah yolunda savaşanlar
demek olduğu halde Allah yolunda, kaydının bir kez daha açıkca söylenmesi, bu
erdeme ulaşmak için niyetin son derece samimi olması gerektiğini ve her
savaşanın değil, her cihad edenin bile bu karşılaştırmaya dahil olamayacağını
hissettirir.
"Mallarıyla ve canlarıyla" kaydı da, bu samimi niyetten sonra, savaşa
katılmayıp oturanlardan daha üstün olabilmek için, cihad edenlerde bu iki
özelliğin birlikte bulunmasının da şart olduğuna işarettir. Mücahidlerin
yaptıkları harcamalara savaşa katılmayanların malî yardımları karıştığı
takdirde, bunların dahi cihatta hisseleri bulunacağından o zaman iki taraf
arasında eşitsizlik ve üstünlük hükmü kesin ve genel bir şekilde söz konusu
olamayacaktır. Savaşa katılmayanlar arasında, mücahidlerden daha üstün olmasa
bile onlara eşit olanlar bulunabilecektir. Fakat bu da savaşa katılmamasından
dolayı değil, malıyla cihada katılmasından dolayı olduğu için, fazilet
katılmayanlar tar a fından değil, mücahidler tarafındadır. Ancak şu var ki,
bazan bu mücahidlerin sahip oldukları faziletin kaynağı fiilen savaş saflarında
bulunmada değil, arkalarında cihada katılmayanların içinde duran büyük cihad
mücahidleri arasında olabilir. Nitekim Hal i d b. Velid ve benzeri mücahidler
Müseylimetu'l-kezzab ile çarpışırlarken hiçbiri Medine'de duran ve bütün bu
cihadı sevk ve idare eden Hz. Ebubekir (r.a.)'den daha mücahid ve daha faziletli
olmadılar. Aynı şekilde Kisra ve Kayser ordularıyla çarpıştıkları zaman
mücahidler ne Hz. Ömer, ne de Hz. Osman ve Hz. Ali'den daha mücahid ve daha
faziletli değil idiler.
Burada "kaidin" (savaşa katılmayanlar) ve "mücahidin" (cihad edenler)
kelimeleri örfte kullanılan anlamları gereğince, kendi ibareleri ile Allah
yolunda savaşmaya ait bulundukları kesin olmakla beraber, asıl mânâlarında kuud,
yani oturma, tembelliği akla getirdiği ve mücahede ise, bütün gayretini
harcayarak ve zahmetler çekerek uğraşmak ve çalışmak demek olduğu ve örfte o
mânâları ifade etmeleri, b u mânâdaki özelliklerinden kaynaklandığı için, bu
mukayese ve karşılaştırma genel olarak çalışanlarla çalışmayanların da eşit
olamayacaklarını
ve herhangi bir hususta Allah yolunda iyi niyetle çalışanların oturanlardan
daha üstün olduğunu ve şu kadar ki, kötülük ve zarar için çalışanların, bu
karşılaştırmanın dışında tutulduklarını da işaret yoluyla ifade etmektedir. Bu
işaret göz önüne alındığında, Allah yolunda mal ve can ile cihad etme kavramının
"Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, elbette biz o n ları yollarımıza
hidâyet ederiz", (Ankebut, 29/69) âyetinde olduğu gibi o kadar geniş kapsamı
vardır ki, savaş meselesi bunun bölümlerinden biri demektir. Bundan dolayıdır
ki, Resulullah (s.a.v.) savaştan geri döndükleri zaman, "Küçük cihattan büyük
cih a da döndük" hadis-i şerifleri ile ruh terbiyesi ve nefsi düzeltme ile
uğraşmanın büyük cihad olduğunu duyurmuşlardır.
Özetle, müminlerden özürsüz ve zararsız olarak savaştan geri kalanlar,
malları ve canlarıyla, Allah yolunda cihad edenlerle bir olamazlar. Açıkçası,
Allah cihad edenleri oturanlardan derece itibariyle üstün kıldı, çalışanlara
çalışmayanların, Allah yolunda savaş edenlere etmeyenlerin üstünde fazla bir
derece verdi. Bununla beraber Allah hüsnayı, yani en güzel sevap olan cenn e ti
ikisine de vaad etti ve vaad ettiği halde böyle yaptı. Bu böyle olunca
kendilerine cennet vaad edilmeyen ve savaştan geri kalmaları izne bağlı olmayıp
zarar ve günah teşkil ettiğinden dolayı kendilerine azap vaad edilen, o savaşa
katılmamış olanların m ü cahidlerle bir olamayacakları öncelikle anlaşılır.
İkisinin de güzel inançları ve iyi niyetleri olduğu ve cennet ikisine de vaad
edildiği halde bile eşit olmazlar. Allah cihad edenleri pek büyük bir ecirle
savaşa katılmayanlara üstün kılmıştır ki, bu ec i r de mücahidler arasında aynı
derecede değil, Allah'tan birçok derece, mağfiret ve rahmet olacak şekildedir.
Bunların bir kısmı, savaşa katılmayanlardan bir derece fazla ise, diğer bir
kısmı derecelerle fazladır. Mücahidlerin dereceleri çok ve birbirin d en
farklıdır. Bu ecirlerin içinde Allah'ın büyük bir mağfiret ve rahmeti de vardır.
Bu mağfiret ve rahmet sayesinde geçmiş günahlar da bu ecir ve dereceleri
eksiltmeyecektir. Kuşkusuz, " Allah çok mağfiret ve merhamet edicidir."
97--Zararlı olan geri kalanlardan önemli bir kısmın durumuna bakalım O
kimseler ki, kendilerine zulmederlerken melekler
dünyada canlarını alacak veya ahirette kendilerini yakalayıp mahşere
süreceklerdir, kuşkusuz melekler onlara siz ne durumda idiniz, dininizle ilgili
ne iş yapıyordunuz? diye azarlayıp soracaklar. Onlar da, "biz bu yeryüzünde, şu
bulunduğumuz yerde zayıf sayılmış kimseler idik" diyecekler, yani başkalarının
ezici gücü ve mağlubiyet altında acizlik ve güçsüzlüğümüzden dolayı bir şey
yapamıyorduk, zayıf sayılıyorduk diye özür beyan edecekler. Melekler de bunlara
"Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi. -Mesela, Medine'ye Habeşistan'a göç edip
kendilerini kurtaranlar gibi- yeryüzünde başka bir tarafa göç etseydiniz ya!"
diyecekler ve mazeretlerini kabul e tmeyeceklerdir. İşte böyle bulundukları
yerde görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir zulüm ve hakimiyet
altından çıkmak ve az çok uygun bir tarafa gidebilmek gücünü olsun taşıdıkları
ve dolayısıyla tam anlamıyla aciz ve zayıflardan olmadıkları h alde, kendilerini
tamamen aciz sayıp yerlerinden kımıldamayanlar, bu şekilde yapabilecekleri
görevlerini terketmiş, küfür ve zulme yardımcı olmuş olacaklarından bunların
varacakları yer cehennemdir. Ve bu gidiş ne fena bir gidiştir veya o cehennem ne
fena yerdir.
Bu âyet Mekke'de müslüman olmuş ve hicret farz kılındığı sırada hicret
etmemiş olan bazı kişiler hakkında inmiştir. Demek ki, hicret vacip iken
kafirlerin suyunca gidip oturmak doğrudan doğruya küfür değil ise de her halde
bir günah ve nefse bir zulümdür. Tefsircilerin açıklamasına göre bu âyet bir
yerde dinini yaşama imkanı bulamayan bir adamın oradan göç etmesi gerektiğini
göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisinde sahih olarak şöyle
gelmiştir: "Her kim dini uğruna bir yerde n kaçarsa, gittiği bir karış yer de
olsa cennete girmeye hak kazanır. Babası İbrahim'in ve peygamberi Muhammed'in
yoldaşı olur." Rivayet olunduğuna göre, bu âyet inince Resulullah (s.a.v.) bunu
Mekke müslümanlarına göndermiş, Cündüb b. Damre (r.a.) de oğul l arına: "Beni
bir şeye yükleyiniz. Çünkü ben ne güçsüzlerden, ne de yolu bilmeyenlerdenim.
Allah'a yemin olsun, bu gece Mekke'de yatmam." demişti. Oğulları bunu bir
sedyeye koyup Medine'ye gitmek üzere taşıdılar. Çok yaşlı bir zat idi, yolda
vefat etti.
Demek oluyor ki, gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü
altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok
kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan
kaçınmamak nefse bir zulümdür.
9 8-99- Ancak bir çare bulamayacak, hicretin gerektirdiği sebeblere güç
yetiremeyecek ve kendi kendine veya bir vasıta ile yolu doğrultup gidemeyecek
olan gerçekten güçsüz ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Zira bu
gibi çaresizleri Allah'ın affetmesi kuvvetle umulur. Bunlar için de gitgide
kâfirleşme tehlikesi düşünülebileceğinden mutlak olarak affedilirler denemezse
de çocuklar henüz yükümlü bulunmadıklarından, büyükler de kalplerindeki imanı
korumak şartıyla hicret etmeme hususunda mazeret l i olduklarından dolayı
affedilmeye ve bağışlanmaya layıktırlar. "Allah çok affedici, çok
bağışlayıcıdır."
100- Ve her kim, yolunu bilip de Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde
birçok gidecek, sığınacak veya düşmanların zıddına hareket edecek yer ve
genişlik bulur. Dolayısıyla yaşadıkları yerde bir tür rahat ve bolluk
bulunanlar, oradan ayrılınca mutlaka sıkıntılara ve darlıklara düşeceğini
zannedip de korkmamalıdırlar. Bir de, her kim Allah'a ve Resulüne hicret etmek
üzere evinden çıkar da sonra amacına ulaşamadan ölüm kendisine yetişirse onun
ecrini vermek Allah'a düşer. Yani amelini tamamlamış gibi, ulaşacağına ulaşmış
olarak ecir elde eder. Dolayısıyla bu konuda, "yerimden ayrılırsam amacıma ya
ulaşırım ya ulaşamam, iyisi mi elimdeki n i de kaybetmeyeceğim; Dimyat'a pirince
giderken evdeki bulgurdan da olmayayım." diye düşünmemelidir. Allah için hareket
eden, kaderde öyle yazıldığı için yarıyolda da kalsa yine tam sevap alacağını
bilmelidir. " Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edi cidir."
Az önce nakledildiği gibi Cündüb b. Damre Medine'ye gelirken yolda "Ten'im"
denilen yerde öleceğini hissederek sağ elini sol eline koymuş, "Allah'ım, şu
senin, şu da Resulünün. Resulün sana ne ile biat ettiyse ben de öyle biat
ediyorum." demiş ve ruhunu teslim etmişti. Bu haber Hz. Peygamber (s.a.v.)'in
ashabına ulaştığı zaman, "Medine'de vefat etseydi sevabı eksiksiz olurdu."
demişler, bu âyet de bunun üzerine inmiştir. İlim aramak, haccetmek, cihad etmek
veya bunlar gibi herhangi bir dini ama ç la Allah rızası için yapılan her
hicretin Allah ve Resulüne yapılmış bir hicret olduğunu da açıklamışlardır.
Mücahidler ile savaşa katılmayanların bir karşılaştırmasını yaptıktan sonra
mücahidlere sağlanan ilâhî kolaylıklar cümlesinden olmak üzere seferde, korku
halinde ve düşman karşısında ve belki hastalık ve yağmur gibi genellikle
zaruret
hallerinde namazın nasıl kılınacağını açıklamak ve bu suretle hem cihadın,
hem namazın dindeki büyük önemini belirtmek için buyruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
101- Yeryüzünde sefere çıktığınızda kâfirlerin size bir kötülük yapacağından
korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Kuşkusuz kâfirler sizin
apaçık düşmanınızdır.
102- Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden
bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar.
Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz
kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı
bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki,
silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar.
Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız silahlarınızı
bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiy a tı elden bırakmayın.
Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
103- O korkulu zamanda namazı kıldınız mı gerek ayakta, gerek otururken ve
gerek yanlarınız üzerinde hep Allah'ı zikredin. Korkudan kurtulduğunuzda namazı
tam erkanı ile kılın. Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir
farzdır.
104- Düşman topluluğunu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı
duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Oysa
siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Kuşkusuz Allah
her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
101- Yeryüzünde sefer ettiğiniz vakit. Görülüyor ki burada "Allah yolunda"
kaydı açıkça konmamıştır. Dolayısıyla dış görünüşüne göre bu âyet gerek cihad,
gerek hicret, gerek ticaret ve gerek başka herhangi bir neden ve amaçla yapılmış
olan seferlerin hepsini kapsar. Bunun için âyetin mutlak olarak
"yolculuk namazı" hakkında olduğu söylenmiştir. Bununla beraber âyetin yine
cihad seferi ile ilgili olduğu sözün akışından açıkca anlaşılıyor. Bunun için
burada mutlak olarak yolcu namazlarına bir işaret bulunsa bile asıl olarak daha
sonra anlatılanların düşman korkusu ile ilgili olan savaş veya hicret yolculuğu
olmasından âyetin hükmü, yolculuk halinde kılınan namazdan daha çok zaruret
hallerindeki korku namazına dairdir. Yani savaş için yola çıkıp, yürüdüğünüz
vakit kâfirlerin sizi fitne ve sıkıntıya düşüreceğinden korkarsanız namazı biraz
kısa kesmenizde günah yoktur.
Bilinmektedir ki "kasr", çekip uzatmanın zıddı olarak kısıp kısaltmak
demektir. âyetinde anlatılan namazı kısaltma işi iki şekilde düşünülebilir.
Birisi rekatların sayısını kısaltıp dört yerine iki kılmak yani nicelikten
kısaltmaktır ki, bir kısım tefsirciler bu mânâyı vermişlerdir. Fakat bu mânâ her
namazda olmaz. Akşam ve sabah namazları bunun dışında kalır. Biri de namazda
ayakta durma yerine oturma veya hayvan sırtında durma; rüku ve secde yerine de
ima ile yetinmek gibi namazın sınırlarını, vasıflarını ve niteliklerini
kısaltmak, yani nitelikten k ısaltmaktır. Öte yandan kasr, durdurma ve alıkoyma
anlamına da gelir. Bu durumda bu âyetin mânâsı, namazın bir kısmını kazaya
bırakmak demek olur. Zâhiriyye bunun sadece ilk mânâda, yani rekatları kısaltmak
mânâsında olduğunu söylemiş ve bu âyet gereğince seferde namazı kısaltmanın
korku haline mahsus olduğu ve dolayısıyla seferde olan bir adamın kendisini
güven içinde hissettiği durumlarda namazını tam kılması gerektiği görüşünü
savunmuşlardır. Şafiiler de âyeti bu şekilde yorumlamış ve fakat "korku" kaydını
koymaksızın seferde olan bir adamın dört rekatlı namazları iki rekat kılması
caiz, fakat tam kılmasının daha iyi olduğu görüşüne varmışlardır.
Hanefilere gelince, onlar burada üç mânâ ihtimal dahilinde olmakla beraber,
âyetteki "kısaltma"dan maksadın ikinci mânâ, yani nitelikte kısaltma olması
gerekeceğini ve esasen sefer halinde dört rekatlı namazların iki rekat kılınması
bir kısaltma değil, tam kılma olduğunu ve dolayısıyla daha fazla kılmanın caiz
olmadığını söylemişlerdir. Zira Sahih-i Buhari'd e de rivayet edildiği üzere
namaz ilk farz kılındığı zaman evde oturma ve yolculuk hallerinde ikişer rekat
olmak üzere farz kılınmış ve daha sonra evde oturma ve barış hallerinde öğle,
ikindi ve yatsı namazları dört rekata çıkarılarak artırılmış ve yolculu k
halindeki namaz asıl hali üzerine bırakılmıştır. Bu hüküm Kitapla değil,
Sünnetle sabittir. Bu âyet ise özellikle korku hali şart kılınmış olduğundan
işin bu yönünden bahsetmemiştir.
Onun için mutlak olarak seferle ilgili hükümleri buradan çıkarmaya kalkışmak
doğru değildir. Âyette korku hali dışındaki durumlardan bahsedilmediği
Şafiilerce de kabul edilmektedir. Dolayısıyla sefer halinde namazda "nicelikten
kısaltma" ikinci derecede meşru bir ruhsat gibi görünse de gerçekte birinci
derecede meşru bir azim e t anlamında olduğundan burada ruhsat verilen
kısaltmanın "nitelik kısaltması" olması gerekir. Bu yorum, Tâvus ve İbnü
Abbas'tan da rivâyet edilmiştir. Hz Peygamber (s.a.v.)'in, yapmış olduğu bütün
seferlerde gerek korku, gerekse emniyet hallerinde rekatla r ın sayısını
kısaltmış olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir. Demek ki, herhangi bir yolcunun
namazı esasen iki rekattır. Hz. Ömer'den rivâyet edildiği üzere, yolculukta
emniyet ve güven hali var iken kısaltmak, "Bu, Allah'ın size vermiş olduğu bir
sadakadı r. Öyleyse siz de onun sadakasını kabul edin." hadisi gereğince, kabul
edilmesi gereken ilâhî bir sadakadır. Korku halindeki kısaltma ise buna eklenen
bir nitelik kısaltmasıdır ki, "Eğer korkuya düşerseniz yaya veya binekli
olduğunuz halde kılınız." (Ba k ara, 2/239) âyetinde olduğu gibi korkunun
derecesine göre yürüyerek eda etmeye veya îmâ ile kılmaya, bunlar da olamadığı
takdirde kazaya bırakmaya uygundur. (o âyetin tefsirine bkz.)
Şimdi düşman karşısında durumun uygunluğuna göre, namazı kısaltmanın cemaatle
yapılabilecek özel şekline gelelim:
102- Ey Muhammed! Sen bu korku halinde bulunan ve namazı kısaltmalarına izin
verilen mücahidlerin içinde bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit içlerinden
bir kısmı seninle beraber dursunlar, yani askeri önce iki kısma ayır; bir kısmı
düşman karşısında beklesin, bir kısmı da seninle beraber namaza dursunlar. Ve
namaza duranlar da silahlarını bırakmayıp yanlarına alsınlar. Bunlar secde edip
rekatı bitirdiler mi arkanızdan düşman karşısına ç e kilsinler, ve kılmamış olan
diğer kısım gelsin, ikinci rekatı da seninle beraber bunlar kılsınlar. Demek ki,
kılınan namaz iki rekattir ve her rekata nöbetleşe bir kısım katılmıştır. Şu
halde herbirinin ikinci rekatleri ne olacak? Savaşın başlaması gib i, korkunun
şiddetlenmesini gerektirecek yeni bir durum ortaya çıkmadıkça ikinci rekatın da
herbiri tarafından yine nöbetleşe tamamlanması gerekecektir. Durumun böyle
olduğu Hz. Peygamber
(s.a.v.)'in sünneti ile de açıklanmıştır. İbnü Ömer ve İbnü Mesud'dan rivayet
olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) korku namazını kıldırdığı zaman âyette
olduğu gibi ilk grup ile bir rekat ve diğer grup ile de bir rekat kılmış; sonra
bu grup düşman karşısına gitmiş, yine önceki grup gelip ikinci rekatı kırâetsız
kaza etmiş ve selam vermiş, sonra bunlar gidip yine ikinci grup gelmiş birinci
rekatı kırâet ile kaza etmişler ve selam vermişler, bu şekilde her grup iki
rekat kılmışlardır. Bununla beraber bu konuda başka görüş ve rivayetler de
vardır.
Bu ikinci grup namaza gelirken uyanık ve dikkatli olsunlar ve silahlarını
üstlerine alsınlar Öncekinde yalnız "silahlarını alsınlar" demekle yetinildiği
halde burada "uyanık, temkinli ve dikkatli olmak," demek olan "hızr" in de ilave
edilmiş olması, düşman karşısında yerlerin i öbürlerine bırakırlarken son derece
ihtiyatlı hareket etmek gereğini duyurup hissettirmek içindir. Çünkü, kâfirler
öyle arzu etmektedirler ki, Siz silahlarınızdan ve eşyanızdan, savaş araç ve
gereçlerinizden gafil olsanız, boş bulunsanız da üzerin i ze birdenbire bir
saldırıverseler. İbnü Abbas ve Cabir'den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber
(s.a.v.) ashabı ile öğle namazını kılmış, müşrikler de bunu görmüştür. Sonradan
"biz ne fena yaptık, niye o sırada saldırıvermedik" dediler ve diğer bir nama z
sırasında baskın yapmaya karar verdiler. Yüce Allah da bu âyetle peygamberine
onların sırlarını bildirdi. Böyle iken eğer size yağmur gibi bir eziyet gelir
veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda size bir vebal yoktur. Yağmur ve
hastalık gibi b ir nedenden dolayı silahları üstünüze almanız çok zahmet verir
veya silahı bozmak ihtimali bulunursa, o zaman namaz kılarken üstünüze
almayabilirsiniz ve bunu yapmak günah olmaz. Demek ki böyle bir eziyet ve zarar
bulunmadıkça silahı üzerinde bulundurmak g erekli ve elden bırakmak günahtır.
Bırakmak caiz olduğu zaman da her halde ihtiyatı bırakmayınız, kuşkulu durunuz.
Namaz kılarken de düşmana karşı dikkatli ve temkinli bulununuz, uyanık ve
ihtiyatlı olunuz. Gafil avlanmamak için ne gerekiyorsa yapınız. D üşmanın ani
saldırısıyla karşı karşıya kalmayasınız. Burada Fahreddin er-Razî şöyle der: Bu
âyet düşmana karşı dikkatli olup sakınılması gerektiğini anlattığından, olacağı
zan ve tahmin edilen zararların hepsinden sakınılması gerektiğini gösterir. Bu
sure t le ilaçla tedaviye girişmek, bir kötülük ve zararı savmak
için kendi eliyle çalışıp çabalamak, vebadan kaçınmak ve yıkılmak üzere olan
bir duvarın altında oturmaktan sakınmak gerekir. Bunun "Hastalık bulaşması
yoktur." hadisi ile çelişkili olduğu zannedilmesin. Dinî inanç açısından,
bulaşmanın, hastalık ve ölümde gerçek ve zaruri bir etken olduğuna inanmak
başka, onu yüce yaratıcının dilemesiyle tesir icra eden herhangi bir adi sebep
gibi görmek ve bu nedenle sakınmak yine başkadır. Nitekim düşmandan sa k ınmak
emredilmekle beraber, bunu gerçekten düşmanın güç ve kuvvetine bağlatmamak ve bu
suretle kuruntu ve heyecana düşürmemek ve kalbleri ancak Allah'a bağlatmak ve
bununla beraber sebeplere önem verme emrini vurgulamak için, "Kuşkusuz Allah
kâfirler iç i n horlayıcı bir azap hazırlamıştır." buyrulmuştur ki, Allah'ın
kanunlarını inkâr edip ihmal etmek de bu tehdide dahildir.
Kelbî'nin Ebu Salih'ten rivayetine göre, Resulullah (s.a.v.) Enmaroğulları
ile savaşmak için gazaya çıkmıştı. Vardılar bir yere konakladılar. Hiçbir düşman
görmüyorlardı. İnsanlar silahlarını bıraktılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) de
silahını bırakıp büyük abdeste gitti. Dereyi geçti, hava çiliyor, yağmur
serpiştiriyordu. Yağmur sonunda dere Rasulullah (s.a.v.) ile ashabı arasında bir
engel oluşturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) oturup beklemeye başladı.
Gavres b. Haris el-Muharibî onu gördü. "Seni öldürmezsem Allah beni öldürsün"
deyip kılıcı yanında dağdan indi. Resulullah (s.a.v.) bir de ne görsün, adam
gelmiş, kılıcını çek e rek baş ucuna dikilmiş: "Şimdi ey Muhammed! Seni benden
kim kurtaracak?" diyordu. Resulullah (s.a.v.) derhal, "Allah" dedi ve "Allah'ım,
dilediğin yolla beni Gavres b. el-Haris'ten kurtar." diye dua etti. Gavres de
Peygambere vurmak üzere kılıcıyla s a ldırdı, fakat iki küreğinin arasına bir
sancı saplanıp yüzü koyun sürçtü ve kılıcı elinden fırladı. Hemen Resulullah
(s.a.v.) kalkıp kılıcı aldı ve: "Ey Gavres! Şimdi seni benden kim kurtarır?"
buyurdu. O da, "hiç kimse" dedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.): "Şehadet ederim
ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve Resulüdür.' diye
şehadet edersen ben de kılıcını sana veririm." buyurdu. Gavres: "Hayır, fakat
hiçbir zaman seninle savaşmayacağıma ve sana karşı hiçbir düşmana yardım
etmeyeceğ i me şehadet ederim." dedi. Resulullah (s.a.v.) da kılıcı verdi. Bunun
üzerine Gavres:
"Vallahi, sen benden çok hayırlısın" dedi. Hz. Peygamber de, "Ben ona senden
daha layığım" buyurdu. Bunun üzerine Gavres dönüp arkadaşlarına gitti, olayı
anlattı. Bazıları imana geldiler. O sırada derenin suyu durmuştu. Resulullah
(s.a.v.) da geçip ashabına olayı haber verdi. İşte, "uyanık olunuz" emri böyle
ani bir baskına uğramaktan korunmak içindir.
Bu âyette açıklanan korku namazı Resulullah (s.a.v.)'a hitaben gelmiş olduğu
ve Resulullah (s.a.v.)'ın imametiyle namaza bedel bulunamayıp başka bir imam da
bulunabileceği için, bir rivayette İmam Ebu Yusuf bunun sadece Resulullah
(s.a.v.)'a ait olduğunu ve ondan sonra korku namazının böyle bir imam ile
kılınmayıp en az iki imam ile diğer namazlar gibi kılınacağını söylemiştir ki
Malikîlerden İbnü Uleyye'nin görüşü de bu imiş. Fakat âlimlerin çoğu, Resulullah
(s.a.v.)'dan sonra imamların o makama geçen bir peygamber vekili olmaları
nedeniyle, "Onların mallarından bir s a daka al ki, bu sadaka ile onları
temizleyip arıtasın." (Tevbe, 9/103) emrinde olduğu gibi, hitabın peygamberden
sonra devlet reislerini de kapsadığını açıklamışlardır. Nitekim Said b. As
Taberistan'da korku namazı kılmak istediği zaman, "İçinizde Resulull a h ile bir
korku namazında bulunan ve şahit olan kim var?" diye sormuş; Huzeyfe b. el-Yeman
kalkıp tarif etmiş o da o şekilde kıldırmıştı ki, içlerinde birçok sahabi de
vardı. Ayrıca yine Abdullah b. Semüre başkanlığında Babil'e gaza ettikleri zaman
o da k o rku namazı kıldırmıştı.
103- Şimdi bu namazı eda ettiğiniz, yani korku namazı kıldığınız; kılıp
bitirdiğiniz zaman, arkasından ayakta ve otururken ve yatarken bütün durumlarda
Allah'ı zikredin, onu anın. Hatta savaşa giriştiğinizde bile ayakta kılıç
çalarken, dizleyip ok atarken, yaralanıp yere düştüğünüzde Allah'ı kalbinizden
çıkarmayınız, dilinizden bırakmayınız. Başka bir mânâ ile, daha sonra işler
kızıştığı, durumlar şiddetlendiği zaman namaz kılmak istediğinizde herbiriniz
bulunduğunuz durum a göre, mesela, ayaktakiler ayakta, oturanlar oturduğu,
yatanlar yattığı yerde olarak nasıl rast gelirse öylece ima ile kılınız ve bu
hal içinde Allah'ı anınız. Bazı müctehitler burada bizzat savaş yapılırken bile,
böyle ima ve zikirle namazın kılınacağını anlamışlarsa da, Hanefi imamların
tercihine göre, fiilen savaşla meşgul olmak namaza engeldir. O zaman namaz
kazaya bırakılır. Nitekim Ahzab savaşında Resulullah (s.a.v.) dört vakit namazı
kazaya bırakmıştı.
Daha sonra savaş bitip gönül rahatlığına kavuştuğunuz, kalb leriniz huzur
bulup durumlardan emin olduğunuzda vakti gelen
namazı bütün rükun ve şartlarıyla güzelce kılınız, yahut savaş sırasında
kılamadığınız namazları kaza ediniz. İmam Şafii hazretleri, "O karışık
zamanlarda kılınan namazların hepsini tamamıyla kaza ediniz" demiş ise de, bu
mânâ biraz uzak görünüyor. Açık olan, vakti gelenlerin edası veya
kılınamayanların kazasıdır.
Zira namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır. Yani düzenli ve
belirli vakitlerde yazılı kesin bir farzdır. Ki bu vakitler Kur'ân'da, "Güneşin
öğle vakti zevalinden, gecenin karanlığına kadar namaz kıl. Bir de sabah
namazını kıl" (İsrâ, 17/78), "Hem de gündüzün taraflarından ikisinde ve gecenin
gündüze yakın saatlerinde namaz kıl" (Hûd, 11/1 1 4), "Güneş doğmadan önce ve
batmadan önce hamd ile rabbini tesbih et. Gece saatlerinde ve gündüzün etrafında
da onu tesbih et." (Tâhâ, 20/130), "O halde akşama girerken, sabaha ererken
Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd O'nun içindir. Günün so n unda ve
öğle vaktine girince Allah'ı tesbih ediniz." (Rûm, 30/17-18) gibi âyetlerle
öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah beş vakit olmak üzere tayin edilmiş, özel
sınırlarıyla sınırlanması ve nasıl kılınacakları da Hz. Peygamber (s.a.v.)
tarafından açıkla n ıp izah edilmiş ve o zamandan beri yapılagelerek de
müslümanlar arasında yapılması zorunlu görevlerden biri olarak korunmuştur.
Namazın böyle beş vakit ile takdiri, akıl ile bilinebilen şeyler açısından şu
şekilde de izah edilmiştir:
Âlemin hayat akışında her şey beş mertebe geçirir: Birincisi, ortaya çıkma ve
varlık âlemine gelme mertebesidir. Nitekim insan da doğar, bir müddet gelişme ve
büyüme devresi geçirir. Bu müddete "büyüme çağı" denir. İkinci mertebe,
duraklama devridir ki, bir süre artı p eksilmeyerek olgunluk sıfatı üzere kalır
ve bu müddete "gençlik çağı" denir. Üçüncü mertebe "olgunluk çağıdır". Bu
devrede insanda gizli bir noksanlık yüz göstermeye başlar. Dördüncü mertebe
"yaşlılık çağıdır" ki, insanda açıktan açığa bir takım noksanlı k lar ortaya
çıkmaya başlar ve ölünceye kadar gider. Buna da yaşlılık ve ihtiyarlık denir.
Beşinci mertebe, insan öldükten sonra bir müddet daha izleri devam eder ve daha
sonra bu izler de yok olur ve ortada adı ve izi kalmaz. İşte âlemde bu beş
mertebe, ge r ek insanda ve gerekse diğer canlı ve bitki olaylarının hepsinde
geçerlidir. Doğuşuna ve batışına göre güneş de bu beş hal ile ilgilidir.
Doğudan
doğduğu sıradaki hali insanın doğduğu zamanki halini andırır. Yavaş yavaş
yükselir, nuru kuvvetlenir, ısısı şiddetlenir, nihayet göğün ortasına gelir, bir
duraklama anı geçirir. Sonra inmeğe başlar ve gizli eksilmelerle yavaş yavaş
ikindiye kadar gider. Sonra eksiklikleri ortaya çıkar, ışığı ve ısısı zayıflar,
çökmesi artar ve hızla batmaya yönelir. Battıktan sonr a batı ufkunda şafak
denilen bazı izleri kalır, sonra bu da kaybolur ve güneş sanki âlemde yokmuş
gibi bir hale gelir. Herkesin görebileceği bütün bu durumlar Allah'tan başka
hiçbir gücün hakim olamayacağı garip işlerden olduğu için, yüce Allah bu beş
hald e n herbirini bir ilâhî emre alamet kılarak herbirinde bir namaz farz
kılmış ve bu beş vakit namazı her günkü değişmeleri belirtip gösteren bir takvim
gibi, görevleri nizama koyan, vakti ve zamanı belli bir farz yapmıştır. Bunun
içindir ki, müminlerin namaz l arı ne kadar düzenli olursa, durumları da o
oranda düzenli olur. Namaz hem bir intizam sağlama yolu, hem de rahatlama
amacıyla yapılan bir şükran borcudur. Korku halinde kılınırsa ümidi, emniyet
halinde kılınırsa neşe ve isteği artırır. Fakat o zaman da g ö rev sadece bundan
ibaret zannedilip de kalmamalıdır. Namazı güzelce kılınız.
104-Bununla beraber o kâfir topluluğunu takip edip peşinden gitmede gevşeklik
de göstermeyin. Zayıf kalpli olmayın. Eğer siz bundan acı ve elem duyarsanız
bilmelisiniz ki, onlar da sizin acı duyduğunuz kadar acı duyarlar. Fazla olarak
siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyler umarsınız. Onlar az bir sermaye
olan dünya hayatını ararken siz sonsuz sevap ve ahireti istersiniz. Sizin ümit
sahanız onlardan çok geniş t ir. Onun için siz onlardan çok yüksek bir azim ve
istekle cihad etmelisiniz. Allah her şeyi bilen ve her şeyi bir hikmete göre
yapandır. Dolayısıyla Allah'ın emirlerine sarılıp ilim ve hikmet dairesinde
hareket ediniz ki, umduklarınıza kavuşasınız.
Burada İslâm dininin ruhu ve Kur'ân'ın iniş hikmeti olan pek önemli bir
mesele vardır ki, o da hak ve haklıya hakkını verme meselesidir. Kâfirlere karşı
böyle cihad etme ve onları takip etme buyruklarını görüp de onlara hainlik
etmeyi, haksızlık yapmayı, y apmadıkları şeyi "yaptılar" diyerek iftira etmeyi
dinin gereği zannetmemelidir. Hak, kâfirle de ilgili olsa yine haktır. Bir dinin
mükemmeliği hukuk anlayışının kapsamlı ve ciddi olmasında ve İslâm'ın en büyük
gelişiminin de adalete dayanan kuvvetinin ort a ya çıkışında aranması gerekir.
Kâfirin inkârı, onun haklarına tecavüzü helal kılmaz. Hak dinin gereği, kâfirin
dahi lehinde ve aleyhinde ancak Allah'ın indirdiği hak kanun, adalete dayanan
hükümler ve ilmin gösterdiği yollarla hüküm vermektir.
k +
Meâl-i Şerifi
105- Biz sana Kitab (Kur'ân)ı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında
Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu
olma!
106- Allah'tan bağışlanmanı dile. Şüphesiz, Allah bağışlayıcıdır, esirge
yicidir.
107- Kendilerine hainlik edenleri savunma. Muhakkak Allah hain günahkârları
sevmez.
108- Bunlar, insanlardan (hainliklerini) gizlerler de, Allah'tan gizlemezler.
Oysa O, geceleyin istemediği şeyi kurarlarken onların yanı başlarındadır. Allah,
onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.
109- Haydi siz dünya hayatında onları savunuverdiniz (diyelim). Peki kıyamet
gününde Allah'ın huzurunda onları kim savunacaktır? Yahut onlara kim vekil
olacaktır?
110- Kim bir kötülük işler, yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan
bağışlanmasını dilerse, Allah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.
111- Kim bir kötülük işlerse, kendi nefsine kötülük etmiş olur. Allah her
şeyi hakkıyle bilendir, hikmet sahibidir.
112- Kim bir hata veya bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine
atarsa, muhakkak iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
113- Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni
sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana
hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab (Kur'an)ı ve hikmeti indirmiş ve sana
bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfu büyüktür.
114- Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı veyahut da insanlar arasını
düzeltmeyi emreden(ler)inki hariç, onların aralarındaki gizli gizli
konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını
kazanmak için yaparsa, yakında ona büyük bir mükafat vereceğiz.
115- Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar,
müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve
cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.
116- Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında
dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa
düşmüştür.
117- Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak
inatçı şeytana tapmış olurlar.
118, 119- Allah o şeytana lanet etti. Ve o da: "Elbette senin kullarından
belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara
sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara
emredeceğim de Allah'ın yaratışını değiştirecekler" dedi. Kim Allah'ı bırakıp da
şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur.
120- Şeytan onlara vaad eder ve onları boş umutlarla oyalar. Oysa şeytanın
onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir.
121- Bunların varacakları yer cehennemdir. Ondan kurtulmak için çare
bulamazlar.
122- İman edip iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere
sokacağız, orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Allah'ın gerçek vaadidir.
Allah'dan daha doğru sözlü kim olabilir?
123- (İş), ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir.
Kötülük yapan, o yüzden cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir
dost, ne de bir yardımcı bulabilir.
124- Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar
cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.
125- İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in dinine
dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah,
İbrahim'i dost edinmişti.
126- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Allah, her şeyi
kuşatıcıdır.
105- Biz sana kendisinde şek ve şüphe olmayan bu en mükemmel kitabı, bu
Kur'an-ı azimüşşan (şanı büyük Kur'an)ı hakk ile, Hak Teâlâ'nın insanlar
üzerinde, insanların ferdî veya toplum olarak birbirleri arasındaki hukukun
temelini içeren, özetle hakkı açıklayan, batıldan ve eğrilikten uzak ve sırf hak
yolu, adaleti ve doğruyu gösteren bir hidayet düstüru olarak indirdik ki, bütün
insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği hak ilim ve mutlak vahiy ile
hükmedesin: İn s anlar arasında itikadî veya amelî her çeşit anlaşmazlıkların
halledilmesinde Allah'ın kitabını, düstür ve vahyini, hüküm dayanağı edinip, hak
ve hakikatle, hakkıyla hükmedesin ve ayırım yapmadan herkese kazandığı hakkını
veresin. Yani kitabın asıl iniş h i kmeti, insanlar arasında hükmetmek ve hakim
olmak için, hakkı gösteren bir esas olması ve bunun Peygamber'e indirilmiş
olmasının hikmeti de Peygamber'in Allah tarafından gelen vahyi ve vahiyden elde
edilen ilmi başlı başına hüküm merkezi edinmesi ve vahyi n geldiği hususlar da
buna aykırı diğer sebepleri ve delilleri dikkat nazarına almamasıdır. Çünkü
diğer deliller sırf zahirî (görünür) olduğu halde, vahiy temel hakka uygun,
zorunlu bir ilimdir.
Demek ki hakimin görevi ne kendinin, ne de şunun bunun rey ve arzusunu değil,
ancak hakkı (doğruyu) takip etmesi ve kesin olarak bildiği bir hakkın zıddına
asla hükmetmemesidir. Burada hakimin bilgisinin muteber olduğuna bir delil
vardır. Fakat bunun bir rey ve ictihad değil, bir ilm-i şuhudî (görmeye mahsus
il i m) olması şarttır. Bunun için Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki, "Allah'ın bana
verdiği rey ile hükmettim" demeyiniz, çünkü "Allah'ın sana gösterdiğiyle" demek
vahiydir ve Peygamber'e mahsustur. Sizin kanaatınız ise ilim değil, nihayet bir
zandır. Şu halde h a kimler, sırf rey ve kanaatleriyle
hükmedemezler, sebep (neden)lere ve sabit olan vasıtaların araştırılmasına ve
onların delaletine uymaya mecburdurlar. Bununla beraber asıl maksat doğruya
isabet olduğundan hakimin ilm-i şühûdî (görmeye dayanan ilim) ile bildiği bir
hususta bilgisinin dışında hükmetmesi asla caiz olmaz.
İşte ey Muhammed (s.a.v.), sen Allah'ın gösterdiği vahy ile hükmet, hainlerin
iyiliğine, yararına savunucu olma, yani kim olursa olsun, isterse ümmetinden
olsun, isterse başka dinden olsun, hainleri savunmak için temiz olanlara
düşmanlık etme; daha açıkçası hainler adına müdafaa vekili olma, avukatlık etme.
Bu âyetlerin Beni Übeyrik (Übeyrik Oğulları) olayı hakkında inmiş olduğunda
tefsircilerin ittifak ettikleri naklediliyor. Ebu Hay y an'ın nakline göre,
"Kirmânî demiştir ki: 'Bu âyetlerin, Beni Zafer b. Haris'ten Tu'me b. Übeyrik
hakkında inmiş olduğunda tefsircilerin ittifakı vardır.' Ancak İbnü Bahr
demiştir ki: 'Münafıklar hakkında indi ve bu "size ne oldu ki münafıklar
hakkında iki gruba ayrıldınız?" (Nisâ, 4/88) ilâhî sözüne bağlıdır". Übeyrik'in
Beşir, Bişr, Mübeşşir adlarında üç oğlu bulunduğu ve bunlardan Beşir'in,
başkalarına isnat ederek sahabe hakkında hicviyye söyleyen bir münafık olduğu
rivayet edildiğine ve Tu'me den i len de bu Beşir olduğuna göre İbnü Bahr'in
sözü de bu ittifaka aykırı değildir. Bunun için Razî, mutlak oluşu üzere der ki:
"Bu ayetlerin çoğu Tu'me b. Übeyrik hakkında inmiş olduğunda tefsirciler ittifak
etmiştirler." Fakat olayın durumunda birkaç rivaye t vardır: Birisi: Tu'me
zırhlı bir gömlek çalmış, istenince hırsızlığı bir yahudiye atfetmiş. İkincisi:
Zırh kendisine emanet olarak bırakılmış, şahit de yokmuş, istenince inkâr etmiş.
Üçüncüsü: İstendiği zaman yahudinin çaldığını iddia etmiş... Tefsircile r in
çoğunluğunun tercih ettiklerine göre rivayetlerin özeti şudur: Ensar'ın yanında
Zafer Oğulları'ndan Tu'me b. Übeyrik adında birisi, komşusu Katade b. Nu'man'dan
bir gece bir un dağarcığı içinde bir zırh çalmış. Dağarcığın yırtığından un
dökülerek götür m üş. Zeyd b. Semin adında bir yahudinin yanına bırakmış. Tu'me
aranmış, zırh bulunmamış; almadığına ve bilmediğine yemin etmiş, bırakmışlar. Un
izini takip etmişler, yahudinin evine varmışlar ve bulmuşlar. Yahudi bunu
kendisine Tu'me'nin getirip bıraktığını söylemiş ve yahudilerden şahitlik
edenler de olmuş. Zafer Oğulları Peygamber'e gitmişler. Tu'me'nin temiz olduğuna
ve yahudinin hırsızlığına şahitlik etmişler ve Tu'me'yi müdafaa edip müslümanlık
adına yahudilerle mücadele etmesini
rica etmişler, Resulullah da görünüşte müslüman olan Tu'me'nin yeminine ve
bunların şahitliklerine dayanarak öyle yapmak istemiş, bunun üzerine Allah
tarafından bu âyetler inmiş ve hain ile temizi doğrudan doğruya bildirerek
Resulullah'ı irşad ve hata etmekten korumuştur. Buna k arşı Tu'me Hakk'a teslim
olup tevbekar olacak yerde Mekke'ye kaçmış ve dinden dönmüş. Önce Sülafe binti
Sa'd (Sa'd kızı Sülafe) adında bir kadının yanına inmiş, Hz. Hassan'ın bir
şiirinden dolayı kadın bunu kovmuş, sonra Selim Oğulları'ndan Haccac b. Alla t
adında birinin yanına gitmiş, orada da bir hırsızlık yapmış kovulmuş. Daha sonra
yine hırsızlık için bir evin duvarını delerken duvar yıkılmış, altında kalmış,
bir rivayette bununla da ölmemiş, Mekke'den çıkarılmış. Araplardan bir tüccar
kafilesine karış m ış, bunlardan da bir mal çalmış, kaçmış ve fakat tutmuşlar,
feci bir şekilde öldürmüşler. Bundan dolayı da İslâm dininde dinden dönenlerin
halini ve sonucunu gösteren "Her kim, hidayet kendisine belli olduktan sonra
peygambere muhalefette bulunursa..." (Nisâ, 4/115) âyeti inmiştir. Şu halde iniş
sebebine göre "hainin" (hainler)den maksad, bu Tu'me ve buna yardım edenler,
genel olarak da bu gibi haksızlar ve ahlâksızlardır.
106-108- Şimdi hakimiyet hakkı meselesinin önemini, hakimlerin, şahitlerin,
avukatların sorumluluklarındaki dehşeti anlamalı ki, Allah Teâlâ, görünürde
İslâm'a ve kavminin istek ve şehadetine dayanarak Tu'me'yi savunmaya meyletmiş
olmasından dolayı Peygamber'i hata etmekten korurken, daha doğrusu kendisine
gaybı haber veren bir m ucize bahşederken bir hakimin, bilmeyerek de olsa, açık
sebeplere aldanarak da olsa, bir hain yararına meyledip zimmeti temiz olan
(aklanmış) bir kimseye düşmanlık etmesinin, aslında bir kusur olduğuna işaret
için o hainleri savunucu olma, ve Allah'a is t iğfar et. Çünkü Allah affını
isteyenlere gafûr, rahîmdir diye istiğfara davet etmeden diğer hatırlatmalara
geçmemiştir. Allah'ın lütuf ve rahmetiyle hikmet ve peygamberlik sayesinde böyle
bir kusur ve hatadan koruduğu, sonra iyilikle anılacaksa da, ilk ö nce istiğfara
davet edilmesi her halde bir belağatlı azarlamaya işaret eder. Şu halde bu
belâğatlı azarlamayı hainlerin hainliklerini, haksızların haksızlıklarını bile
bile zulüm ve hainliğe yardım edenlere ve bir menfaat hissi veya taassup ve
yağcılık se b ebiyle haksızlığa imrendirip ve teşvik edenlere ve aynı şekilde
hükmünde, Hakk'ın hükümlerini esas almayıp kendi rey ve arzusuna tabi olanlara
karşı şiddetini tasvir etmek mümkün olmayan gayet dehşetli bir tehdit ve
korkutmayı ve tevbeye teşviki içine alı r. Bunun için bu
şiddet ve akıcılıkla hatırlatmaya devam olunarak buyuruluyor ki: Kendilerine
hainlik edenler tarafından veya onlardan dolayı mücadele etme. Böylelerinin ne
himaye eden vekili ol, ne şahitlikleriyle hükmet.
Nefsine hainlik, kendini al datmak, bir gelir sağlıyor zannıyla bir zarar
getirmektir. Bunun için bir insanın günah işlemeye gayret ederek kendini azaba
maruz kılması, kendini aldatmak ve Allah'ın emaneti olan nefse hainlik etmektir.
Haine taraftar olmak da nefsine bir hiyanettir. " Allah, günahkâr ve hain olan
kimseyi sevmez." "Havvan", pek hain, "esîm", pek günahkâr, yani hainlikten
sakınmayan ve günahtan çekinmeyen demektir. Bu ifade de, ısrar ve alışkanlıktan
çekindirme ve tevbeye bir teşvik vardır. Burada nefse hainliğin bir şeklini izah
ve kendilerine hainlik edenlerden belli bir kısmın tasviri vardır ki, bunlar
Allah'ın razı olmayacağı sözler söylerler ve bunu yaptıkları zaman, Allah
yanlarında iken, O'ndan gizlemezler, Allah'a karşı bunu yapmaktan çekinmezler de
insanla r dan gizlerler. Yukarda da açıklandığı üzere "tebyit" kelimesi,
"beytûtet"ten veya "beyt"ten alınmıştır. "Beytûtet"ten olduğuna göre, bir işi
geceleyin düşünmek, geceletmek, gece karanlığında yapmaktır. "Beyt"ten olduğuna
göre de, bir sözü manzum bir beyit, bir şiir yapar gibi uğraşıp uydurmak, tanzim
etmeye çalışmaktır. Bu gibi kimseler de zihinlerinde veya aralarında kötü
fikirler tertip ederler. Bunları herkesten gizli tutmak için geceleri
kendilerine mahsus gizli yerlerde toplanarak veya veznine, konusu n a uydurup
beyit tanzim eder gibi çalışarak ve süsleyerek Allah'ın razı olmayacağı bir
takım kararlar verirler, yalan-yanlış şeyler uydururlar ve bunları yaparken
Allah'tan korkmazlar, onu hiçe sayarlar da insanlardan son derece çekinirler ve
onları aldatm a ya çalışırlar. Halbuki onlar ne yapıyorlarsa Allah hepsini
kuşatıcıdır. Hiçbirini kaçırmaz, erinde, gecinde cezalarını verir, böyle
yapanlar sonunda kendilerini aldatmış, nefislerine hainlik etmiş olmaktan başka
bir şey yapmış olmazlar. Yaptıkları fenalık, bulundukları muhitin içindedir.
Tu'me gibi hainleri müdafaa ve himaye etmek isteyenler de bu gibiler arasında
bulunduğu için bu tasvir üzerine çeşitli uslubda hitap ile ve onlara sözü
çevirerek buyuruluyor ki:
109-Ey hainleri savunanlar! İşte siz, onlarsınız, o kendilerini aldatan,
nefislerine hainlik eden kimselersiniz ki, bu dünya hayatında o hainler
tarafından mücadele ettiniz. Haydi dünyada bunu yapabilirsiniz.
Fakat böyle yapmakla onları gerçekten kurtardınız mı? sonra "Kimsenin, kimse
yerine hiçbir şey ödeyemeyeceği bir gün" (Bakara, 2/123) olan kıyamet gününde o
hainler tarafından kim mücadele edecek? Veya onlar üzerine kim himayeci vekil
olacak? Bütün o amelleri kuşatan Allah Teâlâ'nın azabına karşı onların
himayesini, avukatlığını kim üzerine alacak düşünmüyor musunuz? Şu halde siz
dünyadaki bu mücadelenizle o hainleri kurtarmış olmadığınız gibi, tersine
onların sorumluluklarına iştirak ederek nefsinize hainlik etmiş ve kendinizi
aldatmış oluyorsunuz. Ve Allah Teâlâ Peygamberi n e buyurduğu için, kendinizi
onun şefaatinden de mahrum etmiş bulunuyorsunuz. Bununla beraber bu böyledir
diye ümidinizi kesip de kendinizi büsbütün hainliğe kaptırmayınız, hemen tevbe
ve istiğfar ediniz.
110-111- Çünkü her kim başkasına bir kötülük yaparsa, veyahut kendisine
zulmeder de sonra Allah'a istiğfar ederse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici
bulur. Fakat, "adam sen de, Allah gafüru'r-Rahîmdir." diye, kibire kapılıp da
günahı hafif görmemelidir. Zira her kim bir günah kazanırsa, onu ancak nefsine
kazanmış olur. O günahı ile bozulan kendi nefsidir. Ve onun zarar ve vebalini
çekecek olan ancak kendisi olur. Ve bunun için her günah, nefse bir hainliktir.
Günahtan kaçınmak gerekir. Çünkü Allah affedici ve esirgeyici olmakla bera b er
"Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir" de, ilmi ile her şeyi,
herkesin her maksadını, gizli, açık her günahını bilir, hikmetinden dolayı da
her günahı işleyene isnad eder, cezasını ona çektirir.
112-O halde her kim bir hata veya günah ka zanır da sonra bu kazandığını hiç
ilgisi olmayan temiz bir kimseye atarsa, muhakkak ki bir iftira ve açık bir
günah yüklenmiş olur. "Hatie" (hata) ile "ism" in ayırımında üç şekil vardır:
Birincisi, "hatie", küçük günah; "ism", büyük günahtır. İkinc i si, "hatie",
yapanda kalan küçük günah; "ism" ise zulüm ve öldürme gibi başkasına tecavüz
eden geçici günahtır. Üçüncüsü, "hatie", gerek isteyerek olsun, gerek bilmeden
olsun, yapılması layık olmayan; "ism" ise, isteyerek meydana gelendir. Demek ki,
başka s ına iftira edilen günah, gerek büyük, gerek küçük olsun, her iki
takdirde iftiranın kendisi pek büyük bir günahtır. İftiranın mahiyeti birdir.
Başkasına, yapmadığı bir kötülüğü iftira etmek, aslında ağır ve büyük bir günah
olduğu gibi, kendi günahını başk a sına yüklemek, o günaha bu ağır ve büyük
günahı ilave etmektir. Bundan dolayı bütün bunlardan kaçınmak ve şayet böyle bir
şey olmuşsa, derhal tevbe ve istiğfar edip helallaşmak lazım gelir.
Bu hatırlatmalardan sonra, böyle nefislerine hainlik edip geceleri fitne
kurmakla meşgul hainlerden bir kısmının Allah'ın Resulü'nü bile gaflete düşürmek
ve sapıtmak istediklerini haber vermek ve buna karşılık Resulullah'ın Allah
Teâlâ'nın lutfuyla masum olduğunu ilân ve yüksek mevkiini açıklamakla şükür ve
mücahed e ye sevketmek için geçmiş azarlamanın sırf nimet olduğunu gösteren özel
bir lütuf ve iltifat ile buyuruluyor ki:
113-Ey Muhammed! Üzerinde Allah'ın lütfu, yani her nimetten fazla bir nimet
olan nübüvvet (peygamberliğ)i ve rahmeti, yani hıfzetmesi ve koruması olmasaydı
o hainlerden bir güruh seni muhakkak şaşırtmak istemişlerdi. Zira Tu'me'nin
kavmi, onun hırsız olduğunu bildikleri halde Peygamber'e gelmişler, onu müdafaa
ve mücadele ile beraet ettirmesini (temize çıkarmasını) ve hırsızlığı yahudiy e
isnat etmesini istemişler ve bu şekilde batıl ve yanlış bir hüküm verdirmek
istemişlerdi. Halbuki onlar bununla başkasını değil, ancak kendilerini
sapıtıyorlardı. Günah ve düşmanlığa yardım ve yalan yere şahitlik ve iftira ile
kendilerini sapıklığa düş ü rüyorlar, şu anda ve gelecekte sana bir zarar yapmış
olmuyorlardı. Çünkü sen hükmünü, zahir-i hal (durumun görünüşün)e
dayandıracaktın ve aksi bilinmedikçe ve sabit olmadıkça bir hakimin vazifesi de
zahir (görünüş) ile hükmetmek olacağından, o hükmün s o rumluluğu sana ait
olmayacaktı. Halbuki sen bu kadarla kalmış değilsin Allah sana kitap ve hikmet
indirdi, ve bilmediğin sırları ve gerçekleri sana bildirdi. Kitap, her delilin
üstünde bir delil; hikmet, ilim ve amelde hak (doğru) ve sevaba isabet i çin en
büyük bir haslet ve bu, ilm-i ledün (Hak katından gelen bilgi) görünenin ötesini
gösteren ve zahir ve batında hatadan ve zarardan koruyan bir ilâhî rahmet, bir
ayn-i yakin (gözle görerek kazanılan kesin bilgi), ve bu şekilde Allah'ın sana
lütfu bü y ük oldu. Şu halde sen, umumi peygamberlik ve tam riyaset
(başkanlık)le zahir (dış) ve batın (iç)da hatadan korunmuş olarak hükmedersin ve
sana hiçbir şekilde bir zarar gelme ihtimali yoktur.
114-O hainlere bakma onların fısıltılarının, gece fesatçılık etmek için
toplanıp gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bu arada sadaka veya
bir iyilik veya insanlar arasında bir ıslah emredenler, bu üç maksaddan biri
için toplanıp gizlice konuşanlar hariç. Ve her kim bunları Allah rızası için ya
p arsa yarın ona büyük bir ecir veririz. Demek ki
başka bir maksatla değil, Allah rızası için olmak şartıyla bu üç maksaddan
birisi için toplanma aktedip gizlice konuşmak, istişare ve müzakere etmek caiz
ve hatta mendubtur. Bunların dışındaki toplanmalarda ve gizli müzakerelerde ise
hiçbir hayır yoktur. Müminlerin bunlardan sakınmaları ve bu gibi toplantılara
iştirak etmemeleri ve hatta yasaklamaları gerekir.
Sadaka, Ma'ruf (iyilik), Islah-ı beyn (arayı düzeltmek) : Bu üç kelime
hayırlı işlerin hepsini içerir. Zira insanlara geçen hayırlı amel, ya menfaatin
ulaşması veya zararın defedilmesi içindir. Menfaat ise, ya mal vermek gibi
cismanidir ki "sadaka" ile bu çeşide işaret olunmuştur. Veya ruhanidir ki emr-i
bi'l-maruf (iyiliği emretmek) ile de bu çeşide işaret edilmiştir. İnsanlar
arasını ıslah etmek de, zararı defetme kısmına işarettir. Görülüyor ki bütün
bunlarda sevab vaadi emre değil, "her kim yaparsa" diye fiile bağlanmış ve Allah
rızası için olmakla da kayıtlanmıştır.
115- Her kim bu şekilde kendisine hak ortaya çıktıktan (yani yukarda geçtiği
üzere kitap, hikmet ve Hak'dan gelen ilim ile gerçeği açıklayarak peygamberlik
ve Muhammedî hakimiyeti isbat ve açıklayan gayba ait mucize ve ilâhî hidayet
anlaşıldıktan) sonra Peygamber'e karşı çıka r, ve müminlerin yolundan başkasına
uyarsa, biz onu döndüğü tarafa çevirir, ve cehenneme basarız, ve fakat bilir
misiniz o cehennem ne kötü bir yerdir? ". Bu âyet yukarda nakledildiği üzere
Tu'me'nin hainliği ilâhî açıklama ile ortaya çıkınca Hakk' a kendini teslim
etmeyip Mekke'ye kaçması ve dinden dönmesi üzerine inmiştir.
"Şikak" ve "müşakka" kelimeleri, "şakk" dan türemiştir, "ayrılıp muhalefete
geçmek" mânâlarına gelir.
Müminlerin yolu, itikad (inanç) ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve
sağlam dindir ki, Allah'a, Allah'ın Resulü'ne ve ulu'l-emre itaat yoludur.
Bundan başkasına tabi olmak da tevhid yolundan çıkmaktır, müminler yolu
olmayacağı bellidir. Şu halde Allah'ın Peygamberi'ne karşı çıkmak, müminler
yolundan başkasına gitm e k demek olacağı açık olduğu halde, bunun diye ayrıca
açıklanması, elbette dikkate şayandır. Demek ki, Allah'ın Resulü'ne ittiba
(uymak) gibi, müminlerin yoluna uymak da açıkça istenmektedir. Resulullah'dan
kesin delil (nass-ı kat'i) gelen hususlarda Res u lullah'a karşı çıkmakla
müminlerin yoluna gitmemek mütelazim (birbirinden ayrılmayan) ve aynı şey ise de
nass (dini delil) gelmeyen hususlarda bu telazüm (beraberlik) açık değildir.
Müminler (Nisâ, 4/83)
nassına uygun olarak ittifak ve icma ile bir yol tuttukları zaman bazı
kimseler müminlerin tuttuğu bu yola karşı çıktıkları halde Resulullah'a doğrudan
doğruya karşı çıkma ve muhalefet etme mevkiinde bulunmamış olduklarını iddia
edebilirler. İşte dan sonra kaydının açıklanması bu ikisinin bizzat mat l ub ve
gerekli bulunduğunu, yani Resulullah'a karşı çıkmak, müminler yoluna gitmemek
demek olduğu gibi, müminler yoluna gitmemek de Resûlullah'a karşı çıkmak demek
olduğunu açıkça anlatmış ve buna binaen icma-ı ümmet (İslâm bilginlerinin
ittifakı) ile dahi doğrunun ortaya çıkacağını ve ona da uymanın farz olduğunu
göstermiştir. Bunun için Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat bilginleri, bu fıkrayı icma-ı
ümmete uymanın farz olduğunu ifade için sevkolunmuş bir delil olarak anlamışlar
ve delalet yönünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. "İttiba" kelimesi de asıl
meselenin uyma esası üzerinde cereyan ettiğini gösterir.
"İslâ" kelimesi, bir şeyi yakmak için ateşe atmak ve ateşe atıp durdurmaktır.
İşte doğru yol ortaya çıktıktan sonra Peygamber'e karşı çıkan ve müminler
yolundan başkasına uyan mürted (dinden dönen)in sonu budur. Bunu geçici
sanmamalı ve yalnız Tu'me gibi dönmelere de mahsus zannetmemelidir.
116-Çünkü "Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını
dilediği kimse için bağışlar." Yukarda ve yine bu sûrede bu âyetin benzeri kitap
ehli hakkında geçmiş ve açıklanmıştı. Burada da Tu'me gibi dönmelerle beraber
kitap ehlinden başka olan küfür ve şirk ehli açısından sevkolunmuştur. Bunun
için orada "Mesih Allah'ın oğludur", "Uzeyr Allah'ın oğludur" gibi, oğul isnat
ve iftirasına işaretle "Kim Allah'a şirk koşarsa mutlaka büyük bir günah ile
iftira etmiş olur." (Nisâ, 4/48) buyurulduğu halde, burada şöyle buyuruluyor:
Her kim Allah'a ortak koşarsa artık derin bir sapıklık ile sa p ıklığa düşer
gider. Yani öyle sapıtır öyle sapıtır ki, doğru yoldan pek uzaklara düşer, ilâhî
mağfiret ve rahmetten uzaklaştıkça uzaklaşır. Şu halde şirk (Allah'a ortak
koşmak), hem Hakk'a bir iftira ve büyük günah, hem de derin bir sapıklıktır. Ve
her ik i şekil de büyük zulümdür. Bununla beraber bazı müşrik (Allah'a ortak
koşan)lerde iftira durumu açık, bazılarında da sapıklık durumu açıktır. Bunun
için her birinde affedilmemek, yerine göre bir sebebe bağlanmıştır. Kitap
ehlinin şirki, sapıklıktan çok, bi r iftira eseri; diğerlerinin şirki iftiradan
çok bir sapıklık eseridir. Şu halde biri ahlâksızlığa, biri de cehalete dönüyor
demektir. Ve bunların her ikisinin de tevbesiz affedilmesi mümkün değildir.
Fakat bilgisizlikten doğan şirk sahiplerinin ilmî ve ak lî
gelişmeler ile şirkten vazgeçmeleri düşünülebildiği halde, sırf
ahlâksızlıktan doğan şirk erbabı, ilimde ilerledikçe azgınlık ve sapıklığını
artırır, iftirasına devam etmek için daha çok vasıta bulmuş olur. Bundan
dolayıdır ki, kitap ehli hakkında "O kitap verilenlerin ihtilaf etmeleri ancak
kendilerine ilim geldikten sonra olmuştur." (Âl-i İmran, 3/19) buyurulmuştur.
Gerçi ilmin, ahlâkı düzeltmek hususunda büyük önemi vardır. Fakat ahlâk işi,
ilimden çok bir irade ve ihtisas işi olduğundan, iman için sadece bilgi
yetmediği gibi, ahlâka ait teminatlar için de sadece ilim yeterli değildir. Eğer
yeterli olsaydı, hiç bir kimse hakkı bilirken yalan söyleyemez, tersine hareket
edemezdi. Bir gaflet, bir şehvet, bir öfke, bir haset, bir alışkanlık, bir ümit,
b ir ümitsizlik, bir gurur, bazan bir kimseye pek iyi bildiği bir gerçeğin ve
hatta bütün bildiklerinin tersini yaptırmaya yeterli olur. "İnsan bir hakkı
anlar da kabul etmez olur mu?" diyenler, herhangi bir yalancının, doğrusunu
bilip dururken yalancılık e ttiğini ve herhangi bir dolandırıcının bilerek
dolandırdığını düşünemeyenlerdir. Bunlara, "Öyle ise kesenizi önünüze gelen
adama teslim eder misiniz?" denirse, "hayır" diyeceklerinde şüphe yoktur. Aynı
şekilde, "bütün kötülüğün başı bilgisizlikte ve eğiti m sizliktedir" diyenler,
zeki veya tahsil görmüş şerlilerin şerrinden daha çok korktuklarını hesap
etmeyenlerdir. İblis bunun en büyük örneği, şeytanlık da bu mânânın menba ve
kaynağıdır. Cahillerin şirki de esasında böyle şeytanlık yapan hainlerin hakkı
bo z makla tezvir (yalan-dolan) ve iftiralarına aldanıp kapılmalarının eseridir.
Aldatma araçlarının en tesirlisi şehvet ve şehvete çağıranın en heyecan vericisi
ise kadındır. "İnsanlara, kadınlardan gelen şehvet sevgisi süslü gösterildi"
(Âl-i İmran, 3/14).
117-İşte Nisâ sûresinde şirk ehlinin iki çeşidi, birbirine benzeyen iki
âyette, iftira ve sapıtma durumlarıyla tesbit edilerek affolunmamakta,
birleştirildikten ve bu şekilde buradan yukarıya dikkat çekildikten sonra
bunların derin sapıklıkları Nisâ sûresinin konusu ile uygun olmak üzere şu
şekilde açıklanıyor:
Allah'a ortak koşanlar Allah'ı bırakarak ancak inâs (dişiler)a dua ederler,
kancıklara çağırır ve kancıklara taparlar, onların en çok taptıkları, gönül
verip yalvardıkları veya adına davet ettikleri tanrıları kancıklar olur.
Bunların nazarında ilâh düşüncesi, mabud tasavvuru, her şeyden önce bir kadın
hayalidir. Ve bunun içindir ki, putların çoğunluğu dişi şeklinde, dişi
ismindedir. Bunlar nefislerinden başka bir fail (yapıcı) görmek i
stemediklerinden, tanrılarını etkin, hakim, faal olmak üzere değil, kendilerine
itaat etmek mevkiinde
bulunacak, isteklerine boyun eğecek dişi unsurlarda alıngan durumlarda
ararlar ve bu ruh halinden dolayıdır ki, bir işte kendilerine bir başkan seçecek
olsalar, böyle yumuşakları ve acizleri seçerler. Tefsirciler burada "inas"
kelimesini, hakiki olmayan müennes (dişi) mânâsıyla "asnam" (putlar) diye
yorumlamışlar ve bununla inas (dişi) şeklinde süslenir, dişi isimleriyle anılır
bir takım putlara tapıldığını göstermişlerdir. Arap müşriklerinin "el-Lat",
"el-Uzzâ", "menât" gibi kadın isimleriyle isimlenmiş bir çok putları vardı ki,
"el-Lât", "el-Lâh"ın dişisi; "el-Uzzâ", "el-Aziz"in dişisidir. Ve denilmiştir
ki, Arabın her kabilesinin bir putu vardı. Ve "fila n oğullarının unsâsı, filan
oğullarının unsâsı" diye anarlardı. Yani puta unsa (dişi) derlerdi. Yunanlılar
ve diğerleri gibi putperest toplumların putlarının çoğunun da dişi olduğu
bilinmektedir. Şu halde bu mânâ aslında doğrudur. Fakat bunu anlamak için " i
nas" kelimesini hakiki mânâsından çıkarmaya gerek yoktur. Her hayal, bir
gerçeğin yansıması olduğundan, bu hal "inas"a çekilmenin bir neticesi olarak
düşünmek ve "inas"ı hakiki mânâsıyla mütalaa etmek hem asıldır, hem de âyetin
ifade ettiği mânânın ruhun a daha uygundur. Yani müşrik ruhunun, tanrıdan gayesi
kadındır. Onun kanaatince tapınmanın en büyük misali kadına tapmadır (culte de
femme), o bütün zevkini, bütün ilhamını kadından almak ister, kadın zevki onun
için en büyük lezzet olur. Onun bütün hayall e rinin başında bir kadın hayali
vardır. Ve bundan dolayı, her oturduğu yerde, her hürmet edeceği mevkide güzel
bir kadın resmi arar. Putların ve hele pek çok putların kadın ismiyle
isimlendirilmiş olması da kadına tapmanın rûha hakim olmasından doğmuştur. P
utların yerleri buna bir remiz, bir timsal olmaktan ibarettir. Bu şekilde
fevkalade veya hayal edilen güzellerin resimleri genelleştirilerek, onların
hayalleri karşısında, diğer kadınlar hakir görülür. Ve en çirkin bir kadının, en
güzel bir puttan daha kı y metli olması gerekirken, tanrısını kadın kabul eden
müşriklerin elinde gerçek kadınlar öyle bir aşağı düşerler ki, hürmet şöyle
dursun, en basit insani haklardan bile mahrum edilirler. Davaya bakarsınız kadın
herşeydir, tatbikata bakarsınız kadın oyuncakl a rın en düşüğü olmuştur. Bu hal
müşriklerin öyle bir sapıklığı ve şeytanların öyle bir aldatmacasıdır ki,
herhangi bir şeyi sevecek olsalar, ona mutlaka bir kadın tasavvuru
karıştırırlar. Güneşe taparlar, dişi tasavvur ederler. Yıldıza taparlar, dişi
tasav v ur ederler. Meleklere taparlar, dişi tasavvur ederler ve bu şekilde
bütün tapmanın zevkini şehvetlerde toplayıp, hakları, gerçekleri hayallere feda
ederek, kadın hayalleri karşısında gerçek kadınları ayak altında
süründürürler.
Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, tapmanın bir sevgi ve ümid, bir de
korku ve saygı yönü vardır. Dua, her şeyden önce, sevgi ve ümid ifade eden
bir ibadettir. Halbuki müşriklerin, korku ve saygı tanrıları da yok değildir. Ve
böyle korku ve dehşet tanrıları da çoğunlukla erkeklerden seçilmiştir. Nitekim
Arapların da Hübel ve Zü'l-Huleysa gibi erkek isimli putları da vardı. Bunlardan
kaçılır ve şerlerinden kurtulmak için tapılır. Bu, gerçek bir tapma değil, bir
çeşit yağcılıktır. Bunlar, bir velî olmaktan çok, bir nasîr (yardımcı) gibi
tutulur ve birinin şerrinden, diğerinin kuvvetine sığınılır. Müşriklerin
karşısında birer kadın kesilirler ve bir kahramana boy gösterisi yapan veya
sığınan kancık bir kadın halinde döşenir, yalvarır, yaltaklanırlar. Şu halde
tahsisi, nasıl doğru olur denilmemelidir. Önce akla böyle bir soru gelmemesi
için mutlak mânâda "İbadet ediyorsunuz." buyurulmamış, "Dua ediyorlar."
buyurulmuş ve bununla müşriklerin derin sapıklıkları asıl sevgi ve ümid yolundan
başlamış olduğu anlaşılmıştır. İkinci ola r ak istisnâ-i müferrağı, duanın
mef'ûlü olduğu gibi, failinden hal olması da caiz olacağından, müşriklerin
Allah'ı bırakmakla O'nun gücünden çok aşağı olan kuvvetler karşısında inâs
(dişi) durumuna düştüklerine de işaret olunmuş olur.
Evet, müşrikler Allah'ı bırakırlar da ancak "inas" (dişi)a dua ve ibadet
ederler. Veya Allah'ın kudreti altındakilere kadın gibi yalvarırlar, ve böyle
yapmakla inatçı şeytana dua ve ibadet etmiş olmaktan başka bir şey de yapmış
olmazlar. Bunu onlara yaptıran, teşvik e d en şeytandır. Onların dişiye
tapmaları ya şeytana tapmanın aynı veya başlangıcı veya sonucudur. En yüksek
sevgilerini bir Allah'a tahsis etmeyip de kadınlara tahsis etmiş olanlar,
şeytana aldanmaktan, şeytana kul olmaktan kurtulamazlar. Nitekim "Kadınla r
şeytanın ağlarıdır" denilmiştir. Şeytanlar başka yol ile aldatamadıklarını en
çok kadınla aldatırlar. Bu şekilde müşriklerin putlara tapışları da şeytanın
emridir. Aynı şekilde bütün hareket ve kuvvetin kaynağı olan Allah'ı bırakıp da
O'nun dışındakiler e kadın gibi yalvaranlar, kendilerini inatçı bir şeytana
teslim etmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.
"Merîd" ve "mârid", hayır ile ilgisi yok demektir. Türkçede buna bozulmuş
olarak "meret" denilir. Bu maddenin aslî terkibi, kaypaklık mânâsıyla ilgilidir.
Nitekim emred, yalabık; " Sırçadan yapılmış yalçın sırça saray" (Neml, 27/44) ;
mürada', ot bitmez kumsal yer veya kasığında kıl bitmez kadın; şecere-i müradâ',
yaprağı dökülmüş çıplak ağaç demektir.
118-120-Öyle bir inatçı şeytan ki Allah onu lanetlemiş, hayır ile ilgisini
kesip kendinden uzaklaştırmıştır. O da Allah'a yemin ederek demiştir ki elbette
ben senin kullarından muayyen, mukadder bir nasib alacağım ve elbette onları
haktan şaşırtıp saptıracağım, ve elbette onları kuruntulara düşüreceğim, yani
dipsiz emeller, boş ümitler, yalan sevdalar, batıl düşünceler, idealler,
umumcamalarla imrendireceğim, ve elbet onlara emredeceğim de hayvanların
kulaklarını doğrayacaklar, bu şekilde Allah'ın helal kıldığını haram kılaca k
lar. Araplar bir dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa kulağını
dilerler ve artık ondan faydalanmayı haram sayarlardı. Bazı tefsirciler de
demişlerdir ki, putlara ibadet için kurbanlık nişanesi olmak üzere hayvanların
kulaklarını keserler v e bu, bir küfür iken ibadet zannederlerdi. ve muhakkak
emredeceğim de Allah'ın hilkatini değiştirecekler. Yaratılışın şeklini veya
sıfatını değiştirerek durumunu başka şekle sokacaklar, fıtratının kemaline
götürecek yerde bozacaklar, çığırından çıkarac a klar. Tefsirlerde gelen
misallere bakarak kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar; kadın yerine
erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar; bıyıklarını sakallarını yolacaklar,
yüzlerini boyayacaklar, kılıklarını değiştirecekler; kulak; burun kesip gö z
çıkaracaklar, erkekleri iğdiş edip hadım ağası yapacaklar, uzuvlarını yaratılış
görevlerinin dışında kullanacaklar; nikâh yerine zina edecekler, temizi bırakıp
pisliklere koşacaklar, menfaati bırakıp zararı seçecekler, ciddilikleri atıp
eğlenceye heves e d ecekler, vazifeden kaçıp oyuna gidecekler; doğruluğu
budalalık, eğriliği hüner sayacaklar; helâla haram, harama helâl, iyiye kötü,
kötüye iyi diyecekler; hayır yerine şer işleyecekler, imar edilmesi gerekeni
yıkıp, yıkılması gerekeni imar edecekler; kanun - ı ıstıfa (seçme kanunu)yı
kötüye kullanmak sûretiyle yaratılışın zıddına alışkanlıklar edinecekler,
yaratılış kanunu zıddına işler yapacaklar, ruhlarının yaratılışındaki selamet ve
saflıklarını bozacaklar, hak kanunu "Allah'ın, insanları, kendisine göre y
arattığı fıtratı" (Rûm, 30/30) olan kuvvetli dini, doğru yolu, Hakk'a tapmayı
bırakacaklar; yaratılanı yaratıcı yerine koyacaklar, tevhidden çıkacaklar, batıl
dinler ve fikirler arkasında koşacaklar, şuna buna tapınacaklar, şeytanlık
peşinde dolaşacaklar, "Allah'ın yaratmasının değiştirilemez" (Rûm, 30/30)
olduğunu bilmeyecekler, bilseler bile tanımayacaklar.
O inatçı melun şeytan lanetlenince Allah'a karşı bu beş sözü haliyle veya
sözlü olarak yemin ile söyledi! Bu şekilde Allah'ın kullarına musallat olarak
onlardan belli bir hisse almaya karar verdi ki, işte şirkin başı ve sapıklığın
kaynağı
budur. Kâinat içinde insanlara düşman olan ve insanların kalbine nüfuz ederek
onları hak ve hayırdan şaşırtan melun bir geçici kuvvet vardır ki, Allah'ın
emrine ilk isyan eden ve insanların aklını şaşırtan odur. Ve o inatçı şeytan
Allah'ın lanetini ve bu sözleri söylemek kötülüğünü üzerinde toplayan böyle bir
melundur. Ve müşrikler dişiye tapmakla veya dişi durumuna düşmekle böyle bir
şeytana tapmış olmaktan b aşka bir şey yapmazlar. Halbuki, Allah'ı bırakıp da
şeytanı veliyyü'l-emr (amir) edinenler, Allah'ın emrini dinlemeyip şeytana itaat
edenler, artık çok açık bir şekilde zarar ederler. Zira şeytan onlara devamlı
vaadlerde bulunur, arzular verir, ağız l arının suyunu akıtır, fakat o melun
şeytan onlara gururdan başka bir şey vaad etmez.
"Gurur", insanın pek hoş bir şey buldum sanarak keyiflenip, sonra onun çok
fena bir şey olduğunu anlayarak acı duyması, önceden yalan yere sevinip sonradan
ciddi olarak yerinmesi, yani aldanmasıdır ki, şeytanın bütün vaadleri ve
aldatmacaları hep böyle bir gururdan başka bir şey ifade etmez.
121- İşte bunların, o şeytanı dost edinen gururluların şeytanla beraber
varacak yerleri, sonra varıp girecekleri yer cehennemdir. Ve ondan kurtulup
kaçacak hiçbir yer bulamayacaklardır. Şeytan melun olduğu için ebedî olarak
affolunmaktan hissesi yoktur. Şeytanın hissesine düşmüş, tuzağına geçmiş olan o
müşrikler de, o melunun arkasında derin sapıklıklarla sapık ve affedil m ekten
mahrumdurlar. Meğer ki fırsat elde iken tevbe ve istiğfar edip, şirkten ve
şeytanı dost edinmekten vazgeçmiş olsunlar. O zaman "Bundan başkasını dilediği
kimse için bağışlar." (4/116) hükmüne girerler.
122-Bunlara karşı iman edip iyi işler, salih ameller yapanları da altlarından
ırmaklar akan cennetlere koyacağız, orada ebedî olarak kalacaklar, bu da
Allah'ın verdiği vaaddir. Ve doğru olduğunda hiç şüphe yoktur. Çünkü Allah'tan
daha doğru sözlü kim olabilir?
123-124-Ey müslümanla r! Allah'ın hakkıyla vaad ettiği bu cennete girme
gayesi; ne sizin kuruntularınızla olur, ne de kitap ehlinin kuruntularıyla.
Naklonuyor ki, müslümanlarla kitap ehli birbirlerine karşı öğünmüşler, her biri
Allah katında kendilerinin daha hayırlı olduğun u iddia etmiş, kitap ehli:
"Bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden önce, kitabımız kitabınızdan öncedir
ve biz İbrahim'in dini üzereyiz" demişler. Yahudiler, "cennete ancak yahudi
olanlar girecek"; Hıristiyanlar da, "Ancak Hıristiyan
olan girecek" diye iddia etmişler. Müslümanlar da: "Bizim peygamberimiz,
sizin peygamberinizden sonradır ve peygamberlerin sonuncusudur, kitabımız da
sizin kitabınızdan sonra ve onlara hakimdir. Ve biz İbrahim, İsmail ve İshak
dini üzereyiz, cennete ancak bizim dinimizde ol a nlar girecek" demişler. Bunun
üzerine bu âyet ve devamı inmiş ve böyle kuru kuru öğünmelerle soyut arzular,
kuruntular, ümitler, temennilerle cennete girilemiyeceği anlatılmış ve onun yolu
gösterilmiştir. Allah'ın bu vaadine ermek için sadece kuruntu ve t emenni kâfi
gelmez, zira:
Gerek müslüman ve gerek kitap ehli, gerekse diğerlerinden her kim bir kötülük
yaparsa onunla cezalanır, ya dünyada veya ahirette veya her ikisinde onun bir
cezasını görür ve kendisine Allah'tan başka ne sığınacak bir dost, ne de
kurtaracak bir yardımcı bulamaz. Erkekten olsun, dişiden olsun, her kim de mümin
olarak güzel güzel ameller işler, yarayışlı işler yaparsa, işte bunlar cennete
girerler ve bir nıkır (çekirdekteki küçük oyuk) kadarcık bile zulmedilmezler.
Yani en küçük, çok önemsiz bir ölçüde bile hakları kesilmez. İşte cehennem
görmeden cennete girme hususunda Allah'ın hak olan kesin vaadi bunlar
hakkındadır.
"Nakir", aslında hurma çekirdeğinin üstündeki beyaz çukurcuğa denilir ki,
fidan bundan biter. Nitekim yarığındaki ibliğe "fetil", çekirdeğe yapışık ince
kabuğa da "kıtmir" denilir ve bunlar, ölçüler ve düşük miktarlardan kinaye olur.
Dilimizde de, "çok ufak tefek" yerinde "nıkır", "kıtmir" tabir (deyim)i
bilinmektedir. "İman ve güzel amel yapmak için e n güzel din hangisidir?" diye
münakaşaya, tartışmaya da gerek yoktur.
125- Dince o kimseden daha güzel kim olabilir ki, özünü, yüzünü tertemiz
Allah'a tutmuş, teslim etmiş ve bu halde her ne yaptıysa güzel yapmış, hasenat
(güzellikler) işlemiş, kötülük yapmamış, işlediği iyilikleri de Allah huzurunda
yaptığını bilerek gücü yetebildiği kadar en güzel şekilde yapmış, ve hanif, yani
diğer dinlerden yüz çevirmiş bir muvahhid (Allah'ı birleyen) olarak İbrahim
milletine, İbrahim'in izince giden topluma u y muştur. Çünkü Allah İbrahim'i
halil (dost) edinmiştir. Bundan dolayı ona uyan toplum, "Allah'ın kendilerine
nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehitler ve salih kimselerdir." (Nisâ,
4/69).
"Halil", bir kimsenin işleri ve sırları arasına giren v e sevgisi, kalbinin
her
yerine nüfuz eden dostu demektir ki, hiçbir eksikliği olmayan sevgi mânâsına
"hullet"den alınmıştır. Ve Allah'ın İbrahim'i halil (dost) edinmesi, onu bir
dost gibi özel seçim ile lutfetmiş ve Rabbânî sırlara mazhar kılmış olmasından
mecazdır. Allah Teâlâ, İbrahim Aleyhisselamı bir takım kelimeler ile imtihan
etmiş, o da onları tamamlamış olmakla "Ben seni insanlara önder yapacağım."
(Bakara, 2/124) ikramıyla en güzel önder yapmış, hayat verme sırrını, yüksek ve
alçak gayb âlemini göstermiş, o da toplumunu peşi peşine ilâhî tevhide davet
etmiş, putlara, yıldızlara, Güneş ve Ay'a tapmayı yasaklamış, Tağut'a karşı
gelmiş, Allah uğurunda ateşlere atılmaktan, oğlunu kurban etmekten, malını
misafirlere feda etmekten çekinmemiş, ilâhî ah l âk ile ahlâklanmakta selef
(kendinden öncekiler)in hepsini geçmiş, insanî seçeneğin en yükseği onda ve onun
ailesinde tecelli etmiş, zürriyeti -zalimleri hariç olmak üzere- mülk ve
peygamberlikle müjdelenmiş ve muradına ulaşmıştır. Böyle bir Allah dostunu n
milletine tabi olan zat da o dostluktan elbette hissedar olacaktır. İşte o zat
"Ben de kendimi Allah'a teslim ettim, bana uyanlar da" (Âl-i İmran, 3/20) diyen
Muhammed Aleyhisselam ve gerçek tabileri ve bu din de İslâm dinidir. Ve bundan
güzel hiç bir d in yoktur. Peygamberimiz demiştir ki: "Allah İbrahim'i halil
(dost); Musa'yı neciyy, yani kelîm ve beni habib (sevgili) edindi. Sonra buyurdu
ki, 'İzzet ve celalim hakkı için habibimi halilime ve kelimime muhakkak
kolaylaştıracağım ve tercih edeceğim." G e rçi meşhur Mirac hadislerinde sabit
olduğu üzere Mirac gecesi Peygamberimiz Musa'yı altıncı, İbrahim'i yedinci
semada görmüş ve kendisi bunları geçip Cibril'in makamı olan Sidre-i müntehaya
ve sonra onun da ötesine geçmiştir. Dinlerin mukayesesi bakımınd a n
hıristiyanlar, Hıristiyanlığa ait prensiplerin daha güzel ve daha ulvi bir ruh
telkin ettiğini ve bundan dolayı İslâm dininden daha ince ve daha güzel olduğunu
iddia ederek: "Bir efendinin oğlu kulundan kıymetli ve şereflidir. Bunun için
İsa hakkında 'A l lah'ın oğlu' denmesi büyük bir şeref verme ve izzetlendirmeden
mecazdır. İsa, Allah katında kıymetli bir kul payesiyle değil, bir evlat nisbet
ve payesiyle izzetlendirilmiş olduğundan, bir hıristiyanın teslis (üçleme) ile
bakışı da Allah'ın makbul kulları değil, evlat gibi bu izzet mertebesinden
hissedar olmaktır. Şu halde bir efendinin makbul bir kul (küles)u ile oğlu
arasındaki fark ne ise, Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasındaki fark odur.
Nitekim Yuhanna İncili'nin onbeşinci babında, 'Eğer size emrett i ğim şeylerin
hepsini yerine getirirseniz dostlarım olursunuz, artık size kul ismi vermem,
çünkü kul efendisinin ne ettiğini bilmez, fakat size dost ismi verdim, zira
pederimden işittiğim şeylerin hepsini size bildirdim' diye yazılıdır." diyorlar.
Ve işte
fıkrası, bilhassa bu noktayı da mukayese edip, meselenin ruhunun sevgide
olduğunu göstererek hıristiyanların prensiplerindeki şirk şüphelerini kötülemiş
ve İslâm'ın şeref ve izzetçe de yüksek ve her dinden güzel olduğunu anlatmıştır.
Önce "Allah'ın oğlu" d eyiminin mecaz olarak öğretildiği düşünülse bile, Allah'a
karşı böyle bir mecazda güzellik yok, küfür vardır. Çünkü "oğul" tabiri, Allah'a
benzeme ve ilâhî hakikate ortak olmayı anlatır. Ve İsa'da da uluhiyet vardır
demek olur. Ve nitekim tanrıyı üçlemede bu inanç açıkça da söyleniyor. Bu ise
Allah'a büyük bir iftira olan Allah'a ortak koşmadır. İkincisi: Bir efendinin
nazarında oğlu, muhakkak makbul bir kulundan daha kıymetli ve daha yüksek olması
iddiası doğru değildir. Ne oğullar vardır ki köleye köle o l maya değmez, Hz.
Nuh'un oğlu bunun en açık misalidir. Üçüncü olarak Yuhanna İncili'nin bu
onbeşinci babının özelilkle son âyetleri İsa'dan sonra "Farıklıt'in ve hak ruhun
ve şahidinin" geleceğini açıklayarak İslâm dinini ve Muhammed Aleyhisselam'ın
geleceğini müjdelemiş ve meselenin ruhunun oğullukta değil, dostlukta olduğunu
göstermiştir. Ve hem de Allah'a kulluğu değil, İsa'ya kulluğu yasaklamıştır.
Bütün bunlar, aslındaki bozulmayı bir yana bırakarak, Türkçe tercümelerinde
görülmekte olan fazla bozmalar içinden anlaşılmaktadır. Allah katında sevgi ve
yakınlığa erişmenin en şüphesiz ve en yüksek derecesini gösteren peygamber,
veli, halil (dost), habib (sevgili) gibi yüksek vasıfları bırakıp da şirk
mânâları üzerinde dolaşmak ve Allah'a kulluktan kaçınmak d indar olma mânâsına
aykırı bir sapıklık ve iftiradır. Kulluğu inkâr, Allah'ı inkârdır.
Şimdi bu açıklama üzerine, acaba Allah'ın İbrahim'i dost edinmesi dışardan
kendisine bir dost tedarikine ihtiyacından mıdır? Şâyet öyle ise gerçekte şirk
tasavvurundan kurtulmak ve hanif olarak tevhid üzerinde yürümek nasıl mümkün
olur? Ve bu şekilde bütün bütün Allah'a kendisini teslim etmek onun dışındaki
kuvetleri ihmal ile onlara karşı kendisini tehlikeye koymak demek olmaz mı? Ve
sonra ortada belli bir hisse ol m aya karar vermiş ve Allah'ın kullarını bedbaht
etmeye azmetmiş ve lanetlenmiş bir şeytan bulunduğuna göre, şerrinden kurtulmak
için biraz da ona dost gibi görünmek gerekmez mi, gibi bir takım kuruntulara
meydan bırakmamak üzere bu âyet ve bütün geçmiş bah i sleri şu âyetle tamam
ediliyor:
126- Göklerde her ne var ve yerde her ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ın
yaratığı, Allah'ın mülküdür. Ulviyyat (yüksektekiler) ta Allah'ın, süfliyyat
(alçaktakiler) ta Allah'ındır. Şu halde İbrahim'in dostluğu ne ilâhî mülkün
dışından bir seçim, ne de ilâhî mülkten bir çıkarmadır. O bir
kulluğun gayesidir. Buna karşılık şeytanın lanetlenmişliği de ne ilâhî
mülkten bir çıkarma, ne de ilâhî mülkten dışarı bir muameledir. Mukadder olan
azab hissesini almak için ilâhî mülk içinde hayır ve rahmetten mahrum olmak ve
bir bahtsızlık gayesidir. Aynı şekilde Allah'a kendisini teslim etmeyenler,
ilâhî mülkten çıkacak değil, ilâhî mülk içinde huysuzluk etmiş ve lanetlenmişe
iştirak etmiş olacaktır. Zira ilâhî mülkün dışında bir şey yoktur. Ve Allah her
şeyi kuşatıcıdır. Yalnız gökler ve yerdekiler değil, onların ötesinde gerek
zihin âleminde ve gerek dış âlemde "şey" denilebilen hiçbir varlık yoktur ki,
başlangıcından ve sonundan, görünen ve görünmeyeninden Allah Teâlâ'nın ili m ve
kudreti ve ilâhî hükmüyle kuşatılmış olmasın. Şu halde içler ve dışlarda,
yükseklik ve alçaklıkta, maddelerde ve mânâlarda, dünyada ve ahirette ilâhî
kuşatmanın dışında bir şey tasavvur etmek bir tenakuz (çelişki), batıl bir
hayaldir. Varlık ve hak il m in karşısında yer almaya çalışan çelişkiler,
hayaller bile, o kuşatıcı kudretin dışında değil, O'nun hükmünün etkisi altında
cereyan eder. Bütün mümkün kâinatta kaza ve kader silsilesi O'nun icadı, O'nun
yaratması, O'nun var etmesi, O'nun mahkumudur. Mülk O'nun, bütün tasarruf hakkı
ve hüküm O'nundur. Bütün varlığın cereyan etmesi, O'nun ilim ve kudreti, ilâhî
hükümleri altındadır. Bütün varlıkların silsilesi, böyle bir kuşatıcı hakim ve
mülk sahibinin sanatının tecellileridir. Ve bunda, ancak O'nun nizamı, O'nun
kanunları, O'nun hükümleri ve teklifleri, O'nun rahmet ve öfkesi, O'nun sevab ve
cezası hüküm icra eder. "Allah" deyince başka türlü düşünmek cahillik ve
sapıklıktan başka bir şey değildir. Artık her akıllı, kendisine tahsis edilen
irade sahasında o nun tekliflerine, O'nun emir ve yasaklarına uymalı, özünü,
yüzünü tertemiz O'na tutmalı ve O'nun sevgi ve rızasına ulaşmak ve bu yaratılış
devletinde güzel bir mertebe kazanmak için her yaptığını güzel yapmalı ve O'nu
sevenlerin yoluna gitmelidir. Ve bunu n için adalet hükümlerine ve hakka çok iyi
riayet etmeli; adaletli hükmün, bu en güzel dinin, en güzel ameli olduğunu
bilmeli; müminin, kâfirin hukukunu gözetmeli; hırslı arzularla, istek ve
heveslerle, temenniler, kuruntular ile değil, her şeyde hak kanun l ar ile amel
edici olmalı ve onunla hükmetmelidir. Müşriklere, kâfirlere, münafıklara karşı
savaşlardan, mücadelelerden maksad da bu adalet hükmünün teminidir. Dünyaya
gönderilmenin sırrı budur ve kitap bunun için gönderilmiştir. Ve bunun için her
işte, he r hükümde Hakk'ın yolunu (şeriati) aramalı ve onu gözetmelidir. Ve bu
din, millî, insânî ve âilevî terbiyenin esası olmalı ve yalnız kalblerde
kalmayıp yüzlerde de okunmalıdır.
Bu aydınlatmalar üzerine yine gözleri sûrenin başına çevirerek ve bazı
ashab-ı
kiramın miras ve başka şeylerle ilgili soru ve fetva istemelerine cevap
olarak buyuruluyor ki:
Ey Muhammed:
Meâl-i Şerifi
127- Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: Onlar hakkındaki fetvayı
size Allah veriyor: Yazılmış hakları olan mirası kendilerine vermediğiniz ve
nikahlanmayı istemediğiniz öksüz kızlar ve zavallı çocuklara ve bir de yetimlere
adaletle davranmanız hakkında Kitap'ta size okunan âyetler vardır. Sizin her
yaptığınız iyiliği, muhakkak Allah bilir.
128- Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden, yahut kendisinden yüz
çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah
yoktur. Sulh hep hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi
geçinir ve geçimsizlikten sakınırsanız, ş ü phesiz Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.
129- Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız
buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya
alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan korunursanız,
şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
130- Eğer karı-koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa, Allah, onların her
birini geniş lutfuyla muhtaç bırakmaz. Allah'ın lutfu geniştir, hikmeti
büyüktür.
131- Göklerde ve yerd e ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine
kitap verilenlere ve size Allah'tan korkmanızı emrettik. Eğer inkâr ederseniz,
biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hiçbir şeye
muhtaç değildir, hamd ve senâ O'na yakışır.
132- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah
yeter.
133- Ey insanlar! Eğer Allah dilerse sizi giderir de başkalarını getirir. Ve
Allah, buna kadirdir.
134- Kim dünya nimetini isterse, bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Al lah
katındadır. Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.
127-İstiftâ, fetva istemektir. "Meselede filana istifta ettim, şöyle ifta
etti," denilir ki, fetva verdi demektir. "Dava" vezninde "fetva", "rüya"
vezninde "fütya", ifta mânâsına konulmuş isimlerdir. İfta ise sorulan bir
müşkülü halletmek ve açıklamaktır ki, kuvvetli ve mükemmel, genç ve dinç olan
"fetâ"dan alınmıştır. Ve gençleştirip kuvvetlendirmek demek gibidir. Sanki bir
kimsenin müşkil (problem)ini halleden, onu dinç bir genç g ibi kuvvetlendirmiş
olur. Şu halde fetva, zor bir olayda doğru hükmü açıklamakla, amel edecek
kimsenin kalbine bir kuvvet vermektir. "Müfti" (müftü)de bu kuvveti verebilmek
için ehliyetine ve selahiyetine, ahlâk ve gücüne hakkıyla güvenilir bir zat
olması gerekir ki, bu da (Bakara, 2/112) mânâsı üzere İslâm ve ihsan sahibi
olmak ve (Nisâ, 4/83) âyetinin delaleti üzere istinbat (dini delillerden sonuç
çıkarmay)a gücü yeten âlimlerden olmakla mümkün olur. Fakat müşrikler, kâfirler
gibi kuvvetini haktan değil batıldan almak ve yalnız kendi arzularına kuvvet
vermek emelinde bulunanlar, yapacakları işlerde ya hiç kimseden fetva almaya
tenezül etmezler veya müftiler (fetva vericiler)ini acizlerden, dalkavuklardan
ve hile öğretenlerden seçerler. Bunlar da ya doğru hükmü bilmezler veya bilseler
bile fetva isteyenin nefsinin arzusuna hizmet için asılsız veya zayıf zayıf
fetvalar verirler ve neticede bundan iyilik yerine fesad, kuvvet yerine zayıflık
hasıl olur. Bunun için burada asıl fetva vermenin Allah'a ait o lduğu ve
Peygamber'in bile ilâhî fetva ile fetva vermesi gerektiği ve asıl hüküm ve
kuvvet Allah'ın bulunduğu ardından açıklamasıyla anlatılmıştır.
Yani ey Muhammed! Kadınlar hakkında senden fetva da isterler sen onlara de
ki: Onlar hakkında Allah size -geleceği üzere- fetva verir ve kitapta size
tilavet olunan (okunan) âyetlerde sorularınızın bir kısmı bundan böyle
halledilecek ve bir
kısmı şimdiye kadar okunmakta olan Kitab'ın âyetleri ile halledilmiştir. Bu
mânâya göre, fiilinin failine atfedilmiş veyahut takdirinde, haberi hazfedilmiş
mübteda olarak atf cümlesidir. Fakat tefsircilerin açıklamasına göre mübteda
Levh-i mahfuz mânâsına haber olmak üzere bir muteriza cümlesi veya kasem olması
caizdir. Ve bu şekilde mânâ: "Allah size yukar d a geçtiği ve aşağıda olduğu
üzere fetva verir ve bu size okunan şeyler kitapta, yani Levh-i mahfuzdadır". Şu
halde bu açıklanan ve açıklanacak olan hukuk (haklar)da adalete ve insafa riayet
ve muhafazası farz olan büyük işlerdendir. Yahut bu kitapta okuna n âyetlere
kasem ederim ki, Allah size bunlar hakkında -geçtiği ve geleceği üzere- fetva
verir. Yukardaki fetva verme şunlar hakkındadır: Kadın yetimleri, yahut yetim
kızlar ve kadınlar hakkında, ki siz onlara yazılmış, farz olan miras, mehir ve
diğe r leri gibi haklarını vermezsiniz bir de onları kendinize nikâh etmeyi arzu
edersiniz veya kimseye nikah etmek istemezsiniz ve her iki şekilde sefalet
(düşkünlüğ)e düşürürsünüz. Bunun nüzul sebebi yukarda (Nisâ', 4/3) âyetinde Hz.
Âişe'den rivayet olara k nakledilmişti. Yukardaki fetva vermenin bir de baliğ
olmayan (ergenlik çağına ermeyen) küçük çocuklar hakkındadır ki, bunlara miras
vermiyorlardı, (Nisâ, 4/11) buyuruldu. Bir de bütün yetimler hakkında adaletli
olmanız, işlerine adalet ile bakmanız hakkındadır. Ki (Nisâ, 4/2) gibi
âyetlerdir. Gerek bunlar ve gerek diğerleri hakkında her ne hayır yaparsanız,
Allah her halde onu bilir ve mükafatını verir.
128-Gelelim bundan böyle açıklanacak olanlara:
Ve eğer bir kadın efendi (koca)sinin huysuzluğundan, yani kocasının
kendisinden hoşlanmayıp surat ve geçimsizlik ederek yanına yaklaşmamasından ve
hakkını menetme (yasaklama)sinden yahut i'râzından -yani herhangi bir sebeple
konuşma, görüşme ve iltifatını azaltıp yüz çevirmesinden- ko r karsa (Nisâ, 4/34
âyetine bak) o zaman aralarını bir sulh (anlaşma) ile düzeltmelerinde veya
kırâetine göre karşılıklı anlaşmalarında, mesela Peygamberimizin eşlerinden
Sevde binti Zem'an'ın talak (boşanmak)tan endişe ederek nöbetini Hz. Âişe'ye bır
a kması gibi kadının erkeği kendine çekmek için hakkı olan mehrinde, kasm
(derece) ve nöbetinde indirim ve fedakarlık yaparak
veya bir şey bağışlıyarak aralarını düzeltmeye çalışmasında ve erkeğin bunu
kabul etmesinde bir günah yoktur. Yani böyle bir şey rüşvet gibi bir günah
olmaz. Sulh her halde ayrılmaktan ve geçimsizlikten hayırlıdır. Nefisler ise
cimrilik ve pintiliğe hazırlanmıştır; yaratılıştan cimrilik ve hırsa meyledici
ve hazırdırlar. Kadın nöbetine düşkün olur, hakkını vermek istemez, erkek de
onun çirkinliğine veya herhangi bir eksikliğine karşı kendini çeker, iyi
davranışta cimri davranır. Şu halde buna karşı diğer taraftan az bir anlayış
gösteriliverirse sevinmeye sebep olur ve arayı düzeltir. Fakat ey erkekler siz
iyilik eder, iyi geçinm e de bulunur, geçimsizlik ve yüz çevirmekten
sakınırsanız Allah Teâlâ muhakkak sizin yaptıklarınızı bilir ve ücretini eksik
etmez.
129- Bir de kadınların arasını denk tutmaya yani sevgide de eşitlik üzere
adalet yapmaya çok istekli de olsanız, herhalde gücünüz yetmez. Hepsini aynı
seviyede sevemezsiniz, buna gücünüz yetmez. Yetemeyince de "Allah hiç bir
kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez." (Bakara, 2/286) âyeti delaletince
Allah bunu teklif de etmez. Şu halde bütün meylinizi diğerine v e rip de
eşlerinizin bazısını muallaka, yani muallak (askı)da kalmış ne kocalı, ne
kocasız bir kadın gibi ihmal edilmiş bir halde bırakmayınız. Ki işte "Eğer
adalet edemeyeceğinizden korkarsanız bir tane (nikahlayın)." (Nisa, 4/3) emri
gereğince korkulması gereken cevr (eza, cefa), adaletsizlik budur. Yani kadınlar
hakkında iki çeşit adalet vardır. Birisi infak ve kasm denilen geceleme nöbeti
gibi hukukta adalet ve eşitliktir ki, bu güç ve iktidar dahilindedir isteğe
bağlı olan işlerdendir. Ve teklif oluna n adalet budur. Diğeri ise sevgide
adalet ve eşitliktir ki, bu beşerî güç ve iktidarın dışındadır. Çünkü muhabbet,
zorunlu işlerdendir. karinesiyle burada adaletten maksat da budur. Ve bundan
yasaklamak, mâ-lâ-yutâk (güç yetmezlik)tır. Şu halde teklif ol u nan adalet,
mümkün olan hukukda adalettir ve korkulması gereken adaletsizlik diğerini
karılık muamelesinden tamamen mahrum edip, büsbütün terkedilmiş ve ihmal edilmiş
gibi bırakmak sûretiyle eza etmektir. Yani yiyeceği, giyeceği ve oturacağı
yeriyle nafak a sını vermek ve geceleme nöbetini eşit tutup konuşup görüşme ve
arkadaşlık etmek yeterli değildir. Kadının ara sıra nefsânî payını da vermek,
iyilik etmek lazımdır. Ancak bu noktada eşitlik teklifi güç yetmez olduğundan
bahis konusu değildir. Hatta böyle b i r teklif erkeğe ezadır. Adalet denince,
her halde eşitlik düşünmemelidir. "Elyak" (en uygun)ı, "layık" (uygun)a tercih
etmek de bir hak, bir adalettir.
Görülüyor ki, burada isteğe bağlı işler ile zorunlu işlerin hükmü ayırt
edilerek
(Nisâ, 4/3) emri nin bir açıklaması yapılmıştır. Ve işte sevginin böyle
zorunlu işlerden olması kazıyye (önerme)sidir ki, zinadan korunmak için birden
fazla eşe sahip olmayı caiz gören zorunlu sebeplerden biri olmuştur. Buna karşı,
"sevsin ve her fenalığı yapsın da nikah e tmesin" demenin büyük bir zalimlik
olacağı açıktır. Bunun için burada tek eşe teşvik eden nass (dini delil)ın
açıklamasıyla beraber, birden fazla eş almanın şartlarından ve zorunlu
sebeplerinden en önemlisi de anlatılmıştır. Hadis-i şerifte de varid olmuş t ur
ki: "İki karısı olup da birine büsbütün meyleden kimse kıyamet gününde bir yanı
eğik olarak gelir."
Ve eğer zorunlu bir sebeple böyle bir hal olunca aralarını düzeltir, bozulan
yönlerini iyileştirir. Bundan sonra meyletmeden sakınırsanız Allah affedici ve
merhamet edici olduğundan, geçmişi affeder ve sizi rahmetiyle maksad ve muradına
eren bir kimse eyler.
130- Ve eğer sulh ve arayı düzeltme, hakem ve aracılık ve diğer herhangi bir
şekilde karı koca arası onarılamaz da, her ikisi istekleriyle birbirlerinden
ayrılırlarsa, Allah Teâlâ kendi vüsat (genişliğ)ı, zenginliği ve kudretiyle her
birini diğerine muhtaç etmez, onu ona muhtaç etmez, onu da ona. Çünkü Allah her
şeyi kaplayıcı ve hikmet sahibidir.
131-132- Çünkü "gökl erde ve yerde ne varsa Allah'ındır." Demek olur ki
ayrılık, iki tarafın rızasıyla olmaz. Birinin diğerinde gözü bulunursa bu iğna
(muhtaç etmeme) vaad edilmiş değildir. Kadın ayrılmak istemez, geçinmek arzu
ederse, erkeğin onu boşaması günahtır. Aynı şeki l de erkek bırakmak istemez,
geçinmek arzu ederse, ayrılmaya zorlamak veya zor kullanmakla ayırmak da
günahtır. O zaman bir taraf zalim durumunda kalır ki, bundan son derece sakınmak
gerekir.
Ey müslümanlar, yemin olsun ki, hem sizden önce kendilerin e kitap verilmiş
olanlara ve hem size Allah'tan gereğince sakınınız, azabından korkunuz diye
tavsiye ettik ve eğer inkâr edecek olursanız biliniz ki, göklerde ve yerde her
ne varsa hepsi Allah'ındır. Ve Allah her şeyden zengin ve sizin ibadetinize
muhtaç değildir, o kendi zatında hamîd (övgüye layık)dir. Siz gerek hamdediniz,
gerek etmeyiniz, o hadd-i zatında mahmud (hamdedilen) ve hamde layık olandır. Ne
yaratılmışların küfür ve günahlarıyla zarar eden, ne de şükür ve itaatleriyle
menfaat görend ir. Ve hamîd
(övgüye layık) olduğundan dolayı sırf rahmetiyle menfaatlerinizi temin ve
sizi zarardan korumak için Allah'tan gereğince korkmayı ve inkâr ve küfürden
sakınmayı emreder diye tavsiye ettik.
Hakikatte göklerde her ne var ve yerde her ne va rsa bütün bunlar yaratılış
ve mülk, öncelik ve sonralık bakımından Allah'ındır. Bütün bunlarda Allah'ın
hükmüyle var etmek ve yok etmek, diriltmek ve yok etmek, sevindirmek ve
azarlamak, sevab ve ceza ve diğerleri ile istediği gibi tasarruf eden ancak O'd
u r. Ve bu tasarruf ancak O'nun hakkıdır. Allah bunların hepsine bizzat sahip
olduğu gibi, hepsinin işlerini ve işlerin hepsini tedbir ve idare etmekte ve her
birini kendi hesabına görüp gözetmekte vekil olarak da Allah yeterlidir. Şu
halde herkes O'na t e vekkül ve itimat etmeli ve kendi işlerinde başarılı olmak
için O'na müracaat edip teslim olmalıdır.
133-Çünkü ey insanlar, bilmiş olunuz ki Allah dilerse sizi ortadan kaldırır,
def eder ve yerinize diğerlerini getirir. Allah buna da kadirdir, hem pek
kadirdir. "Eğer haktan yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir kavim getirir
de sonra onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed, 47/38) Rivayet olunuyor ki bu
âyet indiği zaman Resulullah (s.a.v.) mübarek elini Selman-ı Farisi'nin arkasına
vurmuş, " o nlar bunun kavmi" buyurmuştur.
134- Her kim dünya sevabı isterse, bilmeli ki dünyanın da ahiretin de sevabı
ancak Allah'ın katındadır. Dünya sevabını da verecek olan başkası değil, yine
Allah'dır. Bunun için de Allah'a ve Allah'ın kanunlarına müracaat etmek
gereklidir. Fakat bunun karşısında bir de ahiret sevabı vardır. Şu halde Allah'a
müracaat edip de yalnız dünya sevabına göz dikmek ne kadar himmet (gayret)
sizlik, ne kadar budalalıktır. Akıllı olan -hiç olmazsa- "Rabbimiz bize dünyada
da iyilik v er, ahirette de" diye ikisini de istemeli veya en şerefli ve en
yükseğine göz dikip dünyayı kâle almayarak ahireti istemelidir. "Kim ahiret
menfaatini isterse, onun mükafatını artırırız" (Şûra, 42/20) âyetinin
delaletince, ahireti isteyen, fazla olarak, dünyadan da hissedar olur. Nitekim
Allah için mücahede eden dünya ganimetinden mahrum kalmaz, onunla beraber ahiret
sevabına da erer. Fakat ganimet için harbe gidenler gibi sırf dünya peşinde
koşanlar bunu bulurlarsa diğerlerinden mahrum kalırlar. Çünkü Allah semî
(işitici) ve basîr (görücü)dir. Söylenenleri işitir, yapılanları görür, herkesin
niyyet ve maksadını bilir ve ona göre muamele eder. Bunun için şu ilâhî emir ve
tavsiyeleri iyi dinleyiniz:
Meâl-i Şerifi
135- Ey iman edenler! Adaleti ay akta tutan ve kendiniz, ana-babanız ve yakın
akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz.
Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır.
Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer ( şahitlik ederken)
dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.
136- Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a,
ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını,
peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş
olur.
137- İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da
inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirec
ektir.
138- Münafıklara da haber ver ki, kendileri için çok acı bir azab vardır.
139- Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında
izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140- Allah s ize Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve
onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe,
o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm
indirdi. Muhakkak ki Allah, münafık l arın ve kâfirlerin hepsini cehennemde
toplayacaktır.
141- Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer
nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin
zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi
müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü
verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142- Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların
oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel
kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143- Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere
bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık
ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144- Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi
aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
145- Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.
Onlara bir yardım edici de bulamazsın.
146- Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'a sarılanlar ve
Allah için dinlerine samimi olarak bağlananlar müstesna. İşte bunlar müminlerle
beraberdirler. Al lah, müminlere büyük bir mükafat verecektir.
147- Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size azabı ne yapar? Allah,
şükredenlerin mükafatını veren ve her şeyi bilendir.
135- Ey iman edenler! Yalnız kadınlar üzerinde adaleti yerine getiren
kimseler olmakla kalmayınız, her hususta adaletle hüküm verici olunuz, adaletle
kaim (ayakta duran) ve müstakim (doğru) hakimler olup, adalet ve haklılığı
ayakta tutunuz, Allah için örnek olacak şahitler olunuz, hakka dosdoğru şahitlik
ediniz. İsterse k e ndinizin veya ana-baba ve yakınlarınızın aleyhinde de olsa
böyle olunuz. Ki bunda iki mânâ vardır: Birisi başkasının sizde bir hakkı varsa,
kendiniz ikrar ve itiraf ediniz; ananız, babanız ve yakınlarınız aleyhine de
olsa hükümden, şahitlikten kaçınmayını z demektir. Diğeri de üçüncü, şahıs
aleyhine şahitlik, kendinizin ve yakınlarınızın bir zararıyla sonuçlanacak da
olsa, yine dosdoğru şahitlik ediniz demektir. Aleyhine ve lehine şahitlik
ettiğiniz kimseler zengin olsa da böyle yapınız, fakir olsa da; ne zengine
dalkavukluk etmek, ne de fakiri gözetmek için şahitlikten kaçınmayınız,
doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü zengine de, fakire de Allah daha yakındır. O,
onları daha iyi gözetir. Şu halde doğruluktan sapmakla isteklerinize uymayınız,
keyf ve arzu y a tabi olmayınız. Yahut adalet ediyoruz zannıyla arzulara uyup
fakiri zengine, akrabayı yabancıya tercih ederek hakkı gizlemeyiniz veya
bozmayınız. Ve eğer hakkı tutmakta veya şahitlikte dillerinizi eğer büğerseniz
veya büsbütün yüz çevirirseniz All a h muhakkak hepinizin yaptıklarınızdan
haberdardır. Hiç biriniz yakanızı kurtaramazsınız. Hamze ve İbnü Amir
kıraetlerinde (lâm)ın zammı ve (vâv)ın sükunuyla okunur ki, birincisi den, bu da
dendir. Bu şekilde mânâ: "Ve eğer şahitlikte görevlendi r ilir de hakkiyle
yerine getirmez veya yerine getirmekten yüz çevirir ve çekinirseniz, her iki
halde Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Birinde mükafatını, birinde de
cezasını verir" demek olur. İşte müslümanlar böyle keyf ve arzuya uymaz,
adaletli ve doğ r u, doğru söyleyen, hakkı taparcasına seven, Allah için
şahitler olmalıdır.
136-O halde:
Ey imana gelenler Allah ve Resulüne, yani Muhammed Aleyhisselama ve Allah'ın
bu Peygamberine tenzil buyurduğu (zaman zaman, kısım kısım indirmekte olduğu) bu
kitaba, yani Kur'an'a ve bundan önce indirdiği kitap cinsine iman ediniz.
Bunların bir kısmına iman ettiğiniz gibi, hepsine de iman ediniz. İbnü Kesir,
Ebu Amr, İbnü Âmir kırâetlerinde meçhul sigasiyle ve okunur. Bunlara ciddi
olarak iman e d iniz. Zira her kim, Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine ve ahiret gününe küfreder (inanmaz), bunlardan birini inkâr
ederse, son derece derin bir sapıklığa düşmüş, doğrudan uzaklaşmış, artık yolunu
bulamayacak derecede şaşırmış, gayeyi ka y betmiş olur. Bununla küfrün bizzat
(Nisâ, 4/116) hükmüne katılmış bulunduğu, yani her küfrün şirk demek olduğu
açıkça gösterilmiştir.
Rivayet edildiğine göre yahudi hahamlarından bir topluluk, Resulullah'a
gelmişler: "Ey Allah'ın Resûlü biz, sana, kitabına, Musa'ya, Tevrat'a ve Üzeyr'e
iman ediyoruz ve bunlardan başka kitapları ve peygamberleri tanımıyoruz"
demişlerdi. Peygamberimiz de: "Hayır, Allah'a, bütün peygamberlerine, Muhammed'e
ve kitabı Kur'an'a ve ondan önceki her kitaba iman ediniz" buy u rdu. "Yapmayız"
dediler. Bu âyet nazil oldu ve hepsi iman ettiler. Dikkate şayandır ki, iman
fıkrasında "Allah'a, Resulüne, Resulüne indirilen kitaba, ondan önce indirilmiş
olan kitaba" diye dört şeye iman belirtilmiştir. Bu da "Allah'a iman, Peygambere
i m an, kitaplara iman" diye üç mertebede özetlenebilir. Halbuki küfür
fıkrasında, "Allah'ı inkâr, meleklerini inkâr, kitaplarını inkâr,
peygamberlerini inkâr, ahiret gününü inkâr" diye melekler ve ahiret günü de
eklenerek beş şey açıklanmış, hem de Resul'e d i ğer Resuller de eklenerek cem'
(çoğul siyasiyle) buyurulmuştur. Bununla Allah ve Peygamber'e, bütün kitaplara
imanın, her halde bütün peygamberlere, meleklere ve ahiret gününe imanı içine
aldığı gösterilmiş ve bir insanın Allah'a, Peygamber'e ve kitapla r a iman iddia
edip de peygamberlerden birini, melekleri veya ahireti inkâra kalkışması ve bu
hususta gelmiş olan âyetleri tevile çalışması ihtimali bulunduğundan, bunları
inkâr edenlerin Allah'ı da inkâr etmiş oldukları bilhassa açıklanmıştır.
137-Büt ün bunlar müşrikler gibi son derece derin bir sapıklık ile sapmış
olanlardır. Şu da muhakkak ki, önce iman etmiş, sonra inkâr etmiş, sonra iman
etmiş, sonra yine küfretmiş ve tamamen küfre dalmış olanlar, böyle imandan
küfre, küfürden imana dönerek sonu nda
küfürde karar kılmış ve bu şekilde küfürü çoğaltmış olanlar yok mu, hiçbir
şekilde Allah'ın bunları affetmesine ve doğru yola sevketmesine ihtimal yoktur.
Yani iman ederlerse kabul etmez değil, fakat çoğunlukla bunlar kalpleri mühürlü
olduklarından can çekişme zamanına gelmedikçe iman etmezler ve belki o zaman
bile etmezler. Ve iman etmeyince de âyeti delaletince asla af yüzü görmezler.
Tevbenin kabul edilebileceği bir zamanda tevbe edip ihlas ile iman etseler,
gelecek olan istisnası gereğince ka bul edilir ve affedilebilirlerdi ama
etmezler ki...
138-Bunun için, münafıklara müjde et ki, onlara acıklı bir azab muhakkaktır.
Bu bölüm, bu âyetin doğrudan doğruya veya dolayısıyla münafıklarla ilgisini
ifade eder. Gerçekte münafıklar, görünüşte iman ederler, sonra gizli gizli
küfürler yaparlar, sonra müminleri görünce yine "amenna" (inandık) derler. Ara
bozuculuk ve fesatta ısrar ederler. Bununla beraber âyetin zahiri, açıktan açığa
imandan küfre, küfürden imana defalarca değişiklik gösteren ve sonu n da küfürde
karar kılan fertler ve toplumlar hakkındadır ki, münafıklar da bunlara dahildir.
Ve rivayet olunduğuna göre bunun asıl iniş sebebi yahudilerdir. Çünkü yahudiler,
önce Hz. Musa'ya iman ettiler, sonra buzağıya taptıkları zaman küfrettiler,
sonra H z. Musa dönünce yine iman ettiler, sonra Hz. İsa'yı inkâr ettiler, sonra
da Hz. Muhammed (s.a.v.)'a küfretmekle inkârlarını artırdılar ki, âyet bunların
bu hallerini tasvir edip böyle olanları da bunlara katmış. Münafıklar da bunlara
benzediği ve bunlara d ost oldukları için "münafıklara müjde et" diye inzar
(korkutma) yerinde tebşir (müjdeleme) ile tehekküm (alaya almay)e tabi
tutulmuşlardır. Demek oluyor ki, bu gibi döneklik ve kararsızlıklar sadece
fertler hakkında değil, toplumlar hakkında da felaket sebebidir. Çünkü
yahudilerin âyette tasvir olunan bu durumları fertlerinin değil, toplum ve
milletlerinin durumudur. Çünkü Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e küfreden fertler ile
buzağıya tapan ve ondan önce iman eden fertlerin aynı olmadığı malumdur. Fakat
bu d eğişim ve kararsızlık, o milletin genel bir karakteri olmuştur. Şu halde
burada bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da, sonra kâh küfür ve kâh
iman, şuraya buraya bocalıyarak sonunda kâfirlere dönmüş olanların kurtuluş ve
selamet bulmalarına asla i htimal olmadığı da anlatılmış oluyor. Nitekim
Endülüs'te dinden dönenlerin hiçbiri dünyalarını kurtaramamışlar, hepsi yok
olmuşlardır.
139-Yani: Onlar ki müminleri bırakıp, kâfirleri dost edinirler ve onların
arkalarından giderler. Münafıklar, müminlere karşı yahudilerle dostluk
ediyorlardı. Bunlar o kâfirlerin yanında izzet (şeref) ve kuvvet
mi arıyorlar? Onlara dost olmakla izzet ve şeref bulacaklarını, üstün
geleceklerini mi sanıyorlar? Ne kadar yanılıyorlar. Çünkü bütün izzet
Allah'ındır. Ve ancak ondan alınır, Allah'ın izzet vermediği kimseler hiçbir
şekilde aziz (şerefli) olamazlar. Allah ise müminleri şerefli kılmıştır. "Şeref,
Allah'a, Resulüne ve müminlere aittir". (Münafikûn, 63/8) Şu halde kâfirlerin
dostluğundan şeref beklemek ne kad ar terstir.
140- : Âsım ve Yakub kırâetlerinin dışında meçhul siğasiyle okunur. Halbuki
daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah'ın
âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve
alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla
beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla
dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?
Mekke'de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber'e hitap edilerek,
"Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan
uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar" (En'am, 6/68) âyeti inmişti.
Medine'de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur'an'dan k ü für ve
alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi.
Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber'e hitabın,
bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu
takdirde, yani Alla h 'ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında
oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de
onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah'ın âyetleri ile
alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız o n ların yanında oturmak da küfür
olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile
kayıtlandırmışlar ki, buna karine de nüzul sebebinin münafıklar hakkında
olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek deme k olduğuna göre açık veya gizli
itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz
demektir. Meğer ki "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse
hariç" (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki
Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah'ın
âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında
öylece toplanırlar.
141- O münafıklar ki sizi gözetir beklerler
derken Al lah tarafından size birtakım fetihler oluverirse "Biz, sizinle
beraber değil miydik?" derler, hemen ganimete konmak isterler. Ve şayet nasib
kâfirlerin olur, zafer kâfirlere nasib oluverirse o zaman da onlara "biz size
üstün gelmedik mi? Ve sizi m ü minlerden muhafaza etmedik mi?" derler. Onlara
minnet edip bir hisse kapmak isterler. Bu söz başlıca iki mânâya müsaittir.
Birisi: "Fırsat elimizde değil miydi? Biz de müminlerle beraber olup sizinle
harbetseydik, sizi mağlub ve perişan etmez miydik? Halb u ki siz dışardan
uğraşırken biz kaleyi içinden fethettik, müminlere yardım etmedik. Sizin
hesabınıza onlara propaganda yaptık, aldattık, kalblerine korku düşürdük ve
sonunda bu sayede siz muzaffer oldunuz. Şu halde bu bizim mevkiimiz sizden
yüksektir" deme k olur ki, tefsircilerin çoğunluğu bunu tercih etmişlerdir.
Diğeri de: "Siz müslümanları kuvvetli zannedip müslüman olacakken biz size
yasaklamadık mı? Muhammed'in işi zayıflayacak siz kuvvetleneceksiniz diye sizi
imandan vazgeçirmedik mi? Bakınız işte ded i ğimiz oldu, bizim kanaatimiz size
galip geldi, şu halde üstünlük asıl bizimdir. Bu zaferin ganimetine sizden çok
biz layıkız" demektir ki, bazı tefsirciler de bu mânâyı seçmişlerdir.
Şu halde bu böyle kalmayacak, kıyamet gününde Allah aranızda hükmedecek, o
zaman mümin ile münafık tamamen seçilecektir. Dünyada zahir ile hükmolunur,
zahirde kelime-i şehadet söyleyip müslüman görünene müslüman muamelesi yapılır.
Fakat ahiret için ise böyle değildir. Şunu bilmelidir ki, Allah kâfirler için
müminler üzerine kesin olarak yol vermez. Dünyada bazan kâfirler zafer
kazansalar, müminlere hakim görünseler bile, bu bir yol, bir kanun, bir şeriat
değil, geçici ve devamsız bir imtihan ve istidrac (şerre bağlı başarı)dır.
Kalblere işleyecek delil ve burhandan m a hrum, gelip geçici şeylerdir. "Adaleti
yerine getirici ve Allah için şahitler" olan hak ve adalet ehli muhakkak onlara
üstünlük sağlarlar. Dünyada olmazsa, ahirette üstün gelir. Allah'ın şeriatinde,
hak kanunda mümin kâfirden daima şereflidir. Onun altı n da kalmaz, onun
ayağının altına düşmez. Şerefiyle ölür, hakkın şerefini çiğnetmez. Ve işte bu
hikmetten dolayıdır ki, bir mümin kadının kâfirle evlendirilmesi caiz olmaz,
küfür olur. Çünkü onu onunla evlendirmek, mümin üzerine kâfire yol vermek, o
mümin k a dını kâfirin istilasına terketmektir. Allah ise buyurmuştur.
142- Şüphe yok ki münafıklar Allah'a hile yapmaya
kalkışıyorlar. Kalblerinde küfür saklayıp, zahirde mümin görünüyorlar ve
sanki bununla Allah'ı aldatmak istiyorlar. Halbuki Allah onların hilelerini
kendi başlarına geçirmiştir. (Bakara sûresinin başındaki münafıklarla ilgili
âyetlere bkz. 2/8-20) Bunlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel, istemeye
istemeye çok tembellik ile kalkarlar. Çünkü bunlar insanlara gösteriş yaparlar,
ve Allah'ı hatırlarına getirmezler, yadetmezler, anarlarsa pek az anarlar ki, o
da ağızlarındadır. Bunlar bunu yaparken iman ile küfür arasında kararsız,
tereddüt içinde, şaşkın bir haldedirler. Ne onlara, ne de onlara, yani ne
müminlere mal olurl a r, ne de kâfirlere. İkisi arasında bocalar dururlar, çünkü
bunları Allah şaşırtmıştır. Allah'ın şaşırdığına da artık bir yol bulamazsın.
Nerede kaldı ki ona hidayet edebilesin.
143- Şüphe yok ki münafıklar Allah'a hile yapmaya
kalkışıyorlar. Kalblerinde küfür saklayıp, zahirde mümin görünüyorlar ve
sanki bununla Allah'ı aldatmak istiyorlar. Halbuki Allah onların hilelerini
kendi başlarına geçirmiştir. (Bakara sûresinin başındaki münafıklarla ilgili
âyetlere bkz. 2/8-20) Bunlar namaza kalktıkları zam a n tembel tembel, istemeye
istemeye çok tembellik ile kalkarlar. Çünkü bunlar insanlara gösteriş yaparlar,
ve Allah'ı hatırlarına getirmezler, yadetmezler, anarlarsa pek az anarlar ki, o
da ağızlarındadır. Bunlar bunu yaparken iman ile küfür ara s ında kararsız,
tereddüt içinde, şaşkın bir haldedirler. Ne onlara, ne de onlara, yani ne
müminlere mal olurlar, ne de kâfirlere. İkisi arasında bocalar dururlar, çünkü
bunları Allah şaşırtmıştır. Allah'ın şaşırdığına da artık bir yol bulamazsın.
Nered e kaldı ki ona hidayet edebilesin.
144-Şu halde, Ey inananlar! Siz inananları bırakıp da kâfirleri dost
edinmeyiniz. Münafık olduğunuza dair Allah için aleyhinize açık ve savunulması
mümkün olmayan bir delil ve burhan vermenizi ister misiniz? Elbette istemezsiniz
değil mi? Halbuki müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın açık
bir delilidir.
145- Münafıklar hiç şüphe yok ateşin en alt tabakasındadırlar. Bunlar,
kâfirlerin en çirkini, en düşkünü olduklarından, yerleri de cehennemin dibidir.
Ve artık onları buradan kurtaracak bir yardımcı, bir kurtarıcı bulamazsın.
146- Ancak iki yüzlülükten tevbe edenler tevbe edip halini düzeltenler,
halini düzeltip Allah'a tutunanlar, Allah'a tutunup, Allah için dinlerini halis
kılanlar hariçtirler. Çünkü bunlar kendilerinden hiç iki yüzlülük sadır olmayan
müminlerle beraberdirler. Allah da müminlere muhakkak büyük bir mükafat
verecektir. Şu halde o tevbe edenler de bundan hisseli olacaklardır.
147-Ey insanlar, siz şükreder ve iman ederseniz, Allah size azabı ne yapacak?
Çünkü azabın Allah tarafından konulmasının hikmeti, inkâr ve küfürden
çekindirmek, şükür ve imana sevk içindir. Şu halde şükür ve iman hasıl olduktan
sonra Allah kullarına azab edip de ne yapacak? Halbuk i Allah şâkir ve alîmdir:
Şâkirdir, yani azıcık bir taate büyük sevab ile karşılık verir. Alimdir, yani
pek büyük bir kadir (değer) bilendir, şükür ve imanınızın kadrini bilir, takdir
eder. O halde ihlas ile tevbekar olup halini düzelten ve Allah'ın dinine sarılıp
şükür ve iman yolunu tutanların mükafat ve sevabdan mahrum kalmaları nasıl
tasavvur olunur? Demek azab,
inkâr ve küfürde ısrar etmenin ve Allah'ın koyduğu hükümlere karşı gelmenin
bir sonucu ve ilâhî bir hikmet meselesidir. Varlığın konuluşu, ilâhî rahmet
içindir, şükür ve iman da bunun yoludur. İnkâr ve küfür ile Allah'dan kaçanlar
bu yoldan sapmaya, bu Hakk'ın koyduğunu bozmaya ve Allah ile mücadele etmeye
savaşmış olduklarından dolayı, Allah'dan ve Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış
olurlar. Allah'ın mülkünden dışarı çıkmak mümkün olmadığı için, azab da işte bu
meydana getirme işinin ve bu uzaklaşmanın gerekli bir sonucu olur. Bu sonuç
esasen doğru ile yanlış, hayır ile şer, güzel ile çirkin arasındaki fark ve
üstünlüğe göre sıralanmıştır. Bu da All a h Teâlâ'nın vacib olan vücuduyla,
ortağının mümkün olmayışı arasındaki karşılıklı ilginin bir dalıdır. Şu halde
inkâr ve küfürden sonra da olsa şükür ve iman ile Allah'a yaklaşma yolu
tutulunca artık azab için hiçbir sebep kalmaz. Şâkir ve alîm olan Allah,
muhakkak o şükür ve imanın mükafatını ihsan eder. Şükür ve imandan sonra inkâr
ve küfüre sapıp Allah'dan ve Allah yolundan kaçanlar azaba varacakları gibi
inkâr ve küfürden sonra da olsa şükür ve iman yolunu tutup Allah'a doğru
gidenler de muhakkak Hakk'ın rahmetine vasıl olurlar. Şu halde hayat cereyanı
yürüyüp dururken, "Artık ben vazifemi yaptım" deyip de Allah'a karşı
gururlanarak şükür ve imandan sonra saygısızlığa, inkâr ve küfüre sapmak caiz
olamayacağı gibi, "Ben şimdiye kadar inkâr ve küfür yolun d a dolaştım,
günahlara daldım, bundan sonra kurtuluş imkânı kalmamıştır" diye ümitsiz olup da
henüz fırsat eldeyken tevbe ve düzelmeden yüz çevirmek de caiz değildir. Derhal
kötülüklerden tevbe edip şükür ve iman yolunu tutmalıdır. Zira Allah
şükredenleri t akdir eden ve her şeyi bilendir.
Şükür ve iman ile inkâr ve küfrün hükümlerini takdir sırasında geçmiş
açıklamaların tamamlayıcısı ve yeni beyanların başlangıcı olmak üzere şu ilâhî
ahlâkı bilmek ve tevbekar olanlara geçmişten dolayı kınama ve kötülem ede
bulunmamak gerekir:
Meâl-i Şerifi
148- Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden
hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.
149- Bir hayrı açıklar yahut gizlerseniz, yahut da bir kötülüğü
bağışlarsanız, biliniz ki, Allah da çok bağışlayıcıdır, her şeye hakkıyla
kadirdir.
148-- Allah, kötü sözün açıklanmasını sevmez. Kötü fiil şöyle dursun,
kötülüğün söz kabilinden olarak bile meydana konulmasını istemez, buğzeder.
Gerçi Allah, ne fiil olarak, ne söz olarak, ne gizli, ne aşikar kötülüğün hiç
birini sevmez. Fakat ister sözle olsun ilan edildiği ve açıklandığı zamandır ki,
bilhassa gazab ve azab eder. Ve işte ilâhî azabın sır ve hikmeti bu noktada,
yani Allah'ın kötülüğü sevmemesin d edir. Ancak mazlum (zulme uğrayan) hariç.
Zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimse feryad edebilir, zalim aleyhine
bağıra bağıra beddua edebilir veyahut ondan yakınarak kötülüklerini
söyleyebilir, hatta kötü sözlerine aynen karşılıkda bulunabilir. Ve Allah zulme
uğrayanın feryadını dinler, halini bilir.
Bu âyetin sebebi nüzulünde deniliyor ki, bir gün Peygamberin huzurunda bir
adam Hz. Ebu Bekir'in yüzüne karşı küfretmiş, o da birkaç kere sustuktan sonra
sonuçta karşılık vermişti. Karşılık verince Peygamberimiz meclisten kalkıverdi.
Hz. Ebu Bekir: "O bana söverken oturuyordunuz, ben karşılık verince kalktınız"
dedi. Resulullah da: "Bir melek senin tarafından cevap veriyordu, sen karşılık
verince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince be n de oturmadım" buyurdu
ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bir rivayete göre de, bir topluluğa bir
misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikayet etmiş, şikayetinden dolayı da
azarlanmış, bunun üzerine bu âyet inmiş. Hakkına riayet edilmeyen misafirin
mazlum l ar arasında bulunduğu ve şikayete hakkı olduğu açıklanmıştır.
149- Siz sözlü veya fiili olarak herhangi bir hayrı açık veya gizli yapar
veya kendinize karşı yapılan bir kötülüğü affederseniz, yani bilhassa affetmek
hayrını yaparsanız şüphe etmeyiniz ki, Allah çok affedici ve her şeye gücü
yetendir. Affı çok, kudreti pek
büyüktür. Şu halde ilâhî ahlâk ile ahlâklanınız da, gücünüz yeterken
affediniz ki, Allah katında affa mazhar olasınız ve mükafatınızı alasınız.
Fakat bu ilâhî affa kimlerin n ail olabileceğini iyi anlamak gerekir. Şöyle
ki:
Meâl-i Şerifi
150- Onlar, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile
peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. "Kimine inanırız, kimini inkâr
ederiz" derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak
isterler.
151- İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azab
hazırlamışızdır.
152- Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlar arasında ayırım
yapmayanlara (Allah) pek yakında mükafatlarını verecektir. Allah çok
bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
150-151- "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler" Bu âyetten anlaşılıyor
ki, kâfirler başlıca üç kısımdır. Birincisi: Ne Allah, ne peygamber
tanımayan, hiç birine iman etmeyenler. İkincisi: İmanda Allah ile peygamberi
birbirinden ayıranlar. Yani Allah'a iman iddiasında bulunup da Allah'ın
gönderdiği peygamberlere inanmayanlar. Üçüncüsü: Peygamberlerin bazısını tanıyıp
da bazısını tanımayanlardır ki, kitap ehlinden yahudi ve hıristiyanlar bu kısı m
dandır. Ve bu âyet doğrudan doğruya bunlar hakkında inmiş, iman ile küfür
arasında orta bir derece, bir yol bulunmadığı ve peygamberlerden bazısını
tanımamak, hepsini tanımamak ve hepsini tanımamak Allah'ı da tanımamak demek
olduğunu göstermiştir. Yani Al l ah'a ve peygamberlerine küfreden (inkâr
eden)ler, fakat bunu açıklıyarak değil, fikir ve mezhepleri bu küfrü gerektiren,
ve Allah ile peygamberleri arasını imanda ayırdetmek isteyenler, hatta bunu da
genel olarak ve umumi şekilde açıklamayıp sözleri b u nu gerektiren, biz
bazısına inanırız ve bazısına inanmayız diyenler, mesela "Musa, Üzeyr filan ve
filan peygamberlere ve Tevrat'a inanırız, fakat İsa'ya ve Muhammed'e, İncil'e ve
Kur'ân'a inanmayız" diyen yahudiler; aynı şekilde, "Musa'ya ve İsa'ya, Tev r
at'a ve İncil'e inanırız ama, Kur'ân'a ve Muhammed'e inanmayız" diyen
hıristiyanlar ve aynı şekilde yahudiler arasında "Muhammed bir peygamberdir ama,
bizim peygamberimiz değildir" diye kaçamak yapan, ve bu şekilde iman ile küfür
arasında bir yol tutmak i steyenler, işte bütün bunlar muhakkak kâfirdirler ve
küfürleri açıkça sabittir. Zira iman ile küfür, hak ile batıl arasında bir
mertebe yoktur. Bir peygambere küfretmek, peygamberliğe küfretmektir.
Peygamberliğe küfretmek, bütün peygamberlere küfretmek t ir ve bütün
peygamberlere küfretmek, Allah'a küfretmektir. Çünkü Allah'ın bir emrine
küfretmek, genel olarak, Allah'a küfretmektir. Biz de üstün kudret ve
büyüklüğümüzle bütün kâfirlere alçaltıcı, ihanetli, aşağılatıcı bir azab
hazırlamışızdır, sırası g e lince tadacaklardır. Şu halde vaad edilen af ve
mükafat böyle inkâr ve küfür sahiplerine değildir.
152- Allah'a ve peygamberlerine iman edip, bunlardan hiç birinin arasını
ayırmayanlar yok mu? İşte Allah bunlara muhakkak mükafatlarını verecektir.
Geçmiş olan günahlarına da Allah gafûr (çok affedici), rahîm (çok merhamet
edici)dir. O mağfiret ve rahmet vadi işte bunlaradır.
Bu düzenlemeden sonra kitap ehlinin küfürlerini genişçe incelemek ve
inatlarını açıklamak ve iptal (hükümsüz bırakmak) i çin buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
153- Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar.
Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişler ve: "Allah'ı bize açıkça göster"
demişlerdi. Haksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine
açık deliller geldiği halde buzağıyı (tanrı) edinmişlerdi. Onları bundan dolayı
da affettik. Ve Musa'ya açık bir delil (yetki) verdik.
154- Söz vermeleri için Tur dağını üzerlerine kaldırdık. Onlara: "O kapıdan
secde ederek girin" dedik. Yine onlara: "Cumartesi yasağını çiğnemeyin" dedik ve
onlardan sağlam bir söz aldık.
155- Verdikleri sözden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız
yere peygamberlerini öldürmeleri ve "kalblerimiz kılıflıdır" demelerinden dolayı
(başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların
kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.
156-(Kalblerinin mühürlenmesinin diğer bir sebebi de İsa'yı) inkâr etmeleri
ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.
157- Bir de "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük"
demeleridir. Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse,
onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam
bir kuşku içindedirl er. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar.
Onu kesinlikle öldürmediler.
158- Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, aziz (daima üstün)dir,
hikmet sahibidir.
159- Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona (İsa'ya) iman
etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir.
160/161- Yahudilerin zulmetmeleri ve birçok kimseleri Allah yolundan
alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız
yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram
kıldık. Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.
162- Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana
indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan,
zekatı veren, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir
mükafat vereceğiz.
153- Ey Muhammed! Kitap ehli, senin peygamberliğine inanmak için, Allah
tarafından Kur'ân'ın sana kelâm (söz) halinde indirilmiş olmasını yeterli
görmüyorlar ve bunu semavi kitaplardan saymak istemiyorlar da, senden
kendilerine gökten bir kitap indirivermeni istiyorlar. Bir kere Allah'ın değil,
senin indirmeni istiyorlar. İkincisi, başkasına değil, kendilerine, kendi
üzerlerine indi r meni istiyorlar ki, bununla peygamberliği kendilerinde
görmedikçe ve kendilerinde peygamberliği tecrübe etmedikçe iman etmiyeceklerini
anlatmış oluyorlar. Üçüncüsü, kitabın mânâ veya nazım ve mânâ olarak vahy
yoluyla kalbe inmesine ve bundan sonra onun ku l lar tarafından yazılmasına
kanaat etmeyip, gökten bir hatt (yazı) ile yazılmış levhalar veya sayfalar
halinde belli bir cisim olarak şu maddi gökten düşüvermesini istiyorlar. Kitabın
ulviliği ve semavi oluşunun, ancak böyle bir maddi ve cismani şekilde gö r
meleri halinde tasdik edilebileceğini iddia ediyorlar. Halbuki bu şartlar
altında her cismin, Allah'ın kudreti yönünden bir kitap olduğunu, fakat
okumasını bilmediklerini düşünmüyorlar. Âyetin zahirinden de anlaşılacağı üzere
tefsircilerin çoğunun açıklam a sına göre bu kitap ehlinden maksat
yahudilerdir.
Rivayet ediliyor ki, Ka'b b. Eşref ve Finhas b. Azura gibi yahudi din
adamları sırf tahakkum ve inat etmek için Peygamberimizin huzuruna gelmişler,
"Eğer sen peygambersen bize Hz. Musa gibi gökten ve topu birden bir kitap indir"
demişler. Bazıları bu kitabın Tevrat gibi levha üzerine ve bir semavi yazı ile
yazılmış olmasını, diğer bazıları inerken kendilerinin de muayene ve
görmelerini, diğer bazıları da filan ve filan diye bizzat kendilerine
indirilmesini v e bunun içinde "Muhammed Resulullah" (Muhammed Allah'ın
peygamberidir) diye yazılmış olmasını söylemişler, bu âyetler de bunun üzerine
inmiştir.
Buyuruluyor ki:
Ey Muhammed! Sen bunların bu isteklerini büyük görme, bunu bunlara çok görme,
çünkü bunlar Musa'dan bundan daha büyüğünü istediler bize Allah'ı açıktan
göster, dediler. Dediler de bu zulümleri sebebiyle kendilerini yıldırım çarptı.
(Bakara sûresinin 55. âyetine bkz.) Sonra bunlara deliller geldikten, yani Hz.
Musa'nın Firavun'a k arşı gösterdiği asâ, yedi beyza ve denizin yarılması
mucizeleri gösterildikten sonra -ki henüz Tevrat inmemişti- da tuttular buzağıya
taptılar. Böyle iken biz bundan affettik. Ve Musa'ya sultan-ı mübin (açık
hakimiyet), yani üzerlerinde tesiri açık bir hükmedici sulta verdik.
154-Öyle ki isyanlarına tevbe olmak için kendilerini öldürmelerini emrettik,
ve misak (ahid)lerini almak için dağı, gölgelik gibi tepelerine kaldırdık, ve
kendilerine kapıdan usluca boynunuzu eğip secde ederek giriniz dedik. Ve sebt,
yani Cumartesi günü kımıldamayın, diğer deyişle bu günün hürmetine tecavüz
etmeyin, balık malık avlamayın dedik. Ve böyle baskı ve zorlama ile bunlardan
ağır bir ahidname aldık.
İsrail oğullarının sözleşmelerini almak için Tûr'un bir gölgelik gibi
başlarına kaldırılıp dikilmesi mucizesi hakkında birkaç söz vardır: Bazıları bu
Tûr'dan maksadın Tûr-i Sina olduğunu söylemişler, bazıları da kelimenin asıl
mânâsıyla bir dağ demek olduğunu açıklamışlardır. Bununla beraber anlaşılıyor
ki, Kur ' ân'da bu Tûr'u kaldırma olayı bir baskı ve zorlama mânâsını ifade
etmek için getirilmiştir. Bakara sûresinde geçen "Size verdiğimize (Tevrat'a)
kuvvetle yapışın." (Bakara, 2/93) bunun açık bir ifadesi olduğu gibi, burada da
deki sultayı açıklama sırası n da zikrolunmuştur. Şu halde asıl maksad Tûr'un
kaldırılmasının nasıl olduğu değil, gayesidir. Yani Allah Teâlâ
bunları kamil imanla değil, dağın altında kafalarını ezecek gibi bir
vaziyette maddi kuvvetle bastırarak dine bağlamış ve çok ağır bir şekilde
sözleşmelerini almıştır.
155-156-Bunlar bu ağır sözleşmeye bağlandıktan ve böyle zabt u rabt (sıkı
bağlantı) altına alındıktan sonra sebat ettiler mi? Hayır. Tersine sözleşmeyi
bozdular ve nice cinayetler yaptılar ve Allah'ın gazabına da asıl bundan sonra
uğradılar. Bunu açıklamak için buyuruluyor ki: Bundan sonra sözleşmelerini
bozmaları ve gelecekte sayılacak olan cinayetleri işlemiş olmaları sebebiyle...
Bu nazımda "ba"nın müteallakı (ilgilendiği kelâm) hazfedilmiştir ki, "Biz de
belalarını verdik. Şu şu sebeplerden dolayı kendilerine lanet ve gazeb ettik"
demektir. Nitekim Maide Sûresinde de "Andlaşmalarını bozmaları sebebiyle onları
lânetledik." (Maide, 5/13) diye açıklanmıştır. Bu gibi hazifler, sükût içinde
duyan zihne mümkün olan her hatırayı atarak gayet belağatlı bir korkutma ifade
eder.
Yani sözleşmelerini bozmaları Allah'ın âyetlerini, hükümlerini ve emirlerini
gösteren açık delilleri ve derin mucizelerini inkâr etmeleri, ve birtakım
peygamberleri haksız yere öldürmeleri, ve bizim kalblerimiz "ğulf" tür demeleri
sebebiyledir ki, bunda iki mânâ vardır: Birisi, "Bizim kalblerimiz ilim mahfaza
(kap)larıdır. Şu halde, ilmimiz sayesinde biz artık peygamberlere, filanlara
muhtaç değiliz" demektir. Diğeri de, "Bizim kalblerimiz k a buklu, kaşerlidir,
ne söylense etkilenmez. Şu halde yapılan davet ve telkinlerin hiçbiri kulağımıza
girmez" demektir. Burada bu söze karşı bir cümle-i mutarıza (ara cümle) halinde
şöyle buyuruluyor: Hayır bunların kalbleri ilim kabı ve ve doğuştan kabuklu
olduğundan değil, belki Allah o kalblerin üzerine inkârlarını basmış; küfrü,
ısrar ve alışkanlıkları dolayısıyla artık onlara huy yapmış da, ondan dolayı
iman etmezler, ancak pek azı hariç. Yoksa ne ilim insanı dinden, imandan,
Allah'dan, peygamberden müstağni (ihtiyaçsız) kılar, ne de aslî yaratılışta
beşer kalbi bu kadar katı ve bu kadar zalim olur. Bir bu sebeplerle, bir de
böyle huy edindikleri küfürleri ve Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada
bulunmaları. Bunlar, Hz. Meryem'i zina ile suçlama k suretiyle büyük bir
iftirada bulunmuşlar, bu da Allah Teâlâ'nın, beşerin dokunması olmaksızın bir
çocuk yaratmaya kudretini inkâr etmelerinden dolayı olmuştur. Bunu inkâr ise,
tabiatın ezeli olması davasıyla Allah'ı inkârdır. buna işarettir. Bu küfürle
riyle o
büyük iftirayı söylemiş olmaları,
157- ve Allah'ın peygamberi olan Mesih Meryem oğlu İsa'yı biz öldürdük
demeleri, yani peygamberlik vasfıyla alay ettik ve böyle bir zatı öldürdük diye
öğünmeleri sebebiyledir ki, Allah bunları gazab ve düşüklüğe düçar etmiş,
belalarını vermiştir. Halbuki bunlar onu gerçekte ne öldürdüler, ne astılar.
Çünkü İsa'nın hakikati bir kelime, bir ruh idi. Bunu ise ne öldürebildiler, ne
de asabildiler. Ve fakat şüpheye düşürüldüler, onlara öyle gibi gösterildi.
Bu t eşbih (benzetme) meselesinde çeşitli rivayetler vardır ki, başlıca iki
vecih (görüş) vardır:
I- Kelâmcıların birçoğu demiştir ki, yahudiler Hz. İsa'yı öldürmek
istedikleri zaman Allah onu göğe kaldırdı. Yahudi reisleri de halkın fitneye
düşmesinden korktular, bir insan tuttular, öldürüp astılar ve insanlara: "Mesih
işte bu" diye aldatarak ilan ettiler. Çünkü halkın çoğunluğu onu şahsen değil,
ancak ismiyle tanıyorlardı.
II- demek, İsa'nın benzeri birine ilka olundu, başka bir insan ona
benzetildi, ona benzer bir şekle konuldu demektir demişler ve bunda dört görüş
nakletmişlerdir:
1- Yahudiler Hz. İsa'nın ashab (arkadaşlar)ı ile beraber filan evde
bulunduklarını öğrendikleri zaman başlarında bulunan Yahuda, kendi adamlarından
Taytayus adında birine eve girip İsa'yı öldürülmek üzere çıkarmasını emretmiş, o
da girmiş, Allah Teâlâ da Hz. İsa'yı evin tavanından çıkarıp o adamı ona
benzettirmiş, bundan
dolayı onu Hz. İsa zannetmişler, tutup asarak öldürmüşler.
2- İsa'yı gözetmek için bir adam görevlendirmişler, İsa (a.s.) dağa çıkmış ve
göğe çıkartılmış, Allah o gözcüyü ona benzettirmiş, onu yakalamışlar,
öldürmüşler, "ben İsa değilim" demişse de dinlememişler.
3- Yahudiler Hz. İsa'yı tutmaya azmettikleri zaman ashabından on kişi
beraberinde bulunuyormuş. Onlara: "Benim kılığıma sokulmaya razı olup cenneti
satın alacak olan kim var?" diye sormuş. İçlerinden birisi de: "ben" demiş.
Bundan dolayı Allah onu İsa'ya benzettirmiş, çıkarılmış öldürülmüş ve İsa
yükseltilmiş.
4- Birisi İsa Aleyhisselam'ın ashabından olduğunu iddia edermiş ve
münafıkmış. Gitmiş Hz. İsa aleyhine yahudilere yol göstermiş ve onu tutmak için
yahudilerle beraber girmiş, Allah Teâlâ da onu ona benzettirmiş, bundan dolayı o
öldürülüp asılmış. Fakat görülüyor ki Fahrud d in-i Razi'nin dediği gibi: "Bu
vecih (görüş)ler birbirine zıt ve itişmektedirler". Şu halde âyeti açıklama
hususunda delil getirmeye elverişli değildirler.
Hıristiyanlar Filatos devrinde Hz. İsa'nın yahudiler tarafından öldürülüp
asıldığını ve sonra ayağa kalkıp semaya yükseltildiğini söylemişlerdir. On iki
Havariyyundan biri olan Yahuda Esharyutı'nın, yahudi kahinlerinden para alarak
Hz. İsa'ya ihanet ettiği ve öldürülmesine yol gösterdiği, sonra pişman olup
kendini astığı İnciller'de nakledilmektedi r. Fakat hıristiyanlar, diğer
taraftan, başlıca üç grup olarak, öldürmenin Mesih'le ilgisinin durumu hususunda
ihtilaf etmişlerdir: Bir kısmı öldürme ve asmanın hem nâsut (cism)e hem lahut
(ruh)a vaki olduğuna; fakat ruha dokunmakla değil, duygu ve şuur il e vasıl
olduğuna kani olmuşlar ki, bunlara Melkaiyye denir. Diğer kısmı, öldürme ve
asmanın iki cevher (esas)den doğmuş olan Mesih'in cevherine vaki olduğunu
söylemişlerdir ki, bunlara Ya'kubiyye denir. Üçüncü bir kısmı da, onun cismi
öldürüldü, ruhu yükse l tildi demişlerdir ki, bunlara da Nesturiyye derler.
İmam Fahruddin Razi der ki: "Filozofların çoğu bu görüşe yakın bir
kanaattedirler. Zira isbat edilmiştir ki, insan şu heykelden ibaret değildir.
Belki ya bu beden içinde şerefli bir cisim veya zatında mücerred (soyut) ve bu
bedeni idare eden bir ruhani cevherdir. Şu halde öldürme işi, o heykel (maddi
yapı) üzerinde vaki olmuş, gerçekte İsa aleyhisselam olan nefs (ruh) ise
öldürülmemiştir. Buna karşı, "Her insan böyle değil mi? O halde bunu İsa'ya tah
s is etmenin mânâsı nedir?" de denilemez. Çünkü İsa'nın nefsi kudsî, ulvî,
semavî, ilâhî nurlar ile çok parlatılmış, meleklerin ruhlarına çok yakın bir
nefs idi. Böyle bir nefsin de öldürülmesi ve harab edilmesi beden ile büyük bir
acı duyma olmaz ve karanlık bedenden ayrıldıktan sonra da kurtulup geniş
semalara, Allah'ın nur âlemlerine yükselir, şirinlik ve saadeti büyür de büyür.
Ve bilinmektedir ki, bu durumlar herkesde olmaz ve belki Âdem (a.s.)'in
yaratılışının başlangıcından kıyamete kadar çok az kimse y e nasip olmuştur. İsa
(a.s.)'nın bu hale tahsisinde mânâ işte budur."
Bu farklı görüşler hakkında buyuruluyor ki: Bu hususta, bu İsa işinde ihtilaf
etmiş olanlar da muhakkak bundan dolayı şüphe içindedirler. Buna dair hiç bir
ilimleri yoktur. Fakat zanna tabi olmuşlardır. Halbuki, biz Mesih'i öldürdük
diyenler onu yakînen öldürmediler. Şu halde öldürme cinayetiyle öğünmeleri
de bir yalandır. Çünkü bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir. Onların ise
öldürmeye teşebbüsten maksatları asla hasıl olmadı.
158-Gerçi ortada bir cesedin öldürülmüş olduğu mahsus idi, fakat onların
öldürmek istedikleri Mesih bu değildi, asıl Mesih'i öldüremediler, belki Allah
onu kendine kaldırdı, onların yok etmek istedikleri İsa'yı göklere çıkardı da
kendilerini kötü adlı etti. Ve Allah ezelden aziz (üstün) ve hakim (hikmet
sahibi)dir.
159- Kitap ehlinden gerek yahudi ve gerek hıristiyan hiçbiri yoktur ki,
ölümünden önce İsa'ya iman edecek olmasın, her halde edecektir, etmek
mecburiyetindedir. Çünkü ölüm zamanında imanın faydası olmayacak, ve kıyamet
gününde İsa onların aleyhlerine şahit olacaktır. Tefsircilerden çoğunun
açıkladığına göre "" (hû) gizli zamiri İsa'ya zamiri de iman edecek olan kitap
ehline racidir ve İbnü Abbas'dan da böyle nakled i lmiştir. Yani İsa ölmeden
önce demek değil, kitap ehlinden her biri ölmezden önce demektir. Fakat her
halde iman edecek olunca, İsa niçin aleyhlerinde şahit olacak, denilirse, buna
karşı (Nisa, 4/18) âyetinde geçtiği üzere yeis imanı kabul edilmeyeceğ i nden
dolayı bu imanlarının kendilerine faydası olamayacağı söylenmiştir. Fakat âyette
"ölüm zamanı" buyurulmayıp "ölümden önce" buyurulduğuna nazaran bu cevap âyetin
zahirine pek de uygun değildir. Şu halde âyetin meâli, ölümünden önce yahudiler
İsa ' yı yalanlamaktan, hıristiyanlar tanrılık isnadından tevbe ederek her halde
İsa'ya iman etmek zorundadırlar, yani iman ile borçludurlar. Ölüm gelmeden,
tevbe kapısı kapanmadan, zorunlu hale düşmeden önce tevbe edip imana
gelmelidirler. Yoksa o zaman imanın da faydası olmayacak, İsa kıyamet gününde
aleyhlerinde şahit olacak, yahudiler aleyhinde: "Ey Rabbim bunlar beni
yalanladılar" diye; hıristiyanlar aleyhinde de: "Ey Rabbbim, bunlar bana ilâh ve
Allah'ın oğlu" dediler, diye küfürlerine şahitlik edecektir. D emek olur ki,
bunda hem İsa'nın yükseltilmesi, hem ilâhî izzeti açıklama vardır. Demek ki
Fransız filozoflarından Ernest Renan'ın tarihi inceleme davası altında Hz.
İsa'yı, nebilik ve resulluk iddia etmemiş, ancak halk hem Roma hükümetine, hem
de yahudi b a şkanlarına olmak üzere iki vergi altında ezilmekte olduklarından
dolayı, Roma hükümetinin tanınıp, yahudi reislerine vergi verilmemesi hakkında
ahaliyi kışkırtma ve tahriklerde bulunmuş olduğundan dolayı yahudiler tarafından
öldürülmüş normal bir şahıs ol a rak tasvir etmesi, hıristiyanlıktan kaçmak için
yahudilerin Hz. İsa'yı yalanlama ve öldürme davasına katılmaktan başka bir şey
değildir.
160-161- Yine bu kitap ehlinden yahudi olanların, yani buzağıya tapmaktan pek
acı bir şekilde nefislerini öldürerek tevbe edenlerin sırf zulümlerinden
dolayıdır ki, kendilerine herkes gibi helal kılınmış olan tertemiz nimetleri
haram kıldık, onları o güzel şeylerden mahrum ettik. (Âl-i İmran, 3/93. âyet ile
En'am, 6/146. âyetlerin tefsirine bkz.)
Bu mahrum edilişleri, o temiz, helal nimetleri yemekten yasaklanmaları hep
zulümleri sebebiyle ve Allah yolundan pek çok menetmeleri, ve faizden
yasaklanmış oldukları halde faiz almaları ve insanların mallarını batıl yollarla
yemeleri sebebiyle oldu. Bundan b aşka bunların kâfirlerine, yani küfürlerinde
ısrar edip sana iman etmiyenlerine ahirette çok can yakıcı bir azab da
hazırladık.
162- Fakat ey Muhammed, bu kitap ehlinden -Abdullah b. Selam ve arkadaşları
gibi- sağlam bilgi sahibi olanlar ve doğru iman sahibi bulunanlar, hem sana
inmiş olana, hem de senden önce inmiş bulunana iman ederler. "Namazı kılanlar"
ilk bakışta atıflarıyla ahenk bakımından bunun da her halde "vav" ile olması
gerekirdi gibi sanılır. Fakat Bakara sûresinde âyetind e (Bakara, 2/177)
fıkrasında da geçtiği üzere, bu gibi yerlerde Arap dili, fıkralardan herhangi
birine bir özellik vererek dikkat çekmek istediği zaman irabı değiştirerek "şuna
özellikle önem veriyorum" mânâsına "a'nî" takdiriyle üstünlü olarak okur ki,
buna "medh üzere nasb" tabir olunur. Ve hatta mevsuf (nitelenen) ile sıfat
arasında uygunluk zorunlu iken, bu üstün okuma bazan bir sıfatta bile yapılır da
"cömert olan Zeyd'e uğradım" diyecek yerde, sıfatı diye üstünlü okunabilir. İşte
burada da s alat (namaz)ın üstünlüğüne işaret için namaz kılmaya özellikle önem
verilerek yerinde buyurulmuştur ki bunun sonucu demek gibidir. Bundan başka bir
de İmam Kisai'nin tercih ettiği yön vardır ki, o da bunun üstünlük olmayıp deki
ya atfile kesr e li olması, yani iman edenler meyanında değil, iman olunanlar
meyanında getirilmiş bulunmasıdır ki bu şekilde namaz kılanlardan maksat, ahid
lam'iyle peygamberler veya melekler demek olur. Bununla beraber önceki vecih
daha tercihe şayan görülmüştür. Şu hal d e mânâ: O sağlam ilim sahipleri,
inananlar ve namaz kılanlar ki, özellikle önem verilmeye değer ve öğülmüşlerdir,
ve zekatlarını verenler, Allah'a ve ahiret gününe iman
edenler var ya işte ey Muhammed, biz o kâfirlere karşılık bütün bunlara
muhakkak büyük bir mükafat vereceğiz.
Hz. Musa'nın levhalarını ileri sürerek Kur'ân'ı hiçe sayıp üzerlerine gökten
bir kitap indirilmesini isteyen ve bu olmadığı takdirde Muhammed (a.s.)'in
peygamberliğinin sabit olamayacağı iddiasında bulunan kitap ehli bu istekleriyle
manen aleyhlerinde ilâhî bir kitabın inmesini istemiş olduklarından tercüme-i
hal (öz geçmiş)lerini, geçmiş ve geleceklerini tasvir eden ve anlatan bu açık
âyetler indirildikten sonra, o sorularında ortaya atmak istedikleri şüphenin hem
ilmî ve hakikî, hem de inandırıcı ve susturucu bir şekilde cevabı açıklanarak
buyuruluyor ki:
Ey Muhammed!
Meâl-i Şerifi
163- Muhakkak biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz
gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına,
İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur'u
verdik.
164- Daha önce sana anlattığımız peygamberlerle, anlatmadığımız başka
peygamberlere de (vahyettik). Ve Allah Musa ile de konuştu.
165- Peygamberleri müjdeciler ve azab habercileri olarak gönderdik ki,
peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah
mutlak üstündür, yegane hikmet sahibidir.
166- Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik
eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Allah'ın şahitliği de kafidir.
167- Şüphesiz inkâr edip, insanları Allah yolundan alıkoyanlar, derin bir
sapıklığa düşmüşlerdir.
168- Muhakkak Allah, inkâr edenleri ve zulmedenleri ne bağışlar, ne de doğru
bir yola eriştirir.
169- Onları ancak cehennemin yoluna (iletecek ve) onlar orada ebedî olarak
kalacaklardır. Bu ise Allah'a çok kolaydır.
163- Muhakkak ki biz sana tıpkı Nuh'a ve ondan sonraki bütün peygamberlere
vahyettiğimiz gibi vahyettik. Yani mücerred bir ilham, bir saniha (çok
düşünmeksizin akla doğan fikir), bir feraset (çabuk seziş) değil, bütün
peygamberlerde kanun olan bir vahy ile vahyettik.
Sana olan vahy, o peygamberlerde cereyan eden ve onları peygamber tanıtan
vahylerin bütün türlerini içeren ve onların tamamının benzeridir. Şu halde seni
onlardan ayırt etmek küfür ve inattan başka hiçbir şey değildir. Sen ilk gelen
bir peygamber değilsin. Nuh'tan sana gelinceye kadar nice peygamberler
gelmiştir. Ve bunların içinde k i tap ehlinin doğruladıklarını iddia ettikleri
birtakım meşhur peygamberler vardır ki, şimdi isimleri anılacaktır. Ve bunlar
öyle hep semadan birer kitap indirmemişlerdir. Musa'nın levhaları mucizesi
hepsinde olmamıştır. Ve peygamberliğin zorunlu gereksinim l erinden değildir.
Peygamberliğin aslı, bir Allah vergisi olan özel vahiydir. Bütün peygamberler
böyle ilâhî vahy ile peygamber olmuşlardır. Sana da bütün onlara vahyolunduğu
gibi vahyedilmiştir ve sende onların hepsinin vahy şekli tecelli etmiş ve sana
in d irilen kitap bu şekilde indirilmiştir. Böyle iken o kitap ehlinin diğer
peygamberleri tasdik ettiklerini iddia edip de seni onlardan ayırmaya
kalkışmaları ve Allah'dan böyle bir vahy ile indirilen bir kitabı nebilik ve
resullük için yeterli görmeyip de üz e rlerine gökten bir kitap indirmeni
istemeleri, yalnız sana inanmamak değil, hiçbir peygambere inanmamaktır, bu da
Allah'a inanmamaktır.
Îhâ vahy göndermektir. İbnü Esîr'in Nihaye"de ve Süyutî'nin "Dürri Nesir"de
zikrettikleri üzere vahy, lugatta risalet, kitabet (yazmak), işaret, ilham,
gizli söz mânâlarına gelir. Ve kelimenin aslı, sürat mânâsınadır. Firuz
Abadî'nin "Besair" de açıklamalarına göre vahy, asıl lugatte süratli işaret
demektir. Bu mânâ, kâh remiz ve tariz (üstü kapalı söyleme) yoluyla söz ve kâh
terkib (kompozisyon)den ayrılmış ses ve kâh organlardan biriyle işaret ve
yazmakla olur. Nitekim "Onlara (Zekeriya), akşam sabah (Rabbinizi) tesbih edin
diye işaret etti." (Meryem, 19/11) İlâhî sözü bu mânâya gelir ki, remiz veya
itibar veya k i tabet (yazmak) denilmiştir. "İnsan ve cin şeytanları aldatmak
için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar" (En'am, 6/112). Aynı şekilde
"Şeytanlar, dostlarına fısıldarlar" (En'am, 6/121) âyetlerinde de vahy bu
şekiller üzerinedir ki, "İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin
şerrinden" (Nas, 114/4) şerefli nazmında işaret olunan vesvese ile olur. Bir de
vahy, Allah Teâlâ'nın peygamberlerine ve velilerine öğretilen ilâhî kelimeye
denir. Bu da "Allah hiçbir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahy ile, yahut
perde arkasından konuşur; yahut
bir elçi gönderip, izniyle dilediğini vahyeder" (Şûrâ, 42/51) ilâhî sözünün
delalet ettiği üzere birkaç çeşittir ki, ya Cibril aleyhisselamın Hz.
Peygamber'e belli şekilde tebliği gibi zatı görülür ve kelâm (söz)ı işitilir,
görülen bir elçi aracılığıyla veya Hz. Musa'nın Allah'ın kelamını işitmesi gibi
görmeksizin sözü duymakla veya "Rûhu'l-kudüs benim kalbime üfledi" nebevî
hadisinde açıklandığı üzere samimi kalbe üflemekle veya "Musa'nın ann e sine o
(çocuğu)nu emzir diye ilham ettik" (Kasas, 28/7) gibi ilham ile veya "Rabbin
balarısına vahyeti" (Nahl, 16/68) gibi teshir (emre boyun eğdirme) ile veya
rüyayı saliha (doğru rüya) ile olur. Nitekim Resulullah (s.a.v.) "Vahiy
kesilmiş, yalnız hayırlı alâmetler kalmıştır ki, o da müminin rüyasıdır."
buyurmuştur. Zikredilen âyette ilham, teshir, rüya ile; kelâmı duyması ile;
Cibril'in tebliği de ile ifade olunmuştur. "Allah'a karşı yalan uydurandan, ya
da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken bana da vahyolundu diyenden daha zalim
kimdir?" (En'am, 6/93) âyetinde zikredilen, vahy çeşitlerinden hiçbiri olmadığı
halde, "oldu" diye iddia edenler hakkındadır. Hasılı bir çok âyetlerde vahy bu
çeşitli mânâlarda kullanılmıştır ki, bunların hepsi n de süratli işaret mânâsı
vardır. Zeccac vahyin lugat bakımından genel mânâsını, "gizli bir şekilde
bildirmek" diye tarif etmiştir. Zira sürat, bir gizliliği de gerektirir. Şu
halde kim olursa olsun diğerine gizli bir şekilde bilgi verir, bir ilim telkin
ederse ona genel mânâsıyla bir vahy yapmış olur. İ'lâm, ilimden alındığına ve
ilim ise çeşitli derecelere dayanmakla beraber hatayı içermiyeceğine göre,
vahyin gizli yol olmakla beraber, muhakkak sonunda isabetli bir telkin ve işaret
olması gerekir. Ve is a betsiz olanlarda kullanılması mecaz olur. Ancak
gayesinin hayır olması şart değildir. Bunun için bir fesatçının gizliden gizliye
bir fesat belletmesine ve şeytanların aldatmalarına da genel mânâsıyla vahy
denilebilir. Şu halde gerçek mânâsıyla vahy denild i ği zaman sürat, gizlilik
mânâlarıyla beraber bir ilmî kıymet de istenir ki, bu ilmî değer, o i'lâm ve
işareti yapanın hal ve şanına ve alanın irfan kabiliyetine göre çeşitli
derecelerde tasavvur olunabilir.
Demek ki genelde vahyin, ilk iş olarak ikiye ayrılması gerekir ki, biri
Allah'dan başkasından olan işaret ve i'lâm, diğeri de Allah tarafından olan
işaret ve
i'lâmdır. Vahy esas lugatta bunların hepsini içine almakta ise de, lugat
örfünde ancak Allah tarafından olana işaret ve i'lâma isim olmuştur. Mutlak
olarak vahy denildiği zaman da bu anlaşılır. Bunun da (Şûrâ, 42/51) âyetinden
anlaşıldığı üzere çeşitli şekilleri ve bunların peygamberlere mahsus olup
olmayanları da vardır. Şu halde genel mânâsıyla vahy, peygamberlere mahsus
değildir. Fakat pe y gamberlere mahsus olan bir çeşit vahy vardır. Bu özel
mânâsıyla peygamberlik vahyi, diğer beşerî ilimlerin üstünde özel bir keyfiyet
ve kesin zorunluk ile gerçekliğinde şüphe olmayan bir ilim telkin eden hakkın
tecellisinin özel ismidir. Şer'an (dinî yönd e n) vahy denildiği zaman da bu
mânâ kastedilir. Vahyin diğer kısımları hem peygamberlerde, hem de diğerlerinde
bulunabilir. Fakat tam mânâsıyla peygamberlik, hangi çeşitle olursa olsun hiç
şaşmayan özel bir vahy ile başlar ve tecrübe ile ortaya çıkar. Vahy i n diğer
kısımları ise bunu istidlal ile mülahaza ve tasavvur edebilmek için yeterli bir
sebep teşkil eder. Yani her vahy, ruhî bir hadisedir. Gerek açık duyular ve
gerek gizli duyulardan kalbe gizli bir yol ile süratli bir anlayış telkin eden
rûhanî bir i n iştir. Eğer bu inişin, emin bir ruh ile olduğu tecrübeyle
bilinirse, tam mânâsıyla vahy tahakkuk etmiş (gerçekleşmiş) ve o zat
peygamberlik makamını kazanmış olur. Nitekim "Onu, Ruhu'l-Emin (Cebrail), senin
kalbine, uyarıcılardan olman için indirdi" (Şuara, 26/193-194) buyurulmuştur.
Fakat Emin Ruh ile olduğu belli olmaz, kâh isabet eder, kâh da etmezse, o ya hiç
vahy değildir veya vahy olsa bile hak peygamberlik bahşeden tam ve özel vahy
değildir. İşte burada buyurulmasında önce bu vahyin ilâhî vahy olduğuna ve
ikinci olarak peygamberlere vahyin bu özel yüksekliğine işaret buyurulmuş ve
üçüncü olarak Peygamber efendimizin bütün peygamberlerde cereyan eden vahy
çeşitlerinden her türlüsüne mazhar bulunduğu da ifade edilmiştir.
Şimdi bunu daha çok açıklamak ve kitap ehlini cevap veremez duruma getirecek
noktaları belirtmekle buyuruluyor ki: Ve biz Nuh'tan sonraki o peygamberler
arasında özellikle, kitap ehlince de bilinen ve meşhur olan İbrahim'e, İsmail'e,
İshak'a, Yakub'a, esbat'a, yani Yakub'un çocuklarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a,
Harun'a, Süleyman'a vahyettik, ve bunlar arasında Davud'a bir Zebur da verdik.
Vahyden başka bir kitap ile de ikram ettik. Halbuki kitap ehli genellikle itiraf
ederler ki, bu sayılıp dökülen peygamberlerin hiçbiri o nların istedikleri
şekilde semadan bir defada bir kitap indirmediler. Gerçi Davud'a Zebur verildi,
fakat bu da bir defada levhalar ile inmedi.
Bununla beraber bunların hepsi peygamberlerin meşhurlarıdırlar. Zebur
kelimesi, Hamze kırâetinde 'nın ötrüsü ile şeklinde okunur ki "zübür"
kelimesinin çoğuludur. "Zübür", aynı şekilde üstün ile "zebur", "mezbur"
mânâsında "kitap" demektir. Kurtubi tefsirinde der ki: "Zebur yüz elli sûredir
ve içinde hiç hüküm yoktur. Hepsi hikmetler, vaazlar ve Allah Teâlâ'y a
hamdetmek, O'nu yüceltmek ve öğmekten ibarettir."
164-Tefsirciler diyorlar ki Hz. Nuh Allah tarafından kendi dilinden Allah'ın
dinî hükümleri kanun yapılan peygamberlerin ilkidir. Ve ilk önce ümmeti azab
edilen peygamber de odur. Bunun için önce o zikredilmiş, sonra bütün
peygamberler özetlendikten sonra bazıları belirtilerek açıklanmış ve bunda
ülü'l-azm peygamberlerin ilki bulunan Hz. İbrahim'den başlanıp, Hz. Nuh ile
beraber on iki peygamber zikredilmiş ve Hz. Musa bunlar arasında sayılmayıp en s
o na bırakılmıştır. Çünkü bunların sayılmasından asıl maksat, kitabın inmesinde
Hz. Musa gibi olmayan ve kitap ehlince kabul edilen meşhur peygamberleri bir
arada göstermektir. Bununla beraber peygamberlerin bunlardan ibaret olmadığını
açıklamak ve kısalt m asının açıklamasını tamamlamak ve aynı mânânın insanları
Allah tarafından davete görevli olmak demek olan risalet (peygamberlik)
mânâsıyla da cereyanını anlatmak için buyuruluyor ki: Bunlardan başka sana
bundan önce haber verdiğimiz birtakım peygamberle r ve sana haber vermediğimiz
daha nice peygamberler de gönderdik. Şu halde Allah'ın vahyettiği peygamberler,
gönderdiği resuller gerek burada ve gerek bundan önce isimleri, kıssaları
bildirilmiş olan belli ve meşhur zatlardan ibaret zannedilmemelidir. İnsanlara
daha bir çok peygamberler gönderilmiştir ki, bunların sayılarını, isimlerini,
yerlerini, kavimlerini, kıssalarını ancak Allah bilir. Cenab-ı Allah bu izah ile
de kâfirlerin takip ettikleri bazı şüpheleri de kesmiştir. Zamanımızda bazı
kimselere r a stlanıyor ki, bunlar güya peygamberler hakkında bir şüphe
uyandırmak için devamlı şu soruyu soruyorlar: "Allah âlemlerin Rabbi değil mi?
Acaba peygamberlerini niçin sayılı yerlerden ve sayılı kavimlerden seçmiş? Neden
hep peygamberler arz-ı mukaddes (Fili s tin)den ve civarından çıkmış? Yeryüzünün
diğer kıtalarındaki insanlar Allah'ın yaratıkları değil midirler? Çin'den,
Japon'dan, Avrupa'dan, Amerika'dan peygamber niçin gönderilmemiş?" diyorlar ve
bununla felsefe adına dinlere bir itiraz ettikleri fikrinde b ulunuyorlar.
Halbuki böyle bir soru, esas itibariyle yaratılışta özel seçimi bilmemekten
doğan ve
hiçbir fikrî ve ilmî kıymeti olmayan boş bir sözden ibarettir. Böyle olduğunu
göstermek için buna karşılık şunları sormak yeterlidir. Bütün dünyadaki insanlar
Allah'ın yaratıkları değil midir? Niçin hepsini aynı seviyede yaratmamış, niçin
hepsini peygamber yapmamış? Haydi yapmamış, ya niçin akıl ve dehada, güç ve
kuvvette eşit yapmamış, niçin tarihte belli olan büyük filozoflar birkaç kavme
tahsis edilmiş az ş a hıslar olmuştur? Niçin her toplumda büyükler sınırlı ve
sayılı kimselerden ibaret bulunuyor? Niçin her kıtada, her memlekette, her
toplumda kaşifler, fatihler çok olmuyor? Niçin her zamanda dünyanın siyaset
nizamını bir bölge, bir millet tutuyor? Niçin m e sela bu günkü Avrupa her
yerden çok ilimlerin, fenlerin, medeniyet ve siyaset yapanların merkezi oluyor?
Niçin ve niçin? Şu halde örnekleri pek çok olan bu gibi özellikler diğerleri
hakkında garip görülmüyor da, en büyük bir ilâhî tahsis olan peygamberlik ve
resullük hakkında niçin garip karşılanıyor?
Kur'ân daha önce bu gibi hatıraları "Gerçekten Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim
ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçkin kıldı." (Âl-i İmran, 3/33)
âyetinde ilâhî iradeyi ve seçme kanununu göstererek halletmiş ve defetmişti.
Bundan başka burada "Sana haber vermediğimiz nice resuller..." fıkrasıyla
peygamberlerin malum olan kimselere mahsus olmadığını anlatarak, peygambrlerin
arz-ı mukaddes (Filistin) ve civarına tahsis edilmiş az kişilerden ib a ret
olması hakkındaki varsayımın da katıksız yalan olduğunu anlatmış ve bununla
meseleyi kökünden yok etmiştir. Bütün peygamberlerin adedi yüz yirmi dört bin
veya bir milyon dört yüz yirmi dört bin olduğu hakkında bazı rivayetler varsa
da, doğrusu peygamb e r ve resullerin sayısı bilinmemektedir. Zira
buyurulmuştur. Şüphe yok ki İslâm dininde bütün peygamberlere inanmak imanın
esaslarından bulunduğu cihetle, bütün peygamberler bildirilmiş olsaydı
müslümanların bunlara geniş bir şekilde inanmakla yükümlü ol m aları gerekecek,
bu da dinde büyük bir zorluk olacaktı. Şu halde ilâhî seçimin en yüksek
mertebelerinde bulunan büyük peygamberlerin açıklanmasıyla yetinilmesinde icmâlî
(kısaca) imanın yetmesi gibi büyük özel bir lütuf vardır.
Özetle isimleri, kıssaları bildirilen veya bildirilmeyen daha birçok
peygamberler gönderildi. ve bütün bunlar arasında Allah Teâlâ Musa'ya perde
arkasından, yani "Sen beni asla göremeyeceksin" (Âr'af, 7/143) mânâsı üzere
kendini göstermeden, gerçekten kelâm ile söyledi ki böyle vasıtasız Allah ile
konuşma vahy mertebelerinin sonuncusudur. Musa'ya
verilen kitapta da bundan daha yüksek bir vahy şekli olmamıştır.
165-İşte ey Muhammed, Nuh'tan sana gelinceye kadar gönderilen peygamberlerin
hepsine biz böyle çeşitli mertebelerde vahyettik, sana da onların tümüne
yaptığımız gibi vahyin bütün çeşitleriyle vahyettik. Şimdi diğer peygamberler
arasında Musa'nın, vahyin mertebelerinin sonuncusu olan Allah ile konuşmakta
derinleşmesi, diğerlerinin peygamberliklerinin doğruluğu hu s usunda ne bir
şüphe etmeyi gerektirmiş, ne de imanda ve peygamberliğin mahiyetinde
ayrılmalarını zorunlu kılmıştır. Şu halde Tevrat'ın ona bir defada inmiş olması,
her peygamber için de böyle olmasını neden gerektirsin? Ve ona öyle oldu diye
kitap ehli he r peygamberden o şekilde inmiş olan bir kitap isteme hakkını
nereden almış? Sana böyle çeşitli vahiyler ile nebilik ve resullük verilmiş
iken, hikmetlere ve maslahat (menfaat)lara göre peyderpey Kur'ân indirilip
dururken bu ilâhî kitabı tanımayıp, gökten k i tap istiyenler ve seni diğer
peygamberlerden ayırmaya kalkışanlar artık küfür ve sapıklıktan başka bir şey
yapmış olmazlar. Ve bu konuda kabule değer hiçbir mazeret de ortaya atamazlar.
Çünkü biz bütün insanlara böyle müjdeci ve Allah'ın azabından kork u tucu
olarak, yani iman ve itaat edenlere ahirette ecir ve sevab ile müjde vermek,
küfür ve isyan edenlere cehennem azabını haber verip çekindirmek üzere elçiler
gönderdik ki bu peygamberlerden sonra Allah'a karşı insanların mazeret
göstermeye vesile ola c ak hiçbir delili, bir tutanağı olmasın. Azabı gördükleri
zaman: "Ey Rabbim vaktiyle bize bunları bildirseydin hükümlerini, şeriatını,
kanunlarını bildiren bir peygamber gönderseydin de, bilmediklerimizi öğrenip
onlara tabi olsaydık ve bu felaketler başımı z a gelmeseydi ne olurdu; "Bize bir
elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine
uysaydık" (Tâhâ, 20/134) diye mazeret göstermeye hakları kalmasın. Allah ezelden
böyle aziz ve hakîmdir. Hükmüne karşı gelinmez, yaptığını hikme t iyle sağlam
yapar. Şu halde böyle mertebe mertebe pek çok peygamberler göndermiş olması ve o
kitapların iniş şeklinde ve bazı şeriat ve hükümlerde birbirlerinin aynı
olmaması sırf hikmetinden ve ümmetlerin durumlarının çeşitli tabakalar üzere
bulunmasında n dır. Çünkü ilâhî sorumlulukların dayanağı çeşitli durumlar ve
kulların iyiliğidir. Allah Teâlâ yaratış hikmeti gereğince ümmetleri çeşitli ve
farklı tavırlar ve hasletlerle yaratmış olduğu gibi, kanun koyma hikmeti
gereğince de bunlara dünya ve ahiretleri n de durum ve gidişatlarına uygun
çeşitli ve farklı olan kabiliyetleriyle uyuşan şeriatler ve hükümler emir ve
teklif etmiş ve itiraz arzetmelerine sebep bırakmamıştır. Buna
karşı bütün insanlara gönderilmiş olan bir Peygamber'e gökten topyekün bir
kitap indirmesini teklif etmek hem Allah'ın şerefine bir tecavüz ve hem ilâhî
hikmete aykırı batıl bir istektir.
166-167-Gerçek böyle iken o zalimler, o kalpleri mühürlenmiş kâfirler buna
şahitlik etmezler de hâlâ gökten kitap isterler, fakat Allah sana indirdiğiyle
kendi şahitlik ediyor ki, O, sana onu kendine özgü olan ilmiyle indirdi. Bu,
öyle bir bedii telif ve ilâhî kelâmdır ki, buna Allah'dan başka hiç kimsenin
ilim ve kudreti yetişemez, öncekiler ve sonrakiler ona karşı gelmekten acizdir.
Allah bu n u öyle bir icaz sanatıyla inzal buyurdu ki, belağatlı nazmındaki
belağat sırları, kapsamındaki kudsî nurları, gayba ait mânâlarındaki yüksek
hakikatleri, hükümlerindeki hikmet ve güzellikleri, gayesindeki mutlak saadeti,
ilâhî ilimden başkasının ihata kud r eti dışındadır. Bu, ne istenilen şekilde
ittifak etmek suretiyle vaki oluvermiş bir tesadüf, ne de cahil bir tabiatın
şuursuz bir feveranı (fışkırması)dır; her şeyi bilen ve her yaptığını bilerek
yapan Allah Teâlâ'nın ezeli ilmiyle indirdiği hak bir ferma n, derin bir
mucizedir. Buna Allah Teâlâ böyle şahitlik ettiği gibi melekler de şahitlik
eder. Çünkü melekler ilâhî şahitliğin taşıyıcısıdırlar. Bunun inişi, emin
Cibril'in elçiliği ve onun emrindeki bütün meleklerin ululamaları içinde vaki
olmuştur. Ve onlar "O (melekler) ondan önce söz söylemezler". (Enbiya, 21/27)
Bununla beraber başka şahide ihtiyaç da yoktur. Şahit olmak üzere Allah yeter.
Allah senin peygamberliğinin doğruluğuna öyle derin deliller ve açık hüccetler
getirmiş ve dikmiştir ki, b u nlar diğer şahitlerle şahit getirmekten
mustağnidir. Muhammed ve Kur'ân... Bunlarda ortaya çıkan hak tecellileri, diğer
şahitlerden müstağnidir. Hakk'ın kendine, kendi tecellileriyle şahitliğinden
daha açık hangi şahitlik olabilir. "De ki: 'şahitlik ba k ımından hangi şey daha
büyüktür?' De ki: "Allah". (En'âm, 6/19) Buna karşı Allah'ın şahitlik ettiği
herhangi bir gerçeği inkâr edenler, ve Allah yolundan, yani doğru yol olan İslâm
dininden yasaklayanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.
168- Bö yle inkâr edip, zulüm yapanlar, yani Muhammed Aleyhisselama ait
nebilik ve peygamberliği inkâr etmek gibi haksızlıkta bulunanlar muhakkak ki,
Allah'ın bunları ne bir şekilde affetmesi, ne de cehennem yolundan başka bir
yola hidayet etmesi ihtimal i yoktur.
169-Yani bunlar "Muhakkak Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz".
(Nisâ, 4/116) âyetinin hükmüne tabidirler. Cehennemde ebedî olarak
kalacaklardır. Bu kadar azgın kâfirler nasıl mağlub edilirler de cehenneme
tıkılırlar,
diye uzak gö rmeye de yer yoktur. Çünkü bunu yapmak Allah'a çok kolaydır.
Zaten kurmuş olduğu düzenin hükmü budur. Onlar O'na kendi ayakları ile koşa koşa
gideceklerdir.
Duydunuz ya:
Meâl-i Şerifi
170- 170 - Ey insanlar, Resul size, Rabbi'nizden ha kkı (gerçeği) getirdi.
Kendi yararınıza olarak ona inanın. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve
yerde olanların hepsi Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.
Özellikle bu insanlar içinde:
Meâl-i Şerifi
171- Ey kitab ehli! Dinini zde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında ancak
doğru olanı söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisi, Meryem'e
atmış olduğu kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine inanın
(Allah) üçtür demeyin. Kendi yararınız için buna son v erin. Muhakkak ki Allah
tek bir ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yüce (münezzeh)dir. Göklerdeki ve
yerdekilerin hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.
172 - Hiçbir zaman Mesih de Allah'ın bir kulu olmaktan çekinmez, Allah'a
yakın melekler de. Kim O'na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin
ki O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.
173- İnanıp güzel işler yapanlara gelince, onların mükafatlarını eksiksiz
ödeyecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da verecektir. Allah'a kulluktan
çekinip büyüklük taslayanlara da şiddetli bir şekilde azab edecek ve onlar
Allah'dan başka kendilerine ne bir dost, ne de bir yardımcı
bulamayacaklardır.
171-172-173- Genel anlamda olmakla beraber, yukarda daha çok yahudiler hedef
alındığı gibi, burada da özellikle hıristiyanlar hedef alınmıştır. Yani ey bütün
insanlardan ve insanlar içinde kitap ehlinden bir kısım olan
hıristiyanlar dininizde taşkınlık etmeyiniz. İsa (a.s.)'ın yüksek şanını,
yukarda açıklandığı üzere, inkâr ve küçültmeye, gayri meşru çocuk Mechul
"incannu" diye iftira etmeye kalkışan yahudilerin alçaltmalarına karşılık, siz
de onun hakkında Allah'lık iddiası ile ifrata gitmeyiniz, ve Allah'a karşı
haktan başka hiçbir şey söylemeyiniz. Allah Teâlâ'yı bazı şeylere girme, d e
ğişme ve başka bir şeyle birleşme, arkadaş ve çocuk edinme vesaire gibi imkansız
ve batıl olan vasıflar ile vasıflandırmayınız da, böyle noksanlardan uzak
tutunuz ve her hususta hakkı takip ediniz, doğruyu söyleyiniz. Çünkü Meryem oğlu
İsa Mesih başka bir şey değil, ancak Allah'ın bir elçisidir, ve yaratma veya
tebliğe dair bir kelimesidir ki onu Meryem'e atmış "Muhakkak ki Allah seni,
kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir."
(Al-i İmran, 3/45) âyetinin delaleti üzere melekleriyle Meryem'e bildirip
müjdelemiş, Cebrail'in üflenmesi ile Meryem'in rahimine bırakıp "ol, oldu"
emriyle yaratmıştır, ve Allah tarafından bir ruhtur, ki Allah bununla bir çok
ölü kalblere hayat vermiştir. Peygamberlik, kelim e, ruh; işte Meryem oğlu İsa
Mesih'in son hakikatı bunlardan ibarettir. İsa, öldürülmedi ve asılmadı veya
henüz ölmedi, semaya kaldırıldı denildiği zaman bu gerçekten başka bir şey
anlamamalıdır. Şu halde Allah'a ve bütün peygamberlerine iman ediniz, All a h'ı
Allah, peygamberleri peygamber tanıyınız, ve "üç" demeyiniz, ne "ilâhlar üçtür:
Allah, Mesih, Meryem'dir" diye açık şirk ile, ne de "Allah üçtür: baba, oğlu,
Ruhul-Kudüs üç esas; üç şahıs olarak tek esastır" gibi bir yorumlu şirk ile "üç
ilah" anla y ışına sapmayınız. Üç ilâh inanışından vazgeçiniz ki sizin için
hayırlı olur. Çünkü Allah ancak bir ilâhtır, hiçbir şekilde ortaklığı kabul
etmez, zatında her türlü çoğalmadan uzak ve ilâhlıkta tekdir, hâşâ, O'nun bir
çocuğu olması ihtimali yoktu r. O'nu öyle bir noksanlıktan tenzih eder ve
yüceltirim. Çünkü göklerde ve yerde, yukarılarda ve aşağıda her ne varsa hepsi
O'nundur. Halk O'nun, mülk O'nun, hükümranlık ve tasarruf O'nundur. İsa da
içinde olduğu halde eşyadan hiçbir şey O'nun mülk ve me l ekutu (gayb âlemi)ndan
hariç değildir. Allah vekil olarak da kafidir. Yani bütün bunları yaratmak ve
düzenlemek ve adına zabtetmek ve idare etmekte Allah'ın hiçbir kimseyi vekil
tutmaya ihtiyacı yoktur. O bizzat ve asaletle hüküm ve tasarrufa kadir, âle m
lerden müstağnidir. Bununla beraber yarattıklarının işlerini, onların hesap ve
faydaları adına en güzel düzenleyen ve idare eden ve edecek olan da
O'dur. Onlar görevlerini yapıp kendisine tevekkül ederek ve dayanarak
işlerini ona havale ettikleri takdirde, onları düzeltmek, arzu ve emellerini
tatmin etmek için kendilerini başka bir vekile muhtaç da etmez. Özetle O, bütün
yaratıkların işlerini düzeltmeye ve kendisine dayanmasına yeterlidir ve işinde
bir vekile muhtaç değildir. O, herşeyin yerini tutar, hiç b ir şey O'nun yerini
tutamaz ve O'na dayanmadan duramaz. Şu halde Allah'ın mülkü dışında bir şey,
Allah'ın yerini tutacak bir çocuk, yerini dolduracak bir vekil, Allah'tan başka
işleri havale edecek bir merci, bir mabud düşüncesi muhal (mümkün olmayan)in t a
savvurudur. Bu gibi şeyler, ancak faniler ve acizler hakkında düşünülür.
"Peygamber" denildiği zaman da bir "vekil" değil, ancak sözü nakleden bir emir
kulu anlamalıdır. Buna karşı ey hıristiyanlar, "Mesih nasıl kul olur?"
demeyiniz. Mesih, hiç bir z a man Allah'a kul olmaktan çekinmez. Hıristiyanlar
Peygamberimize gelmişler, "Bizim sahibimize niçin ayıp isnad ediyorsun?"
demişler. "Sahibiniz kim?" buyurmuş. "İsa" demişler. "Ne dedim" buyurmuş, "O
Allah'ın kulu ve resulüdür diyorsun" demişler. (Bunun üz e rine) : "Allah'a kul
olmak bir âr değildir" buyurmuş ve bu âyet bunun üzerine inmiştir, diye rivâyet
edilmiştir.
Gördünüz ya:
Meâl-i Şerifi
174 - Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil (Muhammed) geldi ve size apaçık
bir nur indirdik.
175 - Allah'a inanıp O'na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmet
ve lutfa sokacak ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir.
174-175- Burhan, Muhammed (a.s.)'ın zatı; Nûr-î mübîn, Kur'ân,
Sırat-ı müstakîm, din ve İslâm şeriatıdır. Bundan sonraki sûrelerde bu
hidayetin tamamlanması açıklanacaktır.
Şimdi sûrenin başındaki "Ey insanlar Rabbinizden sakınınız" hitabı bu
Allah'ın delili ile gelişe gelişe böyle bir açık nura ulaştığı ve doğru yolu
aydınlattığı, bu noktada ölüm ile ilgili olan ve sûrenin başındaki mallarla ve
mirasla ilgili hükümleri tamamlayan bir âyet ile sonu başa döndürmek üzere
buyuruluyor ki:
Ey Muhammed! Bu doğru yola gitmek arzusunda bulunanlar:
Meâl-i Şerifi
176- Senden fetva istiyorlar. Dek i: "Allah size kelâle (babasız ve çocuksuz
kimse) nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi
bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşi)nundur. Çocuğu
olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona varis olur. Eğer (ölenin) iki kız
kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız
olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah
size (hükümlerini) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
176 -"Kelâle"nin mânâsı sûrenin baş tarafında (Nisâ, 4/12)
âyetinde geçmişti. (Oraya bakınız). Bir rivayete göre birincisi kışın, bu
ikinci âyet de yazın inmiş ve bunun için buna "yaz âyeti" denilmiştir. O yaz
(Al-i İmran, 3/97) âyeti inmiş, Resullullah Mekke'ye gitmek için hazırlık
yapıyordu. Bu sırada, yani veda haccına gidilirken Medine'den çıkılmadan ve
bazılarının görüşüne göre yolda bir âyet inmiştir. Berâ b. Azib (r.a.) bunun en
son nazil olan âyet, Berâe sûresinin en son nazil olan sûre olduğunu v e
sahabeden birçoğu da son nazil olan âyetlerden olduğunu söylemişlerdir. Nüzul
sebebi hakkında da Câbir b. Abdillâh (r.a.)'den rivayet edilmiştir ki:"
Resulullah (s.a.v.) ziyaretime gelmiş idi, hastaydım 'Ey Allah'ın Resulü ben
kelâle (babası ve çocuğu o l mayan)yim, malımı ne yapayım?' Diğer bir rivayette:
Miras kimindir? Bana ancak kelâle varis olacak' dedim. Bu âyet bu sebeple nazil
oldu. "Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir hutbesinde demiştir ki: "Allah Teâlâ'nın Nisâ
sûresinde ferâiz (miras hukuku ) hakkında ind i rmiş olduğu âyetlerden birincisi
çocuk ve baba hakkındadır. İkincisi koca, karısı ve ana bir kardeşler
hakkındadır. Üçüncüsü ana, baba bir veya baba bir kardeşler hakkındadır." Şu
halde Erkek veya kız bir çocuğu bulunmayan bir adam ölür ve "ana-baba bir",
yahut "baba bir " bir kız kardeşi bulunursa, terikesini (bıraktığı malı)n yarısı
kız kardeşinin farz hakkıdır. Diğer yarı, asabe (baba tarafından akraba)si varsa
onun, yoksa redden yine kız kardeşinindir. Oğlu bulunursa kız kardeş düşer, kızı
bulu n ursa kız kardeşin belki bir farzı olmaz. "Kız kardeşleri, kızlarla
birlikte asabe yapınız" hadis-i şerifi gereğince asabe olur.
Aşağı doğru inen neseb (çocuklar, torunlar...) in dışında kalanları ifade
eden kelâle anlayışında "çocuk ve baba olmamak " ölçü olduğundan dolayı "çocuğu
olmayan", babası olmadığı gibi, çocuğu da olmayan demek olur. Yani baba
bulunursa bütün kardeşler düşer, miras alamazlar. Hz. Ömer bu noktada biraz
tereddüt etmiş ise de sünnet bu şekil üzere kararlaşmış ve böyle olduğu n da
ittifak hasıl olmuştur. Fakat ana "Eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda
birdir" (Nisa, 4/11) âyetinin delaletinden anlaşıldığı üzere kardeşleri
düşürmez. Bu mesele Feraiz ilminde şöyle ifade olunmuştur: "Ana-baba bir kız ve
erkek kardeşler ile baba bir erkek ve kız kardeşlerin hepsi, oğul ve aşağıya
doğru ne kadar inerse insin oğulun oğlu ile, ittifakla
baba ile, sadece Ebu Hanife'ye göre dede ile düşer".
Erkek kardeş ölürse böyle olduğu gibi tersine o kalır, kız kardeşi ölür,
çocuğu (aynı şekilde babası ) bulunmazsa, o erkek kardeş de ona varis olur, yani
bütün bıraktığı mirası alır. Fakat oğlu veya babası bulunursa düşer. Kızı
bulunursa tamamını alamaz kalanı alır. Eğer aynı şartlar altında kalan kız
kardeşler iki veya daha fazl a iseler farz hakları terekeden iki üçte bir, yani
üçte ikidir. Geri kalan asabe (baba tarafından akraba) varsa ona verilir. Yoksa
farz olarak değil, red olarak onların olur. Ve eğer kalanlar yine aynı şartlar
altında, erkekli dişili karışık kardeşler i se, yani hem erkek kardeş ve hem kız
kardeş varsa, o zaman erkeğe iki dişi payı kadar taksim olunur. Şaşırırsınız
diye Allah size hükümlerini açıklıyor. Bu ve benzerlerini Basralılar, "şaşmanızı
çirkin görerek" diye, Kûfeliler de "şaşmamanız içi n" diye takdir ederek tefsir
etmişlerdir ki, birinciye göre mânâ :"Allah şaşırmanızı istemediği için size
beyan ediyor" demek olur. Bizim dil lehçemize göre: "şaşırırsınız diye Allah
size açıklıyor" demek de aynı mânâyı ifade eder. Fakat bu da "açıklama ya p
mazsa şaşırırsınız" demek olduğundan daha uzun bir takdiri içerir. Halbuki bir
nefy harfinin takdiri böyle bir şart cümlesinin takdirinden elbette daha iyidir.
"Senden fetva istiyorlar" ifadesindeki fetva istekleriyle bu beyan kısmı,
gelecek olan Maide sûresinin beyanlarına da bir hazırlıktır. Allah her şeyi
bilendir. Sizin hayat ve ölümünüzle ilgili durumlarınızı da pek iyi bildiğinden
iyilik ve faydalarınızı içeren hükümlerini size açıklamıştır. Şu halde siz de
bunları biliniz, ilim ve nur ile doğr u yolda yürüyünüz ki, ilâhî sofraya
konasınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder